20 Aralık 2010 Pazartesi

Doğumgünümün Ardından


Valla öyle uzun ve süslü sözlere gerek yok: Dün benim doğumgünümdü. Geldi ve geçti...Facebook üzerinden pek çok dostum ve arkadaşım iyi dileklerini yolladılar, bazı çok yakın dostlarım - onlar kendilerini iyi bilirler- telefon açıp en detone sesleriyle "Happy Birthday To You" şarkısını söylediler. Akşamında da can dostlarımla birlikte "süpper şahane" bir yemek yedik. Daha ne olsun?

Dün akşam ve gün boyu bunlar olurken, kafamın bir köşesi sürekli olarak hayatı anlamlı kılan şeylerle ilgiliydi. Bence hayatı anlamlı kılan şeylerden en önemlisi, dostlarla birlikte yaşanan bu özel zamanlar. Geçen haftalarda hastalanıp evde kaldığımda, bunları düşünecek zamanım da oldu. Hayatımın sürekli bir koşturmaca içinde geçtiğini farkettim. Evet, yaşadığım hayatı çok seviyorum, özellikle işimi çok seviyorum ama arada bana ve "gerçek" hayata kalan zaman o kadar sınırlı oluyor ki, biraz o gerçekliği ıskalıyormuşum gibi hissediyorum.

İnsan değişiyor. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Hep dediğim gibi her saniye moleküllerimiz değişiyor, nasıl değişmeyelim ki? Büyüyoruz, bir sürü şey yaşıyoruz, hayatın akışı içinde kimi zaman kuvvetli akıntılar bizi oradan oraya sürükleyiveriyor. Karşı koymak istesek de değişim kaçınılmaz oluyor. Galiba ben de büyüdüm ve değiştim. Artık yaşamdan istediklerim, bundan dört beş sene önce istediklerim değil, farkındayım... Şu anda en çok ihtiyaç duyduğum şey dinginlik! Dümdüz bir deniz olsun istiyorum hayatım. İçim de dümdüz olsun ve ben cam gibi yüzeyde kendi yansımamı seyredeyim istiyorum. Kendime ayna olmak istiyorum. İçime dönmek ve orada kalmak istiyorum.

Memleketin hay huyu çok yoruyor beni. CHP kongresi bile yordu beni, düşünün gerisini... TVde haberleri seyrettiğim zaman yoruluyorum. Başta başbakanımız olmak üzere bütün politikacılar orada ve hepsi de kocaman seslerle birbirlerine laf atıp duruyorlar. Seviye İLKOKUL!!! Tartışma ve açık oturumları seyretmiyorum. Diziler zaten berbat!!! Senelerdir seyretmiyorum... Züppelikten değil, yoruluyorum... Hep bir entrika, hep bir ağlama, feryat figan... İçim kaldırmıyor.

Bir hayalim var: Kathmandu yakınlarındaki manastırıma gidip, haftalık sessizlik meditasyonlarına katılmak! Ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum ama gerçekten bu hayal beni ayakta tutuyor son zamanlarda.

Yine de hayatımda şahane şeyler olmuyor değil. Geçen hafta yıllardır görmediğim iki dostumu yeniden buldum. Bütün ortaokul ve lise yıllarımı birlikte yaşadığım iki özel kadın hayatıma yeniden girdiler. Merkür'ün terste olduğu zaman sıkça olur böyle şeyler. Eski dostlardan haber alırsınız, karşılaşırsınız...Ama bu seferki resmen hayatımın orta yerine bomba gibi düştü. Nefis oldu nefis!

Neyse, konunun en başına dönecek olursam, dün doğumgünümdü. Kırklı yaşlarım da birer birer geçiyorlar. Otuzlu yaşlarımın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştım ve kırk yaşına girdiğimde şöyle demiştim: KIRKLI YAŞLARIM BÖYLE OLMAYACAK! Henüz tam anlamıyla başaramadım ama doğru yolda olduğumu biliyorum:))

Hoşgeldin 43:))

14 Aralık 2010 Salı

Vize Almak İsterseniz Diye...

Adını vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinin Schengen vizesi için istedikleri:
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...

10 Aralık 2010 Cuma

Hayal...


Bir yer hayal ediyorum.

Şelalelerin gürül gürül, ormanların koyu yeşil, denizlerin derin mavi olduğu bir yer... Dış dünyaya kapanıp kendi içime açılabileceğim sessiz bir yer. Öyle sessiz ki kalbimin pompaladığı kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı sesi bile duyabileceğim bir yer... Kendimle yüksek sesle konuşabileceğim, hatta kocaman haykırabileceğim bir yer... Yüreğimde zamanın açtığı gedikleri ve boşlukları, derin nefeslerle doldurabileceğim bir yer... Kayıplarım için "gerçekten" yas tutup ağlayabileceğim bir yer... Gözyaşlarım bittiğinde yüzümü yıkayıp tazelenmek için sularında arınacağım bir yer... Uzun uzun, yalınayak yürüyebileceğim yemyeşil yumuşacık çayırların ve toprak patikaların olduğu bir yer... Tabiatın içine karışabileceğim ve pagan köklerime dönebileceğim bir yer...Mevsimlerin akışını, döngüsünü hissedebileceğim, görüp koklayabileceğim bir yer... İçimi dinleyerek kendimle dertleşebileceğim bir yer... Kadim zamanlar bilgeliğimin aslında hala içimde bir yerlerde durduğunu farkedip ona yeniden dokunabileceğim bir yer... O bilgeliğe, o bilgeye, o bilgiye koşulsuz şartsız teslim olmayı öğrenebileceğim bir yer... İçimde derinlere kök salmış ve artık taşlaşmış dünle, kalbimi sıkıştırıp duran kaypak ve şüpheci yarını yerlerinden söküp, onların yerine tüm ihtişamıyla bugünü koyabileceğim bir yer... Şimdinin gücünü sonsuzluğuma katabileceğim bir yer...

İşte, böyle bir yer hayal ediyorum...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hastalık Durumları - Bölüm II

Biraz yazı dizisi gibi olacak ama hastalık devam ediyor ve ilk günlerdeki yüksek ateş artık geçmiş olsa da hala hayata dönüş operasyonu yapabilmiş değilim. Evde mıyıl mıyıl oturuyorum. Pazartesi sabahı, günlerdir geçmeyen başımın ağrısı artık canıma tak edince, son blog yazımdan hemen sonra, hastaneyi arayıp, ilk müsait kulak-burun-boğaz doktorundan randevu aldım. Saat 10.00da doktorun karşısında oturmuş, haftanın özetini veriyordum.
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalardır taş taşımışım da, Çin Seddi'ni inşa etmişim gibi bir haldeyim. Salondan mutfağa geçerken nefes nefese kalıyorum HALA! Pazartesi sabahı doktorun verdiği yeni ilaçların arasında, bir de durumuma uygun nitelikte ağrı kesici olduğundan, artık başım ağrımıyor. Bu iyi bir şey, çünkü artık kitaplarımı çok daha rahat okuyabiliyorum. Belki yarından itibaren, ders bile çalışabilirim. Şubat ayındaki Rajastan turunun notlarını hazırlayabilirim mesela. Bu arada Shantaram bitti bitiyor. Bugünlerde İdefix'ten ısmarladıklarım da gelir herhalde. Okumakta olduğum diğer kitap Food Energetics, müthiş bir araştırma kitabı. Yiyeceklerin ruhsal-duygusal-besleyici özelliklerini anlatıyor. HIZLI ya da YAVAŞ yiyecekler diye bir ayrım olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama şimdi biliyorum ve eğer bunların dengesini tutturamazsam ben de hızlı ya da yavaş olmaya eğilimli olurmuşum; bunu da öğrendim:))Hep aynı tür yiyecekleri bedenine alan, alıştığı modelin dışına çıkmayan veya fanatik vejetaryan-vegan-frutaryan- çiğ gıdacı takılanların eninde sonunda dengeyi yitirip, nasıl çamurlara saplandığını anlatıyor. Dengeli Beslenme denen şeyin, sadece kaloriler, yağ oranları, şu kadar sodyum, bu kadar potasyum v.s gibi sayılara dökülen değerler olmadığını ve hatta aslında bunların dışındaki boyutun daha önemli olduğunu söylüyor. İnsanların yemek seçimlerine bakarak, neredeyse kişiliklerini okuyor. Meraklısına hitap edecek türde, bence kayda değer bir başvuru kitabı... Tabii bir de işin eski zaman bilgeliği kısmı var ki, beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Daha henüz oralara gelmedim, bakalım kadim öğretiler ne diyor bu konuda? Bu arada konu ilginizi çekerse kitabın yazarının sitesine tıklayın: www.stevegagne.com
Evde olmak güzel, okumak güzel, yazmak güzel... Bir de kitabımı toparlayabilirsem, nefis olur ama bende bir tembellik, bir yaydırmaca... Neyse, her şey zamanında! Şimdi dinlenme ve hücrelerimi yenileme zamanı. Yorgun bedenimi serme zamanı... Paul Lafargue'a selam olsun: TEMBELLİK HAKKI'mı kullanma zamanı...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Hastalık Durumları

Vee tam da Shantaram'lık bir durum oldu ve ben Güney Hindistan'a gidemedim. Tura bir gün kala, ateşim 39.5'a fırladı. İlaç aldığım halde düşmedi. Bunun üzerine sabah kendimi Amerikan Hastanesi'ne attım. Serum takıldı, ateş düştü. Bana bakan doktor net konuştu: Gidemezsin!!! Bu kadar yüksek ateşe neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Gidersen zatürreye çevirir. En az beş gün yatacaksın. Eğer evde yatacaksan çıkmana izin veririm yoksa burada yatacaksın! Beynimden vurulmuşa döndüm. Güney Hindistan'a Faruk Bey'le gitme şansımı tepmek zorunda kaldım ve tıpış tıpış eve geldim. Ateşim yine fırladı ve iki gün boyunca 39'larda seyretti. İşte o ateşin yarattığı inanılmaz yorgunluğu hala atabilmiş değilim. Evdeyim. Yaptığım en fazla hareket yatak odasından salondaki üçlü kanepeye kadar yürümek. Bunu yaptığımda bile nefes nefese kalıyorum.
Son haftalarda üst üste olaylar yaşadım. Önce İtalya'da çantamın çalınması ve acentanın tur avansı da dahil olmak üzere para, opera biletleri, pasaportum, nüfus cüzdanım ve kredi kartlarım gibi herşeyimin gitmesi, ardından bir koşu Ankara'ya gidip, bir günde pasaport çıkarma macerası -ki beni tüketti- , sonra bu beklenmedik hastalık ve Güney Hindistan'a gidememek... Biraz fazla geldi üst üste...
Bir şeyler oluyor yine galiba. Yıldızlarda bir hareketlilik var herhalde. İnşallah en kötüsü geçmiş, bitmiştir.
Bu hastalık günlerimde evde kalınca, ilk günlerde hiç bir şey yapamadım. İnternete girip mail kontrolü bile yapacak gücüm yoktu. Konsantrasyonumu toparlayamadığım için, kitap da okuyamıyordum. TV'nin karşısında aptal aptal uzanıp, her türlü saçma Sit Com'u izledim. Aldığım ilaçlar uyku yapıyordu, bol bol uyukladım. Nuriye Hanım tam bir anne şefkatiyle şımarttı beni. Hayatımda hiç içmediğim miktarda su içtim. Baş ağrım hiç ama hiç geçmedi. Hala devam ediyor. Bakalım daha ne kadar sürecek?
Bu arada nefis bir içecek tarifi: Ihlamur, çubuk tarçın, gül, elma kabuğu, limon parçaları...Güzelce demleyin. Süzüp için. Sıcak hatta oda sıcaklığında bile içilebiliyor. Durup durup bunu içtim. Normal çayı istemedi vücudum nedense...Oysa hayattaki en büyük dualarımda biri "Allahım beni çaysız bırakma"dır. Buna rağmen bu sefer içemedim. İstemedi bünye...
Şimdi Shantaram'ı okumaya devam ediyorum. 900'e sayfaya yakın kitap, öyle hop diye bitmiyor tabii ki. Arada Elif Şafak'ın FİRARPEREST'ini okudum bitirdim. Sanırım gazetelere yazdıklarını toplamış bir kitapta. Deneme tadında...Zaten oldum olası deneme severim...Bir çırpıda okudum ve yine Elif Şafak'ı ÇOK KISKANDIM. Kim ne derse desin, ben bu kadını yetenekli buluyorum. Dili kullanma tarzı hoşuma gidiyor. Evet, Osmanlıca hayranı ve evet, cemaat destekli. Evet, DİŞİ ORHAN PAMUK olmak istiyor. Evet, polemiklerle besleniyor. Hepsini biliyorum ama bunlar onu beğenmeme mani olmuyor. Kocasına gıcık oluyorum, önüne serilen imkanları kıskanıyorum, güzelliği neredeyse içimi acıtıyor. Ama yine de okurken "Vay anasınıi ne güzel yazmış" demekten başka şey gelmiyor elimden. Aşk nefret ilişkisi benimkisi. Yeni romanını da heyecanla bekliyorum açıkçası. Bakalım, ne zaman çıkacak?
Neyse, okumayı sürdürdüğüm bir başka ilginç kitap ise FOOD ENERGETİCS. Yiyeceklerin ruhsal, duygusal ve besleyici güçleri hakkında yazılmış kapsamlı bir çalışma. Okurken hem çok büyük keyif alıyorum hem de bir çok şey öğreniyorum. Ne mutlu!
Şimdilik bu kadar. Bakalım daha kaç gün evdeyim?

