Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Doğumgünümün Ardından

Resim
Valla öyle uzun ve süslü sözlere gerek yok: Dün benim doğumgünümdü. Geldi ve geçti...Facebook üzerinden pek çok dostum ve arkadaşım iyi dileklerini yolladılar, bazı çok yakın dostlarım - onlar kendilerini iyi bilirler- telefon açıp en detone sesleriyle "Happy Birthday To You" şarkısını söylediler. Akşamında da can dostlarımla birlikte "süpper şahane" bir yemek yedik. Daha ne olsun?
Dün akşam ve gün boyu bunlar olurken, kafamın bir köşesi sürekli olarak hayatı anlamlı kılan şeylerle ilgiliydi. Bence hayatı anlamlı kılan şeylerden en önemlisi, dostlarla birlikte yaşanan bu özel zamanlar. Geçen haftalarda hastalanıp evde kaldığımda, bunları düşünecek zamanım da oldu. Hayatımın sürekli bir koşturmaca içinde geçtiğini farkettim. Evet, yaşadığım hayatı çok seviyorum, özellikle işimi çok seviyorum ama arada bana ve "gerçek" hayata kalan zaman o kadar sınırlı oluyor ki, biraz o gerçekliği ıskalıyormuşum gibi hissediyorum.
İnsan değişiyor. Hiç bir şey aynı kalmıyo…

Vize Almak İsterseniz Diye...

Adını vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinin Schengen vizesi için istedikleri:
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...

Hayal...

Resim
Bir yer hayal ediyorum.
Şelalelerin gürül gürül, ormanların koyu yeşil, denizlerin derin mavi olduğu bir yer... Dış dünyaya kapanıp kendi içime açılabileceğim sessiz bir yer. Öyle sessiz ki kalbimin pompaladığı kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı sesi bile duyabileceğim bir yer... Kendimle yüksek sesle konuşabileceğim, hatta kocaman haykırabileceğim bir yer... Yüreğimde zamanın açtığı gedikleri ve boşlukları, derin nefeslerle doldurabileceğim bir yer... Kayıplarım için "gerçekten" yas tutup ağlayabileceğim bir yer... Gözyaşlarım bittiğinde yüzümü yıkayıp tazelenmek için sularında arınacağım bir yer... Uzun uzun, yalınayak yürüyebileceğim yemyeşil yumuşacık çayırların ve toprak patikaların olduğu bir yer... Tabiatın içine karışabileceğim ve pagan köklerime dönebileceğim bir yer...Mevsimlerin akışını, döngüsünü hissedebileceğim, görüp koklayabileceğim bir yer... İçimi dinleyerek kendimle dertleşebileceğim bir yer... Kadim zamanlar bilgeliğimin aslında hala içimde bir yerler…

Hastalık Durumları - Bölüm II

Biraz yazı dizisi gibi olacak ama hastalık devam ediyor ve ilk günlerdeki yüksek ateş artık geçmiş olsa da hala hayata dönüş operasyonu yapabilmiş değilim. Evde mıyıl mıyıl oturuyorum. Pazartesi sabahı, günlerdir geçmeyen başımın ağrısı artık canıma tak edince, son blog yazımdan hemen sonra, hastaneyi arayıp, ilk müsait kulak-burun-boğaz doktorundan randevu aldım. Saat 10.00da doktorun karşısında oturmuş, haftanın özetini veriyordum.
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalard…

Hastalık Durumları

Vee tam da Shantaram'lık bir durum oldu ve ben Güney Hindistan'a gidemedim. Tura bir gün kala, ateşim 39.5'a fırladı. İlaç aldığım halde düşmedi. Bunun üzerine sabah kendimi Amerikan Hastanesi'ne attım. Serum takıldı, ateş düştü. Bana bakan doktor net konuştu: Gidemezsin!!! Bu kadar yüksek ateşe neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Gidersen zatürreye çevirir. En az beş gün yatacaksın. Eğer evde yatacaksan çıkmana izin veririm yoksa burada yatacaksın! Beynimden vurulmuşa döndüm. Güney Hindistan'a Faruk Bey'le gitme şansımı tepmek zorunda kaldım ve tıpış tıpış eve geldim. Ateşim yine fırladı ve iki gün boyunca 39'larda seyretti. İşte o ateşin yarattığı inanılmaz yorgunluğu hala atabilmiş değilim. Evdeyim. Yaptığım en fazla hareket yatak odasından salondaki üçlü kanepeye kadar yürümek. Bunu yaptığımda bile nefes nefese kalıyorum.
Son haftalarda üst üste olaylar yaşadım. Önce İtalya'da çantamın çalınması ve acentanın tur avansı da dahil olmak üzere para, opera …

