31 Aralık 2009 Perşembe

Alternatif Yılbaşı


Biz yılbaşını önceden kutladık.

Mekan Elmadağ Meyhanesi...

Ekip: Didi, Saadet, Şebo ve BEN...

Haydi bakalım, hayırlı seneler...

29 Aralık 2009 Salı

2010 Kapıda...


Yılbaşı geldi çattı. Klasik muhasebeler yapılıyor: Neler oldu bitti son bir yılda?

Benim için tek bir cevap var: Hayatımın en zor senesiydi...

Sırada 2010!

Bu yıl içinde öğrendiklerimi hayatımın sonuna dek beraberimde taşıyacağım. Unutmama imkan yok!

Geçen sene 2009'a açık mektup yazıp istediklerimi sıralamıştım. Bu sefer 2010'dan hiç bir şey istemiyorum.

Bugün Didiciğimle Cevahir'de yılbaşı alışverişi sırasında, yeni yılda yapacağımıza söz verdiğimiz şeyleri yazdık bir kağıda. Pek uzun bir liste değildi açıkçası ve içinde sadece mantıklı! şeyler vardı. Büyük hayaller, olasılıksız projeler yoktu...Zaten derler ki "Eğer Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'na planlarından bahset" ... Planlar, projeler, hayaller...Bende pek kalmadı zaten... Artık ne gelirse, onu alıyorum hayatıma...

Sonuçta yeni bir yıl başlıyor. Her ne olursa olsun, insan umutlarını tazelemek istiyor. Sanki bir sayfa çeviriyormuş gibi hissediyor... Temiz sayfaya, en baştan yazmaya başlıyor.

İşte tam da bu yüzden diyorum ki: Hepimizin yeni sayfası uğurlu olsun! Güzel şeyler yazın oraya...

Herkese mutlu bir 2010 diliyorum.

23 Aralık 2009 Çarşamba

Doğumgünümün Ardından... Kişisel Bir Muhasebe...

Bir sene daha geçti...Bir yaşgünümü daha ardımda bıraktım. Bu seferki benim için çok farklıydı zira artık bundan sonra ailem olmadan kutlayacağım doğumgünlerimin ilkiydi...Başlarda daha ağır geçeceğini sanıyordum ama olayların akışı beni rahatlattı ve travmayı kolay atlatabildim. Ya da öyle olduğunu sanıyorum.
Aslında her şeye rağmen ne kadar şanslı bir insan olduğumu hatırlatan bir sürü şey oluyor hayatımda...Hayatımdaki insanlar mükemmel! Alternatif ailem olarak nitelendirdiğim bu insanlar beni sıcacık sarmalıyor, kolluyor, gözetiyor ve yeri geldiğinde beni şımartıp, beni benden daha fazla düşünüyorlar. Buna şans denmez de ne denir?
Doğumgünümden önce en sevdiğim coğrafyalardan biri olan Tayland&Myanmar'da yaklaşık iki hafta geçirdim. Harika bir grup ve harika bir turdu benim için...Müthiş günbatımları yaşadık yine. Sohbetler şahane, insanlar uyumlu ve olgun, hava güzel ve keyifler yerindeydi... Tur gibi değil de sanki arkadaş topluluğuyla geziyormuşum gibiydi ve tabii ki bunda eskiden tanıdığım dostların çoğunlukta olması da büyük bir etkendi. Yeni dostlar katıldı aralarına, ne mutlu! Turdan döner dönmez soluğu Berlin'de aldım, yanımda en doğru insanla...Müzelerde gezindik, -11 derecede uzun yürüyüşler yaptık, bir gece opera bir gece de Berlin Filarmoni konserine gittik. 3 gece kalıp döndük ve o arada da doğumgünüm geçmiş oldu böylece...Fazla düşünmedim, fazla dertlenmedim...Bunu zaten iki haftalık tur boyunca yeterince yapmıştım zaten, dolayısıyla daha fazla akıtılacak gözyaşı kalmamıştı artık Berlin'e... Ben de güldüm, bol bol güldüm. Gidenlerimin ardından ağlamayı yeni yaşımla birlikte bitirmeye karar verdim. Son bir senenin muhasebesini yaptım kendimle kaldığım anlarda: Yüzleşip kapatmak için...Neler neler olmadı ki? Galiba hayatımdaki en ağır sene bu oldu benim için... Hayal kırıklıkları, tutulmayan sözler, ani bitişler, taşınmalar, geliş-gidişler, bitmek tükenmek bilmeyen endişeler, uykusuz geceler, kimi zaman çok zorlayan maddi kaygılar, her zamankinden daha da hareketli bir meslek hayatı, ayağımın altından kayıyormuş gibi duran yaşam ve tam bunları aşıp da nefes alışım düzelmişken, pat diye anneciğimin gidişi ve artık bir ailem olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalışım...Hepsinin tek bir seneye sığmış olduğuna bazen inanamıyorum. Bütün sınavlar tek bir seneye toplanmış sanki!!!
Neyse ki bunlar da bitti artık... Şimdi daha rahatım, geceleri daha rahat uyuyorum. Sanki senelerdir hiç uyumamışım gibi uyuyorum... Daha az endişeleniyorum, hepsi bitmiş değil ama gerçekten daha az...Yaşamımdaki yeni sayfalara bakıp umutlanmayı deniyorum. Henüz başarabilmiş değilim ama iyi niyetliyim, çabalıyorum, bir gün geri gelecek umutlarım ve hayallerim, biliyorum...Şimdilik durdum, bekliyorum... Yangın bitti, enkaz kaldırma çalışmaları da... Şimdi yeni binayı kurmak için temel atma safhasındayım. Temel için kazmak gerek. Kazıyorum, içimdeki toprağı kazıyorum, o toprakla birlikte içimde birikmiş ne kadar cüruf varsa, hepsini kazıp/kazıyıp atıyorum ki yeni binanın temeli sağlam olsun. Ondan sonra sıra katlara da gelecek ama bütün bunlar için henüz çok erken...Beklemeyi bilmem gerek, sabırsızlanmamam ve kendime zaman tanımam gerek...
Otuzlarımın nasıl geçtiğini hiç anlamamıştım. Kırklarımın ilk senesi de tam bir meydan muharebesi şeklinde geçti...Bundan sonrasını, tadını çıkararak yaşamak için, şimdi biraz beklemeliyim ve yeniden start alana kadar, dinlenmeliyim...
Uyumalıyım, senelerdir hiç uyumamışım gibi...

30 Kasım 2009 Pazartesi

Hindistan Dönüşü


Nasıl da özlemişim! Kokusunu, sesini, tadını, güneşini, renklerini...Canım Hindistan'ım benim!!! Beni ben yapan, beni büyüten ilk sırt çantalı gezimin kutsal coğrafyası!Gittim ve bir hafta gezip döndüm...Nasıl da iyi geldi, anlatamam...

FEST'te Hindistan turu dendiğinde tabii ki üstad Faruk Bey gelir akla. E tabii çok doğal zira senede herhalde 20 defa gider gelir oralara. Kuzeyi, güneyi, kabilesi, Ladakh'ı derken senenin yarısını neredeyse orada geçirir. Üstelik tutkuyla bağlıdır Hindistan'a...Bırakmaz kimselere, güvenemez başkasına...Çocuğu gibidir Hindistan turu onun... Ama bu sene düşündük ve kısa bir Altın Üçgen turu yapmaya karar verdik, içine bir de Varanasi ekledik. Bu yeni turun liderliği de bana verildi, ne mutlu!Tur satışa çıkar çıkmaz, yanılmıyorsam, ilk 10 günde doldu. Meğer ne çok insanın kısa bir Hindistan turuna ihtiyacı varmış!

İstanbul'dan THY ile yola çıktık. Delhi aktarmalı Varanasi'ye indik. Sonra Delhi, Jaipur ve Agra gezip, yine THY ile bir hafta sonra geri döndük. Bence son derece başarılı bir güzergah ve Hindistan'ın mutlaka görülmesi gereken yerlerini içeren, harika bir haftalık kaçamak. Fazla vakti olmayanlar için ideal...

Neler yapmadık ki?

Varanasi'de "rickshaw" denen bisikletli çekçeklerle Ganj kıyısına inip, önce akşam ayini, ertesi ise sabah teknelerle gün doğumunu seyrettik.

Jaipur'da Amber Kalesi'ne fillerle çıktık.

Jaipur'da Hindistan'ın en büyük sinema salonlarından biri olan Raj Mandir'de popcorn eşliğinde Bollywood filmi izledik.

Jaipur'da bando eşliğinde sokaklarda dans ederek gezinen bir "Damat Alayı"na katılıp gelin almaya gittik. Ardından da düğüne girip, geline altın taktık.

Şah Cihan'ın Taj Mahal'ı...

Büyük Ekber'in Fatehpur Sikri'si...

Kutbettin Aybek'in Kuvvet-ül İslam'ı...

Her durakta mis gibi Masala Çayı...

Ispanak püresi içinde taze peynirle yapılan Palak Paneer...

Altındaki tatlı ateşin ısıttığı tatlı şuruplu, yumuşacık Gulab Jamun...

Paşmina şallar, kaşmir yününden halılar, rengarenk taşlarla süslü mücevherler, bulunmaz Hint kumaşından sariler...

Filler, develer, atlar, sokakta salınan kutsal inekler, zıpır maymunlar, gökte süzülen koca kanatlı kartallar ve miniminnacık sevimli sincaplar...

Ama herşeyden güzeli at gözlüklerinizi bırakıp da önyargılarınızdan kurtulduğunuzda önünüze serilen ruhani boyutta, bir başka dünya...

Hoşgörü, samimiyet, vakar ve tevekkül bir arada...

Hindistan kanatlanmış, uçuyor. Dünyadaki global krizin yarattığı resesyon, buraya dokunmamış. Bu dönemde bile büyüme hızı %6!!! Çarşılar cıvıl cıvıl, küçük esnaf dimdik ayakta. Her yerde bir hareket, bir canlılık, bir dinamizm. Kocaman kamyonlar şehirler arası yollarda ülkenin dört bir yanına mal taşıyorlar, her yer dolu, canlı ve herkes nasibini alıyor bu durumdan. Bundan 20 sene önce Hindistan'ın gürül gürül geldiğini söylediğimde, insanlar bana gülmüş ve hayal gördüğümü söylemişlerdi ve "Görürsünüz yakında" demekle yetinmiştim. Şimdi ise diyorum ki "Ben demiştim!" Hindistan gürül gürül geldi ve önümüzdeki 20 sene içinde gerçek bir dünya devi olacak, orası kesin! Siz bakmayın sokaklardaki karmaşıklığa, kimilerine göre etrafa hakim olan pisliğe...O iş başka bu iş başka! Büyüklüğünün ve gücünün farkında olan Hindistan 1,2 milyar genç nüfusu ile, bütün Asya'ya hükmeden binlerce yıllık köklü kültürüyle, başındaki diplomasi bilen yöneticileriyle, iyi eğitim alan ve şahane İngilizce konuşan son derece zeki gençliğiyle dünyanın tozunu attıracak, haberiniz olsun... Demedi demeyin!

Kim tutar Hindistan'ı?!




21 Kasım 2009 Cumartesi

İtiraflar...Gitmek, dönmek, kalmak...


