22 Ağustos 2016 Pazartesi

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf




30 yıldır tanıdığım kadın arkadaşlarım var. Meslektaşlarım demekten onur duyduğum, kuvvetli ve karakterli kadınlar bunlar. Çok sık görüşemeyiz belki ama birbirimizin kalbinde özel bir yer kapladığımızı biliriz. Allahtan şimdilerde whatsapp grupları kuruyoruz da, her gün haberleşebiliyoruz. Teknoloji bazen de iyi bir şey olabiliyor. Bizim de bir grubumuz var. Adı: Kadınsal Durumlar.
Şu anda, Bodrum havalimanındayım. Uçağım rötar yapacak o belli oldu. Her yer o kadar kalabalık ki! Bu kalabalıklar bana artık hiç iyi gelmiyor. Ruhum sükunet, dinginlik ve az insan arıyor. Kafamı dağıtmak ve kendi dünyama dalmak için, bilgisayarımı açtım.
Yazının başında, 30 yıllık arkadaşlarımdan bahsetmeye başlamıştım. Oradan devam etmek istiyorum. Bu kadınlar yıllardır ekmeklerini taştan çıkaran, babayiğit kadınlar. Hepsi benim gibi turist rehberi olarak başlamışlar meslek yaşamlarına. Aynı heves ve hazla sürdürüyorlar ama Türkiye'nin içinde bulunduğu zorlu şartlar turizmi öldürdüğü için, hepsi artık pek karamsar, gelecekten umutsuz. Geçen hafta buluştuğumuzda içlerinden biri, en son gezisini Kasım 2015'te yaptığını söyledi. Bir diğeri, iş seçeneklerini çoğaltabilmek için 5 ayda İspanyolca öğrendiğinden bahsetti. Ahh canım arkadaşlarım!
İşte geçen hafta o konuşmaların ertesinde, akşam evimin sakin ortamına döndüğüm zaman, içimden bir şiir çıktı. Tabii bu yazdıklarıma ne kadar şiir denirse artık!!!
Başlığı yok, öylesine geldi, yazdım.
Kadınsal Durumlar Ekibi'ne ithaf ediyorum.



İyi biliriz her kuruşun değerini
Çok çalıştık güneşin altında
Sırtımızdan akan ter, bacaklarımızdan toprağa karışırken
Bir yudum su ile söndürüp ateşi
Devam ettik yolumuza 


Düşünmedik deniz kıyısında
Uzanıp sere serpe, keyf edenleri
Veya imrenmedik pırıltılı hayatlarına kimsenin,
Onurumuzla yaşamak ve dik durabilmek için
Hep çalıştık sıcakta, soğukta, yağmurda, karda. 

Iyi biliriz sessizliğini otel odalarının
Evden günlerce, saatlerce uzakta
Bayramı, yılbaşını yalnız kutlamayı
Ve özlemeyi çoluk çocuğu, eşi dostu.

Mahsun gün batımları eşlik etti
Bitmeyen kilometrelerimize
Ve mevsim dönüp de yapraklar düştüğünde
Döndük yuvalarımıza, göçmen kuşlar gibi 

Uzun lafın kısası:
Senin gezmek dediğin güzelim
Bize ekmektir, aştır
Senin eğlence dediğin
Bize hep yalnızlıktır.


3 Ağustos 2016 Çarşamba

Bodrum'dan


RÜZGAR GEÇERKEN


Rüzgar geçerken zeytinin yaprağından
Bir fısıltı düşer kucağıma
Toplarım hece hece, nota nota
Bir şarkı çıkar ortaya

Anamın ninnisi, babamın ıslığı
Çayın fokurtusu sobanın üstünde
Vosvosun kornası takılır sandalın patpatına
Dalgalar yankılanır koydaki kayalarda
Köftenin cızırtısı, çakılın tıkırtısı, radyonun mırıltısı...
Sokaktan geçen yoğurtçunun çıngırağı
Ve Sütçü Şaban Amca: Duuut ye, baaal ye!

