19 Ağustos 2014 Salı

Ateş ve Buzun Uzak Diyarı İzlanda -1- VE -2-


Bu yıl yaptığım geziler içinde, zamanlaması belki de en iyi olanı İzlanda oldu benim için. Çünkü İstanbul’da sıcak ve nemin yükselip de insanı halsiz bıraktığı günlerde kuzeyin bu sakin topraklarına uzanmak, ortalama 10 derecelerde yağmur ve ardından açan güneşin yarattığı gökkuşaklarıyla buluşmak her anlamda harika oldu. Eğer yaz mevsiminde illa da deniz kenarında oturup, kumsallarda güneşle buluşmak lazım demiyorsanız, ya da güneşi severim ama arada serin bir kaçamağa ayıracak zamanım ve bütçem de var diyorsanız o zaman size önereceğim en ilginç yerlerden biridir İzlanda.
Dünyanın gittikçe birbirine benzeyen köşelerinden biri değil İzlanda. Avrupa ama Avrupa değil! İskandinavya ülkeleri içinde sayılıyor ama o da değil! Hiçbirine benzemiyor, hiçbir ülkeye hiçbir toprağa benzemiyor İzlanda. Doğanın en el değmemiş, en bakir köşeleri İzlanda’da karşınıza çıkıyor. Şaşırıyorsunuz! Demek ki insanoğlu olmasa, tabiat böyle olacaktı diyorsunuz. Doğanın güçlerini yeryüzünü şekillendirirken görüyorsunuz, hepsini hissediyorsunuz. Etkileniyorsunuz. Kendinizi tabiatın o akılalmaz güçleri karşısında ufacık, güçsüz ve kısmen de çaresiz hissediyorsunuz. Bir buzul gölünden geçerken o muhteşem yerin sadece 1930’larda oluştuğunu duyunca, uzaktan zorlukça seçtiğiniz bir adanın 1960’larda denizen dibinden bir patlamayla yükseldiğini duyunca kulaklarınıza inanamıyorsunuz. Hani dünya oluşmuş, bitmişti? Meğer öyle değilmiş işte! O süreç burada her gün birebir yaşanıyor. Yerkabuğu burada henüz kapanmamış, gözünüzle görüyorsunuz. TV’lerde izlediğiniz belgesellerin içine girmek gibi bir şey İzlanda’ya seyahat! Ve kimi bilim insanları İzlanda için yerkabuğunun kapanmamış yarası tarifini kullanıyor ve siz oradayken bunu gözlerinizle görünce, hem onlara hak veriyorsunuz hem de ayağınızın altında sağlam olduğunu zannettiğiniz toprağın aslında hiç de öyle olmadığını idrak ediyorsunuz.
Peki İzlanda neden böyle?
Bu sorunun yanıtı kıtaların üzerlerinde yer aldıkları plakalarda gizli.
İzlanda Amerika ve Avrasya plakalarının birbirlerinden uzaklaştıkları bir hat üzerinde, Atlantik Ortası Sırtı’nda yer alıyor. Bu sırtı deniz dibinde kuzeyden güneye uzanan bir sıradağ kümesine benzetebiliriz. Ve bu sırtın yüksek kesimleri, ki İzlanda işte böyledir, okyanusu delerek adalar oluştururlar. Ve plakaların birbirlerinden ayrılması sebebiyle de uzun süreli volkanik püskürmelere ev sahipliği yaparlar. İşte bu sebeple İzlanda’da çok kuvvetli ve aktif volkanlar vardır. Tektonik plakaların birbirlerinden yılda ortalama 2-2,5 cm uzaklaşmaları sebebiyle İzlanda ortasından yavaş yavaş ayrılmaktadır. Yani milyonlarca yıl sonra ada ikiye bölünecek! Bu ayrımı, bu çökme bölgesini gezdiğinizde oradaki tuhaf enerjiyi hissetmemeniz mümkün değil! Ya zihnimizin bir oyunu ya da gerçekten ayağınızın altında olan biteni bilinçaltınız yaşıyor!
İzlanda’da 130 volkanik dağ var ve bunlardan 18’I aktif halde. Her beş yılda bir bunlardan biri mutlaka harekete geçiyor ve ortalığı kasıp kavuruyor. 2010 yılında gökyüzüne yayılan külleriyle dünya hava trafiğinin en az dörtte birini, teleffuzuyla ise dünya muhabirlerinin İzlandalılar hariç hemen hepsini felç eden o ünlü Eyjafjallajökull püskürmesini hatırlarsınız. Çok büyük bir olaydı kabul ediyorum ama aslında yanardağ sadece genzini temizlemişti! Bu ada tarihinde ne kıtlıklar, ne zehirli gazlar ve ne büyük sel felaketleri görmüş! Bu püskürme hafif gelmiş! Bu olaydan iki yıl önce, 2008 dünya ekonomik krizi ile iflas eden İzlanda yine böyle bir anda, kendini dünya gündeminin ortasında bulmuştu. Moralleri bozulmuş, gücenmişlerdi İzlandalılar. Bu çıkmazdan nasıl kurtulacaklarını