Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Alternatif Yılbaşı

Resim
Biz yılbaşını önceden kutladık.
Mekan Elmadağ Meyhanesi...
Ekip: Didi, Saadet, Şebo ve BEN...
Haydi bakalım, hayırlı seneler...

2010 Kapıda...

Resim
Yılbaşı geldi çattı. Klasik muhasebeler yapılıyor: Neler oldu bitti son bir yılda?
Benim için tek bir cevap var: Hayatımın en zor senesiydi...
Sırada 2010!
Bu yıl içinde öğrendiklerimi hayatımın sonuna dek beraberimde taşıyacağım. Unutmama imkan yok!
Geçen sene 2009'a açık mektup yazıp istediklerimi sıralamıştım. Bu sefer 2010'dan hiç bir şey istemiyorum.
Bugün Didiciğimle Cevahir'de yılbaşı alışverişi sırasında, yeni yılda yapacağımıza söz verdiğimiz şeyleri yazdık bir kağıda. Pek uzun bir liste değildi açıkçası ve içinde sadece mantıklı! şeyler vardı. Büyük hayaller, olasılıksız projeler yoktu...Zaten derler ki "Eğer Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'na planlarından bahset" ... Planlar, projeler, hayaller...Bende pek kalmadı zaten... Artık ne gelirse, onu alıyorum hayatıma...
Sonuçta yeni bir yıl başlıyor. Her ne olursa olsun, insan umutlarını tazelemek istiyor. Sanki bir sayfa çeviriyormuş gibi hissediyor... Temiz sayfaya, en baştan yazmaya başlıyor.
İşte t…

Doğumgünümün Ardından... Kişisel Bir Muhasebe...

Bir sene daha geçti...Bir yaşgünümü daha ardımda bıraktım. Bu seferki benim için çok farklıydı zira artık bundan sonra ailem olmadan kutlayacağım doğumgünlerimin ilkiydi...Başlarda daha ağır geçeceğini sanıyordum ama olayların akışı beni rahatlattı ve travmayı kolay atlatabildim. Ya da öyle olduğunu sanıyorum.
Aslında her şeye rağmen ne kadar şanslı bir insan olduğumu hatırlatan bir sürü şey oluyor hayