1 Aralık 2011 Perşembe

Güney Hindistan Öncesi

Birkaç saat sonra yeniden yola çıkıyorum: GÜNEY HİNDİSTAN!
BHARAT MATA'ya döndüğüm için, O'na kavuşacağım için çok mutluyum. Doğasını, kokusunu ve ruhsallığını özlüyorum o büyülü diyarın...10 gün iyi gelecek!
En son turumdan döndükten sonra, ilk bir iki gün evde yattım. O kadar yorulmuşum ki, bir türlü dinlenemedim. Uykularım yetmedi bedenime...Sadece yemek yiyip, TV'nin karşısında uyukladım ama iki üç gün sonra içimdeki alarm zilleri çalmaya başladı: KALK İKO!!! YAPACAK TONLARCA İŞİN VAR! Kalktım ve koşturmaya başladım. Neden mi? Bir de bu arada NİŞANTAŞI evimi BÜYÜKADA'ya taşıdım! Bir sayfa daha kapandı hayatımda...
Tabii yazıda kolay taşınmak! Bir de içindekileri düşünün paketin! Ev kapatmak kolay değil...Bir sürü ayıklama, atma ve vazgeçme var işin içinde...Hepsini yaptım. Ama yeni eve geçiyorsun, yeni düzenin ihtiyaçları var. Sağolasın EVİMİZİN HERŞEYİ İKEA!!! İki gün üst üste İKEA seferleri düzenledim. Herşeyi akıllıca planlayıp -ki bu hiç bana göre değil- satın aldıklarımı NİŞANTAŞI adresime yollattım...Hop dediğinde adaya eşya trasfer edilemez, dolayısıyla herşeyi ince ince düşünüp düzenlemek lazım...Ben de yaptım...Efendi bir taşıma şirletiyle anlaştım. Adaya sık sık eşya taşıyan bir şirket olduğu için, benim yapmam gereken hiç bir şey olmadı. Bu da benim işime geldi açıkçası...Adaya eşya taşımak için, belediyeye bir para yatırılıyor. İzin alınıyor ve bu sayede eşya kamyonu bir tür eski çıkartma gemisine yüklenip adaya ulaşıyor. Hepsini yaptım...Pazar akşamı geç saatte ekip geldi ve NİŞANTAŞI evimin herşeyini paketledi, kamyona yükledi ve Pazartesi sabahı, erkence bir saatte, BÜYÜKADA'ya çıkartma yaptık! Pürlen'e göre, ben konuşurken öyle bir tavır alıyormuşum ki, duyan ve gören NORMANDİYA ÇIKARTMASI'ndan bahsediyorum sanırmış! Velhasıl, gözümde büyüyen koca bir operasyon, uygun hava koşullarında ve beklenmedik derecede sakin bir ruh halinde tamamlandı ve ben hayatımın başka bir sayfasına başlamış oldum...İşte bu yeni sayfayı kutlamak için, Hindistan Ana'ya gidiyorum bugün...
Bir de bütün bu koşturmanın içinde, hayatımda ruhsallığa başka bir boyut açtım: BRAHMA KUMARİS çatısı altında, son derece nefis bir insanla, ulaşılması güç derinlikte sohbetlere başladık. Başbaşa, sadece ikimiz...İki kardeş ruh olarak, dereden tepeden, dünyadan ve ötesinden konuşuyoruz. Bazen ben söylüyorum o dinliyor ama genelde o söylüyor ben kendimden geçercesine içiyorum kelimeleri... Kana kana!!! Ne kadar ihtiyacım varmış böyle bir bilgeliğe ve sükunete! Biz Hindistan'da DARSHAN deriz...Yani kutsal bir ruhun karşısına geçip onu görmek ve ona görünmek! Onun enerjisini almak ve dokunmak... Bu da hayatımdaki diğer güzellik!
Şimdi sırada GÜNEY HİNDİSTAN var. Taşınma, yerleşme ve BRAHMA KUMARİS falan derken, işi tamamen unutmuştum.
Bir de hayatımın iş cephesinde değişiklik oldu: FARUK PEKİN'le özdeşleşmiş KUZEY HİNDİSTAN&KATHMANDU turunu 2012 sonbaharından sonra ben devralıyorum. Diğer bütün turlarımı başka rehber arkadaşlara devredip, sadece bu turu ve müzik turlarımı yapacağım. Varmak istediğim yer burasıydı galiba...Hem kendime zaman ayırabileceğim, hem HİNDİSTAN'a sık sık gidebileceğim, ruhumu fazla yormadan sürdürebileceğim ve insanlara faydalı olabileceğim bir iş modeli oluşturmak! Sonunda oldu!!! Bu turu FARUK PEKİN'den devralmak büyük bir onur benim için...Ama gözü arkada kalmasın, zira HİNDİSTAN'ı en az onun kadar seviyorum ben de... Benim ilk gözağrım ne de olsa!!! Rahmetli anneme göre, benim büyüdüğüm yer HİNDİSTAN! Dolayısıyla içim rahat! 2012 sonbaharıyla birlikte senenin 70 gününü benim ikinci memleketimde geçireceğim...Ama tabii bunun karşılığında, çok sevdiğim bir çok ülkeden vazgeçmek durumunda kaldım. Bu da işin diğer tarafı! Büyümek böyle bir şey! herşeye sahip olamazsın ki! Hem yağmur, hem güneş, hem kar, hem gökkuşağı hem de masmavi gökyüzü aynı anda olmaz...Ben de hayatımın yeni sayfaları yazılırken, tercihler yaptım ve oyumu HİNDİSTAN ANA'dan yana kullandım...
Şimdilik bu kadar...Görüşmek üzere...

15 Kasım 2011 Salı

Myanmar Sonrası

Myanmar da bitti! Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum vallahi. Bedenim deli gibi yorgun ama ruhuma sorduğumda, "iyisin be can" diyor hala... Demek ki iyiyim.
Birkaç saat önce eve geldim. Özlemişim evin kokusunu, taze demlenmiş çayını. Az sonra da üşenmezsem gider iki simit alırım çıtırından, yanına taze domates ve artık çok az miktarda yediğim peynir ile bir de ziyafet çekerim. Güzel olur vesselam!
Myanmar nasıldı peki?
Tur çok yorucuydu - hemen hemen her sabah 04.00- 05.00 arası uyandık- 12 günde 12 uçuş yaptık, memleketi tapınak tapınak dolaştık, sıcakla boğuştuk, yemekler farklıydı, yataklar farklıydı, içtiğimiz sular farklıydı, uyuyamadık, uyuduğumuzda uyanamadık, yalınayak gezilen kutsal mekanlarda ayaklarımızı paraladık...Güneşin sıcağı, air-condition'ların soğuğu, gecenin çiği, sabahın nemi...İklim iklim gezmekten inim inim inledik! AMMAAAAA...ÇOK GÜZELDİ BE KARDEŞİM! Her şeye değer! Değdi de!
Yılın bu zamanı Güneydoğu Asya için bence en mükemmel zaman! Hava güzel, nem az ve her yan yağmurlardan sonraki taze yeşilliği taşıyor. Bir de dolunaya denk geldik ki müthiş! Her tarafta kutlamalar, okumalar, insanlar ve rahipler dolu dolu bir Myanmar panoraması verdiler bizlere. Nasıl güzel, nasıl özel!
Mandalay'da bir gece, manastırın tam yanıbaşında kurulu otelimizin arka bahçesi, sabaha kadar PALİ dilinde ilahiler okuyan rahiplerin sesleriyle çınladı. O gece penceremin perdelerini kapatmadım. Tapınaklarla dolu kutsal Mandalay tepesinin üstünde asılı duran dolunayın simleri, açık perdelerin arasından odama süzüldü bütün gece... Uykumun arasında kısa anlarda uyanıp da rahibin hipnotize eden sesini her duyduğumda, içime huzur ve mutluluk duygularının dolduğunu hissettim. Anlamasam da, okuduklarının gönlümün derinliklerinde bir yerlere dokunduğunu hissedip, şükran duygularıyla yeniden uykuma döndüm hep. Tur boyunca uyuduğum en iyileştirici, şifa dolu uykuydu açıkçası.
Bagan'da bir akşam, kaldığımız otelin, nehre inen yamacındaki dev banyan ağacına gidip, toprağa dalan kollarının arasına sığındım. Ana kucağına dönen bir çocuk gibi, ağacımın kollarına döndüm ben de...öylesine görkemli ve kudretli bir ağaç ki, insan kendini hem ufacık hem de çok sevilip korunuyor hissediyor dallarının arasındayken...Banyanlar böyledir işte! Dallarından yeni kollar çıkar ve o kollar toprağa inip, saplanır, köklenir. Bir daldan bir sürü başka gövde oluşur böylece. Tek bir ağaç da minik bir koruya dönüşür...İşte Bagan'daki Banyan'ım da böyle benim... Nehre inen yamaçta, kimbilir kaç yüzyıldır duruyor dimdik! Kendimi yalnız ve yorgun hissettiğim bir akşam, ağacıma gittim. Dolunayın parlak ışığı, sakin sakin akan İrrawady'nin üzerinde pırıl pırıl nakışlar çizerken, ağacımın gövdesine sokuldum. Yasemin kokan havayı içime çektim ve nehirle birlikte akan mavnanın patpatlarıyla kesilen sessiziği dinledim. Bir süre sonra, içimi incecik kemiren duygular yerini sevgi ve huzura bıraktı. Yenilendim, dinlendim ve dünyayla yüzleşmeye yeniden hazır oldum.
Bütün akşamüstlerinde güneşin kıpkırmızı bir top olup, ufukta ya da dağların ardında gözden yitip gitmesini izledim. En güzeli, en beklenmedik olanıydı... Bagan'da, pek de popüler olmayan bir tapınağın üstünden izlediğimiz günbatımı, beni en çok etkileyeni oldu çünkü güneşin battığı anda, diğer taraftan, kıpkırmızı bir ay yükseldi...Kanlı Ay!!!
Bunun gibi bir sürü güzel hatıram oldu...Ama şimdi biraz yorgunum, gücüm tükendi. Belki daha sonra yazarım yeniden.
Evde olmak güzel...

7 Kasım 2011 Pazartesi

Yaşam İçin Rehber


LIVE without PRETENDİNG
LOVE without DEPENDİNG
LISTEN without DEFENDİNG
SPEAK without OFFENDİNG...

1 Kasım 2011 Salı

Durmak & Yavaşlamak



Yorgun ve biraz da hasta döndüm turdan. Bir gün de gecikmeli döndük zira DOHA bağlantılı uçağımız 2 saatlik bir rötar yapınca, uçak bizi almadan gitti. İstemeden bir gece DOHA'da kaldık. 4 gece evde kalacaktım, 3'e düştü ve bu 3 gecenin ikisi de uyuyarak geçince, hiç bir şey anlayamadım evdeki zamanımdan. Neyse ki, TAYLAND & MYANMAR turuna gidiyorum. Yine en sevdiğim coğrafyalardan biri... Bana iyi gelir eminim...Bedenim olmasa da ruhum dinlenir...

Zamanın bu kadar hızlı akmasına dayanamıyorum. Koca sene göz açıp kapayıncaya dek geçiveriyor. Bir de bakıyorum ki, sene başladığı gibi bitmiş!!! 2010 ve 2011, iş anlamında hayatımın en yoğun yılları oldular. Belki eskiden de gün sayısı bakımından bu kadar yoğun olurdum ama coğrafya bakımından bunca değişik yerlerde olmak bu yoğunluğu daha fazla hissettiriyor. Bu hıza biraz fren yapacağım seneye...Bazı turlarımı başka arkadaşlara devrettim. Bedenimin ve ruhumun ihtiyacı olan DURMAK eylemini seneye daha fazla sağlayabileceğimi düşünüyorum. İnsan durma eylemi olmadan hayatı sanki hızlı bir trenin içindeymiş gibi yaşıyor. Dışarıda manzara akıyor ama hiç bir şey anlamıyorsun bir türlü...Durmadan ya da en azından yavaşlamadan dışarıda ne akıp geçiyor anlamak mümkün değil. İşte bu sebeple, neredeyim, ne yapıyorum, ben kimim ve ne istiyorum sorularının cevabını bulmak ve idrak etmek için DURMAK ya da en azından ciddi şekilde YAVAŞLAMAK lazım. Koşarak bir yere varılmıyor. Meditasyon bu konudaki en önemli araç. Ne de olsa durup oturuyorsun! Zaten işin en zor olan kısmı da bu zaten. İnsanların çoğu hiç bir şey yapmadan durup oturmaya alışlık değiller. Etrafınıza şöyle bir bakının: Herkes bir şeylerle meşgul! Bir saniye bile boşluk yaratmıyorlar kendilerine. BOŞLUK insanları korkutuyor tabii...Oysa boşluk çok önemli. O boşluklar olmasa, hayatın anlamı kalmaz ki! Müzik bile öyle değil mi? Birbiri ardına sıralanan notaların arasındaki boşluklar olmasa, müzik müzik olur mu?

