19 Ağustos 2014 Salı

Ateş ve Buzun Uzak Diyarı İzlanda -1- VE -2-


Bu yıl yaptığım geziler içinde, zamanlaması belki de en iyi olanı İzlanda oldu benim için. Çünkü İstanbul’da sıcak ve nemin yükselip de insanı halsiz bıraktığı günlerde kuzeyin bu sakin topraklarına uzanmak, ortalama 10 derecelerde yağmur ve ardından açan güneşin yarattığı gökkuşaklarıyla buluşmak her anlamda harika oldu. Eğer yaz mevsiminde illa da deniz kenarında oturup, kumsallarda güneşle buluşmak lazım demiyorsanız, ya da güneşi severim ama arada serin bir kaçamağa ayıracak zamanım ve bütçem de var diyorsanız o zaman size önereceğim en ilginç yerlerden biridir İzlanda.
Dünyanın gittikçe birbirine benzeyen köşelerinden biri değil İzlanda. Avrupa ama Avrupa değil! İskandinavya ülkeleri içinde sayılıyor ama o da değil! Hiçbirine benzemiyor, hiçbir ülkeye hiçbir toprağa benzemiyor İzlanda. Doğanın en el değmemiş, en bakir köşeleri İzlanda’da karşınıza çıkıyor. Şaşırıyorsunuz! Demek ki insanoğlu olmasa, tabiat böyle olacaktı diyorsunuz. Doğanın güçlerini yeryüzünü şekillendirirken görüyorsunuz, hepsini hissediyorsunuz. Etkileniyorsunuz. Kendinizi tabiatın o akılalmaz güçleri karşısında ufacık, güçsüz ve kısmen de çaresiz hissediyorsunuz. Bir buzul gölünden geçerken o muhteşem yerin sadece 1930’larda oluştuğunu duyunca, uzaktan zorlukça seçtiğiniz bir adanın 1960’larda denizen dibinden bir patlamayla yükseldiğini duyunca kulaklarınıza inanamıyorsunuz. Hani dünya oluşmuş, bitmişti? Meğer öyle değilmiş işte! O süreç burada her gün birebir yaşanıyor. Yerkabuğu burada henüz kapanmamış, gözünüzle görüyorsunuz. TV’lerde izlediğiniz belgesellerin içine girmek gibi bir şey İzlanda’ya seyahat! Ve kimi bilim insanları İzlanda için yerkabuğunun kapanmamış yarası tarifini kullanıyor ve siz oradayken bunu gözlerinizle görünce, hem onlara hak veriyorsunuz hem de ayağınızın altında sağlam olduğunu zannettiğiniz toprağın aslında hiç de öyle olmadığını idrak ediyorsunuz.
Peki İzlanda neden böyle?
Bu sorunun yanıtı kıtaların üzerlerinde yer aldıkları plakalarda gizli.
İzlanda Amerika ve Avrasya plakalarının birbirlerinden uzaklaştıkları bir hat üzerinde, Atlantik Ortası Sırtı’nda yer alıyor. Bu sırtı deniz dibinde kuzeyden güneye uzanan bir sıradağ kümesine benzetebiliriz. Ve bu sırtın yüksek kesimleri, ki İzlanda işte böyledir, okyanusu delerek adalar oluştururlar. Ve plakaların birbirlerinden ayrılması sebebiyle de uzun süreli volkanik püskürmelere ev sahipliği yaparlar. İşte bu sebeple İzlanda’da çok kuvvetli ve aktif volkanlar vardır. Tektonik plakaların birbirlerinden yılda ortalama 2-2,5 cm uzaklaşmaları sebebiyle İzlanda ortasından yavaş yavaş ayrılmaktadır. Yani milyonlarca yıl sonra ada ikiye bölünecek! Bu ayrımı, bu çökme bölgesini gezdiğinizde oradaki tuhaf enerjiyi hissetmemeniz mümkün değil! Ya zihnimizin bir oyunu ya da gerçekten ayağınızın altında olan biteni bilinçaltınız yaşıyor!