planlarken yaşadıkları ikinci kriz, Eyjafjallajökull patlaması, İzlanda’yı istemeden yeniden gündeme oturtmuştu. Artık bu duruma alışan ve gündemden kaçışın mümkün olmadığını anlayan İzlandalılar, bu volkanik felaketi kendi mizahlarına uygun hale dönüştürüp şöyle sloganlar üretmişti: İzlanda’yla dalaşmayın! Paramız olmayabilir ama yeterince külümüz var! We might not have cash but we do have ash! Gerçekten de dünyayı altüst eden patlamayı bu kadar güzel kullanıp kendisine reklam konusu yapabilmiş olmasına şapka çıkarıyorum. Aradan seneler geçmesine ragmen hala bu patlamanın küllerini paketleyip ülkeyi ziyarete gelen turistlere satıyorlar ya, ona da pek gülüyorum. İnsanlar da alıyorlar ya, o da ayrı! Demek ki reklamın iyisi kötüsü olmuyormuş!
İzlanda yaklaşık 103.000km2lik bir ada ülkesi. Sınır komşusu yok, yolu sapa, öyle şuraya giderken bir uğrayayım denebilecek bir yer değil. Yani hedefinize koyduğunuzda yolunuz düşer ancak! Tarih boyunca da fazla gelen gideni olmamış. Çok büyük savaşlar görmemiş. Birbirleriyle mücadele eden, didişen Viking klanlarının öykülerinden başka pek bir savaş hikayesi yok anlatacak. Ama SAGA adı verilen o öyküler öylesine önemli ki, bugün hala okunuyorlar ve toplumsal bellekte büyük yerleri var. İlk yerleşimciler, ülkenin güneydoğusundaki adalara yerleşen İrlandalı papazlarmış. Kimin kimsenin olmadığı bu adalarda inziva hayatı yaşamak üzere buraya gelen papazlar, yaklaşık bir yüzyıl kadar sakin sakin yaşamışlar ama sonra dokuzuncu yüzyıldan itibaren, bugünkü Norveç’in artık kalabalıklaşan kıyılarından kaçan yeni insanlar sonunda adaya ulaşmış. İlk yerleşimci İngolfur Arnarson’un geliş tarihi olarak 874 yılı verilir kaynaklarda. Adanın güneydoğusundan batıya doğru devam edip kıyılarından dumanlar yükselen geniş bir körfeze ulaşır Arnarson. Hava güzel, deniz sakin ve yerleşime elverişli alan geniştir. Dumanlı Körfez anlamına gelen Reykjavik adını verir buraya ve yerleşirler.
Günümüzde 326.000 nüfuslu adanın 120.000’I başkentte ve yaklaşık 80.000’I de başkentin çevresindeki yerleşimlerde yaşamaktadır. Geri kalan azıcık nüfus ise sahile yakın ve adayı çevreleyen devlet karayolunun üzerinde, ekip sürmeye olanak tanıyan kısıtlı arazilerde bulunuyor. Zaten adanın bulunduğu enlem ve toprağının kayalık, dağlık, buzullarla kaplı yapısı sebebiyle tarım neredeyse yok denecek kadar az İzlanda’da. Olan da genellikle hayvanların ihtiyacını karşılayan otlardan oluşuyor. Soğuğa dayanıklı bazı tahıllar, başta tabii ki siyah tatlı ekmeğin kaynağı olan çavdar ve az miktarda buğday ile bazı kök sebzeler dışında hiçbir şey ekip biçebilmek mümkün değil. Ancak son yıllarda, ülkenin en büyük zenginliği olan jeotermal enerjinin kullanıldığı modern seralarda taze sebze ve meyve yetiştirilebiliyor. Sanırım ileride bu şekilde ihtiyacın çok daha büyük kısmını karşılayabilecekler.
Ülkenin yüzölçümünün %11’i buzullarla kaplı. Avrupa’nın en büyük buzulu VATNAJÖKULL burada. Buzulların altında ise aktif yanardağlar var. Buzla ateş burada buluşuyor işte! Ve bazen yanardağın erittiği buz devasa bir barajı doldurabilecek kadar suya dönüşüp, hapsolduğu buzulun dış katmanını kırıp dışarıya taşıyor. Buna JÖKULHAUP deniyor. Kül, kum, taş, toprak, kaya ve tabii ki milyonlarca metreküp su hızla aşağı akarak, önüne her ne çıkarsa sürükleyip götürüyor ve ardında SANDUR denen kilometrekarelerce uzanan kum ovaları yaratıyor. Boyutları görünce insan aslında tabiatın güçleri karşısında ne kadar küçücük olduğunu İzlanda’da hatırlıyor!
Bu yazıda İzlanda’ya bir girizgah yapmış olalım. Bir sonraki yazımda size İzlanda’nın harika çavlanlarından, volkanik siyah kumsallarından ve buzul göllerinden bahsetmek istiyorum.
Yollarda görüşürüz…