SHANTARAM - Tanrı'nın Huzur Bahşettiği

Resim
Evde olmak güzel. Hele bir de güzel geçmiş uzun bir turdan dönüp sevdiklerime kavuşunca daha da güzel oluyor haliyle. Dün evden dışarı çıkmadan, kanepede yarı uyur yarı uyanık tam bir dinlenme günü geçirdim. Saat farkını kolay silebilmek için gece saat 22.00ye kadar uyumamaya direndim ve sonrasını hatırlamıyorum. Gümlemişim...
Perşembe günü Güney Hindistan'a gidiyorum. Bu sefer bir ilk yaşanacak benim için. Faruk Pekin'in liderliğini yaptığı bir tura "apranti" olarak katılacağım. Büyük bir deneyim olacağını şimdiden hissedebiliyorum. Onun gibi bir Hindistan Üstadı'ndan kimbilir neler neler kaparım? Aslında tur benim turum olmamasına rağmen kendimi heyecanlı hissediyorum. Göreceklerim, duyacaklarım, hissedeceklerim ve öğreneceklerim şimdiden mutlu kılıyor beni.
Bir kitap okuyorum. SHANTARAM... Bombay'de geçen olağanüstü bir kitap. Gerçek bir hayat hikayesi! Yeni Zelandalı bir hapishane kaçkınının, yepyeni bir isimle, Bombay'de yeniden hayata tutunmasını, or…

Tayland-Myanmar'dan Dönüş Yolunda

Resim
Sayılı gün çabuk geçiyor gerçekten. Hele her sabah 05.00lerde uyanıp, bütün gün döne dolaşa tur yapıyorsan ve gördüğün her yer ve her şey seni derinden etkiliyorsa, gece yatağa taş taşımışsın gibi güm diye düşüyorsan, daha da çabuk geçiyor. Ben de bu hızda bir 12 gün geçirdim ve şimdi Bangkok havalimanının CİP salonunda, günlerdir ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramamış olan küçük bilgisayarımın başına oturmuş -Myanmar'da internet durumları felaket, cunta sansürlüyor-, gördüklerimi sindirmeye uğraşıyorum.
Hava Kasım ayında buralarda bir harika oluyor. Aralık'da da devam eden bu az nemli hava, özellikle akşam saatlerinde, iyice limonata kıvamına geliyor.
Tur sırasında bu coğrafyaya yaptığım turlardaki artık klasikleşmiş bazı ritüellerimi yerine getirme fırsatı buldum:

Bangkok Sheraton Royal Orchid'in Chao Praya'ya taşan terasında oturup, nehir boyunca kömür taşıyan mavnaları seyretmek.
Chiang Mai Rati Lanna'da, Mae Ping kıyısındaki dev ağacıma bakarak sabah kahvemi …

Kısacık...

Resim
Loy Kraton!!!

Gökyüzünde binlerce kandil ve fener uçuşuyor. Dolunay tepsi gibi... Maytaplar ve havai fişekler gümbür gümbür...

Hava limonata gibi...

Mae Ping nazlı nazlı akıyor...

Tapınaklarda kutlamalar...

Rahipler tarafından kutsanmalar...

Yarın Myanmar'a hareket...

Seviyorum Güneydoğu Asya'yı...

Sonbahar mı? Bilemedim...

Sonbaharı seviyorum sevmesine de bu kadar sıcak bir sonbahar ürkütüyor beni. Geçen haftalarda Almanya'daydım ve kuzeyin, kızıl sarı renklere uyan o serin havasında, içimi mevsimin hüznü doldurdu, hoşuma gitti. Sonra geçen hafta sonu Milano'ya uğradım kısacık. Orada da, mevsim normallerinin üstünde bir hava karşıladı beni. son gün biraz yağmur yağdı da serinledi etraf. Eh işte! Tam istediğim sonbahar değil ama yine de fena sayılmaz. Şimdi ise evdeyim, Asya'ya dönmeme sadece bir gün kaldı ve ben burada hala sonbahar yaşayamadım. Hava sıcak, hatta neredeyse yapış yapış. Nasıl bir şeydir bu yaa? Pastırma yazı falan değil, düpedüz mevsim kayması! dün gazetede MET-ÜST şöyle demiş: Son günlerde en iyi muhalefeti havalar yapıyor diye...BAYILDIM! Şu anda pencereden sızan güneş ışığının ortasında resmen terliyorum!