Rüzgar geçerken zeytinin yaprağından
Kucağımdan topladığım her nota
Tanıdıktır, şaşırmam
Duyduğum, çocukluğumdur





18 Temmuz 2016 Pazartesi

Grönland Haikuları' ndan Bir Demet




-I-
Güneş kayboldu
Deniz artık gri bugün
Buz daha mavi

-II-
Sırta tırmandım
Ufukta buzdağları
Deniz masmavi

-III-
Rüzgar seslendi
İçli bir şarkı gibi
Dalgalar coştu

-IV-
Geçerken duydum
Buzdağının sesi var
Mavi ve beyaz



-V-
Hava duruldu
Yağmur vardı az önce
Gök boncuk mavi

-VI-
Arktik gecede
Batmayan güneş ve ben
İki yalnızız

-VII-
Evden uzakta
Yerle gök arasında
Martılar dostum

-VIII-
Gitmek çok güzel
Dönecek yerin varsa
Yoksa yalnızsın


-IX-
Sarı sıyrıldı
Gri örtünün altından
Su ışık doldu

-X-
Dört yanım duman
Bugün dünya çok sessiz
Nerdesin mavi?

11 Temmuz 2016 Pazartesi

İzlanda Haikuları


-I-
Yeşil, yemyeşil
Şelalenin kıyısı
Gözün kamaşır






-II-
Siyah, simsiyah
Benzemez başkasına
O vahşi kumsal

-III-
Buzdağlarının 
Arasında ayna var
Gök orda yansır



-IV-
Sürprizli olur
Mor ve pembe çiçekler
Lav tarlasında

-V-
Sakin havada
Kayaların içinde
Bulutla yüzer



-VI-
Bulutsuz bir gün!
Tadını çıkar dostum,
Pek kolay gelmez!

29 Haziran 2016 Çarşamba

Grönland Şiirleri -2-

Kangerlussuaq Fiyordu 21 Haziran Gece



Dün de dedim ya, hayatımda ilk kez şiir yazdım. Grönland ve orada tanıştığım ıssız ve ırak coğrafya, beni kendimle buluşturunca, içimden taşanlara engel olamadım. Olmak da istemedim.
Ama...
Dün akşam ülkemde, her zaman geçip gittiğim yerlerden birinde, havalimanında, insanlık dışı bir saldırı oldu. 36 kişi yaşamını yitirdi. İnsanın insana yaptığı kötülükler zincirine, bir halka daha eklendi ne yazık ki!
Hani insandı en kıymetlisi varlıkların? 
Hani Yaradan her şeyi insan için yaratmıştı?
Hani bizdik en akıllısı yaratılmışların, en O'na benzeyeniydik?
Kim inanır bunlara artık?
Ben değil! Geçmiş olsun!
Ben Tanrı'mı, Yaradan'ımı doğada buluyorum. Ufkun ardında yitip giden bir gün batımını seyrederken, denizin dalgalarındaki fısıltıları dinlerken, ya da yaprakların rüzgarla dansını seyre dalarken, O'nunla buluşuyorum, konuşuyorum, Bir ve Tek oluyorum.
İşte, dün akşam, havalimanı patlaması haberini alır almaz aklıma ilk gelen şeyler yine bunlar oldu:
İnsanın insana yaptığı kötülüklerin sonu YOK!
Ve yapılan bütün bu kötülükler ve ölen her insanla birlikte, her birimizin içindeki Tanrı da ölüyor. 
Ben artık böyle bir dünya istemiyorum, böyle bir ülke istemiyorum, böyle bir DİN de istemiyorum! 
Dün de yazmıştım: İNSANIN AZ TANRI'NIN ÇOK OLDUĞU COĞRAFYALAR'a gittiğimde, O'nunla buluşuyorum.
İşte bu buluşmanın meyvelerinden ikisini daha, dün akşam yaşanan acılara rağmen, paylaşma cüretini gösteriyorum şimdi.
Okuyan sağ olsun!