Yine de, bütün koşturmacasına rağmen, yarın yola çıkacağım için çok mutluyum. Gideceğim yer dünyanın en egzotik coğrafyası bence...Eski SİYAM ve BURMA...İsimleri bile insanı hülyalara sürüklüyor...

Ama DURMAK!

O da benim diğer rüyam!!!

26 Ekim 2011 Çarşamba

Bhutan'dan Selamlar



Bhutan Krali evlendi gecen hafta... Bunun benimle ne alakasi mi var? Amma da yaptiniz simdi...Alakasi olmaz olur mu? Ben Bhutan'dayim su anda...Neyse lafi fazla sulandirmadan genel havayi aktarayim: Bhutan'da gectigimiz haftalarda kraliyet dugunu oldu. Bhutan'in 1980 dogumlu Oxford mezunu krali, soyluluk unvani olmayan, yani halktan bir kizla evlendi. Ama ne kiz!!! Nefis nefis! Her taraf kral ve kralicenin fotograflari ve posterleriyle dolu. Dugunun uzerinden uc haftaya yakin zaman gecmis olmasina ragmen, insanlar hala dugunun etkisindeler. Sokaklarda kral ve kralicenin posterleri satiliyor. Bizzat ben iki rozet bir minik poster alarak bu mania durumuna istirak ettim. En sevilen posterler kralin gelinle sarmas dolas cicekler arasinda verdigi poz ile, kralin gelini dudaklarindan optugu poz!


Bhutan gercekten de mutlu ve huzurlu bir ulke. "Kisi Basina Dusen Milli Mutluluk" konusunda kral cok dikkatli. Halkinin mutlu olmasini istiyor. Burasi gercek bir masal ulkesi: yemyesil vadiler, piril piril akan nehirler, masmavi gokyuzu, genc ve yakisikli bir kralla sahane guzel bir genc kralice, ormanlar, karli daglar... Masal degil de nedir bu?


Bhutan'da degisiklikler oluyor. Eski Bhutan yazimda Bhutan'da luks otellerin olmadigini falan olmadigini yazmistim. O yazinin uzerinden sadece 2 veya 3 yil gecti ve ben o yaziyi belki de yayindan kaldirmaliyim zira dunyanin en luks otelleri birbiri ardina burada konaklama tesisleri aciyor. Taj ve Amann basta olmak uzere insanin aklini basindan alacak nitelikte oteller aciliyor. Cep telefonlari herkesin elinde ve TV artik serbest! Bu hizla giderse Bhutan'in buyusunu yitireceginden korkmuyor degilim aslinda ama biraz ilerleme de iyi olmuyor degil hani!


Ulkeye giriste yine gun ve kisi basina 200 dolar minimum aliyorlar. Yani her gun minimum 200 dolar harcamaniz garanti! Yine tek basiniza gezmeniz mumkun degil. Mutlaka bir rehberiniz ve bir soforlu araciniz olmali. Programiniz ve otelleriniz belli olmali. Oyle sirtima cantayi takip gideyim, keyfime gore gezerim denecek yerlerden degil Bhutan. Sirt cantali turisti istemiyorlar zaten. Az gelsin ama parali turist gelsin diyorlar. Turistik hediyelik esya dukkanlarindaki fiyatlar insanin sapkasini ucuran cinsten ama gelen turist parali oldugu icin satiliyor. Oysa ayni mallar komsu Nepal'de beste bir fiyatina satiliyor...


Ilk geldigim zamanki Bhutan'la simdiki Bhutan arasinda buyuk farklar goruyorum. En buyuk fark baskent Thimpu basta olmak uzere buyuk yapilasma durumu! Maalesef Thimpu'nun kuruldugu vadi neredeyse tamamen bina dolmus durumda... Yine de tabii ki cok cok guzel ama bundan 10 sene onceki durumu hatirlayan benim gibiler icin fark buyuk! Ama tabii bir de baska sey var: Turistlerin gezip dolastigi DZONG'lar artik piril piril, tertemiz... Eskiden boyle degildi...Bhutan'da tuvalet adabi oturdugu gun, her sey tamam olacak bence... Bence bu masal diyarinin TEK eksigi bu! TUVALET ADABI!!!


Neyse, simdi gitmem gerekiyor...VEJETARYEN bir otelde kaliyoruz, aksam yemegi basladi bile ve benim muthis PHOBJIKA vadisindaki yuruyusumuzden sonra karnim cok acikti. 2900 metre rakimda 4 km yuruduk. Tamam kabul ediyorum cok bir sey degil ama 2900 metrede doga yuruyusu yapmak da o kadar kolay degil! Azicik insafli olun!!!


Bhutan'dan sevgiler...


3 Ekim 2011 Pazartesi

Bördübet Sonrası Ruh Durumları

Dün akşam "gerçek" dünyaya geri döndüm. Yaklaşık 2,5 haftalık inzivam bitti ve kendimi senelerdir olmadığı kadar dingin, merkezde, kararlı ve sağlıklı hissediyorum. Dinleyemediğim ruhumu dinledim, kalp atışlarımı dinledim, nefesimi dinledim, kafamı dinledim...KENDİMİ dinledim!!! Ben kimim? Ne istiyorum? Hayat önceliklerim neler? Nereye gidiyorum? Ama aslında nereye gitmek istiyorum? Ne yapmak istiyorum? Ne yapmamak istiyorum? Ne kadar koşup, ne kadar durmalıyım? Koşmalı mıyım? Geçmişi ne kadar taşımalıyım yanımda? İlla taşımalı mıyım peki? Kendi kendime kaldığım o sessiz ve sakin zamanlarda bu soruları evirip çevirdim kafamda. Cevap geldi mi peki? Offff!!! Hem de nasıl!!! Birbiri ardına, aktı cevaplar... İnanılmaz aydınlanma, müthiş bir berraklık ve en önemlisi bunları hayata geçirmek için gerekli olan direnç, içsel güç ve cesaret! Hepsine dokundum tek tek ve hepsini hayatıma kabul ettim dileyerek, isteyerek!
Bördübet'te uzun zamandır heyecanla beklediğim bir kişisel gelişme programına katılmam, tabii ki süreci hızlandırdı. Harika bir öğretmen eşliğinde, kendimi bedensel ve ruhsal olarak nasıl desteklemem ve beslemem gerektiğini öğrendim. Senelerdir başkalarına anlatıp da bir türlü uygulamaya koymadığım, koyamadığım, değiştiremediğim ya da değiştirme cesareti bulamadığım şeyleri hayatıma dahil ettim. Beraber büyüdüğüm bir sürü yiyecek ve onlarla beraber duygu/düşünce kalıbı/alışkanlık/takıntıdan kurtulmanın mümkün olduğunu gördüm. içim gerçek bir şükran duygusuyla dolu. Bu hediyeyi kendime verebilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum.
Sırada ne var? Çok heyecanlı bir dönem bekliyor beni...Önce hafta sonu PARİS!!! Osman'la bazı dostları ziyarete gidiyoruz. Dönüşte uzun bir seyahat için NEPAL-TİBET-BHUTAN yollarına düşeceğim. Memleketine akraba ziyaretine giden gurbetçiler gibi hissediyorum kendimi...
Bu turun ardından yine çok çok sevdiğim bir başka coğrafyaya uçacağım: TAYLAND&MYANMAR! Burada başlayan ruhani ortamı Himalayalar ve MYANMAR'ın zamansız tapınaklarıyla destekleyeceğim. Çok çok mutluyum!!!
Aralık ayında ise BHARAT MATA yani HİNDİSTAN ANA bekliyor olacak beni... Ben de ona koşacağım kucaklanmak için...
Bu arada bir de evimi Büyükada'ya taşıma projesi var ki, ayrıntıları yavaş yavaş aktaracağım. Önce biraz şekillensin her şey!
Bloga neden daha fazla fotoğraf koymadığımı soranlar oluyor. Haklısınız ama ben fotoğraf çeken biri değilim, sevmiyorum da... Kendimi zorlayıp da çektiğimde ise ortaya aslında hiç de fena olmayan kareler çıkıyor...Gözüm iyiymiş, öyle dediler:)))
Bu arada dün akşam İstanbul'a döndüğümde fark ettim ki sonbahar başlamış buralarda ama benim kalbim yazda kaldı.
Herkese çok güzel bir sonbahar diliyorum...