Havadan yakınan yaşlı, dırdırcı kadınlara döndüm ama kusura bakmasın kimse! Son zamanlarda kendimle ilgili yaptığım bir takım çalışmalarda, bu mevsim kaymalarına fena hal…

Berlin - Dresden

29 Ekim hafta sonunda Berlin ve Dresden kentlerinde kısacık bir kaçamak gerçekleştirdik. Nasıl özlemişim ikisini de anlatamam...
Berlin her zamanki gibi vakur ve ihtişamlıydı. Aradan sadece 11 ay geçmiş olmasına rağmen, en son gittiğimden beri sanki şehir daha da güzelleşmiş. Gittikçe ısınıyor, gittikçe ışıldıyor ve beni her seferinde büyülüyor Berlin. Ama turun benim için en özel kısmı, Dresden'de kaldığımız akşam yaptığım ufak bir keyif molası oldu: Dresden Filarmoni Orkestrası'yla başbaşa bir gece! Estonyalı besteci Arvo Part'ın son derece ilginç bir parçasını sundular: FRATRES for Violin and String Orchestra... Eğer bir konserde canlı dinlemesem, başka şekilde aklıma gelip de dinleyebileceğim türde bir parça değil açıkçası, amma ve lakin, konser sırasında böyle sıradışı müzik parçalarını dinlemek, insanın ufkunu açıyor. Mesela şimdi evde o CD olsa -ki şu anda saat 01.20- koyardım CDçalara ve dinlerdim... Evet belki melodisi beni gevşetmezdi ama en azından eskisi kadar g…
Ne kadar ayıp etmişim ben yaa! Ne kadar uzun zaman olmuş buraya hiç bir şey yazmayalı! En yeni yazımın tarihinin 30 Ağustos olduğunu görünce, kendime çok kızdım. Hiç bir şey beni buraya, iki satırcık da olsa yazmaktan alıkoymamalı! Ama olmuş işte bir kere! Ve olmuşla ölmüşe çare YOK! Neyse, futbolcu tabiriyle, önümüzdeki maçlara bakalım:)))

Neler olup bitiyor peki?

Aslında majör bir değişiklik yok. Her zamanki hayat akışı devam ediyor. Dünya kazan ben kepçe... Yeni insanlar, yeni dostluklar ve hepsinin sonunda güzel eve dönüşler. Bir süre evde kalıp, sonra yeniden yollara düşmeler. Aynı yani...

Eylül ayı gerçekten inanılmaz tempoluydu. İki haftalık Nepal-Tibet-Bhutan üçlemesini yapıp döndüğüm akşamın hemen ertesi sabahında, kendimi yeniden bir uçakla Gürcistan'a uçar bulduğumda, temponun farkına ben de vardım. Benimle turdan dönen gezgin dostlar, "acaba kaç günde kendimize geleceğiz" tartışmaları yaparken, ben akşam eve gelip, çamaşır yıkayıp, ütülerimi yapıp valizim hazırl…

Sulawesi'nin Toraja Diyarı

Uzun bir girizgah yazmayacağım bugün, çünkü anlatacaklarım zaten yeterince ilginç...Ülke: Endonezya...Ada: Sulawesi...Konu: Toraja Diyarı...İşte buyrun!!!
Makassar'dan karayoluyla 330 kmlik bir yol ama 9 saatte ancak gidilebiliyor. Pirinç ekili düzlükler, tarlaların içine kurulu balık ve karides çiftliklerinin arasından gidilen ilk dört saatin sonunda, ParePare'de tekrar denize kavuşuluyor. Ardından yol yavaş yavaş yokuşa vuruyor ve dağlık bölgeye doğru ilerliyorsunuz. Kireçtaşı tepelerin arasından tırmanan yol, son üç saatte sadece virajlardan ibaret ve yorucu ama bazı anlarda öyle manzaralar görülüyor ki, yoruldum demeye utanıyor insan. Tırmandıkça bulutlarla yakınlaşıyorsunuz, aslında nem yüklü bulutlar size doğru iniyor. Sivri zirvelerin etrafını sarıyor, vadilere sızıyor ve hülyalı bir diyara girişin sinyallerini vermeye başlıyor. Tam da daha fazla dayanamam artık dediğinizde, yol bitiyor zaten. Toraja Diyarı'ndasınız artık!!!
Dünyanın en tuhaf 10 yeri diye bir liste ya…