Bir de baktım ki epeyi vakit geçmiş yine ve ben hiç bir şey yazmamışım. Aslında kendimce bir karar almıştım ve daha düzenli yazacaktım buraya. Her gün olmasa bile iki üç günde bir, sadece iki satır da olsa, bir şeyler çiziktirecektim. İnsan yazdıkça disipline girerdi çünkü...Yapamadım işte! Olmadı... Bir tembellik, bir durma ve hiç bir şey yapmama arzusu, düşünmeden, hesapsızca -sadece- gezme tozma isteği bütün disiplinli tutumlardan uzağa atıyor beni. Elim klavyeye varmıyor... Bu da kendimi birazcık suçlu hissetmeme yol açıyor. Kimseye değil, kendime karşı! Yazdıklarımı düzenli takip eden bir "okur kitlem" olsa hadi neyse de, kendi kendime çalıp söylediğim şuncacık, zavallıcık blogum bile bazen bende "eyvah yine yazamadım" diye dertlenip, kendimi hiç bir şeye yetişemiyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyor. Evde olduğum zamanlarda yine ders çalışıyorum tabii ki ama onu da istemiyorum aslında. İstiyorum ki her şey kendiliğinden oluversin. Bilgiler, araştırma sonuçları zahmetsizce kafamdan içeri doluversin. Bir sabah uyanayım ve ihtiyacım olan bütün bilgilere vakif olduğumu göreyim...Ama nerdeeee? Mızmızlanan bir kocakarı gibi olduğumu düşünüyorum bazen. Hani hep söylenen, hep dırdırlanan ama koca poposunu kaldırıp da bir halt etmeyen...Sonra içimdeki sağduyulu, didaktik ses tonlu, başöğretmen yanım diyor ki: Sen de kendine amma haksızlık ediyorsun. Dünya kazan sen kepçe bir yaşamın var. İnsanların belki de bütün bir ömürlerinde bile yapamayacakları yolları sadece bir ayda, üstelik de arkana bir sürü insanı takıp sorumuluklarını üstlenerek katedip, bir gün Asya bir gün Avrupa gidip geliyorsun. Yorgun olmaya hakkın var. Bir şey yapmama, kimseden ve hiç bir şeyden sorumlu olmamaya hakkın var. Bu bir lüks değil, bir ihtiyaç! Ancak kendime bunu hatırlattıktan sonra biraz gevşeyebiliyorum ama bu itiraf edeyim ki bu da tam bir gevşeme olmuyor. Esas istediğim şey evimdeki üçlü kanepemde sıcak bir battaniyenin altına sığınıp, şahane bir kitaba gömülmekken bir anda kendimi, misal, Hindistan uçağına yetişmeye çalışır bulunca, gevşeyecek durum pek olmuyor tabii ki... Amaaaaaaaa...Kontuarda bekleyen yolcularımla buluşunca, bütün o mızmızlıklarımı unutuveriyorum bir anda... Sahne korkusu gibi bir şey olsa gerek biraz. Işıklar üstüne çevrildiğinde, bütün endişelerinden arınan bir virtüöz gibi, ben de rolümün gerektirdiği kostüme bürünüp, bütün o uyuşukluğumdan kurtuluyorum. Bir de mikrofonu alınca elime, değişiyorum resmen, bülbül kesiliyorum adeta, dereden tepeden, doğudan batıdan, tarihten bugünden...Anlat anlat bitmiyor ve zaman uçuyor. Başkaları için yepyeni ve yabancı olan coğrafyalarda, kendi evimdeymişim gibi rahatça dolaşabiliyor olmaktan büyük haz duyuyorum. Kaç kişiye bahşedilmiştir ki böyle şeyler? Üstelik çocukluğundan beri tek istediği şey dünyayı görmek olan birinin, hayallerinin gerçekleşmesi değildir de nedir bu? Evet yaa...Tek istediğim şey buydu ve bu bana verildi. Misyonum bu olsa gerek benim de: Gezdirmek, anlatmak, tanıtmak...Ve bunu adeta bir ibadet ediyormuşcasına kutsal kabul ederek yapmak! Kaç kişi işini bunca tutkuyla yapabilme şansına sahiptir dünyada? Ben işte o mutlu azınlıktan biriyim.

Yine de itiraf edeyim ki en güzel an, dönüş uçağının tekerlerinin İstanbul Atatürk Havalimanı'na konduğu andır... Sorunsuz ve başarılı geçmiş bir gezinin ardından, döner bantta valiz beklerken sarmaş dolaş vedalaşma anı, insana o kadar büyük bir tatmin duygusu verir ki! Herhalde bu da, alkış sesleri arasında kapanan perdenin ardındaki sanatçının hissettiği şeylerle benzeşir.

Bir de tabii ki dışarıda beni karşılamaya gelmiş bir bekleyenim varsa, işte esas o zaman eve dönüş gibisi yoktur...Kısa da sürse bu evde kalış hali, sırf o karşılanma için bile gitmeye değer!!!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Şiir ve Müzik

Viyana'dayım yeniden. Gündüz müzelere, akşamları da operaya gidip, kendimden geçiyorum yine... Bırakıyorum kendimi sanatın şefkatli ama güçlü kollarına ve unutuyorum dünyanın tüm dertlerini. Çıkıveriyor aklımdan açılımlar, domuz gripleri, sıkılan palavralar ve yüzsüzlükler... Arınıyorum gerçekten...Ya da bana öyle geliyor... Tıpkı Beethoven Frizi'nde Gustav Klimt'in anlattığı gibi, insanın tüm o kötülükleri yenmesinin tek çaresi müzik ve şiir. Ancak müzik ve şiirle, "Saf Mutluluk ve Aşk"ın ülkesine ulaşabiliriz.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kitaplar Arasında




Geçen hafta Idefix'ten kitap ısmarladım, başladım beklemeye...Üç gün geçti, beklenen koli geldi. Nasıl bir sevinç, bir heyecan anlatamam...


Önce bir fincan kahve hazırladım kendime. Fona viyola da gamba CD'lerimden birini koydum. Hille Perl, Telemann... Aldım makası elime ve özenle koli bantını hafifçe deldim ek yerinden. Bir yudum kahve aldım...Makasın sivri ucuyla deliği büyüttüm, kestim. Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara, bantları sıyırdım. Bir yudum daha aldım kahvemden...Ardından kolinin kapağını çektim dışarıya. Bir hışırtı geldi içeriden, anladım ki kitaplarım baloncuklu kağıda sarmalanmışlar iyice. Kolinin içine baktım kitapları çıkarmadan önce. Evet, haklıydım, baloncuklu kağıda sarılıydılar... Koliyi hafifçe eğip, sarmalanmış kitap kümesini dışarıya doğru kaydırdım. Kendime doğru...Yavaşça kucağıma süzüldüler. Dizlerimin üzerine inen ağırlık hoşuma gitti. Kitaplarım!!!


Baloncuklu kağıdı açmadan önce, bir yudum daha kahve alıp, yavaşça okşadım kitap kümemi. Sonra makasla, yine hafifçe kestim koli bantını. Baloncuklu kağıdın serbest kalan ucunu nazikçe dışa doğru yönlendirdim, koli bantını sıyırdım ve elimi içeri sokup, kümenin içinden kitaplarımı dışarı çıkarmaya başladım birer birer:


Hah, Enis Batur! Hmmm...Sır, Kütüphane, Sözlük...


Ohh, Roland Barthes! Yas Günlüğü, Nasıl Birlikte Yaşanır...


Charles Munch...Ben Bir Orkestra Şefiyim...


Birer birer okşadım kitaplarımı. Sayfalarını çevirdim, burnumu sokup, kokladım tazecik sayfaları.


Bir yudum daha aldım kahvemden.


Bir gülümseme yayıldı yüzüme ve kalbime...


Ohh dedim kendi kendime... Bütün bir yaşam bu sayfaların içinde saklı duruyor. Bakıp da görmesini bilene... Sırrı aralamak için sayfaları çevirmek yeter!




23 Ekim 2009 Cuma

Açılım...Saçılım...Ayıp Ayıp Üstüne...


Madalyam olsaydı atmıştım denize...

Savaşırken kaybettiğim bacağımın yerine devletin taktırdığı protezi de atmıştım arkasından...

Aslan gibi evladımı toprağa vermiş bir ana olsaydım, önce onun bütün resimlerini atmıştım denize, sonra da devletin "el mecbur" yolladığı ama benim gözüm gibi sakladığım takdir mektubunu...

Utanç içindeyim...Yine...

Canım memleketimin içine düşürüldüğü durumlar karşısında devleti yönetenlerin aczini seyretmek zorunda kaldığım için üzgünüm.

Dağdan inenler, bağdakini kovuyorlar, ben TVden seyrediyorum. En fazla buraya yazıyorum duygularımı, belki bir duyan/okuyan olur diye...

Bugün bir haber: Ellerinde TÜRK bayraklarıyla yürümek isteyen bir grup lise öğrencisi, polis tarafından engellendi... TVde gördüm...Yalan değil... Neden peki? İzinsiz gösteri olduğu için! Oysa dün üstü açık otobüslerde üç renkli bayrakları sallayarak zafer naraları atanları kimse engellemedi. Demek ki onların gösterisi İZİNLİ idi!!!!!! Hatta utanmasalar, ayaklarının altına kırmızı halılar sereceklerdi...Bunlara kısmet değilmiş, inşallah haftaya Avrupa'dan beklenen 5' i kadın 15 "sözde" PİŞMAN'a kısmet olur. Nasıl olsa İstanbul ATATÜRK havalimanına inecekler, orada VİP salonunda ağırlarız inşallah!

İşte geldiğimiz son nokta: TÜRK bayrağı sallamak artık SUÇ! Ya da İZİN istemeniz lazım sallamadan önce.

İşte bu son durumlar, bardağı taşıran damlalar oldu. Farkında mısınız her yer kaynıyor. Canı yanan anneler, eşler, gençler ön saflardalar. Kopup gitmiş CAN'larının fotoğrafları ellerinde, göğüslerinde yürüyorlar: ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ! Dilimin ucuna kadar geliyor: GEÇTİ BOR'UN PAZARI...

Sayın Başbakan, her zamanki gibi: Esiyor , gürlüyor. Peki ya NETİCE????? TISSS...
Sayın Ana Muhalefet liderinin durumu: Esiyor, gürlüyor. Peki ya NETİCE? TISSS...

MHP'de durum ne? Şimdilik sakin ama bence FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK!!! Kanı kabaran delikanlı bozkurtlar, her an patlamaya hazır bombalar gibi dolanıyorlar ortalıkta. Gördüm, biliyorum...Eğer onlar patlarsa, işte siz o zaman seyredin gümbürtüyü...Savaş dağdan iner şehir meydanlarına...Allah Korusun!

Asker kanadı: SESSİZ...Bu kadar sessiz kalmalarına/kalabilmelerine şaşıp duruyorum. İşte o zaman, DÜĞMEYE BASANLARIN gücü karşısında soluğum kesiliyor. Evladını kaybeden babalar gibi gördüm ben hep paşaları, komutanları. Evlatlarının ölümüne mal olan kavganın temsilcilerinin dünkü gibi baş tacı edilmelerini nasıl olur da bunca tevekkülle karşılarlar? VARDIR BUNUN DA BİR HİKMETİ! Bir bakın bakalım: Genelkurmay'da ışıklar yanıyor mu?

Ve işin komiği, güneydoğuda bugün yine çatışma vardı. HANİ NERDE AÇILIM???


21 Ekim 2009 Çarşamba

Mustafa Balbay'ınki CAN mı, yoksa PATLICAN mı?




Kafam karışıyor...Vallahi kafam karışıyor.


Olup bitenlere bir anlam veremiyorum. Bütün bu olanları ya çok akıllı, hatta benim gibi zavallı ve sıradan birinin anlayamayacağı kadar akıllı birileri tasarladı ya da olan biten sadece kocaman/tarifsiz bir aptallığın eseri... Sonuçta ben anlayamıyorum...Belki de ben aptalım.


Şimdi biri bana Allah aşkına şunu anlatsın: Dağdan inenlerinki CAN da, Mustafa Balbay'ınki PATLICAN mı? Ya da Mehmet Haberal'ınki? Tuncay Özkan zaten dünden hevesliydi içeride olmaya da, Doğu Perinçek'in günahı ne? Hurşit Paşa, Veli Küçük... Ve adını şimdi hatırlayamadağım başka bir sürü değerli insan... Kandil'den inenlerin sorgusu sadece 20 dakika sürdü ve akabinde serbest bırakıldılar oysa Mustafa Balbay 200 günden fazladır içeride... Sebep? Allah bilir...İlhan Selçuk durumu kaldıramadı, hala hastanede...Şener Paşa'dan haberiniz var mı? Vatanını sevenler içeride, vatana silah doğrultup kurşun atanlar 20 dakikada serbest... Buna ne buyrulur? Bunu kim tezgahladı? Kim bastı düğmeye? Kimdir bu saçmalığın sorumlusu? Kimdir akan onca kanın hesabını verecek olan? Bu dünyada ya da ahirette... Bir kırmızı halı serilmediği kaldı dün...