14 Eylül 2011 Çarşamba

İzlanda- Bodrum- Endonezya - Bördübet

Hani yavaşlamak istedikçe daha da hızlanır ya hayat, işte ben de aynen bu durumdayım. Aslında yavaşlamak istemek, akışa karşı durmaya çalışmak demek oluyor ki bu tamamen TAO'nun ruhuna ters! Her ne varsa ve nasıl akıp gidiyorsa, o zaten olması gerektiği gibi oluyordur DA gel bunu benim dingin sulara demir atmayı arzulayan gönlüme anlat! velhasıl diyeceğim odur ki, her şey yine her zamanki gibi hızlı! Amaaaa...Bu sefer ben daha dinginim, nasıl becerdiysem artık! Belki arada yaptığım inzivalar ve kendimle kalmalar sayesinde bunu başardım, bilmiyorum.
Son haftalar son derece keyifli ve verimli zamanları getirdi beraberinde. aslında keyifli süreç Temmuz ayındaki İzlanda turuyla başlamıştı. İzlanda'nın muhteşem yabanıllığı içinde, özüme dokunmuş, pagan köklerime dönmüş ve gecenin aydınlığı içinde, kafamdaki sorulara cevaplar aramış ve bir çoğuna da bulmuştum. Evet, İzlanda'nın benim üzerimde böyle bir tuhaf etkisi var. Başka türlü anlatamıyorum bunu...Kendime dönmeme yardım ediyor: Bir nevi TİBET! Zaten nedense iki coğrafyayı da benzetiyorum birbirine...İkisi de sonsuz düzlükler, insansız boşluklar ve insana kendini küçücük hissettiren dağlarla örülü...İzlanda da bir de deniz faktörü devreye giriyor tabii...İçine giremesem de, yüzemesem de bendeki İZLOMANİA'yı tetikleyen deniz faktörü...Kocaman dalgalar, simsiyah kayalıkları dövüyor. Kumsallar hiç de posterlerdeki gibi bembeyaz kum ve turkuvaz su kombinasyonundan değil. Aksine simsiyah, ürpertici ve hatta azıcık tehditkar ama ne gam! Dalgaların sesi kulaklarınızda davul çalarken, o ritmi kalbinizin ritmiyle birleştirdiğinizde, hissediyorsunuz ki siz de doğanın ayrılmaz bir parçasısınız. Bütünleşme, bir olma bu kadar mı güzel yaşanır?
İzlanda dönüşü Bodrum'a geçtim. Herkesin Bodrum'u kendine tabii ama benim Bodrum'um benim için en iyisi: Tepenin üzerinde bir taş ev, bolca kitap, müzik, çay, biraz yüzme, bolca sessizlik! İnsan daha ne ister ki? Eller havaya başkenti Türkbükü hemen altımda, ama sorun bana bu 3 sezonda kaç defa gittim? Sadece 1! O da bu sene, ayıp olmasın diye...Meşhur bir dondurmacı varmış Türkbükü'nde, adı DOĞAL DONDURMA imiş, BİTEZ dondurmacısından bile daha iyiymiş diye duya duya, bir akşam kalkıp gittik Osman'la. Sora sora Bağdat bulunur, bizde bulduk o meşhur dondurmacıyı. Kuyruk vardı önünde, biz de girdik bekledik. Konuşulanlardan anladığımıza göre o akşamki kuyruk kuyruk sayılmazmış...Kuyruk uzadı mı bir, bir buçuk saat beklenirmiş bazen dondurmaya ulaşmak için...Biz sadece 6-7 dakika bekledik ve o meşhuuuuur dondurmaya ulaştık. Peki neymiş? İtiraf edeyim mi: Ben pek bir şeye benzetemedim açıkçası...Belki lezzetli olabilir ama öyle uğruna bir saat kuyrukta beklenecek bir numara yok! İşte o dondurma seferimiz sırasında, asil ve necip Türkbükü sosyetesini yakından gözlemleme fırsatım oldu. Gözlemlerimi burada paylaşırsam, üzerine alınanlar çıkacaktır ve bir kere daha bir yazımı yayından kaldırmak istemiyorum. Haa evet, bir kaç sene evvel böyle bir şey geldi başıma da...Yazdığım bir yazıda, eleştirilerimi tamamen kendi üzerine alınan bazı üstün zekalılar, başıma olmadık işler açtılar. Arada çok sevdiğim ve saydığım insanlar vardı ve onların yüzü suyu hürmetine yazıyı yayından kaldırdım. Ama bu sadece bir kere olur... O da sadece hatır için...
Neyse nereden nereye geldik...
Diyordum ki Bodrum'da geçirdiğim o günler bana nefis bir terapi oldu. Yetti mi? Tabii ki yetmedi ama zaten orada yaşasam bile doyamam ki öyle bir ortama! İşte bu yüzden yarın tekrar uçağa atlayıp oraya gidiyorum. Yanımda yine bir dolu kitap olacak. Niyetim meditasyon, kitap ve müzikle dolu bir hafta geçirmek. Ayın sonuna doğru Bördübet'e geçeceğim. Orada "BUDA SİZE YEMEĞE GELSE" adlı kitabın yazarı HALE SOFİA SCHATZ'la, dostum ve koçum BANU GÜREL'in bir ortak atölyesi olacak. Konusu: Bedeninizle birlikte ruhunuzu da beslemek...Ne zamandır o yöreye gitmek istiyordum, işte bu atölye belki de bana ihtiyacım olan her şeyi verecek. Hem beden-ruh birlikteliği, hem de sessiz ve sakin bir ortamda, sonbaharı karşılama... Sonrasında en sevdiğim coğrafyalara uzanacağım harika bir dönem başlıyor:Nepal- Tibet- Bhutan- Myanmar-Tayland- Hindistan...Ekim-Kasım ve Aralık döneminde dokunacağım topraklar. Özlemiştim oraları!
Bunun dışında, en son Endonezya gezisi tam anlamıyla bir başarı öyküsü oldu bence...Hele SULAWESİ'de geçirdiğimiz günler, unutulacak gibi değildi gerçekten. Özellikle TORAJA bölgesinde, öyle bir cenaze merasimine rastladık ki, akıllara zarar! Bu mevsim, kuru mevsim olduğundan, aileler, ölülerini ebediyete uğurlamak için son derece geniş, zengin ve debdebeli törenler düzenliyorlar. Kişiler öleli çok uzun zaman geçmiş olsa bile, ölü, geçici mezarından çıkartılıp, bir katafalkın üzerindeki tabutuna yerleştiriliyor. Sonra hısım akraba, davetliler toplanıp, düzinelerce BUFALO kurban ediyorlar. İnanışa göre bu kurban edilen bufalolar, ölüyü gökyüzüne taşıyacaklar. Dolayısıyla ne kadar çok olursa bu göğe yükselme o kadar hızlı ve çabuk oluyor. Ailenin fertleri, evlatlar, yakın ve uzak akrabalar bu sevaba ortak olmak ve prestijlerini arttırmak için mutlaka bir ya da birkaç bufalo hediye ediyorlar. Sonra köyün ihtiyar meclisinin uygun gördüğü zaman için de,her gün bu bufalolar birbiri ardına kurban ediliyorlar. Bu işlemi yapacak kişinin son derece becerikli olması gerekiyor zira boğazı tek darbede kesmek lazım. Aksi takdirde bufalonun gazabına uğrayabilir...Hatta sinirlenen ve canı yanan hayvan etrafa saldırabilir. İşte biz de böyle bir törene denk geldik. Ölü evine eli boş gidilmez mantığı SULAWESİ'de de işlediği için, yoldan üç dört karton sigara ve bir iki şişe viski aldım. Cenaze sahibine verdim hepimiz adına ve şöyle dedim: Eğer bizim buradaki varlığımız, annenizin ruhunun göğe yükselmesini birazcık dahi hızlandıracaksa bu bizim için onur ve mutluluktur... Gözyaşlarına boğulan genç adam, bizi özel bir locaya aldı. İçecekler ikram ettiler. Ölünün tabutunun yanına çıkarttı. Bol bol fotoğraf çektik. Tabii ki inanılmaz bir deneyim oldu hepimiz için...
Turun son bölümü BALİ'de geçiyordu. Orada da deniz kenarında harika bir otele kaldık. Denize girme fırsatımız bile oldu. Otelin iki restoranı vardı. Serbest olduğumuz sabahlarda, tüm grup olarak, denize nazır olan restoranda sözleşmiş gibi buluşup, kahkahalar ve sohbet eşliğinde, masmavi okyanusu ve palmiye ağaçlarını seyrederek kahvaltımızı yaptık. Otelin ortasındaki kocaman lagünde yaşayan dev su monitorlarını besledik. Kumsala inip, şezlonglara yayıldık ve satıcıları ihya ettik. İyiydi yani...
Şimdi yine küçük bir ara vereceğim turlarıma. Biraz şarj edeyim pillerimi. Sonbahar yoğun ve hareketli olacak...

21 Ağustos 2011 Pazar

Tatil Güzel Şey

Evet yaa! En ihtiyacım olan şeye sonunda kavuştum: SUSMAK ve DURMAK!
Yaklaşık 16 gündür denizi tepeden gören bir rüzgarlı tepede, oturdum ve sustum. Kimileri için tatil " deniz-güneş-kum-eller havaya"dır ya, ben işte bu durumun TAM TERSİ bir yapıya sahibim. Çoğunluk ister ki, kopsun ve eğlenceden eğlenceye aksın; oysa ben isterim ki, kendime döneyim. İçime bakayım. Kalbimin atışını duyayım. Merkezime dokunayım. Fakat itiraf edeyim ki şunu farkettim: 2-3 hafta ile olacak gibi bir şey değilmiş bu. Yani en azından benim için 2-3 hafta içinde bu istediklerime ulaşabilmem mümkün değil. Zira bugüne dek geçen zamanın ilk 10 gününde zaten ciddi bir idrak sorunu yaşadım. Neredeyim? Ne yapıyorum? Sabahları erken kalkmak en sevdiğim şeylerdendir ama bir türlü erken uyanamadım. Günün yarısını uykuda harcadım dersem yeridir. Ama ne yapayım? Bir türlü gevşeyemedim. ilk 10 gün denize bile sadece 1 kere girdim. Ben ki eskiden yüzümü denizde yıkardım, bir türlü adapte olamadım bu duruma. Garipsedim... Ancak 10 gün geçtikten sonra sabahları daha makul saatlerde uyanmaya başladım. Kahvaltıdan önce denize gidip, yüzümü serin mavide yıkadım. Neyse ki kaldığım yerde kocaman ve bomboş bir havuz var. Aynı şey değil biliyorum ama yine de içindeki kloru alıp yerine doğal deniz tuzu koymuşlar. Nefis olmuş... Gücüm en fazla oraya kadar gitmeye yetti ilk günlerde. Şimdi şimdi son bir iki gündür sabah uyanıp hemen denize fırlıyorum. Atlıyorum arabaya doğru Küçükbük veya Hebil...Atıyorum kendimi suya...Denizle o eski alışık olduğum flörtüme devam ediyorum kaldığımız yerden. Dalıyorum, çıkıyorum, balıkların arasına inip onlarla kucaklaşıyorum. Nefesim yetse onlarla devam edeceğim kayaların arasına doğru ama yetmiyor, yukarı çıkıyorum. Masmavi gökyüzüne bakıp, günü selamlıyorum. Hiç istemiyorum sudan çıkmayı ve ellerim avuçlarım buruş buruş olana dek suda kalıyorum. Sonra tuzlu tuzlu eve dönüyorum ve bazen çocukluğumda yaptığım gibi, duş falan almadan denizin tuzu saçlarımda, tenimde uyuyorum gece... İşte diyorum ya, tam gevşedim, kıvama geldim, bitti tatil! Son 3 günüm... Ne diyeyim? Özleyeceğim...
Kısaca derim ki, tatil yapmak bile bir alışkanlık gerektiriyor. Gevşemek ve yükü boşaltmak için bu gerekli...Ama be birader, alışana kadar tatil bitiyorrrrrr...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Gazete YOK, TV YOK!!!







Geçenlerde bir kararımı tazeledim: TV'de HABERLER'i izlemeyeceğim ve gazete okumayacağım! Evet, sevgili dostlar, bu ikisini de yapmıyorum. Yüreğim kaldırmıyor ve çok sıkılıyorum. Resmen düşüne düşüne anksiyete hastası oldum iyice. Sabahları yürek çarpıntıları ile uyanmaya başladım! Bu son numaram! Ve sadece yazı olsun diye değil, gerçek olduğu için paylaşıyorum burada. Sabahları uyandığımda kendimi sanki kötü bir şey olacakmış hissi ile dolu, kalbim küt küt atarken buluyorum. Bu son zamanlarda geliştirdiğim bir şey! Devam ederse, sanırım tedaviye kadar gidecek ucu...





Neden kaynaklanıyor bilmiyorum. Nereden çıktı? Ne tetiklemiş olabilir?Hiç bir fikrim yok. Ama bildiğim bir şey var ki o da memleketin yoğun, kaygan ve son derece pis zemini bu durumu iyice güçlü kılıyor. Ben de daha önce vermiş olduğum kararımı bu sefer daha da inançlı bir şekilde uygulamaya koydum ve artık TV yok, GAZETE yok!





Zaten gerekli gereksiz bütün haberler, bütün enformasyon, sağda soldan akıyor beynimize. Bir de ekstra çaba ile fazlasını alıp, beynimizin hard disk'ini doldurmaya değer mi?





Gündem dediğimiz şeyde neler var? Politikaya girmeyeyim diyorum ama durum zaten ortada. Benim vekalet verdiğim CHP, kıt zekamın bir türlü anlayamadığı şekilde önce yemin etmeyeceğim diye tutturdu, sonra da gitti yemin etti. Peki arada ne değişti de gitti yemin etti? Bir şey oldu mu? Balbay çıktı mı? Haberal? Yooo...Hala herkes yerli yerinde duruyor. E peki o zaman ne oldu? Hangi pazarlıklar döndü? Kim kime ne dedi ve arada ne ödünler verildi? Bilmiyoruz. ve itiraf ediyorum ki, şahsen BEN bilmek de istemiyorum... Bu durum sadece CHP'nin zaten "tutarsız, ne demek istediğini, neyi neden yaptığını bir türlü anlatamayan parti" imajına katkıda bulunmuş oldu. Bu benim görüşüm! Ben bile anlamadıktan sonra gerisini siz düşünün artık!





Diğer bir gündem maddesi: Kürtlerle olan durum. Bu konuya zaten hassas yaklaşıyorum. Duygularımı burada açıkça ifade edemem. Rahmetli kızkardeşimin kocası bir KÜRTTÜ... Sadece bunu söyleyebilirim...Ama bütün parlamento içinde en esaslı duruşu BDP kökenli bağımsız milletvekilleri sergiliyor, buna inanıyorum... Yandaş mıyım? ASLAAAA!!! Ben memleketin her köşesinin Misak-ı Milli sınırları içinde kalmasını isteyen, ULUSAL cephenin bir parçasıyım. Eyalet sistemi bile bana ters düşüyor ama az kaldı, yakında eyaletlere bölüneceğiz, orası açık! Tek istediğim bu ayrılıkçığın arka planında, makro boyutta neler var (petrol, uyuşturucu trafiği, Fırat-Dicle suları, Aldebaranlılar v.s) bunları anlayabilmek... Çünkü bu eninde sonunda olacak. Tarihi programlamada her şey yolunda giderken, sistem sadece küçücük bir an için ERROR verdi ve kendini kapattı. O an sahneye ATATÜRK'ün çıktığı andı. 11 Kasım 1938'den itibaren de sistem kendini yeniden açtı ve, tıpkı bilgisayardaki gibi, önce hasar kontrolü yaptı ve sonra da yapmaya başladığı işe geri dönüp, uygulamalara kaldığı yerden devam etti. Yani Türkiye'nin şimdiki durumu, hepimizin gayet net bir şekilde bildiği gibi, dünden bugüne olan, AKP eliyle son 10-15 senede kotarılmış bir durum değil. Yüzyıllardır kurgulanan planın bir parçası.





Futbolda şike olayı! Sorulacak soru bence "Kim şike yaptı" değil, "Kim şike yapmadı" olmalı. Liglerimizde HİÇ KİMSENİN temiz olduğuna inanmıyorum. Hele hele son yıllarda artan BAHİS sitelerinde dönen paralara bakacak olursak, şikesiz maç olamayacağı KABAK gibi ortaya çıkar. O yüzden kimseyi ligden düşürmek falan olmaz. Bence liglerimizi bir seneliğine toptan kapatalım. Olsun bitsin! Halkı uyutacak eğlence nasıl olsa bulunur bizim memlekette!





Üçüncü köprü! YAPACAKLARRRRRRRR... Vurgunu seven halkım zaten fiyatlar yükselecek diye, o taraflardan ucuza arsa kapatmanın peşinde. Para için ruhunu satmış insanlardan doğaya sahip çıkmalarını isteyebilir misiniz?





Bu liste böyle uzar gider, dolayısıyla en iyisi burada kesmek.





Yaz aylarımı kitap okuyarak, nefes alarak ve arada çok sevdiğim destinasyonlara doğru tura çıkarak geçirmek istiyorum. Arada yüzmek ve sevdiklerimle birlikte olmak da var tabii ki...





AMAAAA: Gazete ve TV YOK!!!





11 Temmuz 2011 Pazartesi

12 Mart 2011 - İstanbul /Antalya Uçağı Notları

Hepsi bir örnek seralar
Kaplamış ovaları
Yazı hapsetmişler içlerine
Dışarıda kış ama içeride yalancı bahar.

Zirveler kaplı etrafta
Güneş pırıl pırıl!

Eskiden narenciye ve sazların
Kokusu gelirdi yazın
Nemle karışık

Dağların arasına sıkışmış, yapayalnız
Çimento fabrikası.
Yolları kıvrıla büküle
Ama hep ondan uzağa gidiyor.

Toroslar dörtnala denize akıyor.
Aralarında yeşillikler, düzlükler
Derin yarıklar,
Çamuru içinde eritmiş bulanık sular.

Zirvelerden eriyen karşarın suları iniyor.

Koyu boncuk mavisi deniz
Kıpırtısız...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Yaz Durumları - Yaz Kitapları

Yaz benim için de -literally- başladı. Dün akşam 3 gece 4 günlük minik bir tatilden geri döndüm. Yakın dostlarım Didi-Şebo-Saadet üçlüsüyle, Çeşme'ye gittik. Daha doğrusu gitmeyi başardık! Aylar öncesinden uçak biletlerimizi aldık, yerlerimizi ayırttık ve mızıkçılık yapmadan GİTTİK! Konaklama mekanı Çeşme Sheraton oldu ve aslında eğer bu kadar kalabalık olmasaydı daha da iyi olurdu ama yine de dostlarımla birlikte olup, sahilde, kendimi rüzgara verip sadece tembellik yapmak çoook hoşuma gitti. Yalnıııızzzz...Aklım ve gönlüm ALAÇATI'da kaldı! Nefissss bir yer! Eylül'de gideceğim ve bir kaç günü orada geçireceğim.
Geçen hafta yazdıklarıma dönecek olursam:
Çalışma hayatımın -herhalde- ennn kapsamlı, en hareketli ve en yorucu dönemini geride bıraktım. Kendimi her anlamda çifte maraton koşmuşum gibi hissediyorum. Bu maratona başlarken en büyük dileğim, görevlerimi layıkıyla yerine getirip, kimseye ve en çok da kendime mahcup olmadan Haziran sonuna ulaşmaktı. Mahcubiyet ne kelime?! Herşey çok çok iyi oldu. Birbirinden özel turlar yaptım, inanılmaz şeyler yaşadım, hayatta sadece bir kere tanık olunabilecek nitelikte sanat aktivitelerine dahil oldum ve bütün bunlar beni biraz daha büyüttü. Hayata bakışımda -gerçekten- inanılmaz değişimlerin olduğu bir yıl yaşadım. Kendimi her anlamda çok daha donanımlı ve çok daha olgunlaşmış hissediyorum. Daha dengeli, daha merkezde ve çok daha AN'da kalmayı başaran bir insan oldum artık. Özellikle son bir kaç aydır sürdürdüğüm NEFES TERAPİ'lerinin bundaki etkisi tartışılmaz...Önce BEN demeyi öğreniyorum. Maskeyi önce kendime sonra başkalarına takmayı öğreniyorum diğer bir deyişle, ki itiraf etmem gerekirse, bu 43 yıllık hayatımda, hiç deneyimlememiş olduğum bir şeydi. Önceliklerimi değiştirdim. Bu da müthiş bir büyüme duygusu kattı bana...
Beni en çok üzen şey memleketin durumu ama anlaşılan o ki çoğunluk son derece memnun. O zaman benim de bu durumda yapabilecek bir şeyim kalmamış oluyor. Seçimlerden sonra yazdığım yazıya çok fazla yorum geldi. Kimileri bana katılırken, kimileri çok ağır konuştuğumu/yazdığımı söyledi. Ben söylediklerimin/yazdıklarımın arkasındayım. Üzülüyorum. Kızıyorum. Memleketimi seviyorum ama bu memlekette yaşayanlarla ortak paydamın neredeyse hiç kalmadığını görüyorum. Bu memlekette yaşayanların büyük çoğunluğu artık son derece bencil, acımasız, güçlünün yanında olup güçsüzü ezen, para için ruhunu satan, gösteriş budalası, küstah ve kaba bir güruha dönüştü. Ben ve benim gibiler eziliyoruz arada ve ne yazık ki hiç kimse benim ve benim gibilerin hakkını savunacak beceride değil! Ben AYNI BAĞIN GÜLÜ değilim...Öteki bağın güllerini kim koruyacak?
Neyse...Bir daha bu konuya değinmek istemiyorum...
Turlarım yavaşladığı için artık yaz okumalarıma da başladım:
Elimdeki kitaplar birikti...Hem Türkçe hem İngilizce okuyorum her zamanki gibi. Konular daldan dala atlıyor yine her zamanki gibi...Ufak bir liste yapacak olursam:
1- Murathan Mungan "Şairin Romanı"... Henüz başlamadım ama en keyifli okumam olsun diye hard cover olanından ısmarladım ve İdefix'ten geldi geçenlerde. Şöyle bir göz gezdirdim sayfalar arasında, HARİKA! Sanırım Mungan'ın en önemli kitaplarından biri olarak anılacak seneler sonra da...

2- Enis Batur olmadan bir okuma dönemi olur mu? Olmazzzz...Dolayısıyla bir minik okuma keyfi de oradan geliyor haliyle: 60 mm Dizüstü Meşkler ve İçcep Meşkleri... Evet, kitabın adı bu! Bazıları bir sayfa, bazıları bir paragraf ama hepsi de derinleştikçe derinleşen denemeler. Bayılırım denemelere zaten...Bir kısmını okudum. Bir kısmını da keyfi uzatmak için sonraya bıraktım. Her zamanki gibi en sevdiğim yazar, en sevdiğim yazın kişisi Enis Batur!
3- Veee bir günlük var listemde: Rainer Maria Rilke'den "Floransa Günlükleri". Sevgilisi'nin teşvikiyle 1898 yılında Floransa'ya giden Rilke, her yeri karış karış gezmiş ve gördüklerini de sevgilisine notlar şeklinde deftere aktarmış. İşte en sevdiğim bir başka tarz olan seyahat notları bunlar. Ama öyle sıradan notlar değil. Heykeller, tablolar ve diğer tüm sanat eserleri hakkında yazılmış müthiş notlar ve kişisel gözlemler. Bunları derleyen kişi Rilke olursa, okumamak benim açımdan imkansız olur doğal olarak...Kitap yazı masamın sağ köşesinde, Mungan'ın kitabının üstünde açılmayı bekliyor.
4- Daniel Wallace'ın "Büyük Balık"ı film olarak da çok sevmiş olduğum bir hikaye idi. Kitabını da okumak istiyordum ne zamandır. Dün gece tatilden gelir gelmez okumaya başladım. Neredeyse 1/3'ü bitti bile ve nefis bir seçim yapmış olduğuma bir kere daha inandım. Büyülü bir hikaye, büyülü bir atmosfer ve büyüleyici bir ana karakter var kitapta. Bunu herkese öneririm.
5- Dalai Lama'nın orta boy bir hard cover kitabı bir süredir orta sehpanın üstünde beni bekliyor: Becoming Enlightened...Aydınlanmak! Nasıl olur, ne zaman olur bilemiyorum ama bu arayış içinde uzun zamandır debeleniyorum. Kendimle uğraşıyorum ve içime dönmek için her fırsatı değerlendiriyorum. Belki seneye...Biraz daha yavaş bir tempo ile çalıştığım sürece girdiğimde, bu konu ile daha fazla ilgilenme fırsatım olacak.
Evet, yaz benim için de başladı. Kitaplarım bir yanda, sevdiklerim etrafımda...Bir de resim için zaman ayırabilirsem, işte o zaman daha da keyifli olacak her şey.
Haa unutmadan! Osman bana harika bir fotoğraf makinası verdi: Bir CANON G 10... Yavaş yavaş fotoğraf çekmeye de başlayacağım artık. Bu konuda her türlü bilgi, öneri ve yoruma açığım. Yardıma da tabii...
Bu şartlar altında bana başka söyleyecek söz kalmıyor: YAŞASIN YAZ!!!

22 Haziran 2011 Çarşamba

Yaz Başladı!

6 aylık maraton bitti, şimdi biraz gevşeme ve arkadaşlarla birlikte bir şeyler yapma zamanı! Yazın tadını çıkarıp, denize koşmanın zamanı. Kitap okuma ve sabahları bir bardak mis kokulu kahve eşliğinde evde salınma zamanı.
Yorulmuşum ama mutluyum. Ocak ayından beri dünyanın çevresinde neredeyse tam tur attım. İlginç şeyler yaşadım, değişik insanlarla tanıştım. Farklı sular içip, farklı yemekler yedim. Arada evimi ve can dostlarımı çok fena özledim ama her daim mutlu kaldım. İnsan sevdiği işi yapınca, o zaman herşey çok daha kolay oluyor. Bu anlamda ne mutlu bana!
Off!!! Deminden beri yazdıklarımı silip duruyorum.Anlaşılan o ki, bu gece bende doğru dürüst bir şey yazacak güç yok! İyisi mi ben burada bitireyim ve gidip üçlü kanepeye uzanayım...
Yaşasın tatil! Yaşasın YAZ!

13 Haziran 2011 Pazartesi

Seçim Sonrası

Halk son sözü söyledi:


Ben bu adamları istiyorum!


Hani bu halk AKP iktidarı yüzünden ekonomik açıdan kıvranıyordu?


Hani öğrenciler, şifresi ayrı kopyası ayrı mağdurdular?


Hani çiftçi inim inim inliyordu?


Üretici perişan, tüketici ondan beterdi?


Hani sosyal hak ve özgürlükler ayaklar altında eziliyordu ve başımızdaki padişah kesilmişti?


Hani fikrini söyleyen içeri tıkılıyordu?


Hani kimsenin özeli, gizlisi saklısı kalmamıştı?


Hani telefonlarımız dinleniyordu?


Hani eğitimde fırsat eşitliği ortadan iyice silinmişti?


Hani üniversiteler kepaze olmuştu?


Demek ki bunların hiçbiri doğru değilmiş.


Demek ki ben başka bir boyutta yaşıyormuşum, %50 başka bir boyutta...


Ne demiştim geçen senelerde?


BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...


Bu konuda ne kadar doğru karar verdiğime bir kere daha inanıyorum artık.


Ben bu halktan biri değilim, olmak da istemiyorum!


Bu halk yalancı, ikiyüzlü ve kimin arabası tıngırdarsa ona binen türde yalaka ve yavşak bir güruha dönüşmüştür.


BEN BÖYLE DEĞİLİM! OLMAYACAĞIM!


Vatanı sattılar...


Sularımızı kirlettiler...


Kıyılarımızı bitirdiler...


Ormanımız kalmadı...


Lise ve yüksek öğrenim kurumlarımızın içlerini boşalttılar...


Halkı dizilerle, evlenme programlarıyla uyuttular...


Üç beş sahte aydını ekranlara çıkartıp kafaları bulandırdılar...


Herkesi paraya endekslediler, millet para için anasını öldürür hale geldi iyice...


Arkadaş arkadaşı PARA için satıyor, ardına bile bakmıyor...


Herkes acımasız, gemisini kurtaran kaptan ve "bugün var yarın yok"...


Kimseye güvenemezsin...


Neyse, bu örnekler böyle uzar gider...


Uzun lafın kısası:
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...



BİR KERE DAHA...