ALTIN IŞIK

Yılın en uzun günü
Güneş batmıyor
Dalgalarla altın tozu
Sahil parlıyor ışıl ışıl
Balıklar bile altın
Yüzümde güneş, parlıyorum
Dağlar altın, deniz altın,
Saçımdaki rüzgar altın

xxxxx

Biliyorum bitecek bu günler
Ve kış gelecek
Güneş yükselmeyecek ufuktan
Gözüm karşı tepede bekleyeceğim
Sayacağım günleri birer birer
Zaman geçmeyecek
Gölgeler ülkesinde kapana kısılmış
Tam umudun yittiği an
Göreceğim sırtın üstünde altın ışığı

xxxxx

İşte bu yüzden
Yılın en uzun günü
Karanlıkta solup gitmemek için
Yüreğime dolduruyorum altın ışığı


* Bu şiiri, yılın en uzun günü, 21 Haziran'da, MV FRAM'ın 7. katındaki Explorer Lounge'da, manzaraları seyre dalarak yazdım.


Dünyayı duman sarmış
Her yer çok sessiz bugün
Kanat çırpışı bile suskun kuşların
Balıklar yavaş
Rüzgar asude
Denizin yüzerinde narin kıpırtılar
Ben de sustum, konuşmuyorum
Mutlu Kuzey'de bu öğleden sonra

*18.06.2016 MV Fram Qullissat'a giderken









28 Haziran 2016 Salı

Grönland Şiirleri



Geçen hafta, uzun bir geziden döndüm: Grönland! 
Batmayan güneş, ıssız kıyılar, masmavi bir gökyüzü, lacivert deniz ve hepsine alışılmadık bir parlaklık katan buzdağları arasında 10 gece 11 gün boyunca olağanüstü bir gemi yolculuğu yaptım. TANRI'NIN ÇOK İNSANIN AZ OLDUĞU YERLER'den biri orası da... Yaradanla bütünleşmenin, nefesini onun nefesinde kaybetmenin en güzel yolu bu coğrafyalardan geçiyor bana kalırsa. Hiçbir tapınağın, kilisenin ya da caminin, hiçbir ibadethanenin vermediği hazzı, birliği, gökkubbenin altında buluyorum ben. Artık böyleyim! Değiştim! Değişiyorum!
Öyle ki, bu gezide, gördüklerim beni öylesine etkiledi ki, içimden şiirler döküldü. Durdurmadım kendimi. Ne geldiyse, bıraktım öylesine. 
Ve şimdi bir cesaret, burada paylaşıyorum...


Arktik Söğüt




SÖĞÜT

Büyümek zor burda
Gücün yetmez rüzgara, kara
Yine de bir kuytu bulup
Dikersin başını asice
Yel gelip yalar geçer
Dik tutarsın, eğmezsin

xxxxx

Büyümek zor burda,
Güneş ha var, ha yok
Olsa bile ısıtmaz, aldatır
Güvenemezsin ışığına, varlığına
Kısacık güler yüzüne, sonra çekip gider
Kalırsın karanlıkla başbaşa
Soğuk vurur, buz vurur
Tutunursun yamaca umutsuzca uçup gitmemek için
Dualarını sayıp dökersin
Ve direnirsin
Dikersin başını asice
Rüzgar geçer
Gece geçer
Kalırsın orada, yamaçta
Ayakta

xxxxx

Büyümek zor burda
Tohum çatlamaz
Çiçek açmaz, meyve vermez
Umutlarını bağrında saklar söğüt
Ve kuytuda
Rüzgarın unuttuğu bir köşede
Tutunur yamaca
Diker başını asice
Direnir, yaşar, büyür...