Not: Bu yazı kokpit.aero sitesinde yayınlanmıştır.

BÖLÜM -2-

Bir önceki yazımda İzlanda hakkında bazı genel bilgiler vermiş ve bir sonraki yazıda ise sevdiğim detaylara değineceğimi, çavlanlar ve buzul göllerinden behsedeceğimi söylemiştim. Dolayısıyla bu güzellikleri paylaşmak için fazla beklemeye gerek yok sanırım.
Izlanda tam bir çavlanlar cenneti dersem doğru söylemiş olurum. Ama öyle böyle değil! En büyüğünden en güçlüsüne, yamaçlardan ip gibi süzülenlerinden tutun, buzulların altından hiddetle saldıranlarına kadar çeşit çeşit çavlan var bu büyüleyici diyarda! Bir haftalık seyahatimizin bazı odak noktaları işte bu olağanüstü şelaleler oldu.
Türkçe’de Altın Şelale anlamına gelen Gullfoss, hiç de sıradan bir şelale değil. Bir seferde dökülmüyor mesela. Hvita nehri üzerinde biri 11 diğeri 21 metrelik iki görkemli zikzak yaparak, kocaman basamaklar halinde, 32 metrelik derin ve dar bir yarığın içinde gözden kayboluyor. Müthiş fotojenik bir şelale Gullfoss, fotoğrafçılar doyamıyor...  Kilometrelerce öteden, gökyüzüne yükselen bulut gibi serpintileriyle yerini açık eden bir çavlan. Yaz aylarında eriyen karın buzun sularıyla iyice debisi artıyor. Bir de öyküsü var: Arazinin sahipleri Tomas Tomasson ve Halldor Halldorsson, bir elektrik santrali yapımı için bu araziyi ve tabii ki şelaleyi yabancı bir firmaya kiralarlar. Neden bilinmez, ama bir türlü bu proje hayata geçirilemez. Ama bununla ilgili anlatılan öyküde Tomas’ın kızı Sigridur’un kahramanlığı ön plana çıkar hep. Sigridur babasına gider ve ‘’Bu şelale benim en yakın dostum, arkaşadım, sırdaşım. Sen benim arkadaşımı benden nasıl alabilirsin? Onu, üzerinde bir baraj inşa edip öldürmeyi nasıl düşünebilirsin? Eğer bu konuda ısrarcı olacaksan ben de kendimi şelaleye atarım’’ der. Kızının ciddi olduğunu gören Tomas, bu sevdadan vazgeçer ve şelale İzlanda devletine satılır. O zaman bile bir hidroelektrik santrali projesi konuşulmaktadır ama buna karşı çıkan İzlanda halkı sayesinde, Hvita nehri ve şelale dokunulmazlık kazanır. Bugün artık bütün nehir, şelale ve çevresi koruma altında. Bu vesileyle ülkemizde ciddi bir sorun olan, ekosistemi altüst eden, para hırsıyla memleketi cehenneme çevirip, can damarlarını kurutan HES’lere ve onların simgelediği her şeye karşı hayatını ortaya koyan mücadeleci dostlara selam olsun! Sigridur Tomasdottir’in bir heykeli var bugün Gullfoss’un yanıbaşında. Bizimkilerin akıbeti ise belirsiz!
İzlanda’nın ünlü bir başka çavlanı, adı Türkçe’de Tanrılar Çavlanı anlamına gelen Godafoss’tur. Ülkenin kuzeyinde yer alan ve UNESCO tarafından koruma altına alınmış bir göl olan Myvatn yakınlarında yer alan bu çavlanı görmeden giden yoktur herhalde ülkeden. Diğeri kadar yüksek ve görkemli olmamasına ragmen, bu çavlan da son derece fotojeniktir. Yaklaşık 12 metreden dökülen, 30 metra açıklığında bir şelaledir Godafoss. Peki neden Tanrılar Çavlanı denmiş? Bunun da bir öyküsü var: İzlanda, 1000 yılında Hıristiyanlık dinini kabul eder. Kanun Sözcüsü Torgeir, Halk Meclisi Althingi’de bunu prada toplanmış olan bütün klanların temsilcilerine, şeflerine ilan eder. Bununla beraber, hala Pagan olanların da eski gelenekleri sürdürmelerinde bir sakınca yoktur denir. Meclisin toplantısı bitince, yaşadığı yere dönen Torgeir, bu bölgeden geçerken, beraberindeki eski NORSE tanrılarının heykellerini,  tuttuğu gibi şelaleye atar! Hıristiyan olduğunun kanıtıdır bu artık! Bu manevi dönüşümün simgesi olarak da kabul edilen Godafoss, diğer tüm çavlanlar gbi koruma altında. Ülkede hala var olan paganlar ise, o eski tanrıların ruhunun hala bu şelalede yaşadığına inandıkları için, özellikle gündönümlerinde buraya gelip bazı ritüeller yapıyorlar. Kimse kimsenin inancına karışmadığı, benimki seninkinden daha doğru, sen de benim yaptığım gibi yapmalısın demediği için, bu kavgalar 1000 yıl önce sonlandırıldığı için, az sayıdaki paganın bu ritüelleri yapmalarında en ufak bir sakıca görülmüyor. Zaten yaptıkları da ne ki? Biraz dua, biraz iyi dilek ve iyi insan olma çabasında doğanın desteğini istemek!