22 Mayıs 2011 Pazar

Bach'ın Mezarının Başında

Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?
Etrafınızda bir sürü insan varken ve hatta işten başınızı kaldıramadığımız zamanda bile, kendinizi yapayalnız, bir başına ve biraz canı acımış hissettiniz mi?
Ben bugün işte tam da bu şekildeyim.
Oysa Leipzig'teyim. Olağanüstü bir MAHLER FESTİVALİ'ndeyim. Tatlı mı tatlı bir grup insanla birlikteyim. Konserler muazzam, orkestralar muhteşem ve solistler dünyanın en iyileri...Hava tam deli bahar...Birden yağıp gürlüyor, ardından beş dakika geçince de sımsıcak bir güneş sırtımı ısıtıyor. Ağaçlar yemyeşil, bahçeler çiçek dolu. İnsan daha ne ister?
Herhalde bahar çarptı beni...Ben artık hemen hemen her baharda bu ruh haline bürünüyorum. Tabiat yeniden doğuyor, ağaçlar çiçekleniyor ve tarlalara can gidiyor ya, ben de -galiba- istiyorum ki, gidenlerim de canlansın. Olmuyor tabii...Gidenler geri dönmüyor ve bunu fark edince, baharın tüm güzelliği bir anda anlamsızlaşıyor.
Sabah konserde dinlediğim müthiş parçada, MAHLER şöyle seslenmişti: Yapayalnız yüreğim sadece huzur istiyor...Çarpıldım! Beni hem müziğin büyüsü hem de solistin dolgun sesi bu hale getirdi. Konserden çıkınca, epeyi bir süre kendime gelemedim. Sonra da öğleden sonrayı yalnız başıma geçirdim.Serbest gün olduğu için herkes kendine göre bir taraflara dağılmıştı. Aslında çok kereler bu boş zamanları dört gözle beklemişimdir. Biraz kendimle ilgilenip vakit geçirebileceğim zamanlar olarak görmüşümdür. Bugün de aynı niyetle şehirde yürüyüş yaptım azıcık ama gel gör ki attığım her adımda içimdeki yalnızlık duygusu büyüdü. Somutlaştı. Kocaman oldu. Sokaklarda boş boş dolandım. Etrafı seyrettim. Ailelere baktım, sevgililere imrendim. Çoluk çocuk meydanlara parklara akmış halkın içinde erimek istedim. Ama olmadı. Eriyemedim. Kendimi o uyumlu havanın içinde ayrık otu gibi hissettim. Bundan kurtulmak için bir kalabalık bira evinin, Bach'ın kilisesi Thomas Kilisesi'ne bakan masalarından birine yerleşip,şimdi tam mevsimi olan beyaz kuşkonmaz ile kendime ziyafet çektim. Ama nafile! Ben oturduğumda günlük güneşlik olan hava, ben oturduktan en fazla 10 dakika sonra birden karardı ve bir anda sağanak indirdi. Restoranın içine kaçtım. Etrafta ilgilenecek bir şey kalmayınca, defterimi açıp, bir iki satır bir şeyler çiziktirdim. Gönlümdeki tanımlayamadığım sıkıntı hiç ama hiç azalmadı. O sırada garson nereli olduğumu sordu. Türküm dedim. O da Yunanlıymış, iki kelam ettik gurbetteki iki komşu olarak. Sonra hesabı ödeyip oradan ayrıldım.
Kafamda türlü düşünceler cirit atarken bir de baktım Thomas Kilisesi'nin kapısındayım! İçeri girdim. Dosdoğru altara doğru gittim ve her zaman oturduğum banka oturup, BACH'ın mezarına diktim gözlerimi. Dua ettim O'nun için. Yetmedi benimkiler için dua ettim. Gözlerimden akan yaşlardan hiç utanmadan, burnumu çeke çeke ağladım. Kilisenin serin sessizliğinde, uzun süre oturdum o bankta...Her zamanki bankımda...
Sonra kalkıp Pazar gününün ıssızlığıyla yankılanan ara sokaklardan geçerek otelime, odama döndüm.
Ve başladım yazmaya:
Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?

8 Mayıs 2011 Pazar

Kısacık...

İhmal ettim, biliyorum ama ne yapayım? Benimkisi tembellik değil, isteksizlik hiç değil...Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum ama blogları kapattıklarından beri içimde bir güvensizlik, bir tuhaflık. Sanki her an, herşey, yine ulaşılamaz hale dönüşecek! Belki bu bence bir engel yarattı. Bilmiyorum...
Geçen hafta Peru & Bolivya'dan döndüm. SONDU! Vedalaşmam çooook zor oldu. Bazı yerlerde resmen ağladım. Kim bilir bir daha oralara gidebilecek miyim? Bir daha Machu Picchu'da oturup etrafı seyredebilecek miyim? Titicaca'yı sarmalayan Corillera Real' in yansımalarında kendimi kaybedecek miyim? Lima'da Ceviche peşinde dolanacak mıyım? Sevgili arkadaşım ALBERTO'yu bir daha görebilecek miyim? Sadece Allah bilir...
Yarın Hırvatistan'a gidiyorum. SON turum olacak! ANDREA ile vedalaşmak da zor olacak. Yine de Hırvatistan hemen şurası! Hop dedin mi gidersin. İçim daha rahat...
Bunun dışında GERÇEKTEN yeni bir şey yok hayatımda. Aynı hareket devam ediyor. Kıtalar arasında git gel...
Yakında daha iyi bir şeyler yazarım.
Şimdilik bu kadar...Valiz hazırlamam lazım:))

10 Nisan 2011 Pazar

Hızlıca Son Bir Ayda Olanlar...

En son yazımın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş. Bu zaman içinde, ne zaman yazmak istediysem, tam da o gün blogumu edit edemeyeceğim şekilde engellendiğimi gördüm hep. O zaman da eskilerin dediği gibi sıtkım sıyrıldı ve başka yerlere zapladım...Olmadı yani. Olduramadım! Oysa bu zaman zarfında öyle güzel şeyler yaptım ki anlatamam...Kısaca sıralayacak olursam:

  • Mart'ın ilk yarısında erkek arkadaşımla Güney'e baharı karşılamaya indik. Antalya'dan bir araba kiralayıp üç gece dört günlük bir LİKYA gezisi yaptık.Müthişti...Sahillerde kimsecikler yoktu. Likya'nın başı dumanlı dağları, hala kalın bir kar tabakası altında gizliydi. Tabiat henüz tam anlamıyla uyanıp coşmamıştı. Bazı erkenci ağaçlar çiçeğe durmuşlardı ve her yer yemyeşildi. Bir de papatyalar ve sarı çiçekler o kadar doldurmuştu ki her yanı, fotoğraf çekmek için arabayı durdurduğumuzda, ayağımızı basacak yer bulamıyorduk. Hayatımın en güzel bahar günlerinden bazılarını o günler içinde yaşadım. Kekova, Dalyan ve Köyceğiz Gölü'nde tekne turları yaptık. Patara, Ölü Deniz ve İztuzu kumsallarında bizden başka kimsecikler yoktu. Kiminde sabahı kiminde de akşamı karşıladık. Göcek'te öğle yemeği yedik. Kaş, Fethiye ve Dalyan'da konakladık. Kaş'ta kaldığımız gecenin sabahında erkenden uyanıp, deniz kıyısına indim ve kayalıkların üzerinde, sırtımı güneşe yüzümü MEİS adasına vererek, meditasyon yaptım. Nefesimi denizin kabaran dalgalarına uydurdum. Öylesine iyi geldi ki!

  • Beraberimde 25 opera sevdalısı ile Milano'ya gittim. La Scala'da iki opera izledim. Puccini'nin Tosca'sı ve Mozart'ın Sihirli Flüt'ü... İkisini de çok severim. Milano'ya bahar gelmişti, bütün manolya ağaçları çiçek içindeydi. Hava o kadar yumuşaktı ki, bayıldık doğrusu. En güzel günlük gezimizi ise Bergamo'ya yaptık. Hele o gün yediğim öğle yemeğine bayıldım. Bergamo'nun ünlü CASONCELLİ adındaki mantılarından yedim. Adaçayı ve pancetta'yla yapılmış lezzetli sosla iyice kalorilendirilmiş yemeği gövdeye indirip, en ufak bir suçluluk duygusu bile hissetmeden, Milano'ya geri döndüm. Akşamına da Sihirli Flüt her şeyi taçlandırdı...

  • New York'ta geçirdiğim bir hafta boyunca, baharın adım adım gelişini izledim. Ben gittiğimde tamamen ölü duran ağaçlar bir hafta içinde yeşil yeşil yaprakçıklar verdiler. O güneş geçirmeyen çelik ve beton yığınlarının arasında, akla hayale gelmeyecek bahar manzaraları vardı. Cetral Park zaten bir başka alem...

  • New York Metropolitan Operası'nda birçok klasikleşmiş operanın yanısıra, hayatta en çok merak ettiğim ALAN BERG'in meşhur WOZZECK operasını da izleme fırsatı buldum. Beni hafta içinde izlediklerimin içinde en çok etkileyen prodüksiyon bu oldu. ENİS BATUR çoook haklıymış...Enis Batur da nereden mi çıktı şimdi? İşte şuradan: Ben Wozzeck'i ilk defa onun kitaplarında okumuştum ve merak edip duruyordum. MET gibi yetkin bir sahnede izlemek de müthiş keyifli bir deneyim oldu. Aşk, nefret, kan, intikam, pişmanlık, delilik ve yalnızlık! Hepsi sığmıştı esere...Üstelik şef de, bu sene MET'te 40. yılını kutlayan JAMES LEVİNE idi.

  • Galiba artık "dünyada en sevdiğim müze" olarak nitelendirdiğim Metropolitan Museum'da LECTURER rozetiyle anlatım yaptım. Orayı gezdirirken kendimi müthiş şanslı hissettim.Koskoca müzenin sayısız odaları arasında dolanırken, sanki evimdeymiş gibi rahattım. Kendimi o kusursuz sistemin bir parçası olarak gördüğümden midir nedir, koltuklarım kabarmıştı ve gurur içindeydim. Dünyada bir sürü müze gezdirip, her yerde anlatım yaapıyorum ama orada hissettiklerim nedense bambaşkaydı... ertesi gün boş vakitte de yeniden müzeye dönüp, Cezanne'ın ünlü İSKAMBİL OYNAYANLAR tabloları ile ilgili sergiyi gezdim. Müze dükkanından deli gibi alışveriş yaptım.

  • Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi ekinde yazılarım çıkmaya başladı. Bir hayal daha gerçek oldu yani...

  • Lao Tsu'nun ünlü kitabı Tao Te Ching'in okumalarına katıldım. Etrafımda biri hariç hiç tanımadığım bir grup insanla oturup, yüzlerce yılın bilgeliğini paylaşmak çok hoş bir deneyimdi. Sohbet derin, keyifli ve ortam rahattı. İstanbul'da olduğum haftalarda, eğer denk düşerse devamını getirmeye çalışacağım.

Bunlar geçtiğimiz ayı özel kılan şeylerden bazılarıydı. Aslında o kadar çok detay var ki, devamını başka yazıya aktarsam daha iyi olacak galiba...


Şimdilik bu kadar... Saat farkından uykum geldi...

7 Mart 2011 Pazartesi

BLOGUMA DOKUNMA!


Bir kaç gündür turda olduğum için aslında hiç bir şey yazacak zamanım olmadı ama şimdi evdeyim ve iki satır karalamak geldi içimden.

Geçen hafta şok yaşadık hepimiz. Kimilerimiz de hala yaşamaktalar: Bloglarımıza giremedik! Çoğumuz hala giremiyor.

Kendi bloguma tıklayıp "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısını görünce, içim bir fena oldu. Kendimi büyük bir suç işlemişim gibi hissettim. KOSKOCA mahkeme, benim siteme girişi engellemiş!

Aynı tuhaf hissi mahkemeden boşanma ilamımı aldığımda yaşamıştım. Kağıdın üzerinde "Türk Milleti Adına Karar" yazıyordu. E peki Türk Milleti ben evlenirken neredeydi? O zaman boşanmamdan ona ne? Neyse bu da ayrı bir konu...

Ben durumu şöyle anlatıyorum kendime:

Tanımadığım etmediğim biri çıkıyor ve bana diyor ki: Kusura bakmayın İlknur Hanım ama evinize giremezsiniz, biz yasakladık! Yasaklamakla kalmayıp kapınızın kilidini de değiştirdik. Artık elinizdeki anahtarlarınız da bir şeye yaramaz. Hiç uğraşmayın boşuna...

Ben de elimde anahtarımla kalakalıyorum kapımın önünde ve evime giremiyorum.

Durum bence aynen de budur!

Peki ben ne yapıyorum?

Birilerinden yardım istiyorum. Evime girmenin başka yolları olup olmadığını soruyorum. Ve bana arka penceredeki bir delikten içeri adeta bir suçlu gibi sızabileceğimi anlatıyorlar. Ben de bu alternatif yol sayesinde, evime girebiliyorum. Ancak huzursuzum çünkü bu yol her an fark edilip kapatılabilir. Ve ben yine sokaklarda kalabilirim.

Az önce bir haber gedi. Bu yolla evine giren bir blog dostum, artık giremez olmuş. Yani vakit azaldı.

Ne kötü değil mi? Kurunun yanında yaş da yanıyor. Zaten ses kısılsın diye türlü yola başvuruluyor. Her bahane de böylece gerekli ortamı yaratıyor. Zaten cılızlaşmış sesimiz iyice siliniyor kulaklardan.

Blogumu istiyorum!