29 Kasım 2010 Pazartesi

SHANTARAM - Tanrı'nın Huzur Bahşettiği


Evde olmak güzel. Hele bir de güzel geçmiş uzun bir turdan dönüp sevdiklerime kavuşunca daha da güzel oluyor haliyle. Dün evden dışarı çıkmadan, kanepede yarı uyur yarı uyanık tam bir dinlenme günü geçirdim. Saat farkını kolay silebilmek için gece saat 22.00ye kadar uyumamaya direndim ve sonrasını hatırlamıyorum. Gümlemişim...
Perşembe günü Güney Hindistan'a gidiyorum. Bu sefer bir ilk yaşanacak benim için. Faruk Pekin'in liderliğini yaptığı bir tura "apranti" olarak katılacağım. Büyük bir deneyim olacağını şimdiden hissedebiliyorum. Onun gibi bir Hindistan Üstadı'ndan kimbilir neler neler kaparım? Aslında tur benim turum olmamasına rağmen kendimi heyecanlı hissediyorum. Göreceklerim, duyacaklarım, hissedeceklerim ve öğreneceklerim şimdiden mutlu kılıyor beni.

Bir kitap okuyorum. SHANTARAM... Bombay'de geçen olağanüstü bir kitap. Gerçek bir hayat hikayesi! Yeni Zelandalı bir hapishane kaçkınının, yepyeni bir isimle, Bombay'de yeniden hayata tutunmasını, oradaki suç ağını, fakirliğin tavan yaptığı gecekondu mahallelerini, hapishaneleri ve Hindistan'ı Hindistan kılan her tür tuhaflığı anlatan nefis bir kitap. 800 sayfadan fazla, harfler küçük, göz korkutucu ama bir başladınız mı elinizden bırakamıyorsunuz. Tavsiye ederim.
Kitabın başlık altındaki sloganı kitabı okumak için yeterli sebebi yaratıyor zaten:
KADER SENİ GÜLDÜRMÜYORSA, ESPRİYİ ANLAYAMADIN DEMEKTİR.
Yetmez mi dostlar?

27 Kasım 2010 Cumartesi

Tayland-Myanmar'dan Dönüş Yolunda


Sayılı gün çabuk geçiyor gerçekten. Hele her sabah 05.00lerde uyanıp, bütün gün döne dolaşa tur yapıyorsan ve gördüğün her yer ve her şey seni derinden etkiliyorsa, gece yatağa taş taşımışsın gibi güm diye düşüyorsan, daha da çabuk geçiyor. Ben de bu hızda bir 12 gün geçirdim ve şimdi Bangkok havalimanının CİP salonunda, günlerdir ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramamış olan küçük bilgisayarımın başına oturmuş -Myanmar'da internet durumları felaket, cunta sansürlüyor-, gördüklerimi sindirmeye uğraşıyorum.

Hava Kasım ayında buralarda bir harika oluyor. Aralık'da da devam eden bu az nemli hava, özellikle akşam saatlerinde, iyice limonata kıvamına geliyor.

Tur sırasında bu coğrafyaya yaptığım turlardaki artık klasikleşmiş bazı ritüellerimi yerine getirme fırsatı buldum:


  • Bangkok Sheraton Royal Orchid'in Chao Praya'ya taşan terasında oturup, nehir boyunca kömür taşıyan mavnaları seyretmek.

  • Chiang Mai Rati Lanna'da, Mae Ping kıyısındaki dev ağacıma bakarak sabah kahvemi yudumlamak.

  • Gözümün önünde hazırlanmış Pad Thai'yi keyifle gövdeye indirmek.

  • Sukhotai WAT Sİ CHUM'daki kocaman BUDA heykelinin, zarif elini okşamak.

  • Myanmar'ın kalbi Shwedagon'da akşam gezisi...TEK BAŞIMA!!!

  • Bagan'da İrrawady manzaraları eşliğinde, tapınak tepesinden gün batımı.

  • İnle Gölü'nde sabah, henüz gün doğmadan, sıcacık battaniyelere sarınıp, gölün ortasında kazıkların üzerinde kurulmuş otelden kıyıya tekneyle transfer. Sabah sisi etrafımı sararken...

  • U Bein köprüsünde, bacaklarımı göle sarkıtarak gün batımı. Rahiplere laf atarak...

  • Bangkok'daki masajcımdan 90 dakikalık bir şımartılma. Senelerdir aynı kadın ve senede sadece bir defa!!!

  • Turun sonunda Bangkok havalimanının CİP salonunda, bir haftalık kesintiden yeniden internete kavuşma ve mesaj kontrolü.

Eve dönüyorum... Çok uzun kalmayacağım. Sadece 4 gün...Sonra hemen Güney Hindistan'a geçiyorum.


Ne de olsa dünya büyük!

21 Kasım 2010 Pazar

Kısacık...




Loy Kraton!!!


Gökyüzünde binlerce kandil ve fener uçuşuyor. Dolunay tepsi gibi... Maytaplar ve havai fişekler gümbür gümbür...


Hava limonata gibi...


Mae Ping nazlı nazlı akıyor...


Tapınaklarda kutlamalar...


Rahipler tarafından kutsanmalar...


Yarın Myanmar'a hareket...


Seviyorum Güneydoğu Asya'yı...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Sonbahar mı? Bilemedim...

Sonbaharı seviyorum sevmesine de bu kadar sıcak bir sonbahar ürkütüyor beni. Geçen haftalarda Almanya'daydım ve kuzeyin, kızıl sarı renklere uyan o serin havasında, içimi mevsimin hüznü doldurdu, hoşuma gitti. Sonra geçen hafta sonu Milano'ya uğradım kısacık. Orada da, mevsim normallerinin üstünde bir hava karşıladı beni. son gün biraz yağmur yağdı da serinledi etraf. Eh işte! Tam istediğim sonbahar değil ama yine de fena sayılmaz. Şimdi ise evdeyim, Asya'ya dönmeme sadece bir gün kaldı ve ben burada hala sonbahar yaşayamadım. Hava sıcak, hatta neredeyse yapış yapış. Nasıl bir şeydir bu yaa? Pastırma yazı falan değil, düpedüz mevsim kayması! dün gazetede MET-ÜST şöyle demiş: Son günlerde en iyi muhalefeti havalar yapıyor diye...BAYILDIM! Şu anda pencereden sızan güneş ışığının ortasında resmen terliyorum!

Havadan yakınan yaşlı, dırdırcı kadınlara döndüm ama kusura bakmasın kimse! Son zamanlarda kendimle ilgili yaptığım bir takım çalışmalarda, bu mevsim kaymalarına fena halde takıldığım ortaya çıktı. Şaşırdım mı? Hayır! Benim gibi yazlık-kışlık kıyafet ayrımı yapmayıp, her mevsim her kıyafeti giyebileceği bir yerlere uçan biriyseniz, uzun vadede bir yerlerde bir vida oynamaya başlıyor. Mevsimlerin döngüsüne uygun yaşamak çok önemli aslında. Doğduğun coğrafyadaki tabii!!! Yoksa bir eskimonun ya da tropikal bir bölge insanının aynı mevsim döngülerinden bahsedemeyeceği ortada...Ben nasıl bir yerde doğdum? 4 mevsimin yaşanabildiği şanslı bir coğrafyada! Döngü nasıldır peki? İlkbahar'la tabiat uyanır, canlanır, Yaz gelince herşey fışkırmış ve olgunlaşmıştır, Sonbahar geldiğinde tempo yavaşlamaya başlar ve yapraklar yavaş yavaş dökülür, hasat biter, Kış geldiğinde de tabiat kendini dinlenmeye çeker ki yeniden canlanabilsin...İşte bu benim doğduğum coğrafyanın doğal döngüsü... Oysa biz ne yapıyoruz? Yaprakların dökülmeye başladığı sonbahar mevsiminde okulları açıyoruz, yeni projelere başlıyoruz. Kış geldiğinde tabiat uyurken deliler gibi çalışıyoruz. İlkbahar geldiğinde kışın dinlenemediğimiz için bahar yorgunluğu diye inim inim inliyoruz. En olgun mevsimimizde de deniz kenarına inip, yan gelip yatıyoruz. Okulları kapatıp çocukları da kendimize benzetiyoruz. Doğa bunu yapmıyor. Doğa kışın kendini nadasa çekiyor. Hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Ağaçlar yapraklarını döküp dinleniyor. Tabiatta bir tek biz insanlar kışın vites büyütüyoruz. Oldu mu şimdi o zaman? Oldu gibi dursa da olmuyor işte! Dedim ya, uzun vadede vidalar gevşiyor, tıkırtı yapmaya başlıyorsunuz. Ben başladım vallahi ne yalan söyleyeyim?
Yine de dün adada nefis bir gün yaşadım. Hava limonata gibiydi. Dostlarla nefis yürüyüşler ve adanın en güzel, en kişilikli evlerinden birinde, nefis bir bahçe içindeki şahane bir Art Nouveau köşkün gölgesinde, çam ağaçları arasından denizi seyrederek, harika bir öğleden sonra ve akşamüzeri geçirdim. Havaya söyleyecek tek kelimem olamazdı, olmadı da zaten!
Bu akşam Bangkok'a gidiyorum. İki haftaya yakın bir süre, Tayland ve Myanmar hattında olacağım. En özlediğim coğrafyaların başında geliyor Hindiçini...Aung San Suu Kyi'yi de serbest bıraktılar Myanmar'da. Bakalım durum nedir, bir kolaçan edelim! Oralardan da bildiririm...
İyi Bayramlar...

11 Kasım 2010 Perşembe

Berlin - Dresden

29 Ekim hafta sonunda Berlin ve Dresden kentlerinde kısacık bir kaçamak gerçekleştirdik. Nasıl özlemişim ikisini de anlatamam...
Berlin her zamanki gibi vakur ve ihtişamlıydı. Aradan sadece 11 ay geçmiş olmasına rağmen, en son gittiğimden beri sanki şehir daha da güzelleşmiş. Gittikçe ısınıyor, gittikçe ışıldıyor ve beni her seferinde büyülüyor Berlin. Ama turun benim için en özel kısmı, Dresden'de kaldığımız akşam yaptığım ufak bir keyif molası oldu: Dresden Filarmoni Orkestrası'yla başbaşa bir gece! Estonyalı besteci Arvo Part'ın son derece ilginç bir parçasını sundular: FRATRES for Violin and String Orchestra... Eğer bir konserde canlı dinlemesem, başka şekilde aklıma gelip de dinleyebileceğim türde bir parça değil açıkçası, amma ve lakin, konser sırasında böyle sıradışı müzik parçalarını dinlemek, insanın ufkunu açıyor. Mesela şimdi evde o CD olsa -ki şu anda saat 01.20- koyardım CDçalara ve dinlerdim... Evet belki melodisi beni gevşetmezdi ama en azından eskisi kadar germezdi de... Lütfen internette bulursanız bir kere dinleyin. Arvo Part, öyle bizdeki konser salonlarına taşınacak tarzda müzik yapmıyor dolayısıyla ancak "ararsanız" bulursunuz. Bizdeki konserlerde değil Arvo Part, Şostakoviç'i bile zor dinliyoruz. İstanbul'da genellikle kulağa hoş gelen melodileriyle, tanıdık konçertolar veya senfonilerle dolu programlar hazırlanıyor ki bu uzun vadede kendini tekrardan öteye gitmiyor. Hani atonal? Hani -mesela-Schönberg? Her sene Beethoven 9.Senfoni dinlenmez ki! Dikkat ediyorum İstanbul'daki büyük orkestralarımız, birbirlerine benzeyen konser programları yapmaktan vazgeçemiyorlar. Biliyorum ki Türkiye'nin kültürel ortamında buna bile şükretmemiz gerekiyor ama gönlümden geçenleri de saklayacak değilim. Mesela İDSO, İstanbul'un devlet orkestrası olarak, her ay, hadi her iki ayda bir, sıradışı konserler adı altında, az icra edilen, dinleyicinin sınırlarını zorlayıcı konserler verse...Meraklısı bu konserleri takip etse... Hoş kadın şefimiz Sera Tokay'ın kurduğu oda filarmoni orkestrası, bu ihtiyaca yönelik çalışmalar yapmıyor değil ama yeterli değil. Senede sadece iki konser yetmez... Keşke daha da çok olsa...Kulaklarımız daha çok Stravinsky, Schönberg, Arvo Part, Ligeti duysa... Keşke...Keşke...
Dresden'deki ikinci parça Rachmaninoff'dan 2. Senfoni'ydi... İlk defa tamamını canlı olarak dinledim ve tek kelimeyle bayıldım. Görkemli ve göğüs kabartan bir melodi... Duygulu, romantik ve sürükleyici...
Konsere yalnız gittim, kimseyi benimle gelmek için kandıramadım. Dresden'de 1960'ların sonunda, "komünist mimari" felsefesinde inşa edilmiş kültür sarayının aynen muhafaza edilmesi, restore edilerek yenilenmesi ve şehrin gözbebeği orkestrasına ev sahipliği yapmaya devam etmesi içimi burktu. 2010 Avrupa kültür başkenti güzel şehrimi düşündüm ve aklıma geldi: HANİ BENİM KONSER SALONUM? Bir sürü salonumuz var ama GERÇEK bir konser salonumuz YOK!!! Kültür bakanımız Ertuğrul Günay Bey, AKM'nin 2009 sonbaharında açılacağı konusunda kişisel garantisini vermişti. Sene 2010 ve sonbahar bitmek üzere...AKM'de tık yok! Ertuğrul Günay hala yerinde... Garantisi kendinden menkul!!!
Gel de ağlama!!!

10 Ekim 2010 Pazar

Ne kadar ayıp etmişim ben yaa! Ne kadar uzun zaman olmuş buraya hiç bir şey yazmayalı! En yeni yazımın tarihinin 30 Ağustos olduğunu görünce, kendime çok kızdım. Hiç bir şey beni buraya, iki satırcık da olsa yazmaktan alıkoymamalı! Ama olmuş işte bir kere! Ve olmuşla ölmüşe çare YOK! Neyse, futbolcu tabiriyle, önümüzdeki maçlara bakalım:)))

Neler olup bitiyor peki?