Bu iki çavlana hiç benzemeyen, aslında gördüğüm hiçbir çavlana benzemeyen, beni gördüğüm her sefer korkutan, ürperten ve bütün güzellik kalıplarını kökünden yok sayan bir başka çavlandan daha bahsetmek istiyorum şimdi. Dettifoss! Vahşi, yıkıcı ve önüne ne katarsa sürükleyip yok edeceğinden emin olduğunuz bir doğa gücünü simgeliyor Dettifoss. Türkçe’de anlamı Düşen Sular! Düşmek de  nasıl düşmek hem de! Hipnotize ediyor insanı. Yakınına gittiğinizde başınız dönüyor resmen. Saniyede 193 metreküp debisiyle Avrupa’nın en güçlüsü kabul ediliyor. İstanbul’un bir günlük su ihtiyacını, sadece üç buçuk saatlik akışıyla karşılayabildiğini söyleyince bu gücü daha iyi anlayabilirsiniz. Ya da 50 günde İstanbul’un 10 barajındaki bütün su rezervleri doluyor dersem… İşte böyle bir canavar Dettifoss! Yanına yaklaşırken eski bir nehir yatağından yürümeniz gerekiyor. Bu yatağı hangi güç nasıl oymuş olabilir diye düşünürken, bir anda ayaklarınızın altında görüyorsunuz Dettifoss’u ve anlıyorsunuz işte! Milyonlarca yıl önce bölgede yaşanmış olan depremler ve volkanik patlamaların sonucunda defalarca yatak değiştirmiş Jokullsa a Fjollum nehri. Bir seferinde ise beslendiği Vatna Buzulu’nun altındaki aktif yanardağların erittiği akılalmaz miktardaki suyla birleşerek, bir super-nehir yaratmış sistem. Ve işte o geniş nehir yatağını ve devamındaki devasa kanyonu da bu şekilde oymuş Jokullsa a Fjollum nehri. Günümüzde, en azından şimdilik, eskisine oranla daha sakin olduğunu söylüyorlar ama şelalenin yanına yaklaştığınızda öyle hissetmiyorsunuz. Diyorum ya, ben neredeyse korkuyorum… Son yıllarda bu bakir ve sıradışı doğasıyla, Hollywood yapımlarında kendine sıkça yer bulmaya başladı İzlanda ve Ridley Scott ünlü Prometheus filminin açılış sahnesinde bu çavlanı kullandı. Dünyadan ayrılıp bir başka gezegene ışınlandığınızı zannedebileceğiniz yerlerden biri burası! Haksız değil ünlü yönetmen! Bu etkileyici açılış sahnesini izlemenizi özellikle tavsiye ederim.
Çavlanları bir yana bırakırsak, bana kalırsa bir başka etkileyici yer olan Jökullsarlon buzul gölünden de bahsetmek gerekir. Burası Vatna Buzulu sisteminde dünyanın yüzyıllar boyunca yaşadığı soğuma ve ısınmalar sebebiyle oluşan bir buzul gölüdür.  Günümüzdeki şekline 1930larda kavuştuğu söyleniyor. Tabii son yıllarda küresel iklimin değişmesi ve sıcaklıkların artması sebebiyle de büyümesi hızlanıyor. 1970lerin başından beri gölün yüzölçümü dörde katlandı. Son yıllardaki hızlı buzul çekilmesiyle derinliği 284 metreye ulaştı ve artık İzlanda’nın en derin gölü burası! Hayvan varlığı da çok renkli Jökulsarlon’da. Denizle bağlantısı olduğu için foklar, deniz kuşları ve tabii ki zengin balık çeşidini gözlemek mümkün. Buradaki en zevkli etkinlik hem suda hem karada kullanılan anfibik araçlarla, lagüne inip, kimi 15 metre yüksekliğe ulaşan buzdağları arasında gezinti yapmak. Bence bu gezintinin sonunda, göl ile denizi birbirine bağlayan nehrin kenarından sahile inip, kıyıya vurmuş buzlar arasında dolanmak da işin keyifli kısımlarından…
İzlanda hakkında sayfalar doldursak da yeterince anlatılamayacak nitelikte, hiçbir yere benzemeyen son derece ilginç bir coğrafya! Avrupa ama Avrupa değil dedim ya bir önceki yazıya başlarken, bunu hatırlatmak istedim yine. Avrupa’nın son vahşi toprakları diyor kimi yazarlar İzlanda hakkında ve bence harika bir tanımlama bu! El değmemiş topraklar nasıl olur acaba diye düşünenlerdenseniz, cevabınızı İzlanda’da bulacaksınız kesinlikle. Türkiye’den direkt uçuş olmadığı için mutlaka aktarmalı gitmek gerekiyor.Ben genellikle THY ile önce bir kuzey başkentine uçuyorum ardından da İcelandair seferlerinden birine geçiyorum. Ancak daha ekonomik olan WOWAir ile Avrupa’nın gittikçe artan sayıda noktasından İzlanda’ya ulaşmak mümkün. Turizm gittikçe önem kazanıyor ve son 8 yılda yaşanan artışı ben birebir gözlemledim, yaşadım, yaşıyorum. Dolayısıyla eğer gitmek varsa planlarınızda, gittikçe kalabalıklaşmadan, bozulmadan – ki eninde sonunda değişecek bozulacak maalesef her yer gibi- yapın bu işi derim.
Yollarda görüşürüz…