Yeni Hayat / 2

Resim
İlk şan dersimizi Pazartesi günü yaptık. Senelerdir bu şekilde kullanmamıştım sesimi, müthiş bir deneyim oldu benim için. Gırtlak, burun, ağız nahiyesinde ne kadar da çok yer varmış ses çıkarabildiğimiz...Ki bu daha İLK DERS!!!! Ne kadar zormuş Allahım!!! Bir saatlik dersin sonunda kendimi iki saatlik yoga sınıfından çıkmış gibi hissettim açıkçası. Nasıl bir efor sarfettiysem artık! Sırtımdan ter boşalıyordu resmen. Tabii burada benim acemiliğim yüzünden kendimi kasmam da var ama olsun...Dudaklarımı büzüştürüyorum, omuzlarımı kasıyorum, bacaklarımı yere sabitliyorum... U'larım birkaç notadan sonra O'ya dönüşüyor...Hocam ikaz ediyor:UUUUU... Hocam "beden aşağı ses yukarı" diyor... Kollarımı serbestçe bırakıyorum aşağıya ama bu sadece beş saniye sürüyor. Bir sonraki egzersize geçtiğimizde yine kasılıveriyorum. Dudaklarım kendiliğinden büzüşüyor. Bunlarla mücaele ederken bazen başlangıç notasını kaçırıyorum. Kızıyorum kendime...Yine kendime hep reva gördüğüm TOLERANSSIZ…

Yeni Hayat!!!

Resim
Hayat su gibi akıyor ve ben bazen bu hızlı akışı bir türlü kontrol edemiyormuşum gibi hissettiğimden, kendimi sersemlemiş hissediyorum. Aslında biliyorum ki, kontrol edemiyorum ama hızını biraz daha ayarlayabilirsem sanırım daha mutlu bir yaşantım olacak. Yaptığım işin en büyük güçlüklerinden biri de bu olsa gerek: HIZLI!!! Hayatı turdan tura endekslenerek yaşamak ve bir yılın içindeyken, gelecek yılı ve bazen ondan sonraki yılı planlamaya çalışmak bu hıza da katkı yapıyor doğal olarak. Şikayetçi miyim peki? Yoo!!! Eğer yapmak istediklerimi de bu hızlı akışın içine dahil edebilirsem, o zaman sorun kalmaz. Aslında buna yabancılar TİME MANAGEMENT diyorlar...Yani zamanını en verimli şekilde kullanma sanatı! İşte son zamanlarda ben de buna kafa yormaya başladım. Elimdeki zamanı, daha verimli, daha üretken nasıl kullanabilirim? İş dışında, evde geçirdiğim zamanları nasıl daha etkili kılabilirim? Hobilerimi ve hayallerimi nasıl gerçekleştirebilirim?
Bir süre bu fikre takılı kaldım. Ayağıma …

Endonezya Dönüşü

Yorgunum hala...Ama en kısa zamanda yazacağım. Sulawesi müthişti, Bali manzaraları harikaydı. Çok değil belki ama 5 saatlik farkı henüz üzerimden atamadım o yüzden erkenden uykum geliyor. Bu gece de uyuyayım, yarın lafı toparlarım söz!