Aslında majör bir değişiklik yok. Her zamanki hayat akışı devam ediyor. Dünya kazan ben kepçe... Yeni insanlar, yeni dostluklar ve hepsinin sonunda güzel eve dönüşler. Bir süre evde kalıp, sonra yeniden yollara düşmeler. Aynı yani...

Eylül ayı gerçekten inanılmaz tempoluydu. İki haftalık Nepal-Tibet-Bhutan üçlemesini yapıp döndüğüm akşamın hemen ertesi sabahında, kendimi yeniden bir uçakla Gürcistan'a uçar bulduğumda, temponun farkına ben de vardım. Benimle turdan dönen gezgin dostlar, "acaba kaç günde kendimize geleceğiz" tartışmaları yaparken, ben akşam eve gelip, çamaşır yıkayıp, ütülerimi yapıp valizim hazırladıktan sonra hemen ertesi sabah yenide yola çıktım. Ne mutlu ki, Karadeniz maceramız da, en iyi şekilde bitti be eve gelip biraz dinlendim.

Bundan sonraki ilk seyahatin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını da içeren hafta içinde Berlin ve Dresden'e olacak. Ondan sonra Milano, La Scala gelecek. Sonra Asya yolları yeniden ve Tayland & Myanmar, Güney Hindistan, Rajastan derken zaten kış bitecek.

Ömür de aynen bu hızda geçiyor ya...Göz açıp kapayana kadar bir de bakmışsın, süre dolmuş!

Bir kitap okuyorum, bitmek üzere: Being Happy! Her zamanki gibi altını çize çize okuduğum için, bazı yerleri buraya alıntılamayı düşünüyorum.

Bir başka kitap daha: Tuesdays with Morrie... Bir yaşlı adam, bir genç adam ve hayatın anlamı üzerine Salı buluşmaları. Düşünüyorsunuz: Hayatıma anlam veren şeyler nedir? Ne şekillendiriyor? Önceliklerim? Sevdiklerim? Daha az sevdiklerim? Sevmeyip mecburiyetten hayatımda tuttuklarım? En kısa zamanda eleyeceklerim? Hayallerim? Korkularım? Müthişti, alıntılayacağım...

Dün akşam Fazıl Say konserindeydim. Müthiş bir sanatçı ve biz ona memleketçe büyük haksızlık ediyoruz. Ne de olsa "elindekinin kıymetini bilmeyenler" toplumuyuz ya, elimizden kaçtığında ardından methiyeler düzeriz... Seviyorum seni Fazıl Say, Allahaşkına gitme bir yerlere...


30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sulawesi'nin Toraja Diyarı

Uzun bir girizgah yazmayacağım bugün, çünkü anlatacaklarım zaten yeterince ilginç...Ülke: Endonezya...Ada: Sulawesi...Konu: Toraja Diyarı...İşte buyrun!!!
Makassar'dan karayoluyla 330 kmlik bir yol ama 9 saatte ancak gidilebiliyor. Pirinç ekili düzlükler, tarlaların içine kurulu balık ve karides çiftliklerinin arasından gidilen ilk dört saatin sonunda, ParePare'de tekrar denize kavuşuluyor. Ardından yol yavaş yavaş yokuşa vuruyor ve dağlık bölgeye doğru ilerliyorsunuz. Kireçtaşı tepelerin arasından tırmanan yol, son üç saatte sadece virajlardan ibaret ve yorucu ama bazı anlarda öyle manzaralar görülüyor ki, yoruldum demeye utanıyor insan. Tırmandıkça bulutlarla yakınlaşıyorsunuz, aslında nem yüklü bulutlar size doğru iniyor. Sivri zirvelerin etrafını sarıyor, vadilere sızıyor ve hülyalı bir diyara girişin sinyallerini vermeye başlıyor. Tam da daha fazla dayanamam artık dediğinizde, yol bitiyor zaten. Toraja Diyarı'ndasınız artık!!!
Dünyanın en tuhaf 10 yeri diye bir liste yapılsa, burası kesinlikle ilk üçte yer alır... Benim ilk üçümde zaten senelerdir. Her yer dağlık, kireçtaşı zirveler. Bitki örtüsü muhteşem, adını bilmediğim bir sürü ağaç, çalı ve çiçek. Doğabilimci Wallace'ın ayrımına göre Asya değil Avustralasya bitki ve hayvan çeşitliliğine sahip bir ada burası. Hatta anakaradan o kadar uzun zaman ayrı kalmış ki, aslında kendi biyotasını oluşturmuş Sulawesi...İşte bu adanın dağlık bölgesinde, bu alışılmadık bitki örtüsü ile giyinmiş garip mi garip bir halkın ülkesi: TORAJA!!!
Neden mi garip? Şöyle anlatayım: Dağlık bir yerdesiniz. Etrafınız dimdik yamaçlar ve keskin, diş gibi zirvelerle dolu. Bir köye doğru yoldasınız...Ağaç gövdelerinden yapılmış kalın kazıklar üzerinde oturan gemiler görüyorsunuz aniden. Sanki o dik yamaçların dibindeki görünmeyen kayalara oturmuşlar gibi... Ya da dev kızaklara çekilmiş de bakımları yapılacakmış gibi...Allah Allah? Dağda geminin ne işi var ? Rüya olmalı herhalde diye düşünüyorsunuz. Yok yok,rüya değil! Bu gemi şeklinde yapılmış ŞEYLER, aslında Torajalıların evleri!!! Köye ulaşıyorsunuz, evleri daha yakından görüyorsunuz. Kırmızı-siyah-sarı ve kiremit renklerinin hakim olduğu resimlerle süslü bu evlerin önünde, onlarca bufalo boynuzu gökyüzüne yükseliyor. En çok bufalo boynuzu kimin evindeyse, orası belli ki, köyün şefi!!! TONGKONAN deniyor bu evlere ve her Torajalı'nın ait olduğu bir tongkonan var. Tongkonan ATA EVİ olarak kabul ediliyor. Sizin soyunuz , sopunuz ait olduğunuz Tongkonan'la belli oluyor. Birbirleriyle aynı yönde dizili tongkonanların karşısında aynı paralellikle ALAUNG'lar bulunuyor. Bunlar tongkonanlardan daha küçük ama yine de çok süslü ve köyün erzak depoları olarak kullanlıyorlar. Onlar da iyice cilalanmış, parlatılmış kazıkların üzerinde inşa edilmişler...İyice parlatılmış olmasının sebebi, hububata fare veya başka hayvanat dadanmasın, dadanırsa da çıkamayıp geri kaysın... Boynuzlar ne işe yarıyor peki? İşte bu Toraja halkının en önemli geleneği hakkında bilgilere götürüyor bizi...
Diyelim ki biri öldü...Ölen kişi için HEMEN bir cenaze töreni yapılır. Beden HEMEN gömülür. Sonra asıl iş başlar. Ölen kişinin ailesi, ölünün ESAS cenaze töreni için, tüm aile fertlerine, tüm Tongkonan fertlerine haber verir. Köy halkı zaten haberdardır durumdan ama ailenin ve Tongkonan'ın başka şehirlerde yaşayan fertlerine de haber verilmesi gerekir. Ailenin ekonomik durumu ve sosyal statüsüne göre hazırlıklar yapılır. Hazırlıklar içinde davetlilere sunulacak yiyeceklerin ve kurban edilecek hayvanların hazırlanması belki de en önemli bölümdür. Kilolarca pirinç, sebze, çocuklara şekerleme, çay, bira, viski ve sigara...Bunlar su gibi akmalıdır cenaze merasiminde. Bolluk, bereket olmalıdır. hem ailenin prestiji için, hem de ölünün ruhunun şad olması için. Bir de işin kurban bölümü vardır. İşte bu noktada kurban edilecek BUFALO sayısı o kadar önemlidir ki, bazen aileler 2-3 sene boyunca para biriktirip, bu merasimi ancak öyle yapabilmektedirler. Ne kadar çok bufalo kurban edilirse, ölen kişinin ruhunun atalarının yanına o kadar kolay ve hızlı çıkacağına inanırlar. Bu ruhu mutlaka yukarıya, ataların yanına göndermek gerekir zira eğer bu dünyada kalırsa, ailenin geri alanına huzrsuzluk verir...Bufalolarla birlikte bir sürü tavuk-horoz ve domuz kurban edilir. Etleri gelen misafirler arasında paylaştırılır. Ancak bu tören sırasında mutlaka anlatılması gereken bir şey var: Ölü, gömüldüğü yerden çıkarılır ve süslü bir tabuta yerleştirilir. Misafirler tabuta ziyaret yaparlar. Ölüye de ikramlarda bulunulur...Eski zamanlarda, Hıristyanlık öncesi geleneklerde, ölünün bedeni bazı doğal eczalarla adeta mumyalanır ve ölü evin içinde muhafaza edilirmiş. Şimdilerde bu yapılmıyor ama yine de büyük merasim için ölü gömüldüğü yerden çıkarılıyor.
Cezane töreni üç gün kadar sürüyor. Son gün tabut, mezarlığa taşınıyor. Modern mezarlıklar Tongkonan şeklinde yapılmış. Bir aile için ortak kullanılıyor. Eski mezarlıklar ise tüyler ürpertici resmen. Mağaralık yerlerde, pirinç tarlalarının arasında geçerek ulaşabiliyorsunuz. Bazı mezarlıklarda tabutlar, dimdik, duvar gibi yamaca kitap rafları gibi çakılmış düzeneklere yerleştirilmiş. Çürüyen bazı raflar yere düştüğü için, tabutun içinde onca seneden sonra her ne kaldıysa, etrafa saçılmış. Arada sırada insanlar bu mezarlıklara gidip, sağa sola saçılmış kemikleri toplayıp bir araya getiriyorlar. Kimin kemiği, kimin kafatası bilinmiyor. Mağaraların içlerinde bulunan mezarlıklarda ise, çok tuhaf manzaralarla karşılaşılıyor. Ölüyü ziyarete gelmiş olan kişiler, ona sigara, viski ve para sunuyorlar. Biz bakıyorsunuz, bir kafatası, dişlerinin arasında bir sigara!!! Hey Allahım!!! Bir de yamaçlara oyulmuş nişlerin içinde, gözlerini üzerinize dikmiş bakan yüzlerce kukla var ki, bir anda kendinizi ruhlarla çevrilmiş gibi hissetmenize sebep oluyor. O kuklalar, mağaraların içinde yatan ölüleri temsil ediyorlar ve bence çok ürperticiler.
Bir de başka tuhaflık var: Eskiden eğer bir bebek doğduktan üç ay sonra ölürse, o zaman melek kabul ediliyor ve gömülmüyor, mezarlığa da götürülmüyormuş. E peki ne yapılyormuş? Kutsal kabul edilen dev ağaçların gövdelerinde bir delik açılıp, o deliğin içine yerleştiriliyor, sonra da delik dışarıdan , doğal liflerle yapılmış bir yama ile kapatılıyormuş. Ağaç büyüdükçe, bebeğin üstüne kapanıp, bebeğin gövdesini kendi içine alıyormuş. Böylece o dev ağaç yaşadıkça bebeği de yaşadığına inanıyorlarmış. Bu ağaçlardan hala var ve anlatılanlara göre, geleneklere çok bağlı olan aileler, gizlice bunu sürdürüyorlarmış...
Endonezya'nın genelinde Müslümanlık hakim. Sulawesi'nin sahil kısmında da öyle ama içerideki bu Toraja Diyarı'nda, Hollandalı misyonerler ellerini çabuk tutmuş ve Hıristiyanlığı yaymışlar. Tabii burada Torajalıların domuzlarla olan geleneksel kurban ilişkisi de önemli. İslam'ın domuzlara karşı tutunduğu tavır, buranın eski geleneklerine ters düştüğü için de, Hıristiyanlık daha kolay benimsenmiş... Benimsenmiş derken zannetmeyin ki, alıştığımız Hıristiyanlık var burada... Kiliseler var tabii ama halkın binlerce yıllık adetleri, kilisenin adetlerinden çok daha kuvvetli olarak devam ediyor.
Seneler önce bir laf etmiştim: O kadar çok yer ve garip şey gördüm ki dünyada, artık hiç bir şey beni şaşırtamaz! Ne kadar büyük laf etmişim meğer!!! Bu lafın üzerine yolum Sulawesi'ye düşmüştü ve bu lafı ettiğime utanıp, öyle dönmüştüm memlekete... Seneler sonra yeniden gittiğime çok memnun olarak, geri döndüm...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yeni Hayat / 2


İlk şan dersimizi Pazartesi günü yaptık. Senelerdir bu şekilde kullanmamıştım sesimi, müthiş bir deneyim oldu benim için. Gırtlak, burun, ağız nahiyesinde ne kadar da çok yer varmış ses çıkarabildiğimiz...Ki bu daha İLK DERS!!!! Ne kadar zormuş Allahım!!! Bir saatlik dersin sonunda kendimi iki saatlik yoga sınıfından çıkmış gibi hissettim açıkçası. Nasıl bir efor sarfettiysem artık! Sırtımdan ter boşalıyordu resmen. Tabii burada benim acemiliğim yüzünden kendimi kasmam da var ama olsun...Dudaklarımı büzüştürüyorum, omuzlarımı kasıyorum, bacaklarımı yere sabitliyorum... U'larım birkaç notadan sonra O'ya dönüşüyor...Hocam ikaz ediyor:UUUUU... Hocam "beden aşağı ses yukarı" diyor... Kollarımı serbestçe bırakıyorum aşağıya ama bu sadece beş saniye sürüyor. Bir sonraki egzersize geçtiğimizde yine kasılıveriyorum. Dudaklarım kendiliğinden büzüşüyor. Bunlarla mücaele ederken bazen başlangıç notasını kaçırıyorum. Kızıyorum kendime...Yine kendime hep reva gördüğüm TOLERANSSIZLIĞIM devreye giriyor. Başkalarına sonsuz tolerans, kendime SIFIR! Sanki ben ömrüm boyunca şan dersi almışım da, hata yapmam ayıpmış gibi! Bu ne kibir! Bu ne gurur! Bu ne acımasızlık! Hata yapabilmem özgürlüğü tanımam lazım kendime. Herşeyi de MÜKEMMEL yapmama GEREK YOK! Zaten ben mükemmel değilim. Mükemmellik insana özgü değil... Neyse ki bunları ders sırasında da hatırlayıp sonunda gevşiyorum, kıkırdıyorum, şakıyorum.... Sonuçta bana büyük keyif veren bir ilk ders oluyor...

