Kayıtlar

Eylül, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bhutan'dan Selamlar

Resim
Iki gun once yola ciktik ve uzuuun bir yolculuktan sonra, dun aksam Bhutan'in tek havalimaninin bulundugu Paro'ya indik. Benimle birlikte 32 kisiyiz. Buralari icin oldukca kalabalik bir sayi ama yerel acentamiz ve bizim FEST"in titizlikle hazirlamis olduklari detayli detayli tur programi sayesinde, keyifli bir gezi yapiyoruz.


Dun aksam Paro'ya indigimizde hava hafif kapamaya baslamisti. Yagmur yuklu bulutlar, vadinin uzerine cokmuslerdi bile. Bu sabah uyandigimizda ise, bu kalin bulutlarin hafifce aralandiklarini ve arada da, parlak bir gunesin yuzunu gosterdigine tanik olduk. Paro'daki gezimiz Ulusal Muze ile basladi. Kendimi kaybedip, 1,5 saate yakin anlattim orada. Ardindan Paro Dzong"a gittik ve bolgenin hem dini hem de idari merkezini bunyesinde toplayan bu 17. yuzyil yapisini guzelce gezdik. Biraz da carsida vakit gecirdikten sonra, baskent Thimpu'ya dogru yola koyulduk. Eski yolu gecen sene duzeltip genisletmeye baslamislardi: Bitmis! Bir saatten …

Asya Yolcusu

Resim
Yarın yola çıkıyorum. İstikamet Nepal-Butan-Tibet...İki hafta buralarda olmayacağım ve gittiğim yerlerde de vaktim olup da bloga eklemeler yapabilecek miyim açıkçası bilemiyorum zira programım çok çok yoğun. Üstelik Butan' da internet bağlantısı o kadar da kolay bulunmuyor. Ne de olsa dünyanın en kapalı kutularından biri... Nepal' de daha kolay olacak biliyorum ve Tibet'te de kaldığımız otellerden birinde oldukça iyi işleyen bir internet sistemi var. Fakat dedim ya, önemli olan vakit bulabilmem! Neyse...Elimden geleni yapmaya çalışacağım.
Katar Havayolları'nın uçağı bizi Doha üzerinden Kathmandu'ya götürecek. Ardından Butan'ın tek havalimanı Paro'ya ulaşacağız. Tabii bunlar, okunduğu kadar kolay değil. Sanırım Paro'ya indiğimizde yeri göğü bilemez halde olacağız. Olsun! Önemli olan sağ salim varmamız... Seyahatin ilk bölümü Butan'da geçecek. Orta bölümünde Nepal yer alıyor ve son durak ise Tibet... Muhteşemmmmm...
Yine dünyamı valizime yerleştirdim. K…

Düşünen Kadın III

Bugün takvimlere göre, yaz bitti ve sonbahar başladı. 21 Eylül...Geceyle gündüzü eşitledik, artık önümüzde hüzünlü, gözleri yaşlı bir güz mevsimi uzanıyor. Yine de sonbaharı severim. Ama ben zaten hangi mevsimi sevmem ki? Hepsinin ayrı bir güzelliği vardır, değil mi?
...............................................................

Artık ada günlerimiz bitti ve şehre döndük. Dün harika bir FENER-BALAT turu yaptım. Peşimdeki 40 kişiyle birlikte, Ayvansaray'dan başlayıp, Cibali' ye kadar, sokak sokak gezdik. Dilim kocaman oldu konuşmaktan ama değdi doğrusu! İstanbul o kadar büyük ki, her köşesini tanımak, bilmek neredeyse imkansız ki ben yine de ortalamanın üstünde bir profil çiziyorum açıkçası. Rehberlik mesleğinin getirdiği bazı avantajlar sayesinde, yaşadığım kenti daha fazla gezip, araştırma şansım oluyor. Açık konuşmak gerekirse, alışılageldik rehberlik düzeninde yani yabancı klasik gruplara rehberlik yaparken, İstanbul'u bu denli iyi tanımıyordum. FEST' le birlikte Tü…

Erzincan'dan Le Poete Travaille

Çok sevdiğim yazar Enis Batur'un Suya Seng' inde görüp işaretlemiştim: Le Poete Travaille... Nedir diye soracak olursanız, Erzincan'da yayımlanan bir şiir dergisi...Adı Fransızca ve "Şair Çalışıyor" anlamına geliyor. Şaşırdınız mı? Ben çok ama çok şaşırdım ilk okuduğumda ve yazarın deyimini burada kullanacak olursam, bu yapılan işin "Müslüman Mahellesinde Salyangoz Satmak" la eşdeğer olduğunu düşündüğüm için kendime kızdım. Bir sürü aydın geçinen insanın hatasıma düştüğüm için kızdım, başka şeye değil: Bu işlerin sadece büyük şehirlerin tekelinde olduğunu sanmak! Ne kibir! Eğer siteyi inceleyecek olursanız, ne kadar cüretkar bir işe kalkışılmış olduğunu görüyorsunuz. Erzincan deyince, insanın aklına herşey gelir de, bu isimde ve nitelikte bir şiir dergisi gelmez. Hala yayımlanıyor mu, bunu bilmiyorum ama blog olarak devam ediyor. İşte buyrun: http://lepoetetravaille.blogcu.com .