16 Ağustos 2014 Cumartesi

İzlanda Güzellemesi - Tribute to Iceland


Beni benden alan el değmemiş doğasıyla, ıssız köşeleri ve uçsuz bucaksız topraklarıyla, buzun altında saklanan kavurucu ateşleriyle, kendilerine yetmeyi her koşulda başaran kuvvetli, bağımsız ruhlu ve okumayı yazmayı seven insanlarıyla, dağıyla, kumsalıyla, ovaları ve çorak yaylalarıyla büyüleyici
İZLANDA





Altın Çavlan Gulfoss


On my way to Akureyri


Paradise


Akureyri Mon Amour -1-


Akureyri Mon Amour -2-


Gulfoss


Paradise -2-


Blue Lagoon

Akureyri Mon Amour -3-


Rocks by the Sea

Is this true?

Strange Mountains
Akureyri Mon Amour -4-


Welcome to Planet Mars


Welcome to Planet Mars -2-

Akureyri from a Distance



View from Petra's

Wrath of Water ''Dettifoss''

Reykjavik Halgrimm's Church

Reykjavik HARPA

Jökulsarlon

Jökulsarlon

Vatnajökull from Distance

Black Sand

Reykjavik after Rain


17 Temmuz 2014 Perşembe

Ladakh Impressions

İndus Vadisi ''Green and Barren''