Bugün ise suluboya resim becerimi geliştirmek için bir başka tatlı öğretmenle tanıştım. Suluboya becerim derken yine epeyi havalı bir terim kullanmış olduğumu hissediyorum zira "beceri" benim resim yeteneğim konusunda, bence, son kullanılacak kelime! Çünkü Allah vergisi yetenek falan yok bende... Eğer bir şeyler çıkacaksa, çalışarak, öğrenerek olacak. Yine de umutsuz değilim! Bugün öğretmenime neler yapmak istediğimi anlatım. Daha önce çiziktirdiğim bir şeyleri gösterdim. Özellikle eskiz ve desen konusunda kendimi geliştirmek istediğimi anlattım ve bu hayalimde bana yardımcı olmasını diledim ondan. Kendime hiç toleransım olmadığını ve en çok bunu kırmak istediğimi söyledim ona. Kendime göre eğer bir şeyi beceremiyorsam, hemen kaçıyorum, uzaklaşıyorum... Hata yapmaktan, becerememekten korkuyorum. Başarısızlığı kabul edemiyorum. Ne kötü değil mi? Hatalar insana mahsustur ve insan doğrularından çok hatalarından öğrenir aslında. Büyümenin en garantili yolu da budur! Bu duygularımı resim öğretmenimle de paylaştım. Sanırım biraz yol alabileceğim bu şekilde...

Velhasıl, hayallerimin peşine takıldım, uçuyorum... Bunlarla birlikte bir de yazıya yönelebilirsem, işte o zaman çifte kavrulmuş olur her şey!!!

22 Ağustos 2010 Pazar

Yeni Hayat!!!


Hayat su gibi akıyor ve ben bazen bu hızlı akışı bir türlü kontrol edemiyormuşum gibi hissettiğimden, kendimi sersemlemiş hissediyorum. Aslında biliyorum ki, kontrol edemiyorum ama hızını biraz daha ayarlayabilirsem sanırım daha mutlu bir yaşantım olacak. Yaptığım işin en büyük güçlüklerinden biri de bu olsa gerek: HIZLI!!! Hayatı turdan tura endekslenerek yaşamak ve bir yılın içindeyken, gelecek yılı ve bazen ondan sonraki yılı planlamaya çalışmak bu hıza da katkı yapıyor doğal olarak. Şikayetçi miyim peki? Yoo!!! Eğer yapmak istediklerimi de bu hızlı akışın içine dahil edebilirsem, o zaman sorun kalmaz. Aslında buna yabancılar TİME MANAGEMENT diyorlar...Yani zamanını en verimli şekilde kullanma sanatı! İşte son zamanlarda ben de buna kafa yormaya başladım. Elimdeki zamanı, daha verimli, daha üretken nasıl kullanabilirim? İş dışında, evde geçirdiğim zamanları nasıl daha etkili kılabilirim? Hobilerimi ve hayallerimi nasıl gerçekleştirebilirim?

Bir süre bu fikre takılı kaldım. Ayağıma kırk kiloluk prangalar takılmış gibi, sadece oflayıp puflayarak, keşke şunu da yapabilsem, keşke buna da vaktim olsa diye diye ayları devirdim. Kurduğum cümleler hep şöyledi: Ben emekli olunca, suluboya resim yapacağım, şarkı söyleyeceğim... Ya da : Bir emekli olayım, o zaman yazacağım... Bütün bu sözlerin arasında unuttuğum bir şey vardı: BEN EMEKLİ OLMAYACAĞIM Kİ! Benim hayatımı klasik anlamda emeklilikle geçirebilmem mümkün değil ki! İşte o zaman galiba hafifçe ayıldım. Emekliliğimi beklemem kadar saçma bir şey olamazdı! Bu GODOT'yu beklemekten farklı değildi en nihayetinde. Tabii erkek arkadaşımın da beni etkilediğini söylemem lazım... Hayatımı ertelemeden, üşenmeden ve vazgeçmeden yaşamam konusunda o kadar yönlendirici oluyor ki, nasıl teşekkür etsem bilmiyorum. Bir de son zamanlarda görüştüğüm dostum Banu var. Şimdilerin moda tabiriyle "yaşam koçu" olarak eğitim üzerine yoğunlaştı ama benim için koç moç değil de, bazı anahtar sorularla, beni bana hatırlatan, aslında içten içe zaten bildiklerimin farkına varmamı sağlayan tatlı insandır Banu... Bu müthiş bileşim beni harekete geçirdi ve uzun zamandır ertelediğim ve neredeyse vazgeçtiğim hayallerimi ön plana almama yol açtılar.

Uzun lafın kısası: Yarın kendime dair planlarımın ilkini devreye sokuyorum!!! Uzun zamandır hayalini kurduğum şarkı söyleme işini ön plana aldım ve yarın özel şan derslerine başlıyorum... Bugün hocamla tanışmaya gittim, çok tatlı ve gencecik bir insan. Billur gibi bir sese sahip. Operada görevli aynı zamanda... "Bir duyalım sesini" dedi ve piyanoyu tıngırdattı. Önce biraz gergindim, kendimi sınava girmiş bir öğrenci gibi hissediyordum. Gerginliğimin farkına varmış olacak ki, beni rahatlamam konusunda yüreklendirdi. Notalar yükseldikçe, kendime olan güvenim yerine geldi ve sırtımı dikleştirdim, karnımı içeri çektim ve sesimi daha yükseklerden aşırmaya başladım. Birkaç dakika indik çıktık nota merdiveninden...Galiba memnun kaldı durumdan ve "Belli ki kulağınız pek yatkın bu duruma ve yine belli ki çok opera dinlemişsiniz" dedi... Velhasıl, yarın ilk dersimiz... Heyecanlıyım ve mutluyum. Uzun zamandır ilk defa sadece kendim için, zevkim için bir şey yapacak olmanın mutluluğu var içimde...

Sırada suluboya ve kitap yazma işi var... Bu hareketlenme oralara da sirayet eder mi bilemiyorum ama ben artık ertelemeden yaşamak istediğimin farkına vardım. Ve esas önemlisi, bunun benim elimde olduğunu gördüm...

Yarın ilk dersten notlarla buraya dönerim. Bakalım neler olacak?

20 Ağustos 2010 Cuma

Endonezya Dönüşü

Yorgunum hala...Ama en kısa zamanda yazacağım. Sulawesi müthişti, Bali manzaraları harikaydı. Çok değil belki ama 5 saatlik farkı henüz üzerimden atamadım o yüzden erkenden uykum geliyor. Bu gece de uyuyayım, yarın lafı toparlarım söz!

27 Temmuz 2010 Salı

Türkbükü Manzaraları

Ömrümü bu şekilde geçirebilirmişim gibi geliyor. Yani böyle bir tepenin üstünden denize bakarak, kah kitap okuyup, kah yazılar yazarak... Doğanın seslerini, cırcır böceklerini ve rüzgarı dinleyerek. Ay büyürken seyrederek... Verandada oturup, dakikalar boyu hiçbirşey yapmayarak... Ama sayılı gün çabuk geçer, neredeyse sona ulaşıyoruz tatilimizde. Birkaç gün sonra her şeye rağmen çok sevdiğimiz devvv şehrimize geri döneceğiz ve hayat kaldığı yerden devam edecek. Çalışmaya başladığım seneden beri hayatımda ilk defa Temmuz ayında, üç hafta tatil yapma olanağım oldu. Hep özlediğim ve imrendiğim bir şeydi bu... Çok hoşuma gitti. Tabii bu tatilde en sevdiğim şey, otelde kalmıyor olmamız. Evde, kendi düzenimizde yaşıyoruz ve bu müthiş bir şey. Bundan sonra her yıl bunu gerçekleştirmenin bir yolunu arayacağım. İnşallah!!!
Bulunduğum yer meşhuuuuur! Türkbükü'ne çok yakın ama biz bir kere bile gitmedik oraya. Pek çok kez içinden geçtik arabayla ama durmadık bile. Koylarda müthişşş tekneler, yatlar demirlemiş. Sahilde "sosyetik" olarak adlandırılan ama bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlayamadığım bir sürü "beach club" . Zaten biz herhalde giremeyiz, bizi almazlar muhtemelen zira o kulüplerin kapısına baktığınızda sadece ve sadece, erkek arkadaşımın tabiriyle, "agresif görünümlü araçlar" görüyorsunuz. Bir tane normal, dört kapılı, sedan türü aile arabası yok. Ya simsiyah camlı, tank büyüklüğünde jipler ya da her biri bir ev parası eden, hayatımda ilk defa gördüğüm bazı lüks otomobiller... Bizim Renault'yu oraya park bile ettirmezler... Aslında jip kullananlara biraz hak veriyorum zira ortalık delik deşik! Binek arabalar zorlanıyorlar gezerken... Türkbükü, ki memleketin en pahalı butik otelleri ve yazlık konutları, rezidansları orada, toz bulutu içinde yaşıyor... Milyon dolarlık villalardakiler, toz solumamak için, tankerlerle su getirtip evlerinin önündeki yolları ıslatıyorlar. Tabii yolların asfaltı, parçalı bulutlu olduğundan, asfaltın kalmadığı yerlerdeki toprak o boşa akıtılan suyla, kızıl renkli bir çamura dönüşüyor. Dolayısıyla milyon dolarlık rezidanslarından çıkan sosyetikler, ya çamura ya da toza bulanmadan bir yere gidemiyorlar.
Bir de gecesi 500 Euro'dan başlayan butik oteller var... Onların durumu daha da acıklı bence. Zira bu butik oteller zaten genellikle dağın başındalar...İçine iki "trendy" obje - tablo - mobilya - havuz koyan her otel, artık kendini butik otel olarak nitelemeye başladı, ki bu da ayrı konu! Neyse, buradakilerin çoğu, vallahi abartmıyorum, resmen dağın başındalar. Herhalde müşterileri denize indirmek için bir yöntem düşünmüştür bu otellerin işletmecileri... Tabii tozlu ve çamurlu yollar, derin çukurlar ortamı kebabi Bodrum tatilinden çok, meşakkatli Camel Trophy'e dönüştürüyor ama ne gam! Türkbükü' ndeler ya! Yeter!
Peki hiç mi güzel yanı yok?
Ahh ahh, olmaz mı?!
Herşeye rağmen dün akşam bir ay doğdu Türkbükü'nün üzerine, benim bile ağlayasım geldi! Yani, NASIL ANLATSAM; NERDEN BAŞLASAAAMMM? BODRUM BODRUM!!!

25 Temmuz 2010 Pazar

Verandamdan ...