İzlanda’da 130 volkanik dağ var ve bunlardan 18’I aktif halde. Her beş yılda bir bunlardan biri mutlaka harekete geçiyor ve ortalığı kasıp kavuruyor. 2010 yılında gökyüzüne yayılan külleriyle dünya hava trafiğinin en az dörtte birini, teleffuzuyla ise dünya muhabirlerinin İzlandalılar hariç hemen hepsini felç eden o ünlü Eyjafjallajökull püskürmesini hatırlarsınız. Çok büyük bir olaydı kabul ediyorum ama aslında yanardağ sadece genzini temizlemişti! Bu ada tarihinde ne kıtlıklar, ne zehirli gazlar ve ne büyük sel felaketleri görmüş! Bu püskürme hafif gelmiş! Bu olaydan iki yıl önce, 2008 dünya ekonomik krizi ile iflas eden İzlanda yine böyle bir anda, kendini dünya gündeminin ortasında bulmuştu. Moralleri bozulmuş, gücenmişlerdi İzlandalılar. Bu çıkmazdan nasıl kurtulacaklarını planlarken yaşadıkları ikinci kriz, Eyjafjallajökull patlaması, İzlanda’yı istemeden yeniden gündeme oturtmuştu. Artık bu duruma alışan ve gündemden kaçışın mümkün olmadığını anlayan İzlandalılar, bu volkanik felaketi kendi mizahlarına uygun hale dönüştürüp şöyle sloganlar üretmişti: İzlanda’yla dalaşmayın! Paramız olmayabilir ama yeterince külümüz var! We might not have cash but we do have ash! Gerçekten de dünyayı altüst eden patlamayı bu kadar güzel kullanıp kendisine reklam konusu yapabilmiş olmasına şapka çıkarıyorum. Aradan seneler geçmesine ragmen hala bu patlamanın küllerini paketleyip ülkeyi ziyarete gelen turistlere satıyorlar ya, ona da pek gülüyorum. İnsanlar da alıyorlar ya, o da ayrı! Demek ki reklamın iyisi kötüsü olmuyormuş!
İzlanda yaklaşık 103.000km2lik bir ada ülkesi. Sınır komşusu yok, yolu sapa, öyle şuraya giderken bir uğrayayım denebilecek bir yer değil. Yani hedefinize koyduğunuzda yolunuz düşer ancak! Tarih boyunca da fazla gelen gideni olmamış. Çok büyük savaşlar görmemiş. Birbirleriyle mücadele eden, didişen Viking klanlarının öykülerinden başka pek bir savaş hikayesi yok anlatacak. Ama SAGA adı verilen o öyküler öylesine önemli ki, bugün hala okunuyorlar ve toplumsal bellekte büyük yerleri var. İlk yerleşimciler, ülkenin güneydoğusundaki adalara yerleşen İrlandalı papazlarmış. Kimin kimsenin olmadığı bu adalarda inziva hayatı yaşamak üzere buraya gelen papazlar, yaklaşık bir yüzyıl kadar sakin sakin yaşamışlar ama sonra dokuzuncu yüzyıldan itibaren, bugünkü Norveç’in artık kalabalıklaşan kıyılarından kaçan yeni insanlar sonunda adaya ulaşmış. İlk yerleşimci İngolfur Arnarson’un geliş tarihi olarak 874 yılı verilir kaynaklarda. Adanın güneydoğusundan batıya doğru devam edip kıyılarından dumanlar yükselen geniş bir körfeze ulaşır Arnarson. Hava güzel, deniz sakin ve yerleşime elverişli alan geniştir. Dumanlı Körfez anlamına gelen Reykjavik adını verir buraya ve yerleşirler.
Günümüzde 326.000 nüfuslu adanın 120.000’I başkentte ve yaklaşık 80.000’I de başkentin çevresindeki yerleşimlerde yaşamaktadır. Geri kalan azıcık nüfus ise sahile yakın ve adayı çevreleyen devlet karayolunun üzerinde, ekip sürmeye olanak tanıyan kısıtlı arazilerde bulunuyor. Zaten adanın bulunduğu enlem ve toprağının kayalık, dağlık, buzullarla kaplı yapısı sebebiyle tarım neredeyse yok denecek kadar az İzlanda’da. Olan da genellikle hayvanların ihtiyacını karşılayan otlardan oluşuyor. Soğuğa dayanıklı bazı tahıllar, başta tabii ki siyah tatlı ekmeğin kaynağı olan çavdar ve az miktarda buğday ile bazı kök sebzeler dışında hiçbir şey ekip biçebilmek mümkün değil. Ancak son yıllarda, ülkenin en büyük zenginliği olan jeotermal enerjinin kullanıldığı modern seralarda taze sebze ve meyve yetiştirilebiliyor. Sanırım ileride bu şekilde ihtiyacın çok daha büyük kısmını karşılayabilecekler.