Ben de istiyorum barışı...Huzuru...Herkesin kardeşçe, omuz omuza, el ele yaşadığı refah bir Türkiye'yi ama böyle mi varılır bu sonuca? Diyarbakır'da bayram var ama BATI'da durum ne? Bir tarafın kahkahası diğerinin gözyaşına karışıyorsa eğer, barıştan nasıl söz edilebilir? Şehitler boşuna mı öldüler? Bu soruların muhatabı KİMDİR? Yok mu bana bir cevap verecek babayiğit? Hadi Sezen...Müjde'yle kafaları çekip çekip arıyormuşsunuz SAYIN BAŞBAKANIMIZI... Bana da bir haber verin Allah rızası için... Ya Hülya Avşar'a ne demeli? Bu kadınlar çok çok akıllılar vallahi...Kimin rüzgarı kuvvetliyse, yelkenlerini o yöne göre ayarlıyorlar. Ben de eski yelkenciyim ne de olsa ve hedefe ulaşmak için rüzgarı doğru kullanmanın yarışta neler kazandıracağını gayet iyi biliyorum. İşte bu kadınlar da gerçek yaşamın yelkencileri... Ama bunlar sadece ön planda görünenler. Arka planda bir de görünmeyen/az görünen ENTEL-DANTEL-LİBERAL-DEMOKRAT-İKİNCİ CUMHURİYETÇİ tayfa var ki, Allah'a emanet!


Azerilerin kalbini kırdık. Senelerdir nazlı nazlı dalgalanan bayraklarımızı bir bir indiriyorlar. Haksızlar mı peki? Bence hiç de haksız değiller... Ben de onların yerinde olsam, indirirdim. Bu Ermeni protokolü nedir? Bileniniz var mı? Bunu da Sezen bilir nasıl olsa...


İsrail'le olan ilişkiler gerim gerim gerildi. Neymiş? Devlet Televizyonumuzda bir dizi varmış... Bahanesi işin! Davos'taki "OneMinute" gerginliğinin devamı aslında... İsrailliler de haklı...


Bunlar BENİM görüşüm...VATANDAŞ İLKNUR olarak... Soru sorsam KİM cevap verecek? KİME soracağım bunları zaten? Kim duyar da dinler ki beni?


Gerçekten anlayamıyorum. Devletimiz kimlerin elinde? Bizi aslımda KİM yönetiyor? AKP demeyin Allah aşkına! Kargalar bile güler.


BARIŞ istiyorum.


HUZUR istiyorum.


SORULARIMA CEVAP istiyorum...


Mustafa Balbay'ınki CAN mı, yoksa PATLICAN mı?
NOT: Bu yazıyı yazdıktan sonra sinemaya gittim. NEFES adlı filmi görmeye...İnanılmaz etkilendim, ağladım, sarsıldım ve çıktıktan sonra epeyi bir süre konuşup gülemedim. Tokat gibi indi yüzüme... Herkes gidip görsün!

19 Ekim 2009 Pazartesi

Ne Var Ne Yok...






Yine uzunca bir ara olmuş. Aslında hemen hemen her gün bilgisayarın başına oturuyorum ama bir türlü elim gitmiyor yazmaya. Tamamen üşengeçlikten ve tembellikten...İtiraf ettim sonunda, ohhhhh!



Bütün bu zaman zarfı içinde neler yaptım diye bir liste çıkarsam, görülecek olan şey şu: Kayda değer hiç bir şey! Kendimle ilgilendim, ruhumu onarmaya çalıştım. Haa tabii bir de sağlığımı... Ruhum ve bedenim çok yorgun düşmüş olacak ki Ekim başındaki Portekizli operasyonunu kaldıramadım ve apar topar geri döndüm Antalya'dan. Eve nasıl geldiğimi bilemiyorum. O gün bu gündür, İstanbul'dayım. Bir de göz tansiyonu çıktı ki, her gece göz damlası kullanmam gerekiyor. Hayatta en beceremediğim şeydir... Öğrenmeye çalışıyorum. Siz siz olun, benim yaptığımı yapmayın; göz kontrollerinizi ihmal etmeyin. Ben ettim ve yüksek göz tansiyonu ile tanıştım. Eğer önlem alınmazsa ciddi neticelere yol açabilecek tarzda sinsi bir hastalık...GLOKOM... Görüş kaybı ve hatta körlük...Allah Korusun!



Kitap okuyorum ve Nişantaşı sokaklarında salınıyorum. Kasım ayının ilk haftasına dek de bu şekilde kalmayı planlıyorum.



Bir filme gittim: Çağan Irmak "Karanlıktakiler". Gişe filmi değil ve bence oyunculuklar müthiş... O salak Issız Adam'dan sonra ilaç gibi geldi. Filmin en güzel yanı, kullanılan klasik müzik parçaları arasında Mozart, Bach ve Marcello'nun sevdiğim tınılarının olmasıydı. Arka plandaki görüntülerle mükemmel bir bileşim yaratıyordu. Bütün emeği geçenlerin ellerine sağlık!



Bu arada farkında mısınız? Harika bir sonbahar yaşıyoruz. Havalar mükemmel, pırıl pırıl bir Ekim ayı! Tabii geçtiğimiz aylarda yaşanan sel felaketlerini unutmuş değilim ama yine de o felaketlerin üstüne bu güzel havalar gelince, içim bir kıpır kıpır oldu. Bir yaşama sevinci, bir mutluluk hali! Müthiş!



Konserler başladı. Biz de sezonluk biletlerimizi aldık. Özellikle İş Sanat'ta harika konserler olacak ve geçen gün Biletix'ten biletlerimizi alırken farkettik ki, yerlerin çoğu daha şimdiden satılmış. Bu sevindirici bir durum...



Borusan Filarmoni Orkestrası'nın biletleri de satışa çıktı, meraklısı hemen kombine bilet almış durumda zaten ama benim gibi bütün konserleri işiniz dolayısıyla izleyemeyecekseniz ve biletleri tek tek almak zorundaysanız elinizi çabuk tutmaya bakın zira Borusan'ın biletleri de yok satıyor...



Akbank Oda Orkestrası'nın konser programı da geçtiğimiz hafta açıklandı. Bence ilginç olabilir. Yabancı solistlere eşlik edecek olan orkestranın konserleri öncesinde şef Cem Mansur, her zaman olduğu gibi, hem eseri hem de konuk sanatçıyı tanıtıcı sohbetler yapacak dinleyicilerle. Buna bayılıyorum zira konser bir anda daha da anlam kazanıyor bu sayede. Bir sürü güzel şey öğreniyorum ve hayatım zenginleşiyor.



İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın da sezon programı belli oldu. İlgimi çeken pek çok etkinlik var ama bu sene İDSO'nun Cuma akşamı konserlerine gidemeyeceğim. Zira Ocak ayına kadar Türkiye'de olduğum her Cuma, günübirlik Edirne'ye gidip geleceğim. Erkek arkadaşım Trakya Üniversitesi'nde ders veriyor ve ben de yolculuğunda ona eşlik ediyorum. Aynı okulda öğretim görevlisi olan çocukluk arkadaşım İlker'le bütün gün sohbet edip, etrafta gezerek vakit geçiriyorum ve sonra da dersten yorgun argın çıkan erkek arkadaşımla İstanbul'a geri dönüyorum. Biraz yorucu olmasına rağmen bence çok güzel oluyor. Edirne bir harika! Tam yaşanacak yer! Doğası müthiş! Meriç, Tuna, yemyeşil ovalar... Selimiye... Lezzetli köfteler, yaprak ciğerler... Olağanüstü yoğurt... Aslında her Cuma İstanbul'a geri dönmeyeceğiz, bazen orada kalıp çevreyi gezmeyi planlıyoruz. Özellikle Istıranca Dağları, İğneada, Kastro...Hatta Yunanistan'a geçip balık yemek, Sofya'ya gidip opera izlemek gibi hain planlarımız var. Trakya Üniversitesi' ndeki hoca arkadaşlarımız bunu sık sık yapıyorlarmış zaten. Biz de onlara katılacağız.



Geçen hafta İstanbul Klarnet Korosu adlı yeni bir topluluğun konserini izledim. Caddebostan Kültür Merkezi'nde... 30 kişiden oluşan topluluk 2009 başında kurulmuş. Bundan sonra takipçisi olacağım zira ilginç bir girişim ve kesinlikle desteklenmesi gerekiyor. Üstelik Beethoven'ın 7. Senfonisi'ni çalarak gönlümü öyle bir fethettiler ki, artık nereye gitseler, ben de orada olacağım.



Yazıya başlarken kayda değer bir şey yok demiştim ama bir de baktım ki durum hiç de fena sayılmaz. Konserler, kitaplar, filmler... Yaşamı anlamlı kılan pek çok şey... Paylaşılınca daha da güzel oluyor üstelik...



Daha sık ve düzenli yazmaya çalışacağım, söz veremiyorum ama deneyeceğim.



Herkese iyi bir sonbahar dilerim...

4 Ekim 2009 Pazar

Elmadağ Meyhanesi' nde Yeni Sezon





Haberiniz olsun! Sonra duymadık demeyin...


Elmadağ Meyhanesi'nde yeni sezon açıldı ve her zamanki nezih ortamında, harika programlar yapılıyor...


Bence bir deneyin... Müptelası olacaksınız...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Sis - Kartal - Himalayalar / Bir Uyanis Oykusu

Dun gece odama girdim ve yatagimin tam karsisindaki kocaman pencerenin perdelerini kenara cektim iyice. Niyetim sabah oldugunda gunun ilk isiklariyla uyanmak ve biraz etrafi seyretmekti. Pencereyi de acik biraktim ki gecenin sesleri girsin odama: Tatli bir ruzgar ve o ruzgarla salinan agaclarin taze yesil yapraklarinin fisiltilari...Yaklasik iki haftadir Tibet senin Bhutan benim dolanip durmaktan yorgun dusmus zavalli bedenim, yumusak yatagi bulunca, resmen bayilip uyuyakalmisim hemen. Ustelik elimde koca bir kitap, basucu isigim da acik! Kitaba daha sonra donecegim cunku muthis bir bir sey okuyorum...Gece bir ara uyanip, isigi sondurup, kitabi yanimdaki komodine ativerdim. Hemen dalmisim yine...
Bir ara kulagima tuhaf bir ses geldi. Ciglik gibi, incecik... Tam anlamadim... Ses bir daha cinladi odamin icinde, daha yakin bu sefer... Zorlukla actim gozlerimi... Pencereye cevirdim kafami ve iceriye dolan bembeyaz isik gozlerimi kamastirdi. Bir an yine ayni tuhaf tiz haykiris... Dayanamayip kalktim hemen yataktan ve gozluklerimi takip disariyi incelemeye basladim. Hava apaydinlik ama ben bembeyaz bir sisin icinde yuzuyorum adeta. Bulutlar inmis uzerime ve baska hicbir sey gorunmuyor... Iste o anda yeniden cinladi o ses! Gozlerimi gokyuzune cevirdim ve bir de ne goreyim? Yeryuzune inmis bulutlarin arasinda kocaman bir kartal ucmuyor mu? Meger onun cigligiymis o ses... Kocaman kanatlarini acmis, "Ben buralarin tek hakimiyim" der gibi, magrur ve cok ama cok guzel... Havada asili gibi durdu kisa bir an icin ve dosdogru pencereme dogru geldi. O kadar buyuktu ki! Bir kac sefer penceremin onunden hizla gecti ve sonra sonsuzlukta, sislerin arasinda kaybolup gitti. Butun bunlar sadece otuz saniye icinde olup bitti ve ben hicbir sey dusunmeden tekrar yatagima geri dondum. Gunlerdir sabah cok erken uyanip yollara dokuldugumuz icin cok yorgundum ve bir sabah icin bile olsa uyumak ve gec uyanmak bana cok iyi gelecekti... Nitekim uyumusum!
Aradan bir iki saat daha gecti ve yine disaridan gelen seslere uyandim. Gruptan birkac kisi "Harika! Muhtesem!" nidalariyla sakir sakir fotograf cekiyordu... Odama kadar gelen deklansor sesleri adeta makineli tufek gibiydi... Allah Allah, ne oluyor acaba deyip, yine dogruldum yatagimda. Gozluklerime uzanmaya firsat kalmadan, bir de ne goreyim? Etrafi bulut gibi saran o kalin sis perdesi tamamen acilmamis mi? Ve evet tam karsimdaydilar: Yeni yukselmeye baslayan sabah gunesinin tatli isigi altinda altin gibi parlayan Himalayalar! Manzara inanilmazdi! Hemen gozluklerimi taktim ve yastiklarimi duzelttim...Ve evet dostlar, kiskanmayin ama, tam yatagimdan, sicacik yorganimin altindan bile cikmadan, KUTSAL DAGLARI seyrettim yarim saat... Hicbir sey yapmadan, hicbir sey dusunmeden. Sadece daglari seyrettim...
Bundan sekiz sene once kizkardesim oldugunde, acidan perisan annecigimi Nepal'e getirmistim. Ona demistim ki: Anne! Seni Himalayalar'a goturecegim ve sen orada iyileseceksin. Orasi sana da bana da cok iyi gelecek. Cunku o daglar kutsal ve binlerce yildir insanlar, adeta bir ANA gibi o daglara siginiyorlar ve dua ediyorlar. Himalayalardan inanilmaz bir enerji yayiliyor insanin icine. Ve goreceksin ki, dondugumuzde ikimiz de iyilesmis olacagiz...
Simdi aradan sekiz sene gecti. 41 gun once annemi kaybettim. Dun 40 duasiydi ve ben maalesef isim geregi Istanbul'da bile olamadim. Can Dostum Purlen herseyle ilgilendi... Duasi yapildi... Dun cok agladim, elimde olmadan... Kendimi, dunyanin bir kosesinde, etrafi insanlarla cevrili olmasina ragmen aslinda yapayalniz kalmis bir cocuk gibi hissettim... Kocaman bir huzunle uyudum, kimsesizligime sarinarak. Ve sabah ne oldu? Himalayalar once Kartal'i yolladilar bana... Magrur ve yalniz... Daglarin en tepesindeki en sivri kayaliklarda yasayan, gunese dimdik bakarak gururla ucan... Himalayalar, magrur ve guclu olmami ve tipki o kartalin gunese dimdik baktigi gibi, benim de zorluklara dimdik bakarak uzerlerine ucmam gerektigini hatirlattilar bana. Sonra da kendilerini gosterip, enerjilerini tum hucrelerime akittilar... Avuttular beni...Tipki sekiz sene once Aysegulum gittiginde yaptiklari gibi...
Daglara bakarak dua ettim...Altin renkli zirveleri seyrettim ve icime taze bir guc doldu. Hayatimin bambaska bir safhasina girdigimi, Himalayalar hissettirdi bana...
Dualarim bitince daglara tesekkur ettim ve yeni baslayan gune hazirlandim bir sarki mirildanarak...Om Mani Padme Hum...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Düşünen Kadın VIII / SEL' in Ardından... UTANIYORUM!