Türkbükü Manzaraları

Ömrümü bu şekilde geçirebilirmişim gibi geliyor. Yani böyle bir tepenin üstünden denize bakarak, kah kitap okuyup, kah yazılar yazarak... Doğanın seslerini, cırcır böceklerini ve rüzgarı dinleyerek. Ay büyürken seyrederek... Verandada oturup, dakikalar boyu hiçbirşey yapmayarak... Ama sayılı gün çabuk geçer, neredeyse sona ulaşıyoruz tatilimizde. Birkaç gün sonra her şeye rağmen çok sevdiğimiz devvv şehrimize geri döneceğiz ve hayat kaldığı yerden devam edecek. Çalışmaya başladığım seneden beri hayatımda ilk defa Temmuz ayında, üç hafta tatil yapma olanağım oldu. Hep özlediğim ve imrendiğim bir şeydi bu... Çok hoşuma gitti. Tabii bu tatilde en sevdiğim şey, otelde kalmıyor olmamız. Evde, kendi düzenimizde yaşıyoruz ve bu müthiş bir şey. Bundan sonra her yıl bunu gerçekleştirmenin bir yolunu arayacağım. İnşallah!!!
Bulunduğum yer meşhuuuuur! Türkbükü'ne çok yakın ama biz bir kere bile gitmedik oraya. Pek çok kez içinden geçtik arabayla ama durmadık bile. Koylarda müthişşş tekneler, …

Verandamdan ...

Tatil devam ediyor. Bodrum'dayım ama kaldığım yer, bütün kalabalıktan uzak, gürültü yok, hava aşağılarda ne kadar sıcak olursa olsun burada hep tatlı tatlı esiyor, muhteşem bir doğa parçasının göbeğindeyim, kaktüsler, agaveler, begonviller bir harika... Tam bir tepe üstü burası, bir yanımda Türkbükü'ne inen, diğer yanımda Gündoğan'a açılan koy var. Gece oldu mu uzaklarda, Didim Altınkum'un ışıkları görünüyor. Günbatımları bahçenin Batı köşesinden nefis seyrediliyor. Bugünlerde güneş tam denize dalıyor... En yukarıda, personel bir organik tarım köşesi yaratmış, rokalar, maydonozlar... Evin önündeki zakkumların üstünü hafif budayınca, hiç de fena olmayan bir deniz manzarası ortaya çıktı. Dolayısıyla verandada ders çalışırken, bir baş hareketiyle, denizin mavisini de görebiliyorum. Biliyorum, 09.00-18.00 çalışmak zorunda olan şehir tutsaklarına nispet yapar gibi oluyor bu yazdıklarım ama bir de şunu düşünün: 25 sene boyunca, yaz aylarının en sıcak zamanlarında en zor turl…

Tatil? Okuma Maratonu?

Resim
Tatil demek okumak demektir benim için. Evet tabii ki biraz deniz, biraz uyku ve güzel yemeğe de hayır demem ama öncelik hep okumaktadır.
Geçen hafta İstanbul'dan yola çıkmadan önce evde bir hazırlık yapıp okunacak 37 kitabı kenara ayırmıştım. Bunların çoğu, tatilde okunmak üzere seçip İdefix'ten son haftalarda getirttiğim kitaplardı. Sonra kitapların oluşturduğu yığına bakıp, kendimden utanmıştım. Olacak şey değildi! 20 günlük tatile 37 kitapla çıkılır mıydı? Bunun üzerine ben de oturup, bir eleme yapmıştım; daha doğrusu eleme yapmak zorunda kalmıştım: Bir tür Sofi'nin Seçimi hali! Hangi evladımı kurban edeceğimi bilememiştim uzun süre ama en sonunda 37 kitabın neredeyse yarısını evde bırakmayı başardım. Yani aramızda kalsın, yine de yanımda 20 kitap getirdiğimi söylemek zorundayım ve "Evet Sayın Hakim, Pişman Değilim! Yine Olsa Yine Yapardım"...
Günlük rutinim şöyle:
Sabah en erken 09.30 da uyanma, terasta kahvaltı ve gelen gazetelerin özellikle magazin eklerine…

Lance Armstrong Güzellemesi

Resim
Kahramanımdır...
Örnek alınası insandır.
Dünyanın en iyi sporcularındandır.
İnatçıdır.
Selesinin yüksekliğini milimetresine kadar kendi ayarlayacak kadar disiplinlidir.
Dünyanın en zorlu spor müsabakası olan Tour de France'ı, 7 defa üs üste kazanarak "gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi" ünvanını sonuna kadar hak eden kişidir.
Bütün bedenini sarmış olan kanserle inatla savaşıp, onu yenendir.
İşte o hastalığı sırasında "öldü bu adam artık" deyip kendisini hasta yatağında terk edenlere ve de özellikle eski takımına inat, dünyanın en zorlu yarışını üst üste 7 kere kazanan mucizedir.
Zaferine inanmayıp onu kötülemek için "Bu adam kanser ilaçları sayesinde dopinglendi" diyenlere "Ben 1 Ocak sabahı Pirenelerde, kar altında antreman yapıyordum; ya siz neredeydiniz?" deyip, gülüp geçendir.
Sporu bıraktıktan 3 sene sonra, kanser konusunda farkındalığın arttırılması için yeniden Tour de France'a dönüp, yine de 3. olmayı başarandır. Bir sürü insan bunu ha…

Kitaplar, Kitaplar... Naçizane Tavsiyeler...