Ülkenin yüzölçümünün %11’i buzullarla kaplı. Avrupa’nın en büyük buzulu VATNAJÖKULL burada. Buzulların altında ise aktif yanardağlar var. Buzla ateş burada buluşuyor işte! Ve bazen yanardağın erittiği buz devasa bir barajı doldurabilecek kadar suya dönüşüp, hapsolduğu buzulun dış katmanını kırıp dışarıya taşıyor. Buna JÖKULHAUP deniyor. Kül, kum, taş, toprak, kaya ve tabii ki milyonlarca metreküp su hızla aşağı akarak, önüne her ne çıkarsa sürükleyip götürüyor ve ardında SANDUR denen kilometrekarelerce uzanan kum ovaları yaratıyor. Boyutları görünce insan aslında tabiatın güçleri karşısında ne kadar küçücük olduğunu İzlanda’da hatırlıyor!
Bu yazıda İzlanda’ya bir girizgah yapmış olalım. Bir sonraki yazımda size İzlanda’nın harika çavlanlarından, volkanik siyah kumsallarından ve buzul göllerinden bahsetmek istiyorum.
Yollarda görüşürüz…

Not: Bu yazı kokpit.aero sitesinde yayınlanmıştır.

BÖLÜM -2-

Bir önceki yazımda İzlanda hakkında bazı genel bilgiler vermiş ve bir sonraki yazıda ise sevdiğim detaylara değineceğimi, çavlanlar ve buzul göllerinden behsedeceğimi söylemiştim. Dolayısıyla bu güzellikleri paylaşmak için fazla beklemeye gerek yok sanırım.
Izlanda tam bir çavlanlar cenneti dersem doğru söylemiş olurum. Ama öyle böyle değil! En büyüğünden en güçlüsüne, yamaçlardan ip gibi süzülenlerinden tutun, buzulların altından hiddetle saldıranlarına kadar çeşit çeşit çavlan var bu büyüleyici diyarda! Bir haftalık seyahatimizin bazı odak noktaları işte bu olağanüstü şelaleler oldu.
Türkçe’de Altın Şelale anlamına gelen Gullfoss, hiç de sıradan bir şelale değil. Bir seferde dökülmüyor mesela. Hvita nehri üzerinde biri 11 diğeri 21 metrelik iki görkemli zikzak yaparak, kocaman basamaklar halinde, 32 metrelik derin ve dar bir yarığın içinde gözden kayboluyor. Müthiş fotojenik bir şelale Gullfoss, fotoğrafçılar doyamıyor...  Kilometrelerce öteden, gökyüzüne yükselen bulut gibi serpintileriyle yerini açık eden bir çavlan. Yaz aylarında eriyen karın buzun sularıyla iyice debisi artıyor. Bir de öyküsü var: Arazinin sahipleri Tomas Tomasson ve Halldor Halldorsson, bir elektrik santrali yapımı için bu araziyi ve tabii ki şelaleyi yabancı bir firmaya kiralarlar. Neden bilinmez, ama bir türlü bu proje hayata geçirilemez. Ama bununla ilgili anlatılan öyküde Tomas’ın kızı Sigridur’un kahramanlığı ön plana çıkar hep. Sigridur babasına gider ve ‘’Bu şelale benim en yakın dostum, arkaşadım, sırdaşım. Sen benim arkadaşımı benden nasıl alabilirsin? Onu, üzerinde bir baraj inşa edip öldürmeyi nasıl düşünebilirsin? Eğer bu konuda ısrarcı olacaksan ben de kendimi şelaleye atarım’’ der. Kızının ciddi olduğunu gören Tomas, bu sevdadan vazgeçer ve şelale İzlanda devletine satılır. O zaman bile bir hidroelektrik santrali projesi konuşulmaktadır ama buna karşı çıkan İzlanda halkı sayesinde, Hvita nehri ve şelale dokunulmazlık kazanır. Bugün artık bütün nehir, şelale ve çevresi koruma altında. Bu vesileyle ülkemizde ciddi bir sorun olan, ekosistemi altüst eden, para hırsıyla memleketi cehenneme çevirip, can damarlarını kurutan HES’lere ve onların simgelediği her şeye karşı hayatını ortaya koyan mücadeleci dostlara selam olsun! Sigridur Tomasdottir’in bir heykeli var bugün Gullfoss’un yanıbaşında. Bizimkilerin akıbeti ise belirsiz!