Green Valley from Thiksey Gompa

Indus Valley

Likir Gompa

Mighty Indus

Road to Alchi

Road to Leh

Shambala

Thiksey Dreams

Thiksey and Mani Stones

Clouds over Zanskar Range
Stok Kangri over Indus Valley

White Gompa

18 Haziran 2014 Çarşamba

Kaşifler Limanı Lizbon


1994 yılının Ocak-Nisan ayları arasında, 3 ay Lizbon’da kalıp Portekizce öğrenmiştim. Sonra yolum bir defa daha düşmesine ragmen, kaldığım o üç gün içinde oradan oraya koşturmaktan, hiçbir şey anlamamıştım Lizbon’dan. İlk gidişimin 20. yıl dönümünde  yolum yine bu güzel şehre düştü ve ben hem hatıralar arasında gezinirken duygusal anlar yaşadım, hem de o günden bugüne ne değişiklikler olmuş bunları gözlemleme fırsatı buldum.
Bu sefer mesleki değildi Lizbon’a gidişim, dolayısıyla sorumlu olduğum bir grubum yoktu. Sadece ben ve eşimdik. Geçtiğimiz Ekim ayının sonlarında, geçerliliğini yitirecek olan millerimizle, THY’den ödül bilet alarak uçtuk. Hatta, güzel de denk geldi, çok az bir farkla, ekonomi sınıfı yerine business sınıfından bilet bulunca, seyahat iyice konforlu bir hale büründü. Aslında Avrupa destinasyonları içinde uzun sayılabilir Lizbon uçuşu. Ne de olsa kıtanın en batı noktasına uçuyorsunuz. Giderken neredeyse beş saate yakın sürüyor. Uçuşun sabahın çok erken bir saatinde olmaması da, hoşuma gitmedi değil! Business kontuarlarından hızla yaptığımız bilet ve bagaj işlemleri sonrası, yine hızlıca, Business yolcuları ve THY/Star Alliance Elite Plus kartı sahiplerinin kullandıkları özel alandan, direkt Lounge İstanbul’a girdik. Hep gülerek derim zaten: Bu keyfi ve rahatlığı yaşadıktan sonra, ekonomiye dönüş zor oluyor…  Bu arada malum, İstanbul Lounge gittikçe büyüyor.  Eklenen alanlarla dünyanın sayılı dinlenme, bekleme ve hatta eğlenme alanlarından bürüne dönüşmüş durumda. İkramda da kusur edilmiyor, hatta 5 yıldızlı otel konforu var dersem de yanlış söylemiş sayılmam.
Sakin ve huzurlu bir uçuştan sonra, pırıl pırıl bir havada Lizbon’a indik. Lizbon Portela Havalimanı, Portekiz’in ana kapısı olarak kabul ediliyor. Güney Avrupa’nın en büyük havalimanlarından biri olan Portela Havalimanı’nın iki pisti var. Resmi internet sitesine baktığımda, 2013 yılında 13milyon yolcuya hizmet vermiş olduğunu öğrendim. Şehir merkezine sadece 7 km uzaklıkta olduğu için, ulaşım da çok kolay. Varışta taksi, dönüşte ise şehrin ana arterinden geçen belediye otobüsü seçeneklerini kullandık. Taksinin rahat olacağı muhakkak da belediye otobüsü de hiç fena değildi.
Portekiz küçük bir ülke ama tarihle biraz içli dışlıysanız, dünyanın en büyük ve zengin sömürge imparatorluklarından birini Portekizliler’in kurmuş olduklarını hatırlarsınız.  14. Yüzyılın sonlarında, Denizci Henrique olarak bilinen krallarının öngörüsü ve desteği ile dünyaya açılmaya başlayan Portekizli denizciler, bir sonraki yüzyılda Keşifler Çağı olarak adlandırılan çağı başlatan en büyük güç olmuşlar. Bu dönemde Macellan dünyanın çevresinde turlamış, Vasco da Gama Afrika’nın en Güney ucu Ümit Burnu’nu dönüp Hindistan’a ulaşmış, yine bir başka Portekizli Pedro Alvares Cabral,  Güney Amerika’ya ulaşıp, Brezilya’yı Portekiz’e bağlamış. 