Eqip Sermia 19.06.2016



UFUK

Ufuk görmeliyim
Açık olmalı etrafım
Rüzgar yüzümde patlamalı,
Soğuk sırtımda

xxxxx

Bir gökyüzü olmalı tepemde
Uçsuz bucaksız, mavi
Bulutlar oynaşmalı birbiriyle
Kimi sarı olmalı, kimi gri

xxxxx

Güneş tam karşımda batmalı
Kırmızıları, pembeleri görmeliyim
Kaybolunca ufkun ardında
Öbür yana dönüp, doğuşunu beklemeliyim

xxxxx

Dağlar denize kavuşmalı
Vadilerinde yürümeliyim
Sabah sisi kalktığında
Çiğ damlalarını saymalıyım yaprağın üstünde

xxxxx

Deniz olmalı dağların arasında
Yumuşamalı hava, toprak, taş
Dalgalarına kavuştuğumda
Eriyip gitmeli öfke, korku, telaş

xxxxx

Ufuk görmeliyim mutlaka
Küçücüklüğümü hatırlamak için
Güneş, ay ve yıldızlar
Yukarıdan bakıp şahit olmalılar sessizce

xxxxx

Hava kıtır kıtır olmalı
Dolu dolu nefes almalıyım
Yürürken çakıllar tıkırdamalı ayağımın altında
Bir elim cebimde,
Islık çalmalıyım

xxxxx

Özgür olmalıyım vesselam,
Duvara, pencereye, karşı eve değil
Ufka bakmalıyım

20/21.06.2016





31 Mayıs 2016 Salı

Yeşil Cennet Sri Lanka


Uzun zaman ara verdik. Yollar, seyahatler, dil kursları ve konser provaları derken bir de bakmışım ki göz açıp kapayana kadar haftalar akmış. Ayrıca ülkenin yüklü gündemi de sakin bir nefes alabilmeyi neredeyse imkansız hale getiriyor. Bir yılın sonlarındayız artık. Zorlu zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Hayat hiç kolay olmadı bu yıl boyunca. Yenisi hepimize güzellikler getirsin diyerek sizleri Sri Lanka’ya götürmek istiyorum.
Eski adı Seylan olan bu ada ülkesini bizler daha çok mis kokulu koyu renkli çaylarıyla biliyoruz. Hindistan’ın güneyinde bir mücevher gibi duran, adı bile egzotik rüzgarları çağrıştıran, harika bir yer Sri Lanka. Marco Polo, Sri Lanka için dünyanın en güzel adası demiş. Arap tüccarlar,  beklenmedik bir anda karşılarına çıkan bu yemyeşil adayı görünce, adına Serendip demişler. Bu isim bir şeylerin peşinde koştururken, beklenmedik bir anda karşılaştığımız başka güzel şeyleri anlatan müthiş bir kelimeye dönüşmüş. Gerçekten adına bu denli yaraşan başka bir yer var mıdır dünyada, bilemiyorum!
Yeşilin her tonuna doyuyorsunuz Sri Lanka’da… Tarihin derinlerine, ikibinbeşyüz yıllık tapınakların arasına dalıyorsunuz Sri Lanka’da… Vahşi doğayla ve hayvanlar aleminin bin türlü suratıyla tanışıyorsunuz. Asya filleri, kırmızı yüzlü maymunlar, binbir renk papağan ve türlü türlü su kuşlarıyla ahbap oluyorsunuz. Ormanların kalbine saklanmış, ağaçların altında adeta sır olmuş konaklama tesislerine bakıp, iç geçiriyorsunuz imrenerek… UNESCO Kültür Mirası tarihi kalıntılar arasında dolanırken, sıcak ve boğucu nemi unutuyorsunuz. Günün sonunda ise, koyu turuncu renkteki has seylan çayıyla kendinizi ödüllendirip, kokulu baharatlarla lezzet katılmış harika yemekler arasında diyetleri unutuyorsunuz.
Bizim konforlu THY uçağımız sabaha karşı İstanbul’dan yola çıkıp, Maldivler’in başkenti Male’de küçük bir stop yaptıktan sonra, yerel saatle 15.30 civarında ülkenin en büyük kenti Colombo’ya vardı. Açık konuşmak gerekirse Colombo öyle pek ahım şahım bir şehir değil. Ama yine de ülkenin dünyaya açılan en büyük kapısı olduğu için, uğrayıp biraz dolanmak keyifli oluyor. Sri Lanka’nın karmaşık etnik yapısını en iyi bu şehirde anlayabiliyor insan. Ülkenin en büyük etnik grubunu %75’lik bir pay ile Sinhala’lar oluşturuyor. Adanın orta, güney ve güneybatı bölgelerinde Sinhala halkı Budist geleneklere bağlı ve Sinhala dilini konuşuyorlar.
Ülkenin ikinci büyük grubu Sri Lanka Tamilleri, Hindu’durlar ve dünyanın en eski dillerinden Tamil dilini konuşuyorlar. Adanın daha çok kuzeyinde, Hindistan’a dönük tarafta yaşarlar. Bir de adanın doğusunda bir bölgede yoğunlaşmışlardır. Ülke nüfusunun %11’ini oluştururlar. Üçüncü büyük etnik grup Moor denen, Arap tüccarların torunlarından oluşan %9.5’luk gruptur. Müslümandırlar ve çoğu Tamil dilini benimsemişlerdir.