Bu benim en doğal hakkım. Kendi alanım. Kendi evim... Bunu yasaklayamazsınız...Demokratik ülkelerde bu OLAMAZ... Da hangi demokrasi?

Neyse...

Rahmetli annem blogumdaki bazı yazıların başıma dert açabileceğini sanıp çok korkardı. Evladım aman kelimelerine dikkat et derdi. Artık bloglarımız kapatıldığı için böyle bir derdimiz de kalmadı. Annem de yerinde rahat rahat yatıyordur artık.

BLOGUMU İSTİYORUM! BÖYLE YARIM YAMALAK DEĞİL, SUÇLULAR GİBİ GİZLİCE DEĞİL, GÖĞSÜMÜ GERE GERE İSTİYORUM!

1 Mart 2011 Salı

Bugün 1 MART


Yoo başkaları için öyle özel bir tarih değil...Herhangi bir yerin kurtuluş günü ya da bilmem ne bayramıysa onu bilemem ama benim kişisel tarihimde Nişantaşı Evi'min resmi kuruluş tarihidir 1 Mart. İçinde bir yıl boyunca toplam herhalde 5 ya da 6 gün yaşadım. Genellikle yaşadığım adres olarak Şişli'yi gösteriyorum. Böyle de hissediyorum zaten. Ama yine de Nişantaşı Evi'me yüklediğim anlamlar sebebiyle orası çok önemli.

Bir buçuk sene evvel anneciğim öldüğünde dünyam başıma yıkılmıştı. Ailemden kalan son kişiyi de toprağa verdikten sonra, hayatın gerçekleriyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Annemin evini kapatmış, eşyalarını dağıtmış, atacaklarımı -resmen- atmış ve atamadıklarımı da Harem'deki evime taşıtmıştım. Zaten gönlümün yeterince ısınmaya vakit bulamadığı Harem Evi, bir anda depo-ev'e dönüşmüştü. Hayatımın büyük bölümü Şişli'de geçmeye başladığı için, ayaklarım Harem'e giderken kurşun gibi ağırlaşmaya başlamıştı. Hatta geri geri gidiyordu. Üstelik Harem Evi'min pencerelerine her baktığımda, beni tur dönüşlerimde orada bekleyen anneciğimi görür gibi oluyor ama sonra onun artık beni hiç bir zaman bekleyemeyeceğini hatırlayınca sessiz ve sadece içe akıttığım gözyaşlarına boğuluyordum. İçeriye adımımı attığımda ise aklıma annemle tur dönüşlerinde baş başa yediğimiz yemekler, bir sürü badireden sonra birbirimizi avutuşumuz, birbirimize can yoldaşı oluşumuz, denize bakarak ettiğimiz dualar geliyordu. Uyuyamaz olmuştum kendi yatağımda... Orada kalamıyordum. Yeni ve HAFIZASIZ-HATIRASIZ bir eve ihtiyacım vardı. Daha önce hiç yaşamadığım bir mahallede, daha önce kimsenin yaşamamış olduğu bir evde, bambaşka şartlarla yeni bir YAŞAM kurmam gerekiyordu. İşte bu ihtiyaçlarla Nişantaşı Evi'mi kurdum. Çok emek, çok zaman, çok mücadele ve çok para -benim ölçülerimle-harcadım. Kimilerine göre değmezdi bu kadar çabaya...Zaten içinde yaşamayacağım bir yer için bu kadar uğraşmaya değer miydi ki? Oysa durum benim açımdan çok farklıydı. İçinde bir yılda sadece 5 ya da 6 gün yaşamış olsam bile bu evin kuruluşu benim için çok şey ifade ediyordu. kendime pek çok şeyi kanıtlayacaktım:

Yıkılmadığımı ve yalnız da kalmış olsam dimdik ayakta olduğumu,

Hayatımı ve evimi tamamen sıfırlayıp, her şeyi yeniden inşa edebilecek gücüm olduğunu,

Aslında yapayalnız kalmadığımı ve etrafımı çeviren pek çok CAN dostumun olduğunu,

Yalnızlık denen canavarın eğer ancak ben istersem beni pençesine alabileceğini,

Arada sırada sessizlik içinde kapımı kapatıp, kendimle ve duygularımla başbaşa kalmamın o kadar da kötü bir şey olmadığını...

İşte bütün bu anlamları yüklediğim Nişantaşı Evi'min birinci senesi bugün doluyor. Terapilere vereceğim parayı evime harcayıp, kitaplarla ve çiçekli koltuklarla dolu bir ortam yarattım kendime. İçinde yaşamasam da, bir şeyleri başardığımı bana hatırlattığı için onu çok seviyorum. Evet, son bir yıl içinde bana YUVA olamadı ama olsun!!! Ben yine de iyi ki yapmışım bu değişikliği...

Haa, bundan sonra ne olur, bilmiyorum. Ne kadar yaşarım orada, onu da bilmiyorum. Zaman bana her şeyi gösterecek...Ama her ne olursa olsun, her zaman ihtiyacım olan cesaret, güven ve gücün içimde bir yerlerde durduğunu kanıtladığı için Nişantaşı Evi'mi çok seviyorum.

Birinci senesi kutlu olsun!

25 Şubat 2011 Cuma

Kalp Üşüyünce...


Bu aralar bir tuhafım. Adını koyamadığım türlü ruh halleriyle başa çıkmaya çalışıyorum. Fiziksel olarak bir sıkıntım yok ama içimde bir boşluk, bir rahatsızlık hissi. Bilemiyorum... Ne var bende? Nedir bu adını bilemediğim huzursuzluk? Koşmaktan yorulmuş, soluksuz kalmışım gibi kesik kesik nefesler alıyorum. Ciğerlerim dolmuyor bir türlü. Ben dolduramıyorum...Beden için en önemli gıda hava ve ben onu dahi içime çekmiyorum yeterince. Sonra ikincisi su! Ben su da içmiyorum zaten... Kendimi zorlasam da olmuyor. İçemiyorum. Hava ve su olmadan nasıl yaşanır? Yaşanır mı? Neden yaşamaya çalışıyorum o zaman onlarsız? İçimdeki saat gene mevsimleri karıştırdı. Pardon ama neredeydik biz? Kış? Yaz? Bahar? İlk? Son? Ellerim üşüyor, eldiven takıyorum; başım üşüyor, şapkamı geçiriyorum; boynuma atkımı sarıp ayaklarıma içi müflonlu çizmeler giyiyorum. Oysa kalbim üşüyünce ne yapacağımı kimse bana söylemedi. Bilemiyorum. O da böyle titreyip duruyor göğüs kafesimin ortasında. Büzüşüyor. Pompalamıyor kanı ve ne nefes alabiliyorum, ne su içebiliyorum. Yaşıyormuşum gibi yapıyorum ama nefes almıyorum, su içmiyorum. Bile bile...Üşüyorum...

11 Şubat 2011 Cuma

Delhi'de Bir Gün





En son yazımdan beri araya pek çok şey sığdırdım yine. New York'tan döndükten sonra, Salzburg'a gittim. Mozart Haftası etkinliklerine... Nefis bir 5 gün geçirdim ve ruhumu dinlendirdim. Müzik, en sevdiğim şehir ve enfes kış manzaraları çok iyi geldi. Fazıl Say'ın olağanüstü konseriyle gurur duydum.
Geçen hafta ise "Büyüdüğüm Ülke" Hindistan'a geldim. Bir haftalık Kısa Hindistan turu yaptım ve bugün grubu Türkiye'ye gönderdim. Ben burada kaldım. Yarın gece, sabaha karşı yeni grup gelecek ve RAJASTAN turu yapacağız.
Çok uzun zamandır Delhi'de boş vaktim olmamıştı. Bugünü iyi değerlendirdim. Sabah Gurgaon'daki otelimden, yerel acentamın ayarladığı bir araçla yola çıktım. Gurgaon İstanbul'un Beylikdüzü mevkii gibi bir yer. Kocaman modern binalar, gökdelenler ve iş merkezleri yapılıyor. Son derece ışıltılı AVM'ler var. Tabii bir de yepyeni siteler... Aracım beni Delhi'de geçen sene açılmış olan Modern Sanat Müzesi'ne bıraktı. İçeri girerken kocaman afişler gözümü aldı: ANİSH KAPOOR! Heyecanlandım zira bu sanatçının adını çokça duymuş, projelerini bazı yerlerde okumuş ve bir de çok özel işini New York MET'te görmüştüm. Müzeden içeri girerken bu denli doyurucu bir segiyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kapoor'un hem mimari projeleri hem de diğer türlerdeki işleri sergileniyor. Tabii hepsi de müzenin değişik salonlarında... Bir de BBC'nin hazırladığı belgesel film vardı Kapoor üzerine. Oturup seyrettim ve inanılmaz etkilendim. Kapoor'un sanatını ve işlerini nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama eserler izleyeni de tamamen deneyimin bir parçası kılıyor. Sadece gözleriniz değil bütün duyularınız işin içine giriyor. eserin içinde yok oluyorsunuz. Yönünüzü kaybediyorsunuz. Gözlerinizin gördüğü şeylerin gerçek mi yoksa yanılsama mı olduğunu anlayamıyorsunuz. Formların içinde alışık olduğunuz tüm diğer formlar eriyip yokoluyor. Boyutların alışık olmadığınız büyüklükleri sizi çarpıyor, bütün ölçü birimlerini rafa kaldırıyorsunuz. Yerleştirmeler gerçek dışı, sorular soruyorsunuz. Şöyle diyeyim: Hayatımda izlediğim en özel sergilerden biri oldu bugünkü Anish Kapoor sergisi. Hiç beklemediğim bir yerde ve anda karşıma çıktı. Bir hediye!
Müzenin kendisi ise ayrı bir alem. Hindistan'ın çağdaş sanatçıları ve onlara yolu açan yüzyıl başı diğer üstatların resimleri arasında dört saate yakın dolandım durdum. En çok etkilendiğim şey sadece şair yönüyle tanıdığım Rabindranath Tagore'un harikulade resimleriyle karşılaşmak oldu. Özellikle suluboyalarına bayıldım.
Tabii ki Hindistan kocaman bir ülke; bir kıta! Her bölgenin sanatçısı diğerinden farklı. Renkler farklı, dokular farklı, dokunuşlar ve konular farklı. Yaklaşırken farkı farkediyorsunuz. Yabancılar da bir çok eser vermişler. Ben özellikle Rus asıllı sanatçı Nicholas Roerich'in dağ resimlerine hayran kaldım. Himalaya Çalışmaları Enstitüsü'nü kurmuş ve o yüce dağların eteklerine taşınmış ressamın dağları, dağ köyleri ve manastırları beni çok etkiledi.
Müzeden sonra Yeni Delhi'nin kalbi sayılan Connaught Place'e geçtim. Yaklaşık iki saat kadar dolandım, ilk defa 1993 yılında ziyaret ettiğim kitapçıya girip, rafların arasında gezindim, güzel kitaplar seçtim. Ödeme için kasaya gittiğimde, oradaki kadın görevlilerle sohbete başlayıp, o dükkana ilk kez gençlik yıllarımda geldiğimi söyledim. Bu arada satış fişini elle dolduran kadın gözlüklerinin üzerinden bakıp bakıp gülümsedi bana. Sonra da şöyle dedi: Siz eski ve devamlı müşterimizsiniz; o yüzden size indirim yaptım:))) Çok şeker değil mi?
Werner's pastanesine uğrayıp o nefis kokuları içime çektim. Bütün Delhi sanki oradaydı. Bu eski moda pastane arı kovanı gibi işliyor hala... Bütün gün arabanın içinde beni beklemiş olan şoförüme bir kutu karışık pastacık ve tart yaptırdım. Sanırım makbule geçti:)))
Akşam planım ise bambaşkaydı. Gurgaon'un en modern AVM'sine uğrayıp, Delhi'nin modern yüzünü izledim. Kanyon'la Akmerkez karışımı bir AVM ama Cevahir büyüklüğünde...Son derece şık ve kaliteli...Önce üst kattaki restoranlar bölümüne çıktım. Hindistan'ın ÜLKER'i sayılan HALDİRAM'S tipik yiyeceklerin servis edildiği fast food zinciri açmış. Daldım içeri tabii ki...Hafif bir şeyler yedikten sonra, Bollywood filmine gittim ve Akshay Kumar'a bir kere daha bayıldım.
NOT: Kullandığım ilk fotoğraf internetten devşirilmiştir ama Anish Kapoor'un müthiş işlerinden biri olduğu için buraya aldım.

20 Ocak 2011 Perşembe

New York Dönüşü


Döndüm ama New York'u nasıl tarif edeceğimi hala bulamadım. Ben de aramayı bıraktım artık...

Son iki günde neler yaptım?