İzlanda’nın ünlü bir başka çavlanı, adı Türkçe’de Tanrılar Çavlanı anlamına gelen Godafoss’tur. Ülkenin kuzeyinde yer alan ve UNESCO tarafından koruma altına alınmış bir göl olan Myvatn yakınlarında yer alan bu çavlanı görmeden giden yoktur herhalde ülkeden. Diğeri kadar yüksek ve görkemli olmamasına ragmen, bu çavlan da son derece fotojeniktir. Yaklaşık 12 metreden dökülen, 30 metra açıklığında bir şelaledir Godafoss. Peki neden Tanrılar Çavlanı denmiş? Bunun da bir öyküsü var: İzlanda, 1000 yılında Hıristiyanlık dinini kabul eder. Kanun Sözcüsü Torgeir, Halk Meclisi Althingi’de bunu prada toplanmış olan bütün klanların temsilcilerine, şeflerine ilan eder. Bununla beraber, hala Pagan olanların da eski gelenekleri sürdürmelerinde bir sakınca yoktur denir. Meclisin toplantısı bitince, yaşadığı yere dönen Torgeir, bu bölgeden geçerken, beraberindeki eski NORSE tanrılarının heykellerini,  tuttuğu gibi şelaleye atar! Hıristiyan olduğunun kanıtıdır bu artık! Bu manevi dönüşümün simgesi olarak da kabul edilen Godafoss, diğer tüm çavlanlar gbi koruma altında. Ülkede hala var olan paganlar ise, o eski tanrıların ruhunun hala bu şelalede yaşadığına inandıkları için, özellikle gündönümlerinde buraya gelip bazı ritüeller yapıyorlar. Kimse kimsenin inancına karışmadığı, benimki seninkinden daha doğru, sen de benim yaptığım gibi yapmalısın demediği için, bu kavgalar 1000 yıl önce sonlandırıldığı için, az sayıdaki paganın bu ritüelleri yapmalarında en ufak bir sakıca görülmüyor. Zaten yaptıkları da ne ki? Biraz dua, biraz iyi dilek ve iyi insan olma çabasında doğanın desteğini istemek!
Bu iki çavlana hiç benzemeyen, aslında gördüğüm hiçbir çavlana benzemeyen, beni gördüğüm her sefer korkutan, ürperten ve bütün güzellik kalıplarını kökünden yok sayan bir başka çavlandan daha bahsetmek istiyorum şimdi. Dettifoss! Vahşi, yıkıcı ve önüne ne katarsa sürükleyip yok edeceğinden emin olduğunuz bir doğa gücünü simgeliyor Dettifoss. Türkçe’de anlamı Düşen Sular! Düşmek de  nasıl düşmek hem de! Hipnotize ediyor insanı. Yakınına gittiğinizde başınız dönüyor resmen. Saniyede 193 metreküp debisiyle Avrupa’nın en güçlüsü kabul ediliyor. İstanbul’un bir günlük su ihtiyacını, sadece üç buçuk saatlik akışıyla karşılayabildiğini söyleyince bu gücü daha iyi anlayabilirsiniz. Ya da 50 günde İstanbul’un 10 barajındaki bütün su rezervleri doluyor dersem… İşte böyle bir canavar Dettifoss! Yanına yaklaşırken eski bir nehir yatağından yürümeniz gerekiyor. Bu yatağı hangi güç nasıl oymuş olabilir diye düşünürken, bir anda ayaklarınızın altında görüyorsunuz Dettifoss’u ve anlıyorsunuz işte! Milyonlarca yıl önce bölgede yaşanmış olan depremler ve volkanik patlamaların sonucunda defalarca yatak değiştirmiş Jokullsa a Fjollum nehri. Bir seferinde ise beslendiği Vatna Buzulu’nun altındaki aktif yanardağların erittiği akılalmaz miktardaki suyla birleşerek, bir