Yeni kitaplarım geldi. Tatilde okunacakları hazırlıyorum şimdiden. İnternetten araştırıyorum, buluyorum, işaretliyorum ve satın aldıktan sonraki o iki üç gün var ya, nefis bir bekleme sürecine giriyorum. Ha geldi, ha gelecek... İçinde ne olduğunu bilmeme rağmen, o paketi açma anı var ya, işte o inanılmaz! En sevdiğim an...
Bu seferki paketten çıkanlar:
Can Yayınları, Gerilim serisine başlamış. Ben bilmiyordum ya da farketmemişim geçen haftaya dek. Jasper Kent'in ONİKİ isimli bir romanını aldım. Napolyon'un 1812 yılında Rusya'ya yaptığı büyük sefer sırasında yaşananları anlatan, enteresen bir eser. Bütün Rus şehirleri yenilmiştir ve sırada da imparatorluğun kalbi Moskova vardır. Moskova'yı korumak için son çare olarak, sadece geceleri ve yalnız başına savaşan 12 efsanevi savaşçı çağrılır... ve olaylar zinciri böylece başlar. Tarih ve gizem iç içe...Biraz sayfaları karıştırdım, heyecanlandım...Jean Christophe Grangé'den ÖLÜ RUHLAR ORMANI diğer bir kurgu roman... Geril…

Batum

Resim
Uçak adeta denize iner gibi indi Batum'a. Hava Türkiye'deki sağanaklar ve gri gökyüzünden sonra, beklenmedik derecede parlak geldi gözüme. Belki de hep Karadeniz kapalı olur fikrim vardı da etrafı güneşli görünce, daha da fazla etki yaptı bana, bilemem... THY uçağında hem Batum hem de Hopa yolcuları vardı ama işin en komik yanı, iç hat yolcularının da dış hat yolcularıyla beraber, aynı uçakla, yurtdışındaki bir havalimanına inmiş olmalarıydı. Şimdi olay şöyle oluyor: Diyelim ki siz BATUM'a gitmek istiyorsunuz. O zaman Atatürk havalimanında dış hatlar terminaline gelip, dış hat olarak yaptırıyorsunuz işleminizi ve pasaport kontrollerinden falan geçip, yurt dışına uçuyorsunuz. Bindiğiniz uçak da THY Batum seferi oluyor...Biletinizi de dolar üzerinden hesaplanarak, dış hat olarak satın alıyorsunuz. Ya da diyelim ki siz HOPA'ya gitmek istiyorsunuz. O zaman iç hat Hopa biletinizi satın alıyorsunuz, iç hatlar terminaline gidiyorsunuz, pasaport masaport yok, Hopa uçağına bini…

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 2 / Karaburun ve Ildırı

Resim
Adayı özlemişim...Şöyle saat mefhumu olmadan oturup sohbet etmeyi özlemişim. Amma da güldük yahu! Didi, Şebo ve ben:)) Güzel oldu vesselam... Canım Heybeli!!!

Geçenlerde başladığım Ege turunun notlarına devam etmek istiyorum:

Erkek arkadaşımla yolda olmaya, uzun uzun gitmeye bayılıyoruz. Arabamız yok, İstanbul'da da kullanmıyoruz zaten. Toplu taşıma ile her yere gidip geliyoruz. Şık ve topuklu olmam gerektiğinde de bütün taksiler bizim nasıl olsa. Dolayısıyla, seyahate çıktığımızda da, hemen bir araç kiralıyoruz, ondan sonra da gel keyfim gel...