15. ve 16. yüzyıllarda Portekiz’I tam bir dünya imparatorluğu olarak görüyoruz. Nitekim Asya, Afrika, Güney Amerika ve hatta Okyanusya’ya kadar uzanan bir coğrafyada, Portekiz, hem ticaret imtiyazları elde etmiş, bir sonraki adımda da varlık gösterdiği coğrafyaları tamamen kontrolü  altına alıp resmen kendine bağlamıştır. Ancak 16. Yüzyılın sonunda İspanya’yla, İngiltere’ye karşı yapılmış yanlış ittifak, ardından 1755’teki  Büyük Deprem, bunu takip eden yıllarda sadece Avrupa’nın değil, bütün dünyanın dengesini altüst eden Napolyon Savaşları sonucu, neredeyse bütün kolonilerini kaybeden Portekiz, 1986’da Avrupa Birliği’ne katılana kadar, kendi yalnızlığına gömülmüş bir şekilde yaşamıştır. Tabii 1974 yılına kadar süren 40 yıllık Salazar diktasından bahis bile etmek istemem!
Lizbon bana, Portekiz’in bir deniz ve keşifler ülkesi olduğu zamanları hatırlatır hep. Hep o büyülü zamanların peşine düşerim gezdiğim yerlerde. Çocukluğumun kahramanlarıdır o kaşifler benim için. Bilinmezlerin peşinde, ucu bucağı görünmeyen sonsuzluklara yelken açan denizcilerin figürleri, hep hayallerimi süsler hala. Hep düşünürüm: Hiç mi korkmadılar giderken? Hiç mi ailelerinden ayrılırken, acaba bir daha onları görebilecek miyim diye düşünmediler? Avrupa’nın en batı ucu CABO DA ROCA’da, yine okyanusu seyrederken, bu sorular geçti aklımdan. Rüzgarın her şeyi havalara savurduğu kayalıkların tepesinden, nefes alıp veriyormuş gibi bir kabarıp bir inen okyanusa bakarken, fotoğraf makinamı iyice ufuk çizgisine zoom yapıp, bir süre oradan seyrettim denizi. Herhalde sadece bunu gördüler Macellan’ın denizcileri… Ya da Cabral’ın… Ya da Cenevizli Colomb’un… Anakarayı arkalarında bıraktıktan sonra günlerce bu maviliğin içinde kaldılar sadece. O duyguları anlamaya çalışmak bile çok zor! Ben de yelken yaptım, denizlere açıldım. Yaz veya kış zamanı Ege’de Akdeniz’de günlerce seyahat ettim ama kara parçası görmediğim hiçbir an bile olmadı! Hep bir yerlerden kerteriz alabildim. Başım sıkışırsa, karaya çıkabileceğimi hep bildim. Fırtına koptuğunda en yakın burnun kuytusuna sığındım ama ya onlar? En yakın kara parçasından günler hatta haftalar önce ayrılmışken, fırtına koptuğunda ne yaptılar, ne hissettiler acaba? İşte seneler sonra yine CABO DA ROCA’dan Atlas Okyanusu’nu seyrederken bu sorular gelip geçti içimden. Rüzgara karşı sessizce oturdum dakikalarca… Sonra da denizde yaşamını yitirmiş tüm ruhlara kendimce bir dua gönderip, yoluma devam ettim.
Bu seferki Lizbon gezimizde, bol bol tramvaya bindik. Hele ünlü 28 numaralı tramvay! Ben orada yaşarken böyle bir çılgınlık yoktu, çünkü bu kadar çok turist yoktu etrafta ve uçakların biri inip biri kalkmıyordu henüz. Şimdi, dedim ya, tam bir çılgınlığa dönüşmüş durumda. Yerliden çok yabancı gezmen, sabahın erken saatlerinden itibaren başlangıç durağında birikip, şehrin yokuşlarla dolu daracık sokaklarından geçerek, gerçekten de harika bir tur yapan bu tramvaya binmek için birbirleriyle yarışıyorlar artık. Eskiğimiz kalmasın dedik ve biz de bu tramvaya –itiraf ediyorum defalarca- binip gezip dolaştık sokakları. Müthiş bir keyifti gerçekten. Gidecek herkese bu tramvayı hararetle tavsiye ediyorum. Tabii yer bulup oturabilmek büyük şans, onu baştan söyleyeyim!
Lizbon da tıpkı İstanbul ve Roma gibi yedi tepe üzerinde kurulmuş. Ufak parke taşlarıyla kaplı yokuşlar, mutlaka, LARGO denilen meydancıklara açılan daracık sokaklar, kimsenin kesmeyi aklına bile getirmediği kocaman ağaçlarla dolu uygar parklar, Akdeniz ikliminde olduğumuzu hatırlatan harika palmiyeler, açık kapılardan dışarıya taşan mis gibi kahve kokusu, binbir şekilde pişirilen BACALHAU balığı, yani morina ve üzerine bolca tarçın serpilerek gövdeye indirilen altı milföy hamuruna benzeyen ve içi vanilyalı krema ile dolu, fırınlanmış PASTEİS DE NATA tatlısı… İşte Lizbon sokakları en çok bunlarla dolu…