Tatil devam ediyor. Bodrum'dayım ama kaldığım yer, bütün kalabalıktan uzak, gürültü yok, hava aşağılarda ne kadar sıcak olursa olsun burada hep tatlı tatlı esiyor, muhteşem bir doğa parçasının göbeğindeyim, kaktüsler, agaveler, begonviller bir harika... Tam bir tepe üstü burası, bir yanımda Türkbükü'ne inen, diğer yanımda Gündoğan'a açılan koy var. Gece oldu mu uzaklarda, Didim Altınkum'un ışıkları görünüyor. Günbatımları bahçenin Batı köşesinden nefis seyrediliyor. Bugünlerde güneş tam denize dalıyor... En yukarıda, personel bir organik tarım köşesi yaratmış, rokalar, maydonozlar... Evin önündeki zakkumların üstünü hafif budayınca, hiç de fena olmayan bir deniz manzarası ortaya çıktı. Dolayısıyla verandada ders çalışırken, bir baş hareketiyle, denizin mavisini de görebiliyorum. Biliyorum, 09.00-18.00 çalışmak zorunda olan şehir tutsaklarına nispet yapar gibi oluyor bu yazdıklarım ama bir de şunu düşünün: 25 sene boyunca, yaz aylarının en sıcak zamanlarında en zor turları yapıp durdum ben. Siz hiç Temmuz sonu Efes antik kentinde, bir öğleden sonra gezi yaptınız mı? Taşlar ısınmış, yüzünüze hem yukarıdan hem aşağıdan fırın gibi bir hava esiyor, arkanızda da 40 kişi, kimi dinliyor, kimi cezalıymış da onun için oradaymış gibi bir tavırla, bir an evvel bitir diye gözünün içine bakıyor. Bu bir örnek... Aynı dönemlerde Pamukkale'nın sıcağını hiç anlatmayayım isterseniz... Ya da anlatayım da şimdiki durumumdan neden bu kadar mutlu olduğumu daha iyi anlamış olun: Bir akşam, saat 19.30... Kapadokya'dan sabah saat 06.30 da yola çıkmışız. Yolda Sultanhanı Kervansarayı gezmişiz. Öğlen Konya'da Mevlana Müzesi'ni gezip yemek yedikten sonra yeniden yola koyulmuşuz. Sultandağı ve Dinar'da ihtiyaç molaları vermişiz ve 12 saat sonra Pamukkale'ye gelmişiz. Ben rehber olarak bu 12 saatin hoş geçmesi için bütün gün mikrofonda, dereden tepeden anlatmışım...Kaptanımız ise, bütün gün direksiyon sallamış... İkimiz de yorgunuz yani... Gelmişiz Pamukkale'ye ve gruba demişiz ki, gün batımına kadar güzel güzel gezin dolaşın...Muavin demiş ki, size bir kahve yapayım... Yap demişiz keyifle... Gölgelik yer aramaya başlamışız, altına otobüsü park etmek için...Bulmuşuz...Ve o yorgunlukla, bir de cigara tüttürelim bari deyip, otobüsten inmişiz, elde kahveler... Ama ne mümkün? Sıcaktan nefes alınamıyor zira... Otobüsün termometresine bak demişim muavine...Bakmış...39 derece abla... Hadi canım, saat neredeyse akşamın sekizi, sen yanlış baktın herhalde demişim ve üşenmeyip kalkmışım yerimden...Ve bakmışım ki, gerçekten 39 derece... Kaçmışım gerisin geriye otobüsün içine, bacaklarım titreyerek... Ne kahve kalmış, ne cigara anlayacağınız... Gece ayrı perişanlık! Pamukkale otellerinde yaşanan klima rezaletlerini de anlatayım bari yeri gelmişken: Pamukkale otelleri aslında nefis tesislerdir ama, üç kuruşa, maalesef üç kuruş bile etmeyecek nitelikte tur operatörleri tarafından, (bir daha maalesef) ucuzun ucuzu turistlere pazarlandıkları için, acaba nereden ne kısıntı yapsak da azıcık kara geçsek diye düşünüp dururlar. Türkiye'nin değil, resmen dünyanın en pahalı şişe suyunu Pamukkale otellerinde içersiniz. Dünyanın en sıcak ve lezzeti kaçmış birasını, dünyanın en sirke olmuş şarabını, belki üç değil ama iki Michelin yıldızlı restoran fiyatına içersiniz oralarda. Her gün 500-800 kişi girer ve çıkar, hatta belki daha bile fazla... Otelin yıpranma katsayısını anlatamam bile... Öyle felakettir... Tabii iş kısıntı yapma durumunda ilerlediği için bu kısıntılar klima sistemi üzerinden de yapılır...Şöyle ki: Akşam saatlerinde normal ve serin üfleyen klima, gece yarısından sonra, siz uyurken, bir anda artık serin üflememeye başlar. Neden mi? Çünkü genel merkezden soğutma sistemi kapatılır ve sadece üflemesi kalır. E peki bu neden yapılır? Çünkü soğutma işlemi için daha fazla enerji tüketilir. Daha fazla enerji tüketimi ise daha yüksek elektrik faturası demektir otel için. Ve otel iki kuruşçuk daha fazla kara geçebilsin diye bunu yapmak zorundadır... Ve siz güzel güzel uyurken, bir anda terlere bulanmış bir şekilde uyanırsınız... Çarşaf vücudunuza yapışmıştır. Gözleriniz bile şişmiştir sıcaktan... Sabahı sabah edersiniz ondan sonra, kolay mı bir daha uyumak o saunanın içinde? Bir de işin daha da kötüsü, ertesi sabah, gece boyunca aynı ıstırabı çekmiş olan gruptan işiteceğiniz lafları düşünür, hiç uyuyamaz olursunuz. Falan filan... Devamı daha da berbat, o yüzden daha fazla yazmayayım...İşte tam da bu yüzden, şu anda oturduğum serin verandanın tadını çıkarıyorum ve bana bunu veren Tanrı'ya şükrediyorum.
Peki verandada oturup ne yapıyorum? Valla, yine ders çalışıyorum. Önümüzdeki ay yine yollara düşüyorum her zamanki gibi. Bu sefer ise istikamet Endonezya! Çok çok heyecanlıyım. İlk defa tur götüreceğim oraya...Yani daha önce Bali'ye gitmiştim ama tabii ki kültür turu konsepti bambaşka, hele bir de FEST'le olunca daha da keyifli. Zaten turun yarısını önceden tanıdığım ve çok sevdiğim insanlar oluşturuyor. Hem de Java, Bali ve Sulawesi adaları var programda. Kültürel anlamda inanılmaz bir deneyim olacak gelenlere. İşte onun için, harıl harıl ders çalışıyorum, bir ton güzel şey öğreniyorum ve bu öğrendiklerimi/derlediklerimi bu sefer turuncu kaplı defterime yazıyorum. Bu sefer turuncu dememin sebebi, aslında her zaman siyah kaplı Moleskine defterler kullanmam. Ama bu sefer, Endonezya'nın renkliliğine paralel bir renk olsun istedim ve geçen yıl erkek arkadaşımın hediye ettiği turuncu defteri seçtim kendime... Endonezya hakkında derlediklerimden ilginç bir seçkiyi belki yarın bloga koyabilirim. Çünkü Endonezya'da gerçekten HER ADA BİR DÜNYA!!!

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Tatil? Okuma Maratonu?


Tatil demek okumak demektir benim için. Evet tabii ki biraz deniz, biraz uyku ve güzel yemeğe de hayır demem ama öncelik hep okumaktadır.

Geçen hafta İstanbul'dan yola çıkmadan önce evde bir hazırlık yapıp okunacak 37 kitabı kenara ayırmıştım. Bunların çoğu, tatilde okunmak üzere seçip İdefix'ten son haftalarda getirttiğim kitaplardı. Sonra kitapların oluşturduğu yığına bakıp, kendimden utanmıştım. Olacak şey değildi! 20 günlük tatile 37 kitapla çıkılır mıydı? Bunun üzerine ben de oturup, bir eleme yapmıştım; daha doğrusu eleme yapmak zorunda kalmıştım: Bir tür Sofi'nin Seçimi hali! Hangi evladımı kurban edeceğimi bilememiştim uzun süre ama en sonunda 37 kitabın neredeyse yarısını evde bırakmayı başardım. Yani aramızda kalsın, yine de yanımda 20 kitap getirdiğimi söylemek zorundayım ve "Evet Sayın Hakim, Pişman Değilim! Yine Olsa Yine Yapardım"...

Günlük rutinim şöyle:

Sabah en erken 09.30 da uyanma, terasta kahvaltı ve gelen gazetelerin özellikle magazin eklerine göz atma...Neden magazin ekleri diye sormayın. Çünkü "gerçek" dünyanın sivri köşeleri artık çok canımı acıtıyor. Hiç olmazsa tatilde kim hangi mayoyu giymiş, kimin selüliti daha çok, kim kaçıncı kere evlendi/boşandı gibi çok ulvi şeylerle dalgamı geçeyim... Kahvaltı sonrası kitap, öğlene doğru havuz veya deniz, öğle yemeği genellikle yok, kısa bir internet molası, Tour de France haberlerine bir bakış, öğleden sonra kitap, meyve ve bol bol çay, akşamüstü havuz veya deniz, akşam yemeği havuz başında sakin, akşam yemeğinden sonra tüm gece kitap ve bilgisayarda posta-facebook kontrolü...Geceyarısı okumaya devam ama gece 01.30 civarı tumba yatak! Bulunduğum yer eller havaya mekanlarıyla ünlü Türkbükü'ne çok yakın ama bir tepenin tam zirvesinde bulunduğumuz için en ufak bir ilgimiz yok aşağıdaki tantanayla. Müzik sadece ipod'umdan seçtiğimiz parçalar: Az önce Chopin Nocturne'ler vardı şimdiyse Loreena McKennitt şakıyor... Evde TV yok, ne mutluluk! Verandada oturmuş, dışarıya taşıdığım ayaklı abajurun tatlı ışığında yazıyorum bunları...Arada gecenin seslerini dinliyoruz. Daha ne ister ki bir insan?

Okuduklarıma gelince:

Şu ana dek birkaç kitap bitirdim:


  • Jean Christophe Grangé'nin son kitabı ÖLÜ RUHLAR ORMANI'nı okudum, bitti ama açıkçası pek beğenmedim. Yani eğer sıkı bir Grangé fanatiği değilseniz, vaktinizi daha iyi şeylere vakfedin derim ben... Yok eğer illa da Grangé okuyayım diyorsanız, eski kitaplarından LEYLEKLERİN UÇUŞU'nu okuyun, olsun bitsin!

  • Michel Faber'in iki kısa romanını okudum, bitti, çok beğendim:)) Biri, dünyanın en ünlü A CAPPELLA müzik topluluklarından birinin, çok önemli bir konser öncesi, Belçika'daki bir şatoda yaptıkları iki haftalık provanın öyküsü... Müzikle ilginiz varsa, daha çok keyif alacaksınız okurken. İsmi CESARET BEŞLİSİ...Diğer bir kitap ise YÜZDOKSANDOKUZ BASAMAK. O da, bir bacağını Bosna'da kaybetmiş bir genç arkeolog kadının, bir manastır kazısı sırasında yaşadığı, aşk+dostluk+gizem dolu birkaç ayı anlatıyor.

  • Şu anda elimde Ferit Edgü'nün nefis bir eseri var: BİÇİMLER RENKLER SÖZCÜKLER. Resim ve Yazın sanatının beraber okunduğu güzel bir sanat kitabı. Özellikle Almanya ve Avusturya turlarımda müzelerde büyük faydasını göreceğim bir kitap.

Sırası gelince diğerlerini de yazacağım. Tabii ki birkaç Enis Batur kitabı da getirdim yanımda her zamanki gibi. Onlarsız çıkmam yola...Ancak hemen söyleyeyim: SEL YAYINLARI'nı takip edin. Nefis kitaplar basıyorlar. Piyasa işi değil hiçbiri ve okumaya kıyamazsınız. Hele GECEYARISI KİTAPLARI serisindeki kitaplar var ya, inanılmazlar gerçekten. Nasıl güzel bir seçki! Evet yaa, iyi aklıma geldi...Saat da geceyarısını geçti zaten. Bu yazıyı burada bitirip kendime güzel bir GECEYARISI KİTABI seçeyim şimdi...


Yaşasın TATİL!!!

4 Temmuz 2010 Pazar

Lance Armstrong Güzellemesi

Kahramanımdır...
Örnek alınası insandır.
Dünyanın en iyi sporcularındandır.
İnatçıdır.
Selesinin yüksekliğini milimetresine kadar kendi ayarlayacak kadar disiplinlidir.
Dünyanın en zorlu spor müsabakası olan Tour de France'ı, 7 defa üs üste kazanarak "gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi" ünvanını sonuna kadar hak eden kişidir.
Bütün bedenini sarmış olan kanserle inatla savaşıp, onu yenendir.
İşte o hastalığı sırasında "öldü bu adam artık" deyip kendisini hasta yatağında terk edenlere ve de özellikle eski takımına inat, dünyanın en zorlu yarışını üst üste 7 kere kazanan mucizedir.
Zaferine inanmayıp onu kötülemek için "Bu adam kanser ilaçları sayesinde dopinglendi" diyenlere "Ben 1 Ocak sabahı Pirenelerde, kar altında antreman yapıyordum; ya siz neredeydiniz?" deyip, gülüp geçendir.
Sporu bıraktıktan 3 sene sonra, kanser konusunda farkındalığın arttırılması için yeniden Tour de France'a dönüp, yine de 3. olmayı başarandır. Bir sürü insan bunu hayal bile edemez üstelik!
2010 senesinin aktif spor yaşamındaki son yılı olduğunu, 4 çocuğuna ve eşine daha fazla zaman ayırmak istediğini söyleyen yüce insandır.
Çok da yakışıklıdır üstelik...
Severim, sayarım...
2010 Tour de France'da başarılar diliyorum. O'nu podyumda görmek istiyorum.

2 Temmuz 2010 Cuma

Kitaplar, Kitaplar... Naçizane Tavsiyeler...