Kime çaksam, kime giydirsem bilmiyorum? Başımızdaki seçilmişlere mi, gözü dönmüş cahil güruha mı, açgözlü akbabalara mı??? Offf bilmiyorum vallahi!



Şimdiiiii... Sayın Başbakan'a ne diyeyim? Neymiş? Derenin intikamı büyük olurmuş! Allah ıslah etsin! Dereyi mi? İşte bunun cevabı yoruma açık!



Sayın Muhallebici Belediye Başkanımızın durumu izahı çok trajikomik: Spreylerin gazı ozonu deldi, felaketler arttı... Yahu biliyoruz da, Ayamama' yı da rahmetli babam almadı cendereye... Sen git dereyi hapset betona, sonra yağmur yağınca dere akacak yer bulamasın, doğası gereği kabarıp taşsın, sonra neymiş efendim, "Sorumlulardan Hesap Sorulacak"mış... Yahu adamı delirtmeyin! 15 sene önce de SİZ vardınız bu işin başında! Rahmetli babam değil! Rahmetli babam mı verdi o bölgeye imar iznini? O mu imzaladı kararların altını? SİZ yaptınız...Ama SİZ olmasaydınız da bu OLMAYACAK MIYDI? İşte dürüst olarak söylüyorum ki, bundan pek emin değilim...Maalesef KİM GELSE durum aynı olurdu bence...Koskoca Mimar Sinan ne yapmış peki 500 yıl önce? Gazetelerde çarşaf çarşaf fotoğrafları var...Havadan çekilmiş fotolar hem de! Sayın Başbakan ve Sayın Muhallebici Belediye Başkanı pek severler ya, havadan, helikopterlerle gezip "durum tespitleri" yapmaya...Üçüncü köprünün yerini de aynı bu ileri yöntemle "tespit" etmişlerdi ya...Onun için diyorum ki, o fotolara da bakıverin bir zahmet... Biraz faydalanırsınız belki...



Sayın Kültür Bakanımızın duruma getirdiği izah, bakanımızın doğası ve ünvanı gereği olsa gerek buram buram kültür kokuyordu: Şimdi Tekirdağ'dan Gebze'ye kadar olan bölgenin ne kadarı İstanbulmuş acaba? Kabul! Haksız sayılmaz bu soruyu sormakta... Amma ve lakin, şimdi sırası mı bunun? Yani Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet şehir sınırlarını sorgulamanın ya da tespitinin yeri ve sırası, bugün mü geldi? Hey koca sel! Milletin üç kuruşluk aklı vardı, onu da sildin süpürdün... Sayın Bakanımıza, İstanbul'un tarihi sınırları hakkındaki detaylı çalışmalar listesini önümüzdeki günlerde sunabilirim. ŞİMDİ DEĞİL!



Bu arada yaşanan başka insan trajedileri/fotoğraf kareleri de göze ve kalbe batmadı değil:



Kapalı minibüste yük taşır gibi taşınan işçi kadınlar...Nasıl içime dokundu bu saçma sapan ölüm şekli anlatamam....



Kedilerini sele kaptırmadan kurtarmaya ve bu arada kendilerini de can havliyle kuru bölgeye atmaya çalışan karı kocanın fotoğrafı da benim için etkileyiciydi...



Karton gibi buruşmuş kocca tır kasaları...



Darmadağın olmuş mezarlıklar...



Denizle birleşmiş kıyı şeridi...Tsunami vurmuş gibi resmen...



Ama benim içimi en çok acıtan ve hatta delirten kare: YAĞMACILAR! Utanmazlar, kepaze yaratıklar, leş kargaları ve hatta akbabalar... Nasıl da pişkin, nasıl da fütursuzlar... İşte insanımızın geldiği durum, geldiği nokta BU! Hani Türk insanı MERTTİ? ONURLUYDU? YARDIMSEVERDİ? GÜVENİLİRDİ? Aç kalır ama hırsızlığa TAMAH ETMEZDİ? YUH!!!!!! O zaman o fotoğraflardakiler bizim insanımız değiller, di mi? Uzaydan geldiler... Minibüs-kamyonet tutarak hem de...



Bu manzaralar sadece bizim medyamızda yer almadı tabii ki...Dünya medyası da boy boy yayınladı günler boyunca. Tabii gören arıyor: Fransa'dan, İtalya'dan, Portekiz'den gelen bir sürü telefon ve e-posta bunun kanıtı...Amaaaa, içlerinde bu tip afetlere alışkın Hindistan ve hatta Endonezya'dan gelen mesajlar vardı ki, işte orada durup düşündüm kendi kendime... Üçüncü Dünya olarak sınıflandırdığımız ülkelerdeki dostlarım bile, sağlığımdan endişelenip beni arıyorlarsa, işte bu durum en basit söylemle VAHİM'dir...21. yüzyıldan Türkiye manzaraları...



UTANIYORUM!!!!!!!!!!!!!!!



Bu hale düşürülmüş bir ülkede yaşıyor olmaktan...



Ülkenin bu hale geliş/getiriliş sürecinde HİÇBİR ŞEY yapmamış olmaktan...



Kullandığım OY'un geri dönüşümünü takip etmemiş, hesabını sormamış olmaktan...



Hırsızlıklara, rüşvete, haksızlıklara yeterince ses çıkarmamış olmaktan...



Yeri geldiğinde, işime geldiğinde, bu çarpık sistemin getirdiği Türk Usulü Usulsüzlük'ten, faydalanmış olmaktan...



"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılıktan...



O kadar okuyup, tahsil görüp, mevki-para-pul sahibi olup bir türlü ADAM olamamaktan...



Sonunda da leş kargalarına memleketi sahipsiz/sorgusuz/sualsiz teslim etmiş bu DÜZENİN BİR PARÇASI OLMAKTAN...UTANIYORUMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM...

8 Eylül 2009 Salı

Yaz Sonu Okumaları

İstanbul'daki son haftama girdim...Haftaya yollara dökülüp yine uzaklara gideceğim: Nepal-Tibet-Bhutan... Ne çabuk geçmiş bir yıl, inanamıyorum gerçekten. Daha dün gibi hatırlıyorum oysa geçen seneki seyahatimizi...İşte aynen bu hızla geçiyor insan ömrü ve sonra bir bakıyorsun, BİTMİŞ! Zaten yıl başlıyor ve daha ilk ay bitti mi, bende bir tuhaflık, yılı tüketmişim gibi. Ne acayip bir his değil mi? Ama yalnız mıyım? Yoo! Mesela Tütü de benim gibidir. Diyelim ki günlerden Salı ve saatler öğleden sonrayı gösteriyor. İşte o anda Tütü için hafta bitmiştir aslında. Ya da diyelim ki Haziran'ın son haftası gelmiş, o zaman yaz da bitmiştir...Benim için de biraz öyle...Ne zaman ki ağaçların yaprakları sararmaya başlıyor, benim için daha o zaman yaz bitiyor ve dikkat edin, yapraklar sararmaya sonbaharda değil, yazın başlıyor...Haziran'da!!! Temmuz sonunda ilk yapraklar düşmeye başlıyor. Ağustos'un zaten yarısı yaz, yarısı kış...Eh, ne kaldı elde? YAZ BİTTİ! Hele Güney Ege veya Akdeniz kıyısında değilseniz, yaz bitti gerçekten de. Bir de benim işimin akışı bana bu hissi veriyor: Sanki yaşam çok hızlı akıyormuş da ben tutamıyormuşum/tutunamıyormuşum gibi. Herşey ellerimden kayıyormuş gibi... Yine mesela ben 2010 senesinin tur tarihlerini, yeni mor defterime işledim bile. Benim için 2009 çoktan bitmişti zaten, dünden beri 2010'u da kafamda bitirdim bu şekilde. Tabii arada neler yaşanacak, onları beraberce göreceğiz ama kafam çoktan 2011'e saplandı kaldı... Amaann neyse ne...Yaşa ve gör!
Bu sıralarda neler okuyorum?
Yine birkaç kitabı aynı anda okuyorum:
Şevket Süreyya'nın "Enver Paşa"sına ara verdim ama hala elim üzerinde...Zaten ara vermeden okuyunca, insan hop oturup hop kalkıyor. Bir de sinirleri bozuluyor zira bir memlekette 150 senede hiçbir şey değişmez mi yahu? Rüşvet aynı rüşvet, çapulculuk-kabadayılık-eşkiyalık tam gaz devam, bağnazlık desek durum ortada, ülkeyi yönetenlerin beceriksizlikleri ve acizlikleri tavan yapmış... Osmanlı'nın son dönemi...Bugünden farklı değilmiş ve belli ki ders mers de almamışız, almayacağımız da çok açık...
Malcolm Gladwell "Outliers"... ÇOOOK enteresan şeyler öğreniyorum okurken. Başarılı kabul edilen sıradışı insanların nasıl/neden/hangi şartlar altında/hangi sosyal çevreler içinde başarıya ulaştıklarının hikayesini anlatıyor. Ancak bu kitabın öyle yokluktan gelme, hiçlikten varolma, tırnaklarıyla kazıyarak bütün engellere ve kötülüklere rağmen zirveye ulaşma tarzında epik-romantik öykülerden oluştuğunu düşünmeyin; zira bazı tespitler romantik olmaktan çok uzak! Okuyucuya başarının oluştuğu şartların "büyük resmi"ni gösteriyor ve aslında kişiyi etrafını daha iyi gözlemlemeye yöneltiyor. Beni başarıya götürebilecek şartları nasıl oluşturabilirim, basamaklarım neler olabilir, yerleşik düzenin pompaladığı alışkanlıklar zincirini nasıl kırabilirim, nasıl farklı olabilirim???Okurken insanın kafası arka planda bunlarla meşgul oluyor. Ben beğendim...
Ramazan dönemi ya, içinde bulunduğumuz ayın ruhani havasına uygun olacak bir kitabı bitirmek üzereyim: Yaşar Nuri Öztürk' ün "Kuran Açısından Küresel Afetler" adlı eseri... Bütün kadim kültürlerde bahsi geçen, bütün semavi dinlerde yeri olan afetlerin bir de Kuran tarafından tasviri/yorumu ve günümüzdeki durumla karşılaştırılması epeyi ilginç geldi okurken. Hele depremleri anlatan o meşhur ZİLZAL suresi var ya, okurken insanı ürpertiyor gerçekten.
Jean Paul Roux' un "Türklerin Tarihi" adlı kitabı eskiden beri kütüphanemde durur ve ara sıra sayfalarını çevirip, okurdum. Kabalcı Yayınları yeni basımını yapmış ve Roux da Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türki Cumhuriyetleri irdelemek için yeni bölümler eklemiş. Büyük ve bizler için çok önemli bir çalışma, bence okunmalı!
Arman Kırım'ın "Krizden Nasıl Çıkarız" adlı kitabı, herkesi yere yapıştıran krizin nasıl ve neden başladığını öğretti bana. Kitabın ilk bölümü, krizin çıkış sebebini bir türlü anlayamamış olan benim gibiler için çok net ve kolay anlaşılır ifadelerle, Amerika'da yaşanmış olan süreci özetliyor. Yine de açık söyleyeyim ki, kolay değil, sistemin işleyişini bilmiyorsanız, anlamakta zorluk çekiyorsunuz yine de...
Bu arada dün akşam çok ilginç bir yerdeydim: Greenpeace'in Rainbow Warrior adlı gemisi! 1957 yılında inşa edilmiş ve seksenli yılların ikinci yarısında modifiye edilip, Greenpeace tarafından kullanılmaya başlanmış olan bu "hanımefendi", beraberinde İstanbul'a getirdiği uluslararası mürettebatı ile beni çok etkiledi. 15 dakika içinde Ukraynalı bir doktor hanım, Alman bir tayfa, İspanyol Birinci Subay, Filipinli Şef Aşçı ve Brezilyalı İkinci Aşçı ile tanıştık. Yaşamlarını dünya davasına adamış genç insanları tanımaktan büyük keyif aldım. Neşeli, canayakın, mütevazı ve belli ki kocaman yürekleri olan genç insanlardı gördüklerim. Kaptan Yeni Zelandalı'ymış, maalesef göremedim... Yunanistan'dan gelmişlerdi Türkiye'ye ve orada sürdürdükleri başarılı çalışmaların ardından, Ege denizinin neredeyse tükenen rezervlerine dikkat çekmek için rotalarını Sığacık ile Datça' ya çevireceklermiş. Ne diyelim? Pruvaları neta, rüzgarlar kolaylarına olsun...