İngilizler’in adaya hakim oldukları 19. yüzyılda, çay ve kauçuk plantasyonlarında işçi olarak çalıştırılmak üzere Hindistan’dan getirilen Tamiller’in torunları, ülkenin karmaşık demografik yapısına br başka grubu daha armağan etmiş. Bunlara Hindistan Tamilleri deniyor. Bugün bile daha çok çay plantasyonlarının yoğun olarak bulundupğu bölgelerde yaşarlar ve ada nüfusunun %4’ini oluştururlar. Bunun dışında sayıca az ama sosyal hayatta epeyce ağırlıkları olan benim Beyaz Sri Lankalılar adını taktığım bir grup daha var ki, adanın Avrupalı kolonistlerce yönetildiği dönemi hatırlatıyorlar. Burgher adı verilen bu Avrupa kökenliler, soyadlarından da anlaşıldığı üzere Portekizli, Hollandalı ve İngiliz ailelerin torunları olarak hala adada yaşıyorlar.
Colombo, doğu-batı ticaret yolları üzerinde önemli bir liman olmasıyla ikibin yıldan beridir bilinen, tanınan bir şehirdir. 1982 yılına kadar Sri Lanka’nın resmi başkenti olarak da idari öneme sahipti. Ancak bu idari görev bugün Jayawardenepura Kotte isimli, Colombo’ya yakın ve artık neredeyse şehirle bütünleşmiş bir başka yerleşime verilmiştir. Ama buna rağmen Colombo ülkenin ticari başkenti olma özelliğini sürdürüyor. Ayrıca çevresine topladığı yaklaşık 5.5 milyonluk nüfusuyla en kalabalık bölgeyi oluşturuyor.
Colombo’nun sahip olduğu doğal limanı eski zamanlarda Romalılar’dan Çinliler’e kadar bütün ticaret erbabı biliyormuş. İbn-i Batuta 14. Yüzyılda adayı ziyaret ettiğinde buradan Kalanpu olarak bahsetmiş. Zaten Arap tüccarlar adaya 8. yüzyıldan itibaren yerleşip, Çin, Hindistan ve Arap yarımadası arasındaki ticareti kontrol etmeyi başarmışlar.
Asya’nın zenginliklerine açılan kapı ve önemli bir durak olması sebebiyle, bir süre sonra bölgeye gelen Avrupalılar arasında hakimiyet savaşlarının yaşandığı br arenaya dönüşmüş. 1500’lü yılların başında önce Portekizliler, Sri Lanka’ya sızmışlar. Adadaki krallıklardan biri olan Kotte’nın kralı ile anlaşma imzalayan Portekizliler, sahil bölgelerinde yetişen tarçının ticaretini yapma imtiyazını almışlar. Ayrıca kendilerine Colombo’da bir ticari koloni kurma izni verilmiş. Bu hakimiyet alanlarını zamanla genişleten Portekizliler, bugünkü Colombo’nun ortasında yer alan bölgeye kalelerini kurup, başkentleri ilan etmişler.
Tabii hayat istedikleri kadar kolay sürmemiş zira adanın zenginliklerinden pay almak isteyen Hollandalılar sahneye çıkmışlar. Savaşlar, güç oyunları ve ihanetlerle dolu bir dönemden sonra, 1656’da, destansı bir kuşatmadan sonra, Colombo’yu ele geçiren Hollandalılar, başta tarçın ticareti olmak üzere bütün bu zenginliği Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’na devretmişler. Bu da ancak 1796’ya, İngilizler’in Colombo’yu ele geçirişine dek sürmüş.