Yeni kitaplarım geldi. Tatilde okunacakları hazırlıyorum şimdiden. İnternetten araştırıyorum, buluyorum, işaretliyorum ve satın aldıktan sonraki o iki üç gün var ya, nefis bir bekleme sürecine giriyorum. Ha geldi, ha gelecek... İçinde ne olduğunu bilmeme rağmen, o paketi açma anı var ya, işte o inanılmaz! En sevdiğim an...
Bu seferki paketten çıkanlar:
  • Can Yayınları, Gerilim serisine başlamış. Ben bilmiyordum ya da farketmemişim geçen haftaya dek. Jasper Kent'in ONİKİ isimli bir romanını aldım. Napolyon'un 1812 yılında Rusya'ya yaptığı büyük sefer sırasında yaşananları anlatan, enteresen bir eser. Bütün Rus şehirleri yenilmiştir ve sırada da imparatorluğun kalbi Moskova vardır. Moskova'yı korumak için son çare olarak, sadece geceleri ve yalnız başına savaşan 12 efsanevi savaşçı çağrılır... ve olaylar zinciri böylece başlar. Tarih ve gizem iç içe...Biraz sayfaları karıştırdım, heyecanlandım...
  • Jean Christophe Grangé'den ÖLÜ RUHLAR ORMANI diğer bir kurgu roman... Gerilim kitaplarının, LEYLEKLERİN UÇUŞU'ndan beri sevdiğim ve hepsi olmasa da bir çok kitabını okuduğum ustası Grangé, bu sefer de gerim gerim gereceğe benziyor beni. Yalnız başınayken hayatta okuyamam ben bu tip romanları. Zaten gerilim filmlerini de hiç seyretmem ama bu adamın yazdıklarını merak ediyorum. Haa bu arada, eğer LEYLEKLERİN UÇUŞU'nu okumadıysanız, bu yaz kendinize bir iyilik yapın ve mutlaka okuyun...Evet kitap bir "çok satar" olabilir ve evet edebiyat açısından çok çok parlak da olmayabilir ama fikir ve kurgu açısından MÜKEMMEL bir macera/gerilim kitabı...
  • Diğer bir kitap ise, İş Bankası Yayınları'ndan çıktı. Geçen seneden beri listemde ve aklımdaydı. Sonunda getirttim: Thierry Zarcone'un yazdığı YEŞİMTAŞI YOLU. İpek Yolu'yla paralellik taşıyan, Türkistan'da çıkarılıp Çin'de satılan yeşimtaşının izlediği yolun hikayesini anlatıyor kitap. Yeşimtaşı, hepimizin bildiği gibi Çin'de hem dini hem de siyasi önem taşır ve YANG ilkesinin en kusursuz simgesidir. Yeşimtaşı'nın merkeze alındığı bu güzel kitapta kentler, vahalar ve seyyahların öyküleri var...
  • Ben kitap alırım da, içinde Enis Batur'um olmaz mı? Piyasada bulamadığım bazı kitapları nihayet buldum ve daha yeni olanlarıyla birlikte getirttim:
  1. KARA MİZAH ANTOLOJİSİ: Müthiş bir derleme...Ancak Enis Batur böyle bir şeye kalkışırdı herhalde...Ve de kitabı basanlar da en az Batur kadar deli olmalılar. Nefis nefis...Kitapta kimler yok ki? Marquis de Sade'dan, Neyzen Tevfik'e, Orhan Veli'den Edgar Allan Poe'ya, Aziz Nesin'den Samuel Beckett'e bir geçit resmi ki, kelimeler yetmez! Bulun, alın, okuyun ve kitaplığınızda her zaman yakın bir yerlerde tutun.
  2. CÜZ, KIPKISA METİNLER ise bir başka Enis Batur şahseri...Bazı metinler tek cümle, hatta bazıları ise tek KELİME!!! Dil cambazlığı ve kıvrak zeka bir araya gelince, işte bu kitaplar çıkıyor ortaya...
  3. Bir diğer Enis Batur kitabı ise BAŞKALAŞIMLAR XXI-XXX... Deneme-temrin-eleştiri-eskiz hepsi bir arada. Ve tabii ki görsel pek çok malzeme...Bayılıyorum, bayılıyorum...
  4. Ben bir kitap yazarsam ŞEHR'ENİS gibi olur. OKUYUN! Gezi kitabı değil, tam da benim yazmayı hayal ettiğim gibi gezi denemeleri. Kısacık, ama "anlayana sivrisinek az" tadında gezi yazıları.

Şu sıralarda, bir başka sevdiğim yazarın kitabını okumaktayım: Selçuk Altun'dan KİTAP İÇİN... Selçuk Altun, bence yurdumuzun tartışmasız en iyi yazarlarından biri. Sığ ve tatsız olana dimdik karşı çıkıyor. Entelektüel birikimi o kadar yüksek ki, çoğunluğa fazla gelebileceğini/geldiğini adım gibi biliyorum ama okunmazsa olmaz yazarlardan...Eğer hiç okumadıysanız hemen alın: ANNEMİN ÖĞRETMEDİĞİ ŞARKILAR, SENELERCE SENELERCE EVVELDİ, YALNIZLIK GİTTİĞİN YOLDAN GELİR, BİR SEN YAKINSIN UZAKTA KALINCA... İnanın müthiştir ve üstelik okurken bir ton şey öğrenirsiniz. "Has edebiyat" okumuş olursunuz...Kitabın fonunda hep bir müzik vardır sanki, öyledir resmen...

Az sonra yeniden internette kitap alışverişi yapacağım. Yeniler gelince onları da yazarım.

Haa bu arada bir soru: İHSAN OKTAY ANAR nerelerde kaldı? SUSKUNLAR'dan sonra büyük bir SUSKUNLUK içinde de...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Batum



Uçak adeta denize iner gibi indi Batum'a. Hava Türkiye'deki sağanaklar ve gri gökyüzünden sonra, beklenmedik derecede parlak geldi gözüme. Belki de hep Karadeniz kapalı olur fikrim vardı da etrafı güneşli görünce, daha da fazla etki yaptı bana, bilemem...
THY uçağında hem Batum hem de Hopa yolcuları vardı ama işin en komik yanı, iç hat yolcularının da dış hat yolcularıyla beraber, aynı uçakla, yurtdışındaki bir havalimanına inmiş olmalarıydı. Şimdi olay şöyle oluyor: Diyelim ki siz BATUM'a gitmek istiyorsunuz. O zaman Atatürk havalimanında dış hatlar terminaline gelip, dış hat olarak yaptırıyorsunuz işleminizi ve pasaport kontrollerinden falan geçip, yurt dışına uçuyorsunuz. Bindiğiniz uçak da THY Batum seferi oluyor...Biletinizi de dolar üzerinden hesaplanarak, dış hat olarak satın alıyorsunuz. Ya da diyelim ki siz HOPA'ya gitmek istiyorsunuz. O zaman iç hat Hopa biletinizi satın alıyorsunuz, iç hatlar terminaline gidiyorsunuz, pasaport masaport yok, Hopa uçağına biniyorsunuz...Hem Hopa hem de Batum yolcuları aynı uçakta buluşuyorsunuz ve beraber Batum'a uçuyorsunuz...Geldiniz Batum'a...Batum'da kalacaksanız eğer, pasaportunuzla pasaport kontrolüne giriyorsunuz ve Gürcistan'a giriş yapıyorsunuz...Yok eğer Hopa'ya gidiyorsanız, o zaman pasaport kontrolü falan yok, hemen uçaktan iner inmez, bir görevli "Hopa yolcuları bu tarafa" diye sesleniyor, apronun kıyısına yanaşmış olan bir HAVAŞ otobüsüne bindiriliyorsunuz ve aynen yarım saatte, sınırdan falan da kontrolsüz geçerek, Hopa'ya gelmiş oluyorsunuz... Durumu çok komik bulduğum için yazayım dedim...Zaten Batum ve civarı Türkiye gibi, Türkçe yazılar her tarafta: Türk marketleri, Türk tırları ve Türk markaları her yanı doldurmuşlar.
Batum subtropikal iklimi ile yumuşacık bir Karadeniz kenti. Yaklaşık 150bin nüfusu var. Şehir Gürcistan'ın bağımsızlaşma sürecinde kaybettiği turizm potansiyelini yeniden geri kazanma çabasında. Eskiden, SSCB zamanı, Karadeniz sahilinin en gözde tatil yörelerindenmiş. Sonra, özellikle Başkan Shevardnadze'nin beceriksiz yönetimi sırasında yaşanan iç savaş sebebiyle, turizm falan kalmamış ülkede. 2000 yılında TAV, Batum havalimanını inşa etmiş. 2004'de Shevardnazde gidip yerine, o zaman 35 yaşındaki Başkan Saakashvili geçmiş. Alınan kararlar neticesinde, Batum'un yeniden turizm merkezine dönüştürülmesi için ne gerekiyorsa yapılmaya başlanmış. Batum her ne kadar henüz uluslarası nitelikte otellere sahip değilse de, bütçesi kısıtlı olan ülke halkı ve komşu Ermenistan halkına, iyi bir tatil alternatifi yaratmış. Bu sene, 4 ay önce, Sheraton Batum açıldı...Bir Türk Holdingi tarafından inşa edilen otel, bence nefis olmuş. Kullanılan malzeme, dekorasyon, oda kalitesi, nefis kahvaltısı, Gürcü şaraplarının en kalitelilerini sunan şık restoranları ile, bir hafta sonunu geçirmek için bence çok iyi bir seçenek. Batum'un denizi, benim gibi Egeseverlere göre yüzmek için çok parlak değil ama yine de uzun sahil boyunca yürüyüş yapmak, nefis parklar ve bahçeler sayesinde çok keyifli olabilir. Günbatımı nefis...Güneş denize batıyor...Harikulade manolya ağaçları geniş bulvarları süslüyor. Batum'un eski mahallelerindeki eski binaların her biri aslında bir mücevher... Aralarında yürümek ve detaylarını incelemek bir iki saatinizi rahatlıkla alır. Batum'da neler yapılır sorularına cevaplar:
  • Adjara Devlet Müzesi'ni gezin. Hem arkeolojik hem de etnografik olarak pek çok ilginç bilgi edineceksiniz.
  • Resim ve Heykel severleri Batum Devlet Sanat Müzesi'ne yönlendirmek lazım.
  • Batum'un en önemli ve büyük ibadet yeri olan Kutsal Meryem Katedrali'ne gidip, Gürcistan SSCB'den ayrıldıktan sonra yeniden ibadete açılan kilisenin yenilenen modern vitraylarını görün.
  • Batum şehir merkezinin biraz dışında yer alan büyük botanik bahçesini görün. SSCB döneminde de bütün Sovyetlerin en büyük botanik bahçesiymiş. En az bir saatlik yürüyüş bence şart!
  • Ülkemizden doğan Çoruh nehrinin denize döküldüğü yeri görün ve deltasındaki kuş cennetinde yürüyüş yapın.
  • Gonio Kalesi'ni gezin. Osmanlı döneminde kalenin duvarlarının üzerine, Türk tipi ilaveler yapılmış. Bir de içinde hamamla cami varmiş ama bugün hiçbii görülmüyor.
  • Adjara Dağları'na doğru gidip, geleneksel Gürcü köylerinin arasında dolaşın.
  • Gürcü şaraplarını tadın ve Gürcü mutfağının bence en lezzetli ürünü olan cevizli sosa ekmek bandırın...
  • Akşam saatlerinde, renkli ışıklarla ve müziklerle danseden fıskiyeli çeşmelerin şovlarını kaçırmayın.
  • Hareketli Batum limanının kıyısındaki kafelerde oturup, limana giriş çıkış yapam gemilerin manevralarını seyredin. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile...

Bu barada ADJARA'ya Türkler Acaristan diyorlarmış...Çok hoşuma gitti...

Bir hafta sonunu değişik bir yerde geçirmek isterseniz, Batum hemen şuracıkta... Yalnız bence, paraya azıcık kıyın ama mutlaka Sheraton'da kalın... Hem TAV'ın havalimanı hem de Sheraton oteli Batum'da büyük katmadeğer yaratmış durumda...

24 Haziran 2010 Perşembe

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 2 / Karaburun ve Ildırı


Adayı özlemişim...Şöyle saat mefhumu olmadan oturup sohbet etmeyi özlemişim. Amma da güldük yahu! Didi, Şebo ve ben:)) Güzel oldu vesselam... Canım Heybeli!!!


Geçenlerde başladığım Ege turunun notlarına devam etmek istiyorum:

Erkek arkadaşımla yolda olmaya, uzun uzun gitmeye bayılıyoruz. Arabamız yok, İstanbul'da da kullanmıyoruz zaten. Toplu taşıma ile her yere gidip geliyoruz. Şık ve topuklu olmam gerektiğinde de bütün taksiler bizim nasıl olsa. Dolayısıyla, seyahate çıktığımızda da, hemen bir araç kiralıyoruz, ondan sonra da gel keyfim gel...


Geçen haftalarda yaptığımız son Ege seferinden, yine çok etkilenerek dönmüştük. Bir çok güzel yer görmüş ve bir kere daha memleketimizin zenginliklerine hayran kalmıştık. Labranda'yı daha önce anlatmıştım. Şimdi ise biraz Çeşme Yarımadası'nda gördüklerimizi anlatmak istiyorum:


Bence Türkiye'nin batısında, bu kadar vahşi manzaralar görmeyi, herhalde kimse beklemiyordur. Ben seneler evvel rahmetli anneciğimle, Mayıs başında, Karaburun'a gittiğimizde, burası Türkiye'nin İzlanda'sı demiştim. O kadar ıssız ve o kadar el değmemiş duruyordu zira. Hele turizm sezonu henüz açılmamış olduğundan kimsecikler de olmadığı için, bazı yerlerde uçan kuşa dahi rastlamamıştık. Aradan 9 sene sonra yeniden aynı coğrafyaya gittim. Epeyi değişmiş ama yine de hala bazı çok ıssız yerler yok değil. Hele yarımadanın batı kıyıları o kadar etkileyici manzaralara sahipti ki, gözlerimize inanamadık. Denizden dimdik yükselen kıyılar, birkaç yüz metreye ulaşıyor ve karşıda dizili Yunan adaları, taş atsak gidermiş gibi yakın görünüyorlar. Önce Balıklıova, Mordoğan ve Karaburun tarafını geçtik. Siteler siteler ve siteler...Her yer işgal altında!!! Doğa bir harika ama biz insanoğlu nefes alacak bir yer bırakmıyoruz ki! Yine de Foça manzaralı bir tepe üzerinde, Akburun'da, denize karşı çay molası verdiğimizde, karşımızda açılan manzara bütün acı duygularımızı sildi süpürdü. Ardından arabamıza atlayıp Karaburun kasabasından Bozköy, Hasseki hattına uzandık. Hasseki yamaca yaslanan müthiş taş evleri ile, nefis fotoğraflar verdi bize.... Sonra Kömür Burnu ve Kara Burun'dan devam ederek, yarı terkedilmiş Salman köyüne ulaştık. Beklenmedik derecede büyük ve taş işçiliği ile zengin bir eski camisi vardı köyün. Bir yaşlı karı koca el ettiler, durduk. Sandık ki bir sıkıntıları var. Meğer Osman'ı fotoğraf çekerken görünce, poz vermek istemişler...Çektik tabii ve karşılığında bize bahçelerinden toplanmış taze salatalık verdiler. Bu yarımadanın çevresini dolanırken, manzaralar, özellikle Karaburun kasabasından sonra, bu hat üzerinde, inanılmaz oluyor. Gerçekten İzlanda gibi...Bu coğrafyanın en önemli özelliği, yarımadanın tam ortasında neredeyse 1300 metrelere ulaşan sarp dağların olması. Dağların arasında da derin kanyonlar var. Özellikle baharın ilk aylarında yamaçlar coşuyor ve hayatımda görmediğim çeşitlilikte çiçekler doluyor her yere...Olağanüstü...