İstanbul’a benzetenler de vardır Lizbon’u. Aslında haksız da sayılmazlar çünkü şehrin ortasından TAGUS nehri geçiyor. Avrupa’nın pek çok nehri gibi boz bulanık bir su değil, pırıl pırıl mavisiyle, gerçek bir nehir bu. Üzerindeki asma köprüsüyle biraz İstanbul’u, bizim Boğaz’ı andırıyor gerçekten. Nitekim, ben de eskiden, evimi özlediğim zamanlarda, kıyıya inip, köprüyü ve kıyıları uzaktan seyredip, İstanbul’da olduğumu hayal ederdim. Sonra aynı şeyi, Lizbon’u özlediğimde İstanbul’da yaptım…
Gezilecek çok yer var tabii. Ben olsam önce ALFAMA’dan başlardım. Eski Lizbon’un en eski mahallelerinin olduğu yer ALFAMA. Günün hemen her saatinde gölgeli olan daracık sokakları, Gotik SE Katedrali, Aziz Antuan Kilisesi, şehre tepeden bakan ve temeli Romalılara kadar uzanan  Aziz George Kalesi, bir günlük gezmeye yeter miktarda malzeme veriyor zaten. Akşamüstü saatlerini ise mutlaka PORTAS DO SOL’da, ya beyaz minderleriyle çok havalı, şık bir kafede ya da bizim yaptığımız gibi, manzaralı kaldırıma kurulu sokak kahvesinde geçirin derim. Hayatta kahve içmeyen eşim bile, o sokak kahvesinin sütlü kahvesini o kadar çok sevdi ki, bir haftada üç kere oraya gittik. Biz böyleyiz biraz…Bir şeyi veya bir yeri çok beğendiysek, yine oraya döneriz. Başka yerler aramaya kalkmayız çünkü hiçbiri o çok beğendiğimiz yer gibi olmaz nedense. Ve hep pişman oluruz, keşke bizim oraya gitseydik diye… Hele o turistik kitaplar var ya, hani şunu yapın, bunu edin, görülecek 10 yer, top ten listeler falan, onlar hiç bize göre değil zaten! Bir şehri, sadece görülecek tarihi yerler, kiliseler ve müzelerden ibaretmiş gibi sunan kitaplara hiç itibar etmeyiz biz. O kitaplarda yazılı listelerin hiçbirini tam olarak bitirememişizdir ama, koşturmadan, kendimize göre, harika geziler yapmışızdır her seferinde. Bu sefer de aynı şeyi yapıp, o güzelim terasta, o lezzetli kahveyle, elimizde kitabımız, yüzümüzde ılık rüzgar harika akşamlar geçirdik.
BAIRRO ALTO ise, Türkçe’ye tercüme edecek olursak, Yüksek Mahalle, özellikle son yıllarda hem nitelikli gece hayatı, hem kaliteli butikler, sanat galerileri ve yine son derece kendine has sokaklarıyla şehrin en güzel köşelerinden biri. Hemen altında yer alan şık CHIADO semtiyle birleştirip gezdiğinizde yine çokca zamanınızı alır. CHIADO’nun en ünlü kahvehanesi A BRASILEIRA, ne kadar turistik olursa olsun, hala çok şık, hala çok güzel. Portekiz’in ünlü şairi FERNANDO PESSOA’nın heykeliyle de ünlüdür bu kafe. Tüm hayatını yalnız başına geçiren bu hüzünlü adamın heykeli, yanına oturan, fotoğraf çektiren, sarılıp yanağından öpen pek çok kişiyle, eski zamanların yalnızlığına nazire yapar gibi artık hiç yalnız değil. Günü bitirmenin güzel bir yolu da, Aşağı Mahalle demek olan BAIXA’da gezinip, PRAÇA DO COMERCİO, yani Ticaret Meydanı’na inerek, nehrin kenarında, köprü manzaralı bir köşe bulup, sokak müzisyenlerinin güzel nağmelerine kendinizi bırakmak olabilir bence. Hava geç karardığı için günler uzun Allahtan!
Anlatacak çok şey var daha ama bu haftalık bu kadar olsun. Haftaya sizi Lizbon’da biraz daha gezdirdikten sonra, izninizle, kısacık da olsa, Porto’ya götürmek isterim.
Yollarda görüşürüz…