Geçen haftalarda yaptığımız son Ege seferinden, yine çok etkilenerek dönmüştük. Bir çok güzel yer görmüş ve bir kere daha memleketimizin zenginliklerine hayran kalmıştık. Labranda'yı daha önce anlatmıştım. Şimdi ise biraz Çeşme Yarımadası'nda gördüklerimizi anlatmak istiyorum:

Bence Türkiye'nin batısında, bu kadar vahşi manzaralar görmeyi, herhalde kimse beklemiyordur. Ben seneler evvel rahmetli anneciğimle, Mayıs başında, Karaburu…

Saramago, İlhan Selçuk ve Şehitler

Resim
Jose Saramago
İlhan Selçuk ve Oktay Babam İtalya'dan geçen gün döndüm. Verona'daydım ve memleketin acayipliklerinden uzak olmak hoşuma gitmişti yine. Üstelik akşamları da müzikle avutuyordum gönlümü. Yanımda tatlı insanlar ve can dostlar daha da anlamlı kılıyordu herşeyi. Yine de beni çok üzen bir haberi İtalya'dayken aldım: Jose Saramago ölmüştü!!! Bilenler bilir, Jose Saramago'nun kalbimdeki yeri apayrıdır. Lizbon'da Portekizce öğrenirken, ilk bir ayın sonunda, kentin tam merkezindeki büyük bir kitabevine girip, "Bana ne önerirsiniz" dediğimde, Saramago'nun bir kitabını tutuşturmuşlardı elime... Mutlu mesut alıp çıkmıştım kitabı ve heyecanla eve gelip, okumaya oturmuştum. Ama ne mümkün??? Her bir cümle bir sayfaydı... Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, metaforlarla dolu cümleler vardı ve ben kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde boğuşuyordum kitapla. Bir aylık Portekizceyle olur mu bu iş??? Sonunda pes edip, bir beyaz dizi satın almış, …

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 1 / LABRANDA

Resim
Milas'tan vurduk dağ yoluna. Hava aşağıda kavururken, yukarıya çıktıkça rahatladı ortalık. Sonra bir anda bulutlandı gökyüzü ve içimden ohh dedim, keşke şöyle bir yağmur indirse... Kıvrıla büküle vardık tepeye, bulutlar inmişti çam kokulu yamaçlara... Arabayı yolun kıyısına park ettik, ne bir ses ne bir nefes! Bir tek biz vardık, bir de şakıyan kuşlar. Üşüdüm ve kot montumu geçirdim sırtıma, hatta boğazıma pamuklu fularımı bile attım. Çam kokusunu içime çektim, ciğerlerime doldurdum. Yenilendiği apaçık belli olan tabelayı okudum yüksek sesle: LABRANDA! Tahta çitin önüne geldik, kapıyı açıp, iteleyerek girdik içeri. Metruk bilet kulübesine doğru yönelmiştik ki, tepeden bir ses çalındı kulağımıza: Orada kimse yok, siz böyle gelin! Başımızı çevirip baktığımızda, kara kaşlı, kara bıyıklı ve ufak tefek bir adamla göz göze geldik. Gülümsüyordu...Bir de eliyle yürümemiz gereken hattı gösteriyordu yukarıdan. Yürüdük. Dorik Ev, Kilise, Balık Havuzu derken Devler Merdiveni'ne ulaştık. Y…

Balkanlar'a Doğru

Yarın yine yollardayım: Bu seferki rota Balkanlar! İki gün önce Hırvatistan'dan döndüm ve bir kere daha Adriyatik sahillerine vuruldum ama şimdi sırada bambaşka bir duygu seli var... Rumeli!
İlk defa geçen yıl yapmıştım bu rotayı ve her gün içim sızlamıştı gezerken. İnanılmaz bir tarih dokusu var oralarda ve insan ne yapacağını şaşırıyor. Osmanlı orayı tam anlamıyla memleket benimsemiş ve bir sürü yatırım yapmış. Hiç düşünmemiş ki bir gün elinden kayıp gidiverecek! Ama maalesef, aymazlıklar ardı ardına eklenince, en gitmez sanılan yerler sadece bir sene içinde elimizden gidivermiş işte! İşin acı tarafı, aynı oyunun 2000'li yıllar versiyonu oynanıyor ve hala aynı aymazlık sürüyor Türkiye'de. Parçalanıp bölünmek üzereyiz ve en elimizden gitmez sandığımız yerlerde, sular ısınıyor uzun zamandır. Bir yanda Diyarbakır, diğer yanda yeni yazıldığı şekliyle WAN!!! Pes be kardeşim! İnsan hiç mi ders almaz tarihinden!!! Almıyormuş işte demek ki, alamıyormuş!
Bir kere daha oralara gidip…

Mutluluk...