O akşamüstü gün batarken Anzak Burnu'nu geçip Kiraz Burnu yakınlarından yola devam edip, en sevdiğim yerlerden biri olan Ildırı'ya geldik. Nefis bir otelcik bulduk ve hemen yerleştik. Ildırı Antik Hotel. Melek Hanım sahibi... Eşi, çocukları, kayınvalidesi ve annesi hep birlikte çalışıyorlar ve bundan fazlasını anlatsam da yetmez, bence yaşanması lazım ... Gece aç ve yorgunduk. Hemen bize şahane bir enginarlı mantı pişirdi. Yedik ve güm diye yattık...Ertesi gün ise pırıl pırıl bir Ege sabahına uyandık. Melek Hanım bize bir kahvaltı masası donattı ki, anlatamam... Çeşit çeşit peynirler; bahçeden toplanmış mis kokulu domatesler, zeytinyağlı ve kekikli; zeytinler, birkaç çeşit; yumurta, rafadan, içi turuncu; kızarmış köy ekmeği; otlu gözleme, ruhunuzu teslim etmek için; harbi bal; ev yapımı reçeller ve karşımızda üzerine adacıklar serpiştirilmiş gibi duran masmavi bir deniz... Tabii demleme çay eşliğinde:))


Ildırı bence Çeşme yarımadasında, kafa dinlemek için kalınacak en iyi yer. Köy sit alanı ve eski Erythrai kentinin üzerinde yaşıyor. Tepere antik akropolün kalıntıları var. Bir eski tiyatro, mübadeleye kadar kullanılmış olan büyük kilisenin kalıntıları ve en az 3000 yıllık bir tapınak duvarı. Muhtemelen Giritliler tarafından yapılmış o duvarın kalıntıları bana İnka taş işçiliğini hatırlattı. İnanılmazdı ve Türkiye'de başka hiç bir yerde böylesini görmemiştim... Eminim vardır da ben görmedim şimdiye kadar... Tabii bütün bu zenginliğe eşlik eden olağanüstü bir manzara...Yemyeşil adacıklar ve masmavi br deniz... Osman yüzlerce kare fotoğraf çekti, ben etrafı seyrettim doya doya...

Aynı gün Çeşme yakınlarındaki diğer meşhur yerlerden de geçtik ama hiçbiri Ildırı'dan aldığımız tadı veremedi bize. Yine de söylemem gereken bir şey var: Çeşme çok nezih, çok düzeyli ve ferah bir tatil bölgesi. Ilıca, Aya Yorgi ve Alaçatı inanılmazzzzz...Bodrum modrum palavra artık! Umarım buraları daha fazla büyümez, kalabalıklaşmaz. Zira ben 9 yıl önce Alaçatı'ya gittiğimde, in cin top oynuyordu şimdi ise bütün sokaklar restorana dönüşmüş durumda. Her yer Asmalımescit olmuş!!! Farkettim ki Alaçatı'lı işletmeler birlik içinde çalışıyorlar, örneğin hiç bir yerde plastik sandalye falan yok ama yine de ARTIK YETER!!! Bundan fazlası FAZLA olur!

Evet, Ege notlarımın ikinci bölümü de böylece bitsin. Devamını Gürcistan'dan dönünce yazarım. Canım Ege! Keşke hayatımın bir bölümünü oralarda geçirebilsem, ne güzel olurdu!!!




22 Haziran 2010 Salı

Saramago, İlhan Selçuk ve Şehitler

Jose Saramago
İlhan Selçuk ve Oktay Babam
İtalya'dan geçen gün döndüm. Verona'daydım ve memleketin acayipliklerinden uzak olmak hoşuma gitmişti yine. Üstelik akşamları da müzikle avutuyordum gönlümü. Yanımda tatlı insanlar ve can dostlar daha da anlamlı kılıyordu herşeyi. Yine de beni çok üzen bir haberi İtalya'dayken aldım: Jose Saramago ölmüştü!!!
Bilenler bilir, Jose Saramago'nun kalbimdeki yeri apayrıdır. Lizbon'da Portekizce öğrenirken, ilk bir ayın sonunda, kentin tam merkezindeki büyük bir kitabevine girip, "Bana ne önerirsiniz" dediğimde, Saramago'nun bir kitabını tutuşturmuşlardı elime... Mutlu mesut alıp çıkmıştım kitabı ve heyecanla eve gelip, okumaya oturmuştum. Ama ne mümkün??? Her bir cümle bir sayfaydı... Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, metaforlarla dolu cümleler vardı ve ben kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde boğuşuyordum kitapla. Bir aylık Portekizceyle olur mu bu iş??? Sonunda pes edip, bir beyaz dizi satın almış, rahata ermiştim... Neredeyse sözlüğe bile gerek olmadan okumuş bitirmiştim o saçma sapan kitabı... Saramago'nun tuğla kalınlığındaki yapıtını da, kitaplıktaki nadide eserler bölümüne yerleştirmiştim. Aradan aylar ve hatta seneler geçip de ben Portekizceye gittikçe daha hakim olmaya başladığım dönemlerde, o kitabı alıp okudum ve Saramago'nun başka eserlerini de kendi lisanından okuma şansına eriştim. Sonra aradan çok seneler geçti. Saramago Nobel aldı ve ülkemizde adı daha fazla söylenir hale geldi. Bunun üzerine can dostlarımdan biri olan Saadet Özen -ki kendisi ülkemizin en yetkin çevirmenlerinden biridir- Saramago'nun bir kitabını çevirmeye oturdu. Ben de o süreçte, kendisine eser miktarda yardımlarda bulundum. Sonra yine seneler geçti ve bir gün bana Saadet'ten şöyle bir haber geldi: İkocum, Saramago'yla sohbete ne dersin?
Ne mi derim??? Ne mi derim??? ALLLAAHHH derim!!!!
Ve bir öğleden sonra, Pangaltı'daki Ramada otelde, en üst kattaki suite odalardan birinin salonunda, Jose Saramago'yla, bir saatten fazla sohbet ettik. Hayatımda tanışma fırsatı bulduğum en etkileyici adamlardan biriydi. Ben tanıdığımda seksen yaşını çoktan geçmişti ama hayatımda gördüğüm en zarif ellere ve delip geçen, zeki bakışlara sahipti. Portekizcemi çok beğenmişti. Sadece üç ayda öğrenmiş olduğuma hiç inanmamıştı. Ben de bundan müthiş gurur duymuş, kendisine, Lizbon'daki kitabevinden satın aldığım o meşhur kitabın hikayesini anlatmıştım. Çok ama pek çok gülmüştü...Ahh çocuk, demişti, sen delirdin mi? Beni Portekizlilerin bile yarısından çoğu anlamıyor, sen bir aylık Portekizceyle mi anlamaya kalkıştın demiş, biraz da dalgasını geçmişti...Sonra da, yanaklarımdan öpmüş, bir kitabını imzalamış ve bizi kapıya kadar geçirmişti. Hayatımdaki en özel günlerden biridir.
İşte bu yüzden, geçen hafta Verona'dayken, Portekiz televizyonunu açtığımda, bir de ne göreyim? Saramago ölmüş! O kadar çok ağladım ki, anlatamam...Sanki ailemin uzaktaki bir ferdi ölmüş gibi hissettim...Sanki uzak bir amcam, bir dayım...uzun zamandır görmediğim dedem... Resmen böyle hissediyordum...
Üzgünüm ama Saramago ile tanıştığım, konuştuğum için çok mutluyum. Benim için hep müthiş bir anı olarak kalacak. Dünyaya renk katan, bilgelik katan olağanüstü bir adamdı. Yılmaz bir komünist, can sıkacak kadar eleştirel bir aydın, bir yanı ateist ama bir yanı müthiş hümanist... Eşi benzeri bulunmayan ve uzun bir süre de bulunamayacak bir insandı. Yaktırdı kendini... Küllerinin bir kısmı doğduğu yere bir kısmı da sevgili karısı Pilar'la yaşadığı ve öldüğü Lanzarote'ye serpildi. Tam onun stediği gibi...Bir röportajında, "Sadece bir taş olsun, insanlar gelip o taşa çiçek bıraksınlar... Bıraksınlar ki unutulup gitmediğimi anlayayım" demişti...
Ahh Saramago! Nasıl unutabilirim ki seni? Sen benim Portekizcedeki ilk aşkımsın...
Bu kaybı sindiremeden, bir başka aşkım daha gitti: İlhan Selçuk! Siyah dik yakalı kazağı içinde, her zaman son derece yakışıklı, karizmatik ve pırıl pırıldı. Konuşmalarını dinleyeceğim diye, salon salon dolaşmışlığım vardır. Yazıları, kitapları genç yaşlarımdan beri mütevazı kitaplığımda dururlar. İlk olarak Ziverbey Köşkü'nü almıştım, sonra Japon Gülü ve ardından da diğerleri gelmişti, hatırlıyorum... Pürlen kardeşimin vasıtasıyla, mesafeli "İlhan Selçuk" söyleminden, ailevi "İlhan Abi" ye geçmiştim. Elmadağ Meyhanesi'ne gelirdi sık sık. Oktay Baba'mın anma günlerindeki en önemli, konuşmacıydı hep. Ağzından çıkan her sözün bir ağırlığı vardı. Her kelime bir ton ağırlığındaydı...Boşa konuşmaz, atıp tutmaz ve laf olsun diye söylemezdi hiçbirşeyi... Yazıları mermi gibi, tam onikiden vururdu hep... Kısa ama satır araları dopdolu idi her köşe yazısı. Böyle bir birikim, böyle bir analitik değerlendirme yeteneği ve sonrasında herşeyi sentezleyip, ortaya dökme yoktu! Tekti, biricikti, eşsizdi..Maalesef kardeşi Turhan Selçuk'un kaybından sonra bir daha tam düzelemedi. Boşluk dolmadı içinde... Olmadı, tek başına dayanamadı...Sonunda gitti kardeşinin yanına...Eminim iki kardeş buluştular yukarıda. Şehit haberleriyle ağlayan memlekete bakıp bakıp iç geçiriyorlardır eminim. Biz senelerdir anlattık ama anlamadı bu sivri akıllı, asil ve necip Türk halkı diyorlardır ama içleri yanıyordur gencecik ölüp gidenlere...O gençlerle de buluşmuşlardır yukarıda aslında. Hep beraber seyrediyorlardır belki de aşağıdaki durumu... Saramago, Selçuk ve diğerleri... Dünyaya anlatamadık derdimizi diye hayıflanıyorladır...Ama heyhat! Artık çok geç... Gidenler gitti, biz kalanlarda da umut yok...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 1 / LABRANDA


Milas'tan vurduk dağ yoluna. Hava aşağıda kavururken, yukarıya çıktıkça rahatladı ortalık. Sonra bir anda bulutlandı gökyüzü ve içimden ohh dedim, keşke şöyle bir yağmur indirse... Kıvrıla büküle vardık tepeye, bulutlar inmişti çam kokulu yamaçlara... Arabayı yolun kıyısına park ettik, ne bir ses ne bir nefes! Bir tek biz vardık, bir de şakıyan kuşlar. Üşüdüm ve kot montumu geçirdim sırtıma, hatta boğazıma pamuklu fularımı bile attım. Çam kokusunu içime çektim, ciğerlerime doldurdum. Yenilendiği apaçık belli olan tabelayı okudum yüksek sesle: LABRANDA! Tahta çitin önüne geldik, kapıyı açıp, iteleyerek girdik içeri. Metruk bilet kulübesine doğru yönelmiştik ki, tepeden bir ses çalındı kulağımıza: Orada kimse yok, siz böyle gelin! Başımızı çevirip baktığımızda, kara kaşlı, kara bıyıklı ve ufak tefek bir adamla göz göze geldik. Gülümsüyordu...Bir de eliyle yürümemiz gereken hattı gösteriyordu yukarıdan. Yürüdük. Dorik Ev, Kilise, Balık Havuzu derken Devler Merdiveni'ne ulaştık. Yukarıya doğru tırmanan gepgeniş basamaklardan yavaşça çıkıp, kara kaşlı-kara bıyıklı adamın yamacına vardık: ALİ! Bekçisiymiş oranın...Otları kesmiş yeni, ama bu sene çok yağmur olduğundan ne kadar da kesse, hemen yeniden ot bitiyormuş her yandan... Yalnızmış orada görevli olarak ama yanında ailesi varmış Allahtan... Karısı GÜLSÜM ve yeni doğmuş bebekleri EMİNE...Tanıştık...EMİNE uykucu bir bebek, GÜLSÜM ise adı gibi gül yüzlü ve tatlı huylu bir kadın. ALİ gezdirdi bizi her tarafta. Tören yemeklerinin yendiği anıtsal boyutlardaki ANDRON'ları, kayalara oyulmuş mezarları, dev bir yarıktan inen kutsal suyu ve pınarı, kral saraylarını, Zeus Tapınağı'nı gezdik, fotoğrafladık. Hava iyice serinledi bu arada ve tam en tepedeki kaya mezarlarına varmıştık ki, inceden inceye yağmur atıştırmaya başladı. Dağların ardından gelen gökgürültüsü sesleri pek yakında bu hafif yağmurun, hararetli bir sağanağa dönüşeceğini haberliyordu sanki. Nitekim çok geçmeden bir çatırtı koptu tepemizde...Yıldırımlar inmeye başladı etrafımıza. Hayatımda hiç böyle yakından hissetmemiştim bunları...Ali, "Hadi bize gidelim, Gülsüm çay koyacaktı" dedi... Tepeden olabildiğince hızlı bir şekilde inmeye çalıştık...Eve yaklaştığımızda, endişeli bir yüzle bizi kapıda bekleyen Gülsüm'ü gördük...Zavallıcık yıldırım üzerimize düşmüş zannetmiş...Eve girdik: Tek göz bir oda...Elektrik yok...Su yok... Bir duvarın içine oyulmuş küçük bir şömine-ocak tek ışık kaynağımız... Odanın tam orta yerinde evin küçük prensesinin beşiği...Zaten tek mobilya da o... Geri kalanlar ik, üç ince kilim, üzerinde oturulmaktan iyice incelmiş sedirler, perde gerilerek gizlenmiş plastik raflarda bir iki ufarak tencere, bir kaç tabak, illa da ince belli cam çay bardakları...Ufacık pencereden yağmuru ve yıldırımları seyrettik. Çay içtik. Sohbet ettik. Ali'nin İngilizce sözlüğü vardı pencere içinde. Öğrenmeye çalışıyormuş. Hatta sordu: Bekçi nasıl deniyor? Biz "guard" dedik...Yok dedi, sözlükte başka şey buldum ben: Watchman...Yaklaşık bir saate yakın oturduk o tek gözlü evde. Konuştuk, çay içtik, Emine uyanınca onunla azıcık oynadık. Karı kocanın tek eğlenceleri oymuş zaten...E nasıl olmasın ki? Ne elektrik var, ne televizyon, ne internet...Dağın tepesinde, çam ormanlarının içinde üç kişicik! 2010 Türkiye'sinin bir ören yeri bekçisi...Yüreğimizi bıraktık onların o tek gözlü evinde. Her akşam, hava kararmaya yüz tuttuğunda artık hep Ali'yi, Gülsüm'ü ve Emine'yi düşünüyoruz, anıyoruz... Acaba Milas Müze Müdürü düşünüyor mudur kendisine bağlı bu ören yerinin gariban bekçisini? Peki ya diğerleri? Acaba Kültür Bakanı'nın haberi var mıdır Ali'den mesela? Olmayabilir zira Ali'nin maaşını orada kazı yapan İsveç ekibi yatırıyormuş senelik olarak ve her ay başı Ali, Milas'a gidip müze müdürünün onayı ile parasını çekiyormuş... Milas'a sadece 14 km uzakta. Hemen yanıbaşından elektrik hattı geçiyor. Biraz daha ötede Ortaköy var, orada elektrik de var ama Labranda ören yerinde yok... Ama bu ailecik, orada gece gündüz bekliyor...Ali otları kesiyor, temizliyor, gelenleri karşılıyor ve onlara rehberlik yapıyor. Yabancılar sorduklarında da cevap veriyor. I AM WATCHMAN!