  • Bir kez daha Metropolitan Museum'a gittim ve çıkışta gaza gelip üye oldum. Bu büyük müzenin, bu görkemli ve tıkır tıkır işleyen kurumun, dünyanın en kapsamlı sanat mabedinin bir parçası olma fikri sarhoş etti beni ve dayanamadım. Artık 4. kattaki sadece üyelerin gidebildiği restorana girme hakkım da var. Çok havalıyım yani!

  • Central Park'ta uzun uzun yürüdüm. İnsana tuhaf bir duygu veriyor orası. Etrafınız dev binalarla çevrili, dünyanın en enerjik kentindesiniz ama etrafınızda sincaplar, çeşit çeşit kuşlar ve küçük havuzda foklar var. İnsan New York'da olduğuna inanamıyor.

  • Anthony Bourdain tavsiyesi bir restoranda akşam yemeği yedim. Pürlen'in fikriydi tabii ki: BLUE RİBBON 97, Sullivan Street SOHO... Müthişti! Menüde ne kadar tuhaf isimli şey varsa istedik: Dana iliği, sığır kuyruğu marmeladı ve koç yumurtası bunlardan bazılarıydı. Bayıldımmm! Pürlen kendinden geçti zaten. Bir de favorim vardı o akşam: Su teresi yatağında kızarmış istiridye. Gelsin kilolar!

  • Edward Hopper'ın tablolarıyla tanıştım sonunda. Şehir yalnızlıklarını, otel lobilerinin anonim tiplerini, insanı yiyip bitiren modern hayatın tüm tekinsiz havasını tuale aktarmış. Uzun zamandır peşindeydim. Sonunda tanıştım.

  • MOMA'da New York NEW YORKL'U SOYUT DIŞAVURUMCULAR/ ABSTRACT EXPRESSİONİSTS NEW YORK sergisi vardı. Doyamadım açıkçası! Öğrenecek ne çok şey var! Jackson Pollock, Mark Rothko ve Barnett Newman'ın işlerine vuruldum.

  • Klasiklerden Cezanne'a gittikçe daha fazla bağlanmaya başladığımı fark ediyorum. Ağaçlarına bayılıyorum ve natürmortlarını zaman geçtikçe daha fazla beğenmeye başladım.

  • Barnes & Noble'ın Union Square'deki dükkanında 4 saat dolandım. Şahane kitaplar aldım.

  • Son sabah aslında Seattle'da yaşayan bir lise arkadaşımla buluşup, KATZ'S DELİ'de kahvaltıya gittim. Arkadaşım pilot ve çok nadiren New York'ta stopover'ı vardır. Tamamen facebook sayesinde ayarlama yaptık ve buluştuk. KATZ'S DELİ'deki Equador'lu garson kadın beni bir daha karşısında görünce şaşırdı. Ayrılırken sarmaş dolaş olmuştuk bile kendisiyle. Nisan'da görüşürüz dedim, beklerim dedi...

Velhasıl, Amerika günlerim heyecanlı, hareketli ve soğukla geçti. İyi ki gitmişiz, 2011'in ilk hediyesi oldu bana. Umarım aynı şekilde devam eder bu yıl...


Şimdi Nisan ayını iple çekiyorum. Deli şehir New York'a kavuşmak için...


14 Ocak 2011 Cuma

New York Günlerine Devam

New York günlerim tam gaz devam ediyor. Müzelerde kendimi kaybettim iki gündür. MET ve MOMA özellikle beni -yine- çıldırttı! Çıkmak istemedim, kıskandım, yolumu kaybettim, sevinçten ağladım. Bütün bu duygular boğazımda düğümlendi ve gerçekten NY'un neden dünyanın başkenti olduğunu bir kere daha anladım. Geri kalan her şeyi bir tarafa bırakın, sadece bu müzeler yeter!
New York hakkında ilk yazdığım yazıda, güzel değil ama tuhaf bir havası var demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Güzel değil ama ÇARPICI! ETKİLEYİCİ. Avrupa'nın o bakımlı, ışıltılı, manikürlü, TİP TOP hali yok New York'ta. Eski püskü, pis, bakımsız yerleri de var. Ama nasıl anlatsam bilemiyorum, insanı nefessiz bırakan bir BÜTÜNLÜK oluşturuyor her şey. Dev gökdelenler insanın üstüne üstüne kapanacakmış gibi gelse de, gökyüzünü doğru dürüst göremeseniz de, o kadar canlı ve enerjik ki, bunlara takılmıyorsunuz bile. Henüz adını koyamadığım bir duygu yoğunluğu yaşıyorum, bakalım son iki günde bunu tanımlayabilecek miyim
Burada kelimenin her anlamıyla bütün dünyayı bulabiliyorsunuz. New York'un yaratılışındaki felsefeyle çok örtüşen bir durum bu. Göçmenler yaratmış bu olağanüstü kenti. İnsanlar dünyanın dört bir yanından daha iyi bir hayat hayaliyle gelmişler ve bu topraklarda kök salmışlar. Herkes çalışmış, hala da deli gibi çalışıyor. Evet, New York'un fiili ÇALIŞMAK kesinlikle. Sabah 05.00den itibaren ellerinde gazeteler, dosyalar, en büyük boy kahveler ve takım elbise kravatlarıyla New Yorkluları görüyorsunuz sokaklarda. Filmlerdeki elde kahve sokaklarda koşturma hali gerçek! Buradaki Starbucks'lar bizdeki gibi "al kahveni yayıl, kafana göre takıl" modeli değil. Gel, ısmarla, al kahveni, işe doğru giderken yolda iç... İlk akşam elimde haritamla nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, bir kahve içip, kapalı ortamda azıcık ısınarak, haritamı sakin sakin inceleyip ona göre plan yapayım dedim ama oturacak bir tane Starbucks bulamadım anlayın!
New York'da kaybolmak mümkün değil. Bulvarlar ve caddeler var, birbirlerini dik açılarla kesiyorlar. Adayı kuzey güney hattında kesenlere Avenue diyorlar, doğu batı hattındakiler de Street oluyor bu durumda. Doğu ve Batı olarak iki bölüme ayrılıyor. Ünlü 5. cadde tam orta kabul ediliyor ve onun doğusu doğu, batısı batı olarak adlandırılıyor. Adresler ona göre tanımlanıyor. Caddelerin numaraları güneyden kuzeye gittikçe büyüyor. Sadece New York'un en tarihi yerleşim alanlarını barındıran DOWNTOWN'da sokaklar ve caddeler kıvrıla büküle gidiyorlar. Bazı meşhur gökdelenler nerede olursanız olun size yol gösteriyorlar. Yani kaybolamazsınız!
Geçen akşam KATZ'S DELİ'de yemek yedim. When Harry Met Sally filminde, Meg Ryan'ın meşhur orgazm sahnesinin geçtiği o ünlü sandviç mabedi! Pastrami Sandwich'i öldürücüdür. Yanında turşu ve hayatınızda yiyebileceğiniz ennnnn muhteşem patates kızartmaları! Bir de ayrıca dilli sandviç istedim, ağlıyordum mutluluktan!
Bugün hava biraz insaflı davranırsa, Wall Street, Mulberry Street v.s yürümek istiyorum. O kadar soğuk ki, dayanamıyorum. Bir de tabii bu kış o kadar çok hastalandım ki, soğuk havadan korkar oldum. Doktorumun tavsiyelerinin aksine, yine geldim buz gibi bir ülkeye... Neyse, şimdilik iyi gidiyorum, son birkaç günde de sıkı giyinip, kendimi koruyabilirsem, umarım sorunsuz dönerim. Sonra da Salzburg var, yine soğuk!!! Neyse, mızıldanıp durmayayım şimdi...
Saat 07.00 oldu, gidip kahvaltımı yapayım:)) Bir kahve içip kendime geleyim...

12 Ocak 2011 Çarşamba

New York Waldorf Astoria'nın Lobisinden

Mücevher kutusuna kapatılmak böyle bir şey olmalı! Başımı çevirdiğim her yönde, bir güzellik var ama herhalde en güzeli tavan süslemeleri...Toz pembeler, altın renkleri ve uçuk yeşiller... Güzel uçucu kadın figürleri, melek gibiler. Bütün duvarlar maun kaplı. Yumuşak sarı ışıklar yansıyor oradan. Uzun bir resepsiyon/kabul bankosu var. Herhalde 15 kişi bir anda hizmet veriyor. Hala öyle mi bilmiyorum ama 1800 odası varmış ama bunların bir kısmı artık residence şeklinde işliyor. Ağırbaşlı, şık, Pera Palas kılıklı. Oldum olası sevmişimdir tarihi otelleri, burası da New York'un tarihinde İMZA yerlerden. Eminim ki, daha yeni ve daha modern oteller vardır ama ben elli kez de gelsem, elli kez de burada kalırdım yine. Hepsi birbirinin aynı modern minimalist oteller bana göre değil. Karşı değilim ama bütçem elverdiği her zaman tarihin sayfalarını bizzat yazmış otellerde konaklamayı tercih ederim.
New York'da dün akşam kar başladı. Şu anda dışarıda yaklaşık 40 cm kar var. Sokaklar henüz boş zira gün daha ışımadı bile. Trafik başlamadı. Sabah 05.00 de uyandım, yatakta biraz döndüm durdum hemen kalkmayayım ve hatta yeniden uykuya dalayım diye ama olmadı. Saat 05.30 da fırladım lobiye indim. Henüz müşteriler yoktu etrafta ve elektrikli süpürgelerin homurtusu kaplamıştı ortalığı. Bir köşede oturup saatin 06.00 olmasını bekledim. Otelin Park Avenue girişinde Starbucks var, saat 06.00da açılıyor. Bu sabah ilk müşterisi bendim anlayacağınız. Kahvemi alıp lobiye döndüm, biilgisayarımı açtım ve biraz çalışmaya başladım. Oradan buradan derken vakit geçti ve açılış hazırlıklarının sürdüğü kahvaltı salonundan bir garson bir fincan sıcak çay getirdi bana. Bu da makbule geçti açıkçası.
New York'u nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum iki gündür. Doğru kelimeyi henüz bulamadım. Güzel desem güzel kesinlikle değil! Yani Viyana güzel bir şehir, Paris de öyle. Hele İstanbul dünyanın en güzel şehri her şeye rağmen ama New York güzel mi? Valla bence değil! Ama güzel değilse, çirkin mi diyeceğiz? Hani her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan dualite üzerinden gideceksek öyle ama çirkin de değil ki mübarek! İşte tam bu noktada kilitleniyorum ve hala düşünüyorum doğru sıfat nedir diye...İlk sözlerim şunlar oldu: İnanılmaz bir enerjisi var! JFK havalimanından çıkıp da şehre yaklaşırken ufukta beliren gökdelenlerin silüeti son derece çarpıcı ve insana tuhaf bir ufaklık duygusu veriyor. Sonra sokaklarda, caddelerde dolanırken aynı gökdelenlerin arasında kendinizi iyice ufalmış hissediyorsunuz. Sevmeyene klastrofobik hatta ama ben böyle hissetmedim. Nedeni galiba sokakların enerjisi. Bence müthişşşşş!!!
Aslında öyle çok büyük bir yer değil. Tabii Manhattan'dan bahsediyorum. 4km genişliğinde ve 20 km uzunluğunda kabaca. Yeşil alan yok denecek kadar az ama tabii ki ortada New Yorkluların gözleri gibi baktıkları Central Park var. Bugün çok kar var, herhalde bembeyazdır şimdi. Tabii arada ufak parklar,yeşil alanlar da var ve New Yorklular bayılıyorlar onlara.
Dün epeyce yürüdük soğuğa rağmen: Meşhur 5. Cadde, Wall Street, İkiz Kulelerin boşluğu Ground Zero, Park Avenue, Grand Central Station. Akşam taptığımız şef Anthony Bourdain'in önerilerinden, istasyonun içindeki Oyster Bar'da akşam yemeği. Nefisti nefisss! İstiridye, bebek kalamar, Maine istakozu ve deniz tarağı! Ayıptır söylemesi ama kusura bakmayın nefisti... Ve ortam son derece tipikti. Abartısız,kırmızı kareli örtüler, ışıklı tonozlar ve kalabalık. Ben çok hoşlandım.
Dün sabah kahvaltısına Cafe Lalo'ya gittik. Batı 83. Cadde... Meşhur sayabiliriz zira Meg Ryan ve Tom Hanks'in oynadıkları You've Got Mail filmindeki kafe... Çok sevimli bir yer, tatlılarına yer kalmadı ama kahvaltı için yediklerim beni memnun etti. Beni yediklerimin tadı kadar yediğim yerin kendi de çok ilgilendiriyor. Anısı olan bir yerler olursa, süper mutlu oluyorum.