Kısa bir dönem bu şekilde idare eden İngilizler, daha kalıcı bir sistem oluşturma peşinde oldukları için, 1815’de adanın son monarşisi olan Kandy Krallığı’nı da Hollandalılar’dan devralmışlar. Resmi olarak İngiliz Seylanı olarak tanımlanan kolonilerini kurmuşlar. Bu yeni dönem ise 1948 yılına dek sürmüş.
Günümüzde Sri Lanka, özellikle ayrılıkçı Tamil Kaplanları ile sürdürülen uzun iç savaşın 2009’da bitmesinden sonra, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine dönüştü. Bir turizm cenneti ve tekstil ülkesi olarak ön plana yükseldi. Tabii adanın en önemli gelir kalemi hala çay!
Colombo’ya düşserse yolunuz yapmanız gereken en önemli şey gün batımında Galle Face Green’de olmak! Burası Hint Okyanusu kıyısında yemyeşil bir kordon boyu olarak tasarlanmış. Yürüyüş alanları var. Halk buraya akın ediyor günün son saatlerinde. Denizden gelen ılık rüzgarla uçurtmalar uçuruyorlar. Ben ise kıyıda kurulu Galle Face otelin tarihi bahçelerinde batan güneşe nazır oturup serin bir kokteyl yudumlamayı pek seviyorum. Tavsiye ederim!
Beira Gölü üzerinde kurulu Gangaramaya Tapınağı’nı ziyaret etmenizi öneririm. Burada Sri Lanka mimarisi ile Hint, Çin ve hatta Tayland mimarisinden esintiler bulabilirsiniz.
Colombo Ulusal Müze benim her zaman ziyaret ettiğim favorilerimdendir. İngiliz Seylanı’nın valisi Sir William Henry Gregory tarafından kurulan müze 1 Ocak 1877’de açılmış. Ülkenin eski krallıklarına ait zenginlikler, heykeller, kabartmalar ve pek çok objenin sergilendiği müze, ülkenin en büyük ve önemli müzesi olarak kabul ediliyor. Müzeyle birlikte kurulan  Ulusal Kütüphane ülkenin en büyük kitap koleksiyonunu barındırıyor. Basılan her şey, ister kitap ister dergi olsun, mutlaka bir nüshası buraya gönderilip arşivleniyor.
Müzenin yanıbaşında bulunan Viharamahadevi Parkı, Colombo şehrinin en büyük parkıdır. Çok bakımlı, yemyeşil ve tertemiz ortamıyla tam bir nefes alma yeridir. Büyük büyuttaki bir Buda heykelini barındırıyor bu güzelim park. Eskiden adı Victoria Parkı imiş ama bağımsızlık kazanılınca pek çok yerde olduğu gibi burada da isimler, yenileriyle değiştirilip, koloni dönemine elveda denilmiş.
Gezilecek yerle içinde Murugan Hindu tapınağını da unutmamam lazım. Güney Hindistan’ın renkli mimarisini ve Gopuram adı verilen dev kulelerini güneye taşıyan bu yapı, tanrı Şiva kültünün Colombo’daki en önemli temsilcisi olarak kabul ediliyor. Sabah erken saatlerde, her yer pırıl pırl iken gitmenizi öneririm.
Tabii yeme içme kısmına da kısaca değineyim: Hindistan cevizi sütü içinde pişirilen deniz ürünleri ve balık yemeklerinden yemeden dönmeyin! Yine hindistan cevizi sütü ile pişirilmiş zerdeçallı mercimek yemeği, diğer bir favorim! Mis kokulu yasemin pirinci ile servis ediliyor. Kahvaltıda ise pirinç unu ve hindistan cevisi sütü ile hazırlanan kreplerden yemenizi tavsiye ediyorum. Bunlara hopper deniyor. Aman Allahım! Özleyeceğiniz tatlardan olacak eminim! Çayı unutmuyoruz tabii ki…
Yollarda görüşürüz,