Heybeli

Resim
Ali Halil Sözer






Sadi GüneşNe güzeller değil mi?

Ada Notları....Ama Benimkiler...

Resim
Sabah erken uyanıyorum. Elimi yuzumu yıkadıktan sonra, sahile iniyorum. Meltem Pastanesi'nden sıcacık poğaça alıyorum: Peynirli ya da patatesli...Güzeeeelll. Köşedeki bayiden Cumhuriyet' imi alıyorum. Sonra iskeleye yakın noktadaki Denizatı' na oturuyorum. Çayı çooook güzel. Hele bir az şekerli kahve yapıyorlar ki, bence şimdiye kadar benimkinin dışında en iyisi! Öğleden sonrası keyfi için, o az şekerliye dadandım resmen. İkinci bardak demli çayımı hızla içip, artık yanaşıp yolcu indirmeye başlamış vapura doğru hızlı adımlarla seğirtiyorum. Şehre gidiyorum, yapılacak bir ton iş var, bir de özel görüşme. Çok komik çünkü ben şehre giderken, Adalılar "İstanbul'a İniyorlar". Sanki Ada başka bir şehirmiş gibi...Ama aslında öyle. Burası değil başka bir şehir, başka bir dünya! Sadece onlar mı? Can Dostum Pürlen'in büyükbabası da, Kuzguncuk'tan karşıya geçerken, İstanbul' a inerdi hep... Doğal tabii! İstanbul hep Avrupa yakasında olmuş, Asya yakası hep uz…

Ada Defterleri ve İslomania

Resim
Bugün harika bir sürpriz eşliğinde, Enis Batur' un Ada Defterleri' ne sahip oldum. Aslında kitabın elime geçiş şeklini bile anlatmak, başlı başına bir kitap konusu olabilir ama onu yeri burası değil. Henüz kitabı okumadım ama benim eski yazılarımdan biri geldi aklıma. Hemen ekleyelim öyleyse.

“İslomania” ve Benim Adalarım


Adaları oldum olası sevmişimdir. Kendimi daha bir gevşemiş, daha esnek, daha kaygısız ve daha özgür hissetmişimdir adalarda... Tatlı bir sarhoşluk, bir iyimserlik ve yüzümden silinmeyen bir gülümseme hep eşlik etmiştir adalarda geçirdiğim saatlere. Dünyanın geri kalanından uzakta olma hali, dört tarafımın denizlerle sarmalanmış hali beni hep sükunete sevk etmiştir. Meğer bu durumun bir de özel adı varmış: İslomania!!! Ada sarhoşluğu!!!
Adaların kendine has bir yaşam ritmi vardır. Bizim Bozcaada’dan tutun da Endonezya’nın en ücra adasına kadar hepsinin kendine has bir müziği, bir rengi, bir kokusu ve tadı vardır. Her biri ayrı bir dünyadır ve birbirine benzemez..…

Bitez Koyu'nda Yunus

Bu sabah yuzerken cok ilginc bir sey oldu. Son birkaç gündür habire yunuslardan ve kızkardeşimle oynadığımız "yunusçuluk" oyunlarımızdan bahsedip duruyordum ya. Söylemediğim bir şey vardı...Aslında çok özel bir şey ama bugün olanla ilgisi var. O yüzden anlatmakta sakınca görmüyorum. Ben kızkardeşime bir söz vermiştim ama maalesef bu sözümü tutamadım. Yani vakit yetmedi...O, ben bu sözümü yerine getiremeden gitti ve ben de bu üzüntüyle, onun sonsuza dek yatacağı yeri yunuslarla donattım. Hayatta en sevdiği canlılarla bir arada kalsın istedim. Böyle anlatılınca biraz gülünç kaçtığının farkındayım ama kimin umurunda! Neyse... Bu sabah yine herkes uykudayken fırladım yatağımdan ve kendimi cam gibi kıpırtısız denize attım. Kıyıdan epeyce uzakta, teknelerin ve saçma sapan tatil oyuncaklarının (jet ski, muz, parasailing v.s) girişini sınırlayan dubalara dek yüzdüm. O sırada dubalarda yalnız olmadığımı farkettim. İngiliz olduğunu sandığım bir genç adam vardı. Selamlaştık ve bana &q…

Bodrum Adaboğazı' nda Çocukluk Hatıralarım

Resim
İnsan kırk yaşında çocukluğuna dönebilir mi? Hem de sadece onbeş dakika içinde??? Evet, ben döndümmmm...