1 Eylül 2009 Salı

Yağmur, Kış, Nişantaşı, Taşınma v.s v.s


Bu sabah yağmurla uyandım. Nasıl da özlemişim gri havaları ve yağmur tazeliğini... Herkes yazı sever, ben ise kışı...Deniz kıyısında bir kasabada yaşayamadıktan sonra, neyleyim güneşi ve sıcağı? Şehrin yoğunluğu içinde, ikisi de insana ıstırap olmaktan öteye gitmiyor bence... Oysa kış öyle mi? Sıkı sıkı giyinir çıkarsın sokağa. Boynunda yumuşak bir kaşkol ve ellerinde eldivenler. Üşüyünce atarsın kendini bir kafeye, bir duble espresso macchiato söylersin kendine. Açar kitabını okursun sessizce ya da etrafı seyre dalarsın. Hava da erken kararır zaten. Kentin ışıklarını seyretmek hoşuna gider vapurdan. Aslında biraz melankoliktir ortam ama sanki şehir daha enerjiktir. Yazın İstanbul bence uykuya dalıyor. Hayır, kötü anlamda söylemiyorum bunu. Bence şehirlerin de insanlar gibi dinlenmeye, uyumaya ihtiyaçları var. İşte bu yüzden Pazar günlerinin TAM TATİL olmasını isteyenlerdenim. Hani o dükkanların falan kapalı olduğu, insanların evlerine ve ailelerine vakit ayırdıkları, katlanarak artan alışveriş furyasına kapılıp alışveriş merkezlerine doluşmadıkları gerçek tatillerden... O zaman, haftada bir gün, bütün hafta boyunca yorulmuş ve yıpranmış olan şehir, dinlenip kendine gelebilir. Tıpkı insanlar gibi... Oysa İstanbul'da Pazar günleri böyle mi? Nerdeeeeee??? Özellikle belli bölgelerdeki sokaklar hafta içinden bile daha kalabalık oluyor. Köprüden geçemiyorsun, Bağdat caddesinde yürüyemiyorsun, Boğaz hattından bahsetmek bile istemiyorum, arabanın içinde hapis hayatı yaşıyorsun.
Neyse, konuya döneyim... Yazın İstanbul dinleniyor bence. Nüfusu azalıyor, trafik rahatlıyor, mekanlar daha rahat gezilebiliyor, aslında herkesin sahil bölgelerine aktığı o vıcık vıcık zamanlarda İstanbul'da olmak bence daha keyifli... İstanbul, Allahtan kısa süren o yapış yapış nemli günlerin dışında, boğazdan aşağı inen kuzey rüzgarıyla insanı ferahlatıyor. Ahh güzel Boğaz! Bin tane memleket gezdim, eşin benzerin yok valla! Dünyada başka hangi şehrin ortasından böyle turkuvaz renkli bir su geçer ki? Ben görmedim henüz, varsa bileniniz, söylesin lütfen. Ammaaaaaaa...Yine de KIŞ derim ben... En azından kendi tercihim bu yönde. Kış geldi mi, İstanbul uyanmıştır artık. Trafik delirtiyordur, ortalık leş gibi çamur deryasına dönmüştür ve insanların yüzlerinden düşen bin parçadır ama ben yine de mutluyumdur. Habire koşturan insan selinin içine karışmak hoşuma gider. Konserler, sergiler, kitap fuarları... Benim için kış bunlardır. Özledim...
Son günlerde yaşamımın ortasına bomba gibi düşen ağır kayıbın ardından, hayata geri dönüş planları yapıyorum. Eylül'ün ikinci yarısında Nepal-Tibet-Bhutan turum var. Ruhani yönü zengin ve enerjisi yüksek bir coğrafyaya gideceğim için çok seviniyorum. Şimdiden heyecanlanıyorum desem yeridir.
Didi dönecek, çok mutluyum. Bu benim için belki de en harika olay şu sıralar. Onu yerleştireceğiz, yaşamına yeni bir sayfa açacağız. Yeni bir ev, yeni bir iş...
Bu arada benim de evimi yerleştirmem lazım zira anneciğimin evinden bana gelen bir ton ıvır zıvır var. Porselenler, tabak-çanak-tencere-tava-çatal-bıçak... Resmen anneciğim bana bir ev kurdu ve öyle gitti... Harem'deki evim, dün oraya inen bu kutu ve kolilerle resmen bir depo-ev'e dönüşmüş durumda. Yaşanacak gibi olmaktan çıktı. Gönlüm olduğunda herşeyi yerleştireceğim ama acelem yok, zira zaten son iki aydır kendi evimde toplasam 3 gece uyumadım. Peki şikayetçi miyim? YOOO!!! ASLAAAAA...
Sonra sırada beni Avrupa yakasına taşımak var. Niyetim bugüne dek hiç yaşamadığım bir semtte oturmak... Gözüme Nişantaşı'nı kestirdim. Bu son haftalarda Nişantaşı sokaklarında dolanıp durduğum için, epeyce bir fikir edindim. Evden çıkar çıkmaz kitapçılar ve kafelerin hemen elimin altında bulunacağı bir semtte yaşamak hoşuma gidecek diye düşünüyorum. Kış ayları Nişantaşı'nda keyifli geçer üstelik. Havaların erken karardığı aylarda vitrinlerin ışıltısı keyifli olur. Bilirim... Bir de tabii kültür etkinliklerine daha yakın olabileceğim böylece. Altımda araba olmadan da her yere rahatça gidebilmek istiyorum. Aklınızda bulunsun... Eğer Nişantaşı'nda bir yer varsa bana uygun, haber verin...

30 Ağustos'la ilgili yazıma bir çok mail ve yorum geldi. Sanırım pek çok kişinin duygularına tercüman olmuşum bilmeden. (Merak ederseniz, bu yazının devamında, hemen o yazıyı okuyabilirsiniz). Zaten Türkiye aslında biziz! Yani "Sessiz Çoğunluk"... Ahh bir de sesimizi çıkarsak, ne iyi olurdu! Edilgenlikten bir kurtarabilsek kendimizi, dağları deler, dünyayı oynatırız yerinden ama yapamıyoruz işte bir türlü... Bir sürü sebebi var ama bunlar bahane olmaktan öteye geçemiyor bence...Sonuçta, duruma KATLANIYORUZ...
Ama dediğim gibi, bu durum da geçecek. Herşey geçer... Nothing lasts forever... Hiç bir şey sonsuza dek sürmeeezzz...

30 Ağustos 2009 Pazar

Düşünen Kadın VII / 30 Ağustos... İyi Bayramlar!!!


Bugün bayram. 30 ağustos...Ben küçücük bir çocukken, bizim evde milli bayramlar çok önemsenirdi. Bayram sabahı erkenden televizyon açılır, ilk iş olarak Anıtkabir'deki törenler izlenirdi. Hatta saygı duruşuna evden biz de katılır, komutanlarla veya diğer devlet büyükleriyle birlikte bir dakika durur, ardından da aynı ciddiyetle İstiklal Marşımızı okurduk. Kabul ediyorum ki biraz komik oluyorduk ama biz bunu seviyorduk...Ancak bunlardan sonra kahvaltıya oturur, karnımızı doyururduk. Pencerede bayrak mutlaka olurdu. Geçen gün annemin eşyalarını toplarken tam iki tane yepyeni Türk bayrağı çıktı. Eskimiş veya yıpranmış bayrağa hiç tahammülü yoktu. Kendisi için de ne olur, ne olmaz diye yedeklemiş canım annem... Büyüyüp de evler ayrılınca, iş güç v.s sebepleriyle ayrı düşünce, aramıza giren bütün mesafelere rağmen bayramlaşmayı asla ihmal etmedik. Seneler geçip, aile fertlerimizi birer birer ebediyete uğurlamamıza rağmen, anneciğimle her milli bayramı kutlamaya devam ettik. 23 Nisan ve 19 Mayıs'larda o beni önceden arayıp bayramımı kutlardı. 30 Ağustos ve 29 Ekim'lerde ise, ben arardım. Nasılsa böyle bir teamül oluşmuştu kendi kendine...Sadece dini bayramları kutlayıp, milli bayramları atlayanlara inat, özenle sürdürüyorduk bu aile geleneğimizi.
Bu sabah 08.30da televizyonu açtım, Anıtkabir törenlerini izledim. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından Genelkurmay Başkanı'nın Anıtkabir özel defterine yazdıklarını dinledim. Memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti düşündüm bir süre ve ardından bir de baktım ki ailemden kimse kalmamış bayramlaşacak! Bir anda kopkoyu gerçekle çarpıştım: Ailemden kalan son kişi benim. Bir süre ağladım, sızlanıp durdum -ki bu çok normal- . Sonra hatırladım ki benim çekirdek ailem yerine artık kocaman bir ailem var. Dostlarım, kan kardeşlerim ve alternatif ailem... Hemen telefona sarıldım ve Ordu'yu aradım. Benim Lucky Star Didi'ciğimi... Hadi dedim kalk! Git Cumhuriyet Meydanı'na, çelenk koy! Zavallı kızcağız anlamamış olabilir ama durumu gayet güzel idare etti. Yapılacak olan fener alaylarından falan sözedip, durumu kurtardı. Ben ise, bayramlaşma geleneğimizi alternatif ailemle sürdürebildiğim için şükrettim...
Her ne olursa olsun, hayat güzel. Sağlıkla nefes alabildiğimiz her saniyeye şükretmemiz gerekiyor. Bunu unutmamak lazım.
Bir de unutmamak lazım ki, eğer bu topraklar üzerinde özgürce yaşıyorsak, bunu Atatürk'e ve onun dehasına, yanındaki insanların ustalık ve dirayetine, yoktan var edilmiş "gerçekten" kahraman ordumuzun cesaretine borçluyuz. Özellikle başımızdaki seçilmişlerin bunu unutmamaları lazım. Bugün özgürce "asıp kesebiliyorlarsa" , "ben yaptım oldu" diyebiliyorlarsa, "atıp tutabiliyorlarsa", uluslararası arenada kafalarına göre "van minüt" çekebiliyorlarsa, Bijan'dan takım elbiseler giyinip, Darüşşafaka'yı İmam Hatip'e dönüştürebilme kudretini kendilerinde bulabiliyorlarsa, bu bayrak altında oruçlarını tutup, ibadetlerini özgürce yerine getirebiliyorlarsa, "açılım açılım" deyip demokratikleşme adına memlekette asıl bölücülüğü yapabiliyorlarsa, bunları işte o adını ağızlarına almaya bile çekindikleri Atatürk'e borçlular...
Bu dünya Süleyman'a kalmadı, Sezar'a da...Sayın Başbakan'a ve yanındakilere de kalmayacak... Burası kesin...Geldikleri gibi gidecekler...Burası da kesin...Önemli olan Türkiyemizin en az hasarla kurtulması bu garabetten...Kurtulacak da...
İster faşist desinler, ister militarist...Umrumda değil...Ben ne o tuhaf demokratlardanım, ne de liberal görünümlü entellerden. Kurtçu değilim, kafatasçı hiç değilim. Amma ve lakin, Diyarbakır'a, Van'a giderken yanımda pasaportum olsun da istemiyorum. Dolayısıyla da bu açılım açılım diye yırtındıkları şeyin ne olduğunu bir an önce, sade bir vatandaş olarak öğrenmek istiyorum. Paketin içinde ne olduğunu bilmeden, "yırtık dondan çıkar gibi" -bu da rahmetli anacığımın lafıdır- kendini ortaya atıp, şakşakçılık yapan sözde aydın-sanatçı taifesini kınıyorum. Başta Sezen Aksu'yu... Zaten pek haz etmezdim, artık hepten sildim kendisini... Durumdan vazife çıkarıp, olur olmaz yerlerde, saçma sapan televizyon kanallarında meydanı boş bulup abuk sabuk konuşan sözde prof.ları, "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanları" da kınıyorum. "Marmara'nın ortasındaki Issız Adam"dan yol haritası bekleyen seçilmişleri Allah'a havale ediyorum, o nasıl bilirse öyle yapsın.
Bu sabah gönlümden geçenler bunlar...