27 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum Haikuları



Bodrum'da bir evimiz var. Küçük bir taş ev. Bir tepenin üzerinde ve çılgın kalabalıktan uzak. Sadece bu dönemde değil, hep uzak. O yüzden kıymetlim işte. O yüzden tam bir sığınak. geçtiğimiz hafta bir dost düğünü için oradaydık. Mevsimin tazeliği henüz geçmemişti ve Nisan'da yağmayan yağmurlar, biz oradayken yağmaya karar vermişlerdi. Çiçekler, kokular ve gökten kopup gelen yüklü damlalar... Hiç dönmesem dedim... Hep kalsam... Yıl boyu kalsam... Ama hayat burada ya, döndük geldik. Geldiğimizden beri de eşimle birbirimize takılıp duruyoruz: Cenneti bırakıp geldik.
İşte bu Bodrum günlerinde bir sabah, hava daha pusunu üzerinden atamamışken, bir fincan kahve eşliğinde çıktı bu haikular. Okuyana can olsun, nefes olsun. Okuyan sağ olsun!


-I-
Gri gökyüzü
Ve esen deli rüzgar
Yağmur geliyor.

-II-
Güne aldanma!
Rüzgarın kollarında 
Yağmur geliyor.

-III-
Kuzeyden kopup
Tepeye çöreklendi
Koca bir bulut

-IV-
Bir yağmur indi
Taşların arasında
Nehirler doğdu

-V-
Narin çiçeği
Mor salkıma benziyor
Jakarandanın

-VI-
Neler anlatır
Ağustos böceğinin
İçli şarkısı?

Ve bunlardan sonra bir de bu aşağıdaki ufaklar çıktı bir yerlerden... Okuduğum kitabın etkisinden midir bilmiyorum ama kadınlık halleri ve ilişkiler üzerine çok düşündüm. Ne mi okuyordum? Çöl Kraliçesi'ni okuyordum. Aslında önce sinemada izledim başrolünü Nicole Kidman'ın oynadığı filmi. Eve döndüğümde nicedir kitaplığımızda duran kitabı okumaya karar verdim. Etkilendim: Bir kadın olarak ve Gertrude Bell'in zor zamanlarını benzer yaşlarda geçirmiş bir kadın olarak etkilendim. Sanırım bu duygularla çıktı bu üç haiku:

-VII-
Dönse de olur
Bir kez gittiyse eğer
Hiç dönmese de

-VIII-
Sen yoksan eğer
Dilim lâl, gözüm âmâ
Ruhum çaresiz

-IX-
Gitmek çok kolay
Kesip atmak da öyle
Maharet, kalmak...

14 Nisan 2016 Perşembe

Haiku -4-



-I-
Ufkun ötesi
Yakın olur bir anda
Kalbin bilince

-II-
Yedi rengimi 
Toprağa katıyorum
Açsın baharlar

-III-
Karayı gördüm
Karanlık bir odada
Kuşku duymadan

-IV-
Yedi rengimi
Toprağa katıyorum
Açsın baharlar

-V-
Sessiz akıyor 
Nehrin suları bugün
Kış yaklaşıyor


22 Mart 2016 Salı

Haiku -3-



-1-
Sen misin yoksa
Gözlerimden süzülüp
Nehre kavuşan?

-2-
Bahar dediler
İşaret ettim hemen
Tomurcukları

-3-
Menekşem açmış
Penceremin önünde
Orkidem küsmüş

-4-
Rüzgar sabırsız
Bulutlar daha alçak
Mevsim dönüyor

-5-
Mektup yazarken
Aşık oldum ben sana
Mektup kimeydi?