Bugün öğleden sonra, otelimizin teknesiyle, çocukluk yıllarımın en güzel anılarını barındıran, Adaboğazı koyuna gittik. Evet, gidişimiz sadece onbeş dakika sürdü ama bir anda 30 sene öncesine ışınlandım. Bir anda zaman gerçekten durdu sanki... Tabii ki hiçbir şey aynı değildi ama yine de güzeldi Adaboğazı. Aynı olmamasının sebebi, her yerde karşımıza çıkan kötü yapılaşma illeti değildi...Koyu çevreleyen tepeler hala aynı bomboşluktaydı Allahtan ama esas değişiklik, burada demirlemiş teknelerin sayısındaki artıştı. Koyun ve boğazın her köşesinde irili ufaklı her çeşitten tekne verdı. Oysa biz çocukken buraya gelip de tüm gün boyu demirlediğimizde, Bodrum merkezden kalkan tur tekneleri sabah ve akşamüstü saatlerinde birkaç dakikalığına bu koya uğrar ve sonra hemen giderlerdi. Bütün bir gün boyunca bizden başka hiç kimse olmazdı. Sabahtan akşama kadar koyda demirli kalırdık ve biz, ra…

Tatil Notları - Tatil Okumaları

Resim
Ohhh Tatiiiiilllll.....
Ne güzel bir şeymiş yaa...
Sabah erkence uyanmak.
Çarşaf gibi kıpırtısız denize dalarak, uykudan mahmur yüzümü yıkamak.
Denize karşı, gazete okuyarak kahvaltı etmek.
Sonra yine denize koşmak.
Bir çay daha alıp, kumsalda gazetenin geri kalanını okumak.
"Az şekerli"yi, "keyif cigarası" eşliğinde höpürdeterek içmek.
Evden taşınmış "okunacaklar" ın arasından kitap beğenmek.
Sıcak basınca, sadece iki adımda denize atlamak.
Yunus taklidi yaparak, denizin dibindeki yosunların arasından balıklarla birlikte yüzmek.
Her elli kulaçta bir dinlenmek.
Açıktaki dubaların üzerine çıkıp etrafı seyretmek.
Biraz yemek, biraz içmek.
Bol bol okumak.
Denizde, omuz hizasındaki suyun içinde, otelin diğer misafirleriyle memleket kurtarmak.
Güneş batıdaki tepenin ardında kaybolana dek kumsalda oturmak.
Ve hayal kurmak...
Çoook ama çoooooook güzelmiş...
Neyse, Bodrum Bitez'deyim. Adres Manuela Hotel. Sadece Cumhuriyet'e ilan vermesi, benim için iyi bir referanstı.…

Masumiyet Müzesi II

Bu fizik tedaviye gidiş gelişlerin en iyi tarafı bol bol kitap okuma fırsatı yaratmış olması. Hem yolda geçirdiğim zaman, hem de bir buçuk saat süren sıkıcı seanslar sayesinde, epeyce değişik okumalar yaptım. Masumiyet Müzesi tabii ki en önemli parçam (şimdilik). Kitabı ortaladım ve hatta geçtim bile. Hala çok iyi gidiyor diyebilirim. İçinde çok tanıdık gelen o kadar duygu var ki, bazen aklım karışıyor. Boşuna dememişler, edebiyat gerçeğin aynasıdır diye... Bölüm başlıkları bile birbiri ardına okunduklarında, başlıbaşına minimalist bir hikayeye benziyorlar ama içlerinde en sevdiğim ve en veciz bulduğum şu:
Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca. (51. Bölüm)
Haksız mıyım???












Eylül

Resim
Veeee sonunda kavurucu sıcaklar bitti ve güzelim Eylül geldi... Gece uyurken artık üzerime birşeyler alma ihtiyacı hissetmeye başladım. Ne güzelllll...


Geçen gün, vapurda, kafamı gökyüzüne kaldırdığımda bir de ne göreyim? Leylekler! Binlercesi dolana dolana toplaşıp, İstanbulumu selamlıyorlardı. Yavaş yavaş, neredeyse ağır çekimde gibi uzaklaşmalarını seyrederken, gözlerime yaşlar doldu. "İşte bir yaz da böyle geçip gitti" dedim kendi kendime. Evet bir sürü güzel şey yaptım, harika yerler gördüm ama nedense bir "tamamlanmamışlık" hissi hakim yüreğimde. Sonbaharın serinleyen rüzgarları, leylekleri önüne katıp sürüklerken, belki benim bu hissimi de alıp götürürler...


Aslında yaz bitmedi diye avunup duruyorum hala. Bu hafta sonu güneye ineceğim. Doyamadığım denizime gireceğim ve bir türlü elime alamadığım "okunacaklar"ımı, kumsalda bitirip, "tamamlanmamışlık" hissimin azalmasını ümit edeceğim. Sonra zaten yine uzaklara gidip gelmelerim başlayacak ve…