Haydi bakalım, hepimize İYİ BAYRAMLAR!!!

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Akmanlar Yolda

Hayatta da en sevdiğimiz şey, deli tepme gezmekti. 4 kişilik süpper bir aileydik. Komiktik herşeyden önce. Her birimiz ayrı bir tiptik. Eğlenirdik beraber, hem de çok... Babam hop dedik mi yola düşen bir adamdı, asla üşenmezdi. Bizi en parasız zamanında bile arabasız ve gezmesiz bırakmamıştı. Bir sürü komik, tuhaf, hatıra dolu arabamız oldu. Kırmızı Murat 124- özel kromaj jantlarıyla pırıl pırıl-, beyaz Peogeot 404 -kırmızı suni deri koltuklu- turuncu Skoda - adeta jip muamelesi gören- , Renault Broadway - içlerinde en "normal" olanı-, bir Volkswagen minibüs -yarım yamalak hatırladığım- , bir de komik turuncu vosvos -tospağa dediklerimizden- Başka arabalarımız da oldu ama ben hatırlamıyorum.
İşte bu turuncu vosvosomuzla bir gün yola düştük. Maksat Karadeniz sahillerine vurup, Sinop senin, Samsun benim gezmek... Alabileceğimiz en az eşyayı arabamıza yükleyip yola çıkmış olduğumuzu hatırlıyorum. Kişi başına iki-üç tişört, iki pantolon/bermuda... Fazlasını alırsak araba yürüyemezdi zaten, küçücük motoru ancak o kadarına yetiyordu.
Gittik gittik ve geldik, iç bölgelerle sahil şeridini ayıran, denize paralel meşhur sıradağlar silsilesine... Çık çık bitmiyor... Bundan sonra olanları şöyle anlatabilirim:
Bizim turuncu tospağa öksürüp tıksırmaya başlıyor. Gücü ne ki? Ve arabanın harareti yükselmeye başlıyor. 2 km. gidiyoruz, arabadan buharlar yükseliyor. Haydaa, durup durup kaputu açıyoruz ve babam habire karbüratöre su takviyesi yapıyor. 2 km. daha gidiyoruz, yine aynı terane. Böyle böyle yaklaşık bir 15 km. falan tırmanıyoruz ama ne fayda... Tospağa yürümüyor... Hararet son kerteye dayanmış, yandık yanıyoruz... Ama gezmemiz de lazım! - hiç bir şey gezmemizden alıkoyamazdı bizi-...
Babam ciddi bir ifadeyle arabadan iniyor. İki dakika düşünüyor... Zihni Sinir projelerinden biri geliyor aklına. Ve bagajı açıyor. Yoldan satın alıp da bagaja yüklediğimiz dev boyutlardaki karpuzu çıkarıyor ve ciddiyetle ikiye kesiveriyor tam ortasından. Bir yarısını torbaya sarıp bagaja geri yüklüyor, diğer yarısını ise, kapak gibi ters çevirip, ısınmış motorun üzerine geçiriveriyor. Biz şaşkın, o muzip... Hadi diyor, yola devam... Ve bizim aile yeniden yola dönüyor. Arkadaki motor kaputu açık ve bir telle tutturulmuş ki şak diye düşüp kapanmasın. İçinde ise, kocaman bir karpuz, motorun üzerine yatırılmış. Motorun düşmek bilmeyen harareti, yavaş yavaş süzülen karpuz suları sayesinde, inmeye başlıyor. Yanımızdan tonlarca yük altında ezilen kamyonlar geçiyor ve hepsi bizi solluyorlar. Sollarken de şaşkın şaşkın bize baktıklarını hala bugün, tıpkı dün olmuş gibi hatırlıyorum. Kimi geçerken kornaya asılıp, bizi selamlıyor.
Biz ise, gezmeye ara vermeden, "açık kaput ve motor üstü karpuz" yöntemiyle Sinop'a iniyoruz.

21 Ağustos 2009 Cuma

Annemin Ardından

Herkesin annesi kıymetlidir ya, benimkisi daha bir kıymetliydi sanki... Tontondu, şekerdi, bonibondu, komikti, delirticiydi, acayip iyi ahçıydı, sinir zıplatandı, talepkardı, sitemkardı, dokundun mu ağlayandı... Anamdı... Canımdı... Kanımdan son kalanımdı... Gönderdik, yolu ışık oldu... Gitti... İstediği gibi, zahmetsizce... Şimdi yas zamanı ama o bildiğiniz yaslardan değil. Gülerek, arkadaşlarımla, dostlarımla bir arada olarak, belki çalışarak, ne istersem onu yaparak tutacağım bir yas bu. Kimse belki de yasta olduğumu bile anlamayacak, ne iyi! Böyle olmalı ama... İnsanın kanından canımdan artık kimse kalmayınca, dünya bir anda umrunda olmuyor artık. Ben de o noktadayım. Hiçbir şey umrumda değil, tek istediğim bu acının azalması. Haa, bir de boşluk tabii... Her sabah ve akşam elim telefona gidiyor eskisi gibi... Ama artık cevap verecek bir annem yok öte tarafında hattın. Bir süre sonra elim de gitmeyecek telefona...
O şimdi önce gidenlerle buluştu. Ayşegülüm tutmuştur elinden, sarılmıştır, ne de olsa 8 yıldır görüşmemişlerdi. İlk hasretlikleri geçsin, bana da gelirler belki ziyarete, beraber... Babam da onları gezdirmiştir, eskiden yaptığı gibi. Beni biraz beklemeleri lazım, zira benim dünya misyonum daha bitmedi. İşim, gücüm, sınavlarım bir sürü... Biraz daha büyümem lazım oralara gitme mertebesine ulaşabilmem için. Zaten acelem de yok... Burada en son kalan ben isem, bunun da vardır bir manası... Demek ki daha yaşanacak çoook şey var ve ben de yaşayacağım.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tatil Dönüşü / 2 Doğanbey Günleri