Bugün müzeler günü yapacağım. Metropolitan ve National History düşünüyorum. Aralarında da Central Park var... Yürümek için... Hava karlı demiştim ya, aslında bir de kartopu molası olabilir Pürlen'le...
Şimdilik bu kadar.
Bir de güzel kahvaltı yapayım şimdi.
Şimdilik bu kadar.

9 Ocak 2011 Pazar

New York New York

Valla gün geldi çattı! Yarın sabah BİG APPLE'a doğru yola çıkacağım. Valizim hazır, son bir iki şey daha koyup kapatacağım. Hala epeyce hastayım, ses tellerim iltihaplandı ve feci şekilde ödem yaptı. Burnum akıyor... Neyse ki ateşim yok bu sefer ama sesim fısıltı şeklinde çıkıyor hala. Bir aydır kendime gelemedim. Tam düzelmiştim, son Hindistan yolculuğu yine darmadağın etti beni. Geldiğimden beri gözümü açamadım. Bir de arada, günü birlik Roma'ya gidip geldim. Vize derdine...
Yarın yola can dostum Pürlen'le çıkıyoruz. İşin güzel kısmı Tütü de yarın yola çıkıyor ama o başka bir havayolu ile uçacak ve gece varacak New York'a... İstesek ve ayarlamaya çalışsak, üçümüz okyanusun ötesinde bir araya gelemezdik ama şartlar nasıl da kendiliğinden oluştu, inanamıyoruz...
Tabii New York'ta beni bekleyen şeyler yine her zaman olduğu gibi müzeler, sergi salonları ve tarihi önemi olan meydanlarla sokaklar, anıtlar. Kime New York desem bana OUTLET mağazaları sayıyor. Hele Ocak ayı indirim ayıymış, süper alışveriş olurmuş. Olur tabii ama benim bütçem kısıtlı. Alışveriş için çok hevesli değilim ama tabii ki belli de olmaz. İşe yarar bir şeyler bulursam almamazlık etmem...
Heyecanlıyım. Can dostumla yola çıkacağım için mutluyum. Öbür can dostum da bize katılacağı için, sevinçliyim. Umarım hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Turist olmayı umuyorum bu sefer.
Tek korkum eski pasaportumdaki vizem. Orada soyadım AKMAN ÜNAL. Şimdi artık sadece AKMAN'ım... Neyse, göreceğiz.
Bilgisayarımı yanıma alacağım ama fırsat bulur da yazabilir miyim bilmiyorum.
Bana şans dileyin, dua edin ki gidebileyim...

5 Ocak 2011 Çarşamba

İçimden Geldiği Gibi...

Can dostum Tütü'nün bir lafı vardır: Yıl bitti!!! Ama bu lafı yılın sonunda değil, yılın ilk haftasının sonunda söyler ve aslında ona kızsam da, içten içe haklı olduğunu da bilirim. İnsan hacı bekler gibi bekler yeni yılı. Planlar yapar, sözler verir... Sigarayı bırakacağım, saha çok spor yapacağım, rejime başlayacağım, daha çok su içeceğim v.s v.s... Sonra yılbaşı gelir, bir patırtı bir gürültü içinde geçer o meş'um gece ve hoop 1 Ocak sabahı uyanırsınız. Her şey genellikle eski tas eski hamam olmaya adaydır. Sanırsınız ki, o ulvi 1 Ocak sabahı kafanıza bir taş düşecek ve verdiğiniz bütün sözleri tutmaya, aldığınız bütün karararı uygulamaya başlayacaksınız. Yok öyle şey! Değişen HİÇ-BİR-ŞEY YOKTUR!
Ondan sonra yılın ilk çalışma haftası yaşanır. İş arkadaşlarıyla ofiste buluşulur, sohbet muhabbet...Yılbaşınız nasıl geçti? Şahaneydi, süper eğlendik diyen pek çıkmaz. Zorlama ortamlar sıkmıştır insanları ve herkeste bir ağırlık vardır nedense: Amaan işte nasıl olsun? Yedik içtik... TV seyrettik, oniki olunca kapıda nar kırdık, kendimizi sokağa attık, dans ettik... Falan filan...Olan olmuştur aslında ve beklenen yılbaşı gecesi bitmiş, yerine yeni bir yıl başlamıştır. Tarih atarken ilk haftalar biraz zor olur. Bir süre 2010 yazmaya devam eder herkes. İlk haftanın sonunda o da biter ve Tütü'nün dediği gibi, yıl biter. Daha ilk haftanın sonunda...
Bir şeye başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, aslında her şey için geçerli galiba bu. Yıl başladığı gibi akıp geçiveriyor. Ben anlamıyorum nasıl bu kadar hızlı akabiliyor günler. Tabii aslında benim yaptığım iş, bu hıza sonsuz katkıda bulunuyor ama bu kadar da hızlı akmaz ki! Akmamalı yani...
Neyse... Diyeceğim o ki, bu sene için öyle cafcaflı sözlerim yok. Kararlar almadım...Yani daha fazla kitap okumak, yazılarımı daha sistemli yazmak, arkadaşlarımla daha fazla bir arada olmak ve yazın tatil yapmak gibi şeylerin dışında bir şey istemiyorum. Turlarım neşe ve sağlık içinde geçsin ve katılan gezginlerin hayatlarında bir fark yaratabileyim...Bu da çok önemli... Beni ben yapan şeylerin başında geliyor.
Aslında kitabımı bitirmek en büyük amacım... Verba Volant Scripta Manet! Eskiden kitap yazan bir arkadaşıma şöyle demiştim: Kitap yazmak insanı ölümsüz kılar. Nitekim, bir süre sonra artık raflarda satılmasa da, birilerinin kitaplığında, sahafların tozlu köşelerinde, kütüphanelerde, ya da sanal ortamda var olmaya devam ederler. Bu da ölümsüzlüğe bir adım daha yakın olmak değil midir? Hayır, ölümsüzlüğe takılmış değilim tabii ki. Her şeyin geçiciliğini biliyorum. Ama yine de benden bir şeyler kalması fikri hoşuma gitmiyor değil. Bu da benim zayıf yönlerimden biri...
Sabah erkenden uyanıp, gün doğmadan bilgisayarımın başına oturmayı seviyorum. Ağaran günü izlemek, gökyüzünün renklerini seyretmek ve yavaş yavaş hareketlenen sokağı dinlemek hoşuma gidiyor. Gece insanı değilim ben ama "sabah erken saatler" insanı olduğum kesin! İşte her gün bu saatlerde oturup, yazılarımı sistemli olarak yazsam, birkaç ayda toparlarım kitabımı. Tembellik ediyorum, motivasyona ihtiyacım var.
Bu yıl epeyce yoğun geçecek benim için. Yine de geçen seneki 200+ gün olmayacak. Biraz fren yapmaya, yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu beraber çalıştığım insanlara, dostlara anlatabildim. Anlayışla ve olgunlukla karşıladılar. Verimli ve mutlu olabilmemin yolunu birlikte keşfettik... Şimdi kendimi daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyorum. Bir ara epeyi paniğe kapılmıştım. Yeterince dinlenemeyeceğimden, gevşeyemeyeceğimden ve pillerimi şarj edemeyeceğimden korkmuştum ama bu korkum artık geçti. 2011 sanırım mesleki açıdan bana çok şeyler katacak bir yıl olacak.
Yenilikler var: Şubat'ta Rajastan. Nisan başında New York! Tam bir hafta konser, opera ve müze! Mayıs ayında Almanya Leipzig'de Mahler Haftası! Üst üste iki grup ve her akşam dünyanın en iyi Mahler yorumlayan orkestralarından konserler... Haziran'da yine aynı şehirde Bach Haftası ve bu sefer kilise konserleri ve barok müzik... Temmuz ayında İNŞALLAH yeniden İzlanda! Geçen sene adını asla ezberlemeyi düşünmediğim o yanardağın kurbanı olmuştuk, gidememiştik. Çok üzülmüştüm. Aralık'ta Güney Hindistan, Faruk Pekin'den devralıyorum. Büyük onur! Sonra tabii ki klasikleşmiş turlarım: Peru&Bolivya, Nepal-Tibet-Bhutan, Endonezya, Tayland&Myanmar, Verona Opera Festivali... Bir de bu sene artık son defa yapıp başka tur lideri arkadaşlara devredeceğim turlar var: Hırvatistan, Balkanlar. İskandinavya'yı devrettim zaten... Üzülsem de yapmam gerekiyordu! Kendi ruh ve beden sağlığım için! Belli ki hareketli ve hızlı akacak bir sene bekliyor beni. Önemli olan, sağlık ve neşe içinde akması ve her daim huzurda olmam!
Amacı olmayan, öylesine bir yazı bu... Tam da etiketlendirdiğim gibi yani. İçimi dökme, derdimi anlatma, kendimi onaylama ve onaylatma, afferin sana diyecek yandaşlar toplama ve okudukça kendimi anlama yazısı...
İçimden geldiği gibi...

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 Başlarken

2010 da bitti!
2000 yılına girdiğimiz yılbaşını hatırlıyorum. Erenköy Hamam Sokak'taki evdeydik. Evliydim. Kızkardeşim ve annem sağdı. Babamı yeni kaybetmiştik. Saatler 00.00 olduğunda balkona çıkıp, bağırıp çağırmış ve eski yılı uğurlamıştık. Yeni binyıla umut dolu girmiştik. O zamanlar yeni binyılın ilk on yılının benim için defalarca ölüp, yeniden dirileceğim bir dönem olacağını hayal bile edemezdim. Oysa tam da bu anlattığım gibi oldu:
O yılbaşından bir yıl sonra , buz gibi bir Ocak akşamı, canımdan çok sevdiğim, güleryüzlü ve iyi kalpli kızkardeşimi, akıl almaz bir şekilde kaybettim. Halbuki, onu kaybedişimden sadece birkaç gün önce babamın ölümü hakkında konuşurken ona şöyle bir şey demiştim: Allahtan sıralı bir ölüm oldu. Çoğunluk bunu yaşar. Bu kayıplar normaldir. Ya sana bir şey olsaydı ben ne yapardım? Aklımı kaçırırdım herhalde... Ve bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra, kızkardeşim de göçtü gitti. Ne mi oldu? Yoo, aklımı kaçırmadım! Sadece evladını toprağa veren annemi nasıl avutacağımı bilemeden, çaresiz ve küskün kaldım bir süre... Dünya dönmeye devam etti. Ben durdum sadece... O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı hayatımda. Her şey çözüldü, dağıldı, ben çözüldüm... Annemin sağlığı gün geçtikçe bozuldu. Kardeşimin ölümüyle kırılan kalbi bir daha iyileşmedi. Ben daima uzaklardaydım işim gereği. Sonunda evliliğim de çözüldü. Kavgasız, gürültüsüz... Dostça... Birbirini anlamaya çalışarak, değer vererek... Annem hem kızkardeşime hasret, hem bana, yalnız kaldı evinde. Ne yaptım ne ettim, yaşadığı evi kapatmadım sağlığında. Alıştığı mahalleyi, komşularını ve etrafındakilere sofralar kurarak sürdürdüğü yaşamını değiştirmemesi için çok çaba sarfettim. Ama sonunda gün geldi, annemin kırgın, küskün ve yalnız kalbi daha fazla dayanamadı ve kuş gibi o da göçtü. O kadar yorulmuşum ki, yeterince ağlayamadım bile...Düşünün!!! Ağlamadım, ağlayamadım... Son on yılda bir sürü evler kurdum, evler dağıttım... Sayısını bile unuttum ama şimdi yeni bir on yıl başlıyor artık. Sayfayı çevirip, yeni on yılı yazmak için hazırım. Çok daha güçlüyüm, hiç olmadığım kadar. Korkularımın büyük bir kısmıyla başa çıkmayı öğrendim. Ne istemediğimi eskisine göre daha kolay söyleyebiliyorum artık. Ne istediğimi daha iyi biliyorum bir de... Yanımda sevdiklerim var...Alternatif bir aile kurdum kendime, gün geçtikçe de büyüyor. Eski dostlarım bana yetiyor, yenilerine de açığım. Arkadaşlıklar beni besliyor. Mesleğim beni dimdik tutuyor, dünyayı ayaklarımın altına seriyor...
Ne mi istiyorum?
Daha fazla kitap okuyayım.
Daha fazla yazı yazayım.
Kitabımı bitireyim.
Sevdiklerimle daha fazla bir arada olayım.
Yeşilliklerle çevrili bir evim olsun.
Baharda erguvanların altında çay içeyim.
Yazın bol bol denize gireyim.
Çok seveyim, çok sevileyim...
Kısacası HUZURDA OLAYIM!!!
Başka da bir şey istemem zaten...
Hepinize, hepimize huzurda olacağımız bir yıl diliyorum...