super-nehir yaratmış sistem. Ve işte o geniş nehir yatağını ve devamındaki devasa kanyonu da bu şekilde oymuş Jokullsa a Fjollum nehri. Günümüzde, en azından şimdilik, eskisine oranla daha sakin olduğunu söylüyorlar ama şelalenin yanına yaklaştığınızda öyle hissetmiyorsunuz. Diyorum ya, ben neredeyse korkuyorum… Son yıllarda bu bakir ve sıradışı doğasıyla, Hollywood yapımlarında kendine sıkça yer bulmaya başladı İzlanda ve Ridley Scott ünlü Prometheus filminin açılış sahnesinde bu çavlanı kullandı. Dünyadan ayrılıp bir başka gezegene ışınlandığınızı zannedebileceğiniz yerlerden biri burası! Haksız değil ünlü yönetmen! Bu etkileyici açılış sahnesini izlemenizi özellikle tavsiye ederim.
Çavlanları bir yana bırakırsak, bana kalırsa bir başka etkileyici yer olan Jökullsarlon buzul gölünden de bahsetmek gerekir. Burası Vatna Buzulu sisteminde dünyanın yüzyıllar boyunca yaşadığı soğuma ve ısınmalar sebebiyle oluşan bir buzul gölüdür.  Günümüzdeki şekline 1930larda kavuştuğu söyleniyor. Tabii son yıllarda küresel iklimin değişmesi ve sıcaklıkların artması sebebiyle de büyümesi hızlanıyor. 1970lerin başından beri gölün yüzölçümü dörde katlandı. Son yıllardaki hızlı buzul çekilmesiyle derinliği 284 metreye ulaştı ve artık İzlanda’nın en derin gölü burası! Hayvan varlığı da çok renkli Jökulsarlon’da. Denizle bağlantısı olduğu için foklar, deniz kuşları ve tabii ki zengin balık çeşidini gözlemek mümkün. Buradaki en zevkli etkinlik hem suda hem karada kullanılan anfibik araçlarla, lagüne inip, kimi 15 metre yüksekliğe ulaşan buzdağları arasında gezinti yapmak. Bence bu gezintinin sonunda, göl ile denizi birbirine bağlayan nehrin kenarından sahile inip, kıyıya vurmuş buzlar arasında dolanmak da işin keyifli kısımlarından…
İzlanda hakkında sayfalar doldursak da yeterince anlatılamayacak nitelikte, hiçbir yere benzemeyen son derece ilginç bir coğrafya! Avrupa ama Avrupa değil dedim ya bir önceki yazıya başlarken, bunu hatırlatmak istedim yine. Avrupa’nın son vahşi toprakları diyor kimi yazarlar İzlanda hakkında ve bence harika bir tanımlama bu! El değmemiş topraklar nasıl olur acaba diye düşünenlerdenseniz, cevabınızı İzlanda’da bulacaksınız kesinlikle. Türkiye’den direkt uçuş olmadığı için mutlaka aktarmalı gitmek gerekiyor.Ben genellikle THY ile önce bir kuzey başkentine uçuyorum ardından da İcelandair seferlerinden birine geçiyorum. Ancak daha ekonomik olan WOWAir ile Avrupa’nın gittikçe artan sayıda noktasından İzlanda’ya ulaşmak mümkün. Turizm gittikçe önem kazanıyor ve son 8 yılda yaşanan artışı ben birebir gözlemledim, yaşadım, yaşıyorum. Dolayısıyla eğer gitmek varsa planlarınızda, gittikçe kalabalıklaşmadan, bozulmadan – ki eninde sonunda değişecek bozulacak maalesef her yer gibi- yapın bu işi derim.
Yollarda görüşürüz…



1 yorum:

Adsız dedi ki...

ülkemizde sadece izlandaya tur düzenleyen şirketler varmı biliyormusunuz?