Son yazımda, İstanbul'dan Bodrum'a diye yola çıkıp, nasıl bir türlü varamadığımızın hikayesine başlamıştım ki, bir çok yorum ve tebrik mesajı alınca, bir kere daha, asıl önemli olanın, varılacak yerden çok yapılan yolun kendisi olduğunu hatırladım. Aslında hepimizin pek çok kere, papağan gibi tekrarladığı özlü sözlerden biridir: Asıl YOL'un kendisidir MACERA! Gelin görün ki, yola çıkar çıkmaz unutuveririz bunu. Bir telaş kaplar hepimizi, içgüdüsel, bir an evvel varmak isteriz gidilecek yere. Kimileri utanmasa, tuvalet için bile mola vermeden, habire gaza basmak ister. Tatil günleri sayılıdır ve sayılı günler çabuk geçer ya, işte herhalde o yüzden olacak, herkes bir an önce denize kavuşmak ister. Oysa bizdeki durum çok farklıydı: Denize kavuşmak, kaygılarımız içinde en son sıralardaydı. Yolda "beraber" olmak, konuşup sohbet ederek etrafı dolaşmak, keşifler yapmak, fotoğraf çekmek, yemek içmek daha üst sıralarda geldiği için, acelesiz davrandık açıkçası. Ama ne de güzel oldu!
Gelelim işin DOĞANBEY kısmına... Dedim ya, hayalimi gerçek kıldı yol arkadaşım diye, önce hayalimden daha doğrusu hayal diyarımdan söz etmem lazım haliyle. Yoksa biraz fazla havada kalacak bu bölüm...
Sanıyorum 90'lı yılların başlarıydı. Tam senesini hatırlamıyorum... Bir tanıdık bahsetmişti bana bu eski Rum köyünden. Mübadelede insancıklar yerlerini yurtlarını terkedince, köy kimsesiz, taş evler öksüz kalmış. Gidenlerin yerlerine gelenler de, köyün yamaçtaki sapa yerinden mutsuz olunca, aşağıda yeni bir köy doğmuş. Güzelim eski taş evler de, bir kere daha terkedilivermişler böylece. Sonra seneler geçince, kentsoylu bazı entelektüel isimler, burayı keşfedip, o zamanlar için gayet uygun sayılabilecek rakamlara, o artık harabeye dönüşmüş evleri alıp, restore ettirmeye başlamışlar. İşte ben de bu süreç sırasında haberdar oldum Doğanbey'den... Bir gittim, aşık oldum. Hayallerimi süslemeye başladı. Gözlerimi kapatıp, Büyük Menderes'in Ege'ye kavuştuğu o olağanüstü delta manzarasını canlandırdım hep. Uzun süre, rüyalarımda gördüm köyü. Rahmetli babamı arabaya atıp götürdüm köyü görsün diye. Hayatımın en unutulmaz günlerindendir babacığımla başbaşa geçirdiğimiz o zamanlar. Bir taş evin satılık olduğunu duydum o zaman. Cepte para sıfır ama hayallerim büyük, verilen numarayı aradım telefonla. Bankacı bir beyefendi, Süreyya M...Dünya tatlısı bir sesle, evin fiyatını söyledi...Tabii omuzlarım çöktü, ama kendisiyle bir telefon görüşmesi daha yaptık, sonra da vedalaştık... Yine aradan seneler geçti...Oldu 2001...Ayşegülümü ebediyete yolcu ettiğim senenin yaz sonu, can dostum Pürlen ve eşi Selim'le bir akşamüstü gittik köye. Gezip dolaşırken ve hayal üstüne hayaller kurarken, bir arsa buldum: Yıkıntının ortasında bir tabela, üzerinde bir telefon numarası. Aradım, Sökeli Salih Usta...Yer onunmuş, fiyat verdi, uygundu, dedim "Bekle Salih Usta" ve o haftaki Anadolu turumun sonunda soluğu köyde aldım. Sökeli Salih Usta'yla buluştuk. Bir araba kiralamıştım, beraber Aydın'a gidip, Söke'de başlattığımız satış işlemlerini bitirdik. Uçarak köye döndüğümü hatırlıyorum. Ayaklarım yere basmıyordu resmen, ne de olsa yıkıntı da olsa bir yerim vardı artık hayal diyarımda. O geceyi Doğanbey'de yaşayan, mimar arkadaşım Sibel'in evinde geçirdim ve zaten de geçen haftaya kadar ilk ve tek gecem o oldu.
Vee geldik 2009'a... Aradan uzun yıllar geçti gitti yine. Yaşamımda bir sürü değişiklikler oldu. Gidenler gitti, yollar ayrıldı, yaşamlar bölünüp bütünlendi başka "yarı"larla... Kapılar açıldı, kapandı... Sular akıp gitti köprülerin altından... Ve yol beni yine DOĞANBEY'e attı. Birgi'de kendimizi kaybedip, yine Bodrum'a gidemeyeceğimiz anlaşılınca, yol arkadaşım bir telefon konuşması yaptı demiştim geçen yazımda hatırlarsanız. İşte bu nokta ilginç: Aradığı kişi, çok sevdiği ama maalesef geçen sene yitirdiği kadim dostunun eşi, Sezen idi... Peki kimdi o yitirilmiş kadim dost? Benim yirmi yıl önce telefon görüşmesi yaptığım Süreyya M. !!! Ve yol arkadaşım, rahmetli Süreyya ile pek çok kereler gitmiş ve hatta kalmış Doğanbey'de! Nereden nereyeeeeee? Eh sevgili Tanrım, gerçekten işlerini aklım almıyor... Velhasıl, bu bağlantıları düşünerek, olan bitene akıl erdirmeye çalışarak, gece yarısı vardık köye...
Doğanbey... Eski adı Domatia... 900 haneli bir köymüş eskiden. Gerekli tarihi bilgiyi isteyen rahatlıkla bulabilir ama benim için tarihi bilgilerin ötesinde bir anlamı olduğundan buraya, tarih/istatistik/arkeoloji v.s yazmak istemiyorum.
Benim DOĞANBEY tatilim 4 gün/gece sürdü. Yetişkin hayatımın ennnn güzel 4 gününü yaşadım dersem herhalde pek de fazla abartmış sayılmam.Herşeyden önemlisi, hayalim gerçek oldu: Sabah uyandım, yatak odamın perdesini çektim kenara veee karşımda Büyük Menderes deltası ve Karine lagünü!!! Kaldığımız yer, eski bir taş ev, sade mi sade, güzel mi güzel... Bir taş avlu, alçak duvarından bütün manzarayı içinize çektiğiniz... En ufak esintiyle fısıldamaya başlayan bir deli kavak ve ona cevap veren biber ağacı... Bir tarafta deli pembe begonvil... Her gece evin önüne inip yiyecek arayan yaban domuzları -yol arkadaşım her gece onları karpuzla besledi- ... Harika kangal, Sultan... Suratımıza bön bön bakan siyah boğa... Ve yeni canlar, temiz suratlı Mustafa, becerikli Binnaz, hayatımda gördüğüm en zarif gülümsemeyle kızları Fatmanur ve oğulları yumurcak Taha... Gün batımlarında, Karine, balıkçı Sabahattin'in önünden denize girme... Sonrasında ayaklar suda akşam yemeği... Dolunayın esrarengiz ışığında parlayan lagün, gümüşi... Gece geç saatlerde, taş avluda oturup, sessizliği dinleme, iki fincan çay... Müzik bile yok... Çünkü gerek yok... Evde menemen ve makarna, akşam yemeği... Avluda kahvaltı, Binnaz'ın köy ekmeği, zeytin, reçel, taze beyaz peynir, tuzsuz... Domates, salatalık, biber, bahçeden ... Off ki ne off!
İşte benim DOĞANBEY'im buydu...
Merak ediyorsanız, gerisini siz arayın internette lütfen...Kızmaca darılmaca yok...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Tatil Dönüşü / 1

Ege'nin en güzel köşelerini gezip dolaştığım bir 10 günün sonunda, İstanbul biraz karmaşık geldi ama olsun, ne gam! İstanbul her dem güzel!
Kapıdağ'a Gidiş
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, İstanbul'dan yola çıktık çıkmasına amma bir türlü varamadık menzile...Bodrum'a yani... Oysa, her tatil özlemi içinde yanıp tutuşan İstanbullu gibi biz de bir an evvel güneye inebilmek için, İDO'nun 08.30 Yenikapı-Bandırma feribotunda yerimizi ayırtmış, sabahın köründe evden çıkmadan önce yolda dinlenecek CDlerimizi bile paketlemiş ve sonunda, enerjik bir şekilde yola çıkmıştık. Her şey Bandırma'da feribottan inip de direksiyonu güneye kırmamızla başladı. Yol arkadaşımdan gelen soru şu oldu: Erdek'te kahvaltı fikrine ne dersin? Ne derim ki? Bayılırım! Gittik tabii ve denize nazır bir kahvaltıyı gövdeye indirdik. Fakat bizim "olayı" tetikleyen de zaten bu durum oldu. Bir kere çıktık ya baştan, bir daha eski halimize dönemedik. Konuşup gülüşerek kahvaltımızı yaparken, "Şu Kapıdağ Yarımadası'nı da hiç bilmiyoruz yaa" diyerek, Bodrum'a yola devam etmeden evvel, "yarımadanın etrafını şöyle bir dönelim bari" dedik. Önce Kyzikos'a uğradık. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin değerli öğrencileri ve hocaları bizleri bilgilendirdiler. Roma dönemine tarihlenen, İmparator Hadrianus 'a adanmış devasa boyutlarda bir tapınak çıkıyor ortaya. Didim'deki Apollon tapınağından daha büyük olduğunu söylediler. O kadar ki, Marmara denizinin o bölgesinde seyreden gemiler, pusulaya bakmaz, tapınağın gökyüzüne uzanan sütunlarını kendilerine kerteriz alırlarmış. Kyzikos'tan devam ederek, yarımadanın batı sahillerini dolaştık. Paşalimanı ve Marmara adalarının da süslediği, bence İzlanda'yı andıran olağanüstü ve epeyce vahşi manzaralar eşliğinde gezindik arabayla. Her virajda durup fotoğraf çekerek tabii ki! Yol arkadaşım müthiş bir fotoğrafçı, bunu belirtmem lazım! Kapıdağ'ın ancak yarısını gezip, artık Bodrum'a yollanalım dediğimizde saat zaten çoktan 17.00 olmuştu! Bir gece önceden çok geç yattığımız için, uykusuzluktan kapanmaya başlayan gözlerimizle boğuşmaya başladığımızda, saat 21.30 olmuş, biz Akhisar Ramiz'de köfteleri ve peynir tatlısını götürmüş, çaylarımızı içerken önümüzdeki uzun yola nasıl devam edeceğimizi kara kara düşünmeye başlamıştık. İşte içimizdeki o saklı bilgelik o anda devreye girdi ve cengaverlik yapmanın kimseye bir şey kazandırmayacağına hükmederek ilk yolculuk gecemizi Akhisar'daki PALM CİTY HOTEL'de geçirmeye karar verdik. Kısaca, sabahın köründen evden çıkıp, en erken saatteki feribota binip, bütün gün de araba kullanıp ancak Akhisar'a ulaşabildik... O akşam anladık ki, bizim Bodrum'a inişimiz epeyce şenlikli olacak!
Gölmarmara-Salihli-Birgi Hattı
Nitekim, ertesi sabah uyandık ama otelden toparlanıp da ayrılmamız yine saat 11.00 civarını buldu. Yol arkadaşım, Birgi ve Ödemiş'i hiç görmediğini ama çok merak ettiğini söyleyince, o bölgeleri iyi bilen biri olarak ben hemen harita üzerinde ufak bir rota çalışması yaptım ve ortaya şu yol çıktı: Akhisar-Gölmarmara-Salihli-Bozdağ-Gölcük-Birgi-Ödemiş-Tire-Selçuk-ve sonrasında herkesin bildiği, Ortaklar'dan sapan klasik Bodrum yolu... Tabii bu kadar yeri sıralayınca sorulacak soru kendini hemencecik gösteriyor: Bodrum'a varabildiniz mi? El Cevap: Tabii ki HAYIRRRR!
Akhisar'dan sonra yaptığımız yol müthişti gerçekten. Klasik Bodrum inişinden sıkılanlara hararetle tavsiye ederim. Evet uzun olmasına uzun ama öyle manzaralardan geçiyorsunuz ki, yolun kendisi başlı başına bir macera ve tatile dönüşüyor. Sonuçta her günü aynı olan bir deniz- güneş-kum tatilinden daha keyifli bir yol önerisi olduğunu sanıyorum bunun... Gölmarmara yolu üzerinde Lidya medeniyetine ait onlarca tümülüs arasından geçiliyor. Durup fotoğraf çekmek için ideal. Tümülüsler, arkeologlardan önce define hırsızlarının ellerine düşmüşler ama yine de ilginç bir görünüm sunuyorlar... Salihli yakınlarında ise Lidya medeniyetine başkentlik yapmış ünlü Sardes kentinin kalıntıları var. Bence en etkileyici kısmı, doğanın kalbine yerleşmiş gibi duran dev Artemis tapınağı... Tuhaf görünümlü tepelerin ve çam ormanlarının arasında bir hayal gibidir adeta...Bahsettiğim rotayı izlemek için Sardes'ten bir iki km uzaklıkta, Bozdağ istikametine sapmak gerekiyor. Yol, Gediz havzasından, tatlı virajlarla, ova manzaralarıyla birlikte yükseliyor. Solunuzda, bütün ovayı görebildiğiniz bir dağ köyünde durup, manzarayı fotoğrafladıktan sonra, zirvelerin arasında kıvrılan yaylalara uzanıyorsunuz. Müthiş tabii... Ova ile yaylalar arasındaki ısı farkı en az 10 derece...Ova sıcaktan kurumuş, yaylalar ise hala yemyeşil! Bozdağ, aynı adlı zirvenin yamaçlarına kurulu, harika bir kasaba ve yol arkadaşımın deyimiyle "çok fotojenik". Bozdağ'dan geçip, Ödemiş istikametine devam ettiğinizde, önce Gölcük 'e uğruyorsunuz. Yani uğramanız gerek! Çünkü etrafı yemyeşil ormanlarla çevrili bir doğa harikası, nefis bir dağ gölü... Akşamüstü çayı, öğleden sonra ya da sabah kahvesi için ideal bir mola yeri... Oradan Birgi'ye devam ediyorsunuz. Birgi, Osmanlı öncesi Beylikler döneminde, Aydınoğulları Beyliği'nin başkentliğini yapmış, gerçekten harika bir Ege kasabası. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış olağanüstü camii, adeta çılgına çevirdi bizi. Minberi bir kündekari harikası... Hatta minberin ahşap kapıları 1992'de çalınmış ve seneler sonra bir Sotheby's müzayedesinde bulunup, sonunda yerine iade olmuş. Mihrab, gökyüzü renginde çinilerle süslü, şahaneeee... Köy kahvesinde, çınarın altına oturup bir orta kahve, bir çay, bir koruk suyu ve iki de bardak soğuk su içtik. Hesap istedik, "Bir lira" dediler...Hafif bir şok geçirdik ama çaktırmadık, parayı ödedik, kalktık ama üzerinden 10 gün geçmesine rağmen hala konuşuyoruz... Konakları, camileri, müthiş taş evleri ve mis gibi yeşil doğasıyla Ege'nin en özel köşelerinden biri Birgi ve mutlaka görülmeli... İşin güzel yanlarından biri, kültür turizminin buralara uğruyor olması... Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında, Türkiye'nin her yerinden meraklılar gelip gidiyor Birgi'ye. Bana kalırsa yakında bir de dizi film çekilir orada ve o zaman iyice medyatik olur kasaba.
Birgi'de kendimizi kaybettik, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık ve akşam güneş battıktan sonra Bodrum'a gidemeyeceğimiz artık iyice belli oldu. Yol arkadaşımın yaptığı bir telefon konuşması, hayal diyarımın kapılarını ardına kadar açtı ve geceyi geçirmek üzere Doğanbey'e yollandık. Sabah uyanıp perdeyi açtığımda karşımda Büyük Menderes Deltası'nı görmek hayattaki en büyük hayallerimden biriydi, gerçekleşti...Teşekkür ederim yol arkadaşım, hayallerimi gerçek kıldın...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Tatil Rehaveti