Resim
Bahar güzel geçiyor. Geçen akşam yine Ege'den döndüm, üzerinde çalıştığım turu yapıp bitirdim. Çocuğum gibiydi bu tur, süper oldu. Rotasını, otellerini, restoranlarını, herşeyini ben yaptım/seçtim, sağolsun FEST'ten SERAP oya gibi işledi ve ortaya gerçekten çok çok iyi bir tur çıkmış oldu. Yoktan var ettik ve netice: MUTLULUK!
Bu sene bahar aylarından memnunum. En sevdiğim yerlerde, en sevdiklerimle birlikte olmanın tadını çıkardım bu yıl. Turlarda dahi hep en sevdiklerim vardı etrafımda, bu büyük lüks tabii ki. Güldük, konuştuk, yarenlik ettik ve gerçekten kısacık zamanlara kocaman yaşam dilimlerini sığdırdık. Dostuklar kuruldu ve devam ediyor. Eskiden FACEBOOK falan bana çok gereksiz gelen şeylerdi, çünkü derdim ki: Yüzyüze görüşmenin yerini alamaz! Buna hala inanıyorum ama artık şuna da inanmaya başladım: Görüşme fırsatımız olmasa bile birbirimizden haber alabiliyoruz ya, en azından orada iki satır sohbet edebilyoruz ya, bundan iyisi can sağlığı! Yoksa benim çalışma tempomu…

Son Günlerde

Resim
Okuyorum...
Ege turum için ders çalışıyorum...
Kitabımı yazmaya henüz başlamadım ama kafamda format oturuyor...
Arkadaşlarımı gördüm, yemekler yedik birlikte...
Manikür yaptırdım...
O kadar...
Peru & Bolivya'dan döndükten sonra sadece dinlendim. Bir gün zaten evden hiç çıkmadım. Sabahları çok geç uyandım hep. Bir gün ise ofisteydim, FEST'te...2011 için yeni fikirler ürettik, artık klasikleşmiş turlarımın tarihlerini oturttuk. Yenileri için çok heyecanlandım, zıp zıp zıpladım... Kesinleşmeden söylemek istemiyorum ama yine süper yerlere gideceğim gibi gözüküyor.
Başka da bir şey yapmadım. Pişman değilim:)) Önümdeki yoğun zamanları düşününce, ohhh diyorum, yaşasın tembellik!!! Sadece iki konu sıkıyor beni: 1- Bugün 6 Mayıs...Üç Fidan'ın koparılışının yıldönümü...Haksızlıklara karşı duramayışımızın tokat gibi yüzümüze indiği tarih...Büyük bir ayıbın yeniden yeniden hatırlandığı tarih...İçim eziliyor ama elimden gelen hiç bir şey yok; sadece bir daha olmaması için dua edebilirim. 2- …

Nasıl?

Resim
Diyorum ki artık somut bir şeyler yapsam; şöyle ele alınabilecek, tutulup evrilip çevrilecek, sayfaları arasında gezilecek, ben göçüp gittiğimde bile, benden sonra burada kalacak bir şeyler... Diyorum ki, bir kitap yazsam... Ama nedense herkesin benden beklediği bir tarzda "rehber kitap" olmasa...Şuraya gidin, şunu bunu yapın, onu bunu yiyin, sağa sapın, sola dönün, burası şu kadar yılda yapılmış, şurası bilmemkaç metreymiş falan türünden olmasa...Bir tarafı bu bilgilerin bir kısmını -tabii ki- içerse ama özünde "seyahat denemeleri" tadında olsa...Araya müzik de girse mesela... Benim müziklerim ama... Bir yere gittiğimde rutin olarak dinlemekten zevk aldığım, artık seneler içinde ritüelleşmiş müziklerim yani... Sonra, duygularım olsa...Bir yerin bana hissettirdikleri, hatırlattıkları ve bazen de unutturukları...Geçmişten - geçmişimden-, gelecekten - geleceğimden- ve planlar/hayallerden de bahsetsem...Fena olmazdı değil mi?
Kafamda döndürüp duruyorum bu fikri ama hen…