27 Mayıs 2010 Perşembe

Balkanlar'a Doğru

Yarın yine yollardayım: Bu seferki rota Balkanlar! İki gün önce Hırvatistan'dan döndüm ve bir kere daha Adriyatik sahillerine vuruldum ama şimdi sırada bambaşka bir duygu seli var... Rumeli!
İlk defa geçen yıl yapmıştım bu rotayı ve her gün içim sızlamıştı gezerken. İnanılmaz bir tarih dokusu var oralarda ve insan ne yapacağını şaşırıyor. Osmanlı orayı tam anlamıyla memleket benimsemiş ve bir sürü yatırım yapmış. Hiç düşünmemiş ki bir gün elinden kayıp gidiverecek! Ama maalesef, aymazlıklar ardı ardına eklenince, en gitmez sanılan yerler sadece bir sene içinde elimizden gidivermiş işte! İşin acı tarafı, aynı oyunun 2000'li yıllar versiyonu oynanıyor ve hala aynı aymazlık sürüyor Türkiye'de. Parçalanıp bölünmek üzereyiz ve en elimizden gitmez sandığımız yerlerde, sular ısınıyor uzun zamandır. Bir yanda Diyarbakır, diğer yanda yeni yazıldığı şekliyle WAN!!! Pes be kardeşim! İnsan hiç mi ders almaz tarihinden!!! Almıyormuş işte demek ki, alamıyormuş!
Bir kere daha oralara gidip, bunları düşüneceğim. Bir kere daha içim sızlayacak ama olsun! Oralarda olmak yine de çok keyifli olacak...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Mutluluk...


Bahar güzel geçiyor. Geçen akşam yine Ege'den döndüm, üzerinde çalıştığım turu yapıp bitirdim. Çocuğum gibiydi bu tur, süper oldu. Rotasını, otellerini, restoranlarını, herşeyini ben yaptım/seçtim, sağolsun FEST'ten SERAP oya gibi işledi ve ortaya gerçekten çok çok iyi bir tur çıkmış oldu. Yoktan var ettik ve netice: MUTLULUK!

Bu sene bahar aylarından memnunum. En sevdiğim yerlerde, en sevdiklerimle birlikte olmanın tadını çıkardım bu yıl. Turlarda dahi hep en sevdiklerim vardı etrafımda, bu büyük lüks tabii ki. Güldük, konuştuk, yarenlik ettik ve gerçekten kısacık zamanlara kocaman yaşam dilimlerini sığdırdık. Dostuklar kuruldu ve devam ediyor. Eskiden FACEBOOK falan bana çok gereksiz gelen şeylerdi, çünkü derdim ki: Yüzyüze görüşmenin yerini alamaz! Buna hala inanıyorum ama artık şuna da inanmaya başladım: Görüşme fırsatımız olmasa bile birbirimizden haber alabiliyoruz ya, en azından orada iki satır sohbet edebilyoruz ya, bundan iyisi can sağlığı! Yoksa benim çalışma tempomun içinde, kimi nerede nasıl göreceğim ki?

Baharda güzel kitaplar okudum ama hala, kafamı toplayıp yazma disiplini kurabilmiş değilim. Turlar sırasında acaba yazabilecek bir ortam oluşturabilir miyim kendime, aslında bunu düşünmem ve kurgulamam lazım. Hayatımın büyük kısmı otel odalarında geçiyor ama o odaya girdiğimde yorgunluktan tükenmiş oluyorum. Ne yazacak, ne düşünecek halim oluyor. Ertesi günün anlatılacak şeylerini hazırlamak için ancak vakit buluyorum ve zaten ondan sonra da baygın düşüp uyuyorum. Bu araya nasıl sıkıştıracağım yazma işini? Bunu çözdüğüm anda, bir sürü şey çıkacak ortaya...

Pazartesi günü yine yoldayım: BOSNA HERSEK & HIRVATİSTAN! Üstelik kardeşim gibi sevdiğim Andreacığım da olacak yanımda. Grup kalabalık epeyce, 28 kişi. Tanıdıklarım var içlerinde ama tanımadıklarım çoğunlukta bu sefer. Hırvatistan'a gidiyor olmaktan dolayı son derece mutluyum. Bayılırım oraya, bilenler bilir... Hatta geçen sene turdayken, Zagreb'deki lisan kurslarını araştırmıştım. Niyetim birkaç ay orada kalıp hem Hırvatça öğrenmek hem de bir süre oralarda yaşamaktı...Yaşanır mı yaşanır! Ama araya yaşamın getirdikleri girince, planlar kaldı askıda! Dert mi peki? Yooo! Şimdiki durumdan da memnunum, Hırvatça öğrenemedim ama yeni yaşantıma alıştım, evimi kurdum, erkek arkadaşımla ve diğer sevdiklerimle bir arada oldum. Zor atlatılır sandığım dönemi yavaşçacık, yumuşacık geçirdim ve artık daha sakinim, daha olgunum ve mutluluğu dışarıda aramamak gerektiğini öğrendim. Mutluluk bir varoluş biçimiymiş meğer...Bir tercihmiş... Anlık tatmin duygularıyla hissettiklerimizi, mutlulukla karıştırıp dururmuşuz meğer yıllardır... Ve meğer aslında mutluluk, başını yumuşacık yastığına koyup uykuya dalarken içini kaplayan o tatlı hissin, tüm yaşamına hakim olmasıymış... Tabii itiraf ediyorum: Henüz o tatlı his benim her saniyeme hakim değil, ama üzerinde çalışıyorum. Olduğunda söylerim, anlarsınız zaten...

Yazının başlığını atmamıştım başlarken; yazarken şekillendi...Mutluluk!

Mutluluk deyince de Livaneli'nin kitabından uyarlanıp çekilen filmin en sevdiğim sahnesi gelir hep gözümün önüne: İstanbul'lu Doktor'un sabah gün doğumundan hemen sonra, çırılçıplak soyunup, kristal gibi parlayan sulara balıklama daldığı sahne! Ben de aynısını yapmak istiyorum bir gün...Etrafta kimsecikler olmasın, ben bir Ege koyunda demirlemiş olayım, mesela Adaboğazı'nda, bütün fazlalıklarımdan soyunayım çırılçıplak ve kendimi masmavi sulara atayım, önce en derine yüzeyim, balık sürülerinin arasından, mesela Ayşegülümün Makas Balıkları olsun etrafımda, sonra tam da nefesimin bittiği anda yüzeye çıkayım, çam ve kekik kokulu ılık yaz sabahını içime doldurayım...Ve bir şarkı tutturayım: Mutluluk!!!

6 Mayıs 2010 Perşembe

Son Günlerde


Okuyorum...

Ege turum için ders çalışıyorum...

Kitabımı yazmaya henüz başlamadım ama kafamda format oturuyor...

Arkadaşlarımı gördüm, yemekler yedik birlikte...

Manikür yaptırdım...

O kadar...

Peru & Bolivya'dan döndükten sonra sadece dinlendim. Bir gün zaten evden hiç çıkmadım. Sabahları çok geç uyandım hep. Bir gün ise ofisteydim, FEST'te...2011 için yeni fikirler ürettik, artık klasikleşmiş turlarımın tarihlerini oturttuk. Yenileri için çok heyecanlandım, zıp zıp zıpladım... Kesinleşmeden söylemek istemiyorum ama yine süper yerlere gideceğim gibi gözüküyor.

Başka da bir şey yapmadım. Pişman değilim:)) Önümdeki yoğun zamanları düşününce, ohhh diyorum, yaşasın tembellik!!!
Sadece iki konu sıkıyor beni:
1- Bugün 6 Mayıs...Üç Fidan'ın koparılışının yıldönümü...Haksızlıklara karşı duramayışımızın tokat gibi yüzümüze indiği tarih...Büyük bir ayıbın yeniden yeniden hatırlandığı tarih...İçim eziliyor ama elimden gelen hiç bir şey yok; sadece bir daha olmaması için dua edebilirim.
2- Bu Pazar Anneler Günü... Hayatımın ilk "ANNESİZ" Anneler Günü'nü geçireceğim. Gerginim, üzgünüm ve annemi çooooooooooooooook özlüyorum. Bunun için de elimden gelen hiç bir şey yok ve bunun için de sadece ama sadece dua edebiliyorum. O'nun babam ve kızkardeşimle birlikte yukarılarda bir yerlerde, çok iyi bir yerlerde olduğunu düşünüp avunuyorum. Onlar en azından bir aradalar...Ben ise burada onlarsız kaldım...Alışılmıyormuş meğer...Boşmuş bütün teselli sözleri...
Neyse ki Cumartesi Ege'ye gidiyorum. Rotasını kendim çıkardım: Gediz'den Büyük Menderes'e Ege... İçinde şahane yerler var: Bergama, Efes, Afrodisias, Bozdağlar, Bafa Gölü, Didim, Priene, Tire, Birgi...Daha neler neler...Sürprizli köşeler, müthiş manzaralar. Hava da güzel olacakmış, meteorolojiden kontrol ettim.
Şimdilik bu kadar, belki gitmeden yeniden yazma fırsatım olur ama olmazsa da yanıma bilgisayarımı almayı düşündüğüm için, belki tur sırasında güncelleme yapabilirim.
Bir de nefis bir kitap okuyorum, bitti bitiyor: İki Deniz Arası Siyah Topraklar. Sağolasın Enis Batur...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Nasıl?


Diyorum ki artık somut bir şeyler yapsam; şöyle ele alınabilecek, tutulup evrilip çevrilecek, sayfaları arasında gezilecek, ben göçüp gittiğimde bile, benden sonra burada kalacak bir şeyler... Diyorum ki, bir kitap yazsam... Ama nedense herkesin benden beklediği bir tarzda "rehber kitap" olmasa...Şuraya gidin, şunu bunu yapın, onu bunu yiyin, sağa sapın, sola dönün, burası şu kadar yılda yapılmış, şurası bilmemkaç metreymiş falan türünden olmasa...Bir tarafı bu bilgilerin bir kısmını -tabii ki- içerse ama özünde "seyahat denemeleri" tadında olsa...Araya müzik de girse mesela... Benim müziklerim ama... Bir yere gittiğimde rutin olarak dinlemekten zevk aldığım, artık seneler içinde ritüelleşmiş müziklerim yani... Sonra, duygularım olsa...Bir yerin bana hissettirdikleri, hatırlattıkları ve bazen de unutturukları...Geçmişten - geçmişimden-, gelecekten - geleceğimden- ve planlar/hayallerden de bahsetsem...Fena olmazdı değil mi?

Kafamda döndürüp duruyorum bu fikri ama henüz masa başına çökebilmiş değilim. Oysa disiplinli bir şekilde, günde sadece ve sadece yarım sayfacık bile yazabilsem, yıl sonunda elimde 180 sayfa kalır... Azımsamayın lütfen zira bir bile sıfırdan yeğdir!

Bir de diyorum ki, arada -keşke becerebilsem- suluboyayla hafifçecik renklendireceğim kendi eskizlerim olsa...

Birkaç da siyah beyaz fotoğraf...Panoramik değil, sadece empresyonist! Anlayana mesajı apaçık gönderen...

Bilet detayları -eğer varsa tabii-, kişisel notlarımı iliştireceğim derkenar...

Başlamak lazım bir yerinden.

Ama nasıl?