Bir tatil de böylece bitti...Şu anda Bodrum'dayım ama yarın sabah İstanbul'a doğru yola koyulmuş olacağız. Yaklaşık 10 gün süren müthiş bir tatil yaşadım. Hepsi Bodrum'da geçmedi tabii ki. Aslında en önemli kısımları benim masal ülkem DOĞANBEY köyünde geçti ve bir hayalim daha gerçeğe dönüştü. Sabah uyanıp, pencereden Büyük Menderes deltasını görmek! 4 sabah bu güzelliği yaşadım ve artık hayat benim için aynı değil! Ayrıntıları tatil dönüşü İstanbul'dan anlatacağım ... Tabii aslında işin en komik kısmı şuydu: İstanbul'dan yola Cuma sabahı çıkıp, Bodrum'a Çarşamba öğleden sonra ancak varmak! Bekleyen ve merak edip arayan insanlara günler boyu sürekli olarak "Yarın oradayız inşallah" dedik ve asla dediğimiz günde varamayıp kredibilitemizi bu sayede neredeyse sıfırladık ama bir de maceralarımızı anlatınca hep affedildik... Geçtiğimiz/uğradığımız/konakladığımız yerler: Erdek, Kapıdağ Yarımadası, Akhisar, Gölmarmara, Salihli, Bozdağ, Gölcük, Birgi, Ödemiş, Söke, DOĞANBEY, Büyük Menderes Deltası, Balat Ovası, İncirliova, Aydın Dağları, Tire, Gediz Ovası, Küçük Menderes Ovası, Karina, Milas ve en nihayetinde Bodrum! Cuma sabahından Çarşamba öğleden sonraya dek bu saydığım yerlere dokunduk ve bence hayatımın en güzel tatili oldu. Fotoğraflar eşliğinde, uzun sürecek bir sunumla, bu dokunduğumuz yerleri anlatacağım. Başta tabii ki DOĞANBEY olacak, kusura bakmayın! Şimdilik bu kadarıyla yetiniyorum ama daha sonra, harika şeyler okuyacaksınız, SÖZ...

23 Temmuz 2009 Perşembe

En Büyük Antakya, Başka Büyük Yok!







Zahter salatası+humus+nar ekşisi+künefe=ANTAKYAAAAAA... Eveeettt...Geldim, gördüm, yedim:)) MUHTEŞEMMMM!!!



20 Temmuz 2009 Pazartesi

Anadolu Turu Öncesi, Dereden Tepeden

Bugün Anadolu turum başlıyor. Az sonra evden çıkıp, acentaya gideceğim ve tur dosyamı alıp, havalimanına yollanacağım. Umarım gelenler iyi insanlar çıkarlar ve sakin bir hafta geçiririm. Havalar da çok sıcak olmasın umarım, yoksa Antakya-Adana arası kelimenin tam anlamıyla yanarız! Evet, bu hafta için öncelikli dileklerim bunlar ve tabii bir başka dilek de kazasız belasız gidip, kazançlı bir hafta geçirmem olabilir... Neyse, göreceğiz...
İstanbul'da kaldığım bu hafta içinde, harika bir tatil yaptım. İnsan İstanbul'da tatil yapar mıymış demeyin zira bal gibi de yapar! Eğer koşup yetişecek bir yerleriniz yoksa, akşam bir yerlerden gün batımlarını izleyebiliyorsanız, vapura bindiğinizde arkanıza yaslanıp, martıları farkedebiliyorsanız, cebinizde azıcık paranız olup da dışarıda bir yerlerde yemekler yiyebiliyorsanız-öyle pahalı yemeklerden bahsetmiyorum- o zaman işte size tatil! Tabii bütün bunları yaparken yamacınızda bunların keyfini paylaşabileceğiniz bir de can varsa, o zaman tatilin hasını yapıyorsunuz demektir...
Anadolu turunun güzergahı, klasik İstanbul- Adana- Antakya- Kapadokya- Pamukkale- Efes olacak ve yine bir hafta sürecek. Yapacağımız yaklaşık 2500 km içinde, harika şeyler göreceğiz. Bu güzergah içinde beni en çok heyecanlandıran yer tabii ki Antakya! Doğası, tarihi, mutfağı ve güleryüzlü insanlarıyla benim heyecanla beklediğim yer orası. Humus ve zahter salatası...Üzerine bol nar ekşisi dökülmüş, tazecik, naneli salatalar... Ohhh..Hele bir de künefeyi çektim mi üstüne cila niyetine, değmeyin keyfime! Tabii bu işin gırtlak kısmı! Bir de kültürel yanı var işin: Antakya Arkeoloji Müzesi! Sadece mozaikleri yeter! Hep derim ki, eğer bu müze, bir yabancının elinde olsa, önünde kilometrelerce kuyruk olur insanlar ve grupları randevuyla kabul ederdik...Ammaaaaa, gel gör ki, 45 derece sıcakta, klima sistemi bile yeni konuluyor, içerinde havasızlıktan boğuluyorsunuz...İki hafta önce gittiğimde, kocaman soğutucu makineler konulmuştu köşelere, bakalım hayata geçmiş mi o proje?
En keyifle gezdiğim bölge doğal olarak Kapadokya! Sabah erkenden uyanıp, henüz serinlikte vadilere inmek beni her seferinde, çok mutlu ediyor. Her köşesinde, orada geçirdiğimiz senelerin hatırasını yeniden yaşıyorum. Ayşegülümü anıyorum bol bol... Velhasıl güzel oluyor yaa... Bu hafta mürşidim Murat Hoca ile demleneceğiz biraz, o da beni mutlu ediyor... Azıcık sohbet, azıcık insanlık halleri ve bolca sevgi, anlayış... Müthişşşş! İnsana iyi geliyor onunla sohbet...
Turun içinde, en sevmediğim yer ise, Pamukkale! Suyu yok, travertenler neredeyse betonlaşmış, hiç bitmeyen inşaatlar sebebiyle, sürekli havada asılı bir toz bulutu, oteller berbaaaaatttt, sit alanı deseniz, orası da ahım şahım değil-tiyatrosu hariç- ve maalesef düzelecek gibi de durmuyor hiç bir şey... Acaba Pamukkale'yi gerçekten, uzun vadeli umursayan var mı bizim memlekette? Yapılan herşey kısa vadeli, günü kurtarmak için uydurulan planlar, sözde projeler ama bunlar sadece göz boyamak ve "Bakın işte çalışıyoruz" u göze sokmak için yapılan hareketler aslında... Bilimsel çalışılıyor mu orada? Travertenlerin beyazlığına kavuşması için akıtılması gerekli olan suyun miktarına ve akış hızına hangi yetkili merci karar veriyor? Denizli'deki üniversitenin yetkin bilim adamları mı, yoksa bekçi Mehmet Ağa'nın kişisel insiyatifi mi? Offff! Ben de amma uzattım yine. Sanki memleketimin türlü hallerini bilmezmiş gibi saçma sapan konuşuyorum işte! Siz siz olun, kulak asmayın fazla...
Hadi benim şimdi kalkmam lazım artık... İstanbul tatilim bitti, iş başlıyor! Şans dileyin lütfen!

16 Temmuz 2009 Perşembe

Son Havadisler

Nereden başlasam ki? Bir sürü şey oluyor, hayat hızla geçiyor ve ben son yıllarda olmadığım kadar rahatım. Ruhsal anlamda yani...Geçen ayın son günü, yaşamımın en önemli sayfalarından biri "resmi" olarak kapandı. Kağıt üzerindeki kontrat, dostluğun baki kalması için, feshedildi:)) Huzurlu muyum? Eveeett...Çoookkk... Hepimiz adına!
Geçen hafta, sevdiğim dostlarla birlikte paralel bir tur yaptık. Ekip çok sağlamdı ve çok güldük; bu da bana çok iyi geldi.
Şu anda evimdeyim ve TVde Tour de France var. Arada sırada Lance'i yakın planda gösteriyorlar ve ben oturduğum yerden havalara zıplıyorum. Ne güzel bir şey O'nu yeniden görmek!
Mart ayından beri, hayatıma katılan değerler, beni resmen mutasyona uğrattı. İyi anlamda... Öncelikle Tanrı'yla Sohbet serisi kitaplarına yenisini ben ekleyebilirim. Bende bir tevekkül, bir teslimiyet... Yüklerimi Tanrı'ya gönderdim; bende bir rahatlık! Herkesi Allah'a havale ettim; bende bir ferahlık! OHHH!!! Meğer ne büyük bir mücadele içindeymişim ben senelerdir yahu?! Kapadokya'dan MURAT HOCA'm da aynı şeyi söylüyor. Bırak kendini, O bilir nereye götüreceğini...
Derkeeeeeennn...
Yaşamımda tertemiz bir sayfa daha açıldı şu sıralarda... Yeni bir yola girdim ama işin güzel yanı bir de YOLDAŞ çıktı karşıma ve beraber yürümeye başladık ... Umarım uzun bir yürüyüş olur bu ve beraberinde pek çok keşif getirir. Besleriz birbirimizi, büyütürüz...
Düşünüyorum da:
Önemli olan İNSAN olabilmek... Kim olduğun, ne olduğun, ne yaptığın ve sosyal kimliğininin hiç önemi yok şu dünyada. Aslolan İNSAN olabilmek... Verdiğin sözleri tutabilmek ya da tutamayacaksan söz vermemek... Kendini bilmek yani! Üzerine giydirilmiş rollerin arkasına sığınıp, kaçak oynamak İNSAN olana yakışmaz. Demek ki aslolan ikinci şey rol yapmamak: Olduğun gibi görünmek ve göründüğün gibi olmak... Bir başka şey de, zamanı geldiğinde, zor da olsa karar verip uygulamak... Gerçekten de öğrendim ki en kötü karar, kararsızlıktan iyidir...
Hay Allah! Ne anlatacaktım, neler çıktı...
Velhasıl... Merak edenleriniz varsa eğer, bilin ki yaşam hızlı ama huzurlu akıyor şu sıralar. Tanrı'dan tek bir şey istemiştim: HUZUR... O da var artık. Şükürler olsun!

10 Temmuz 2009 Cuma

Hoşgeldin Kahramanım!

Seneler önce seni ilk gördüğümde, benim için bu kadar önemli birine dönüşeceğini hiç bilemezdim. Önünde duvar gibi yükselen dağların arasından kıvrıla büküle yükselen yokuşlara dimdik bakarken, kararlı ifadene hayran olmuştum. Herkesin dizleri titrerken, sen eğlenir gibiydin...Adeta dalga geçiyordun... Her hareketini izledim senin. Yüzünün her mimiğini kafama kazıdım. Benim için, kararlılık, vazgeçmeme ve kaderine teslim olmamanın temsili haline geldin. Yaşam öykünün her saniyesini öğrendim, neredeyse ezberledim. Fotoğraflarını evimin her yerine koydum. Hep seni seyrettim... Sen bilinen her limitin çok ötesine geçip de, bilinmeyeni insanlara öğrettiğinde, "İşte Kahramanım" dedim. Peşinde senelerce dolandım uzaktan. Sen hiç bilmedin ama ben hep seni izliyordum. Sonra dedin ki: "Yeter, yoruldum, buraya kadar". Ve hayatımdan çekildin gittin. Yine de izledim seni, takip ettim...Neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin... Artık yoktun ama hep vardın benim için. Hep dua ettim: "Allahım geri dönsün" . Senelerce dua ettim, olmayacağını bile bile... Olmayacağını sanarak... Ama sonunda dualarım kabul oldu ve sen geri döndün! Ve şu anda tam karşımdasın: Her zamankinden daha güzelsin, daha kararlısın, daha olgun ve çoook daha muhteşemsin. Hala benim kahramanımsın! En büyük sensin hala! Şu anda inanılmaz bir dağ etabını koşuyorsun pelotonun en önünde. Hoşgeldin Kahramanım! Hoşgeldin Lance! SENİ ÇOK SEVİYORUM!

26 Haziran 2009 Cuma

İskandinavya'da Yaz

Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...

23 Haziran 2009 Salı

Batmayan Güneş

Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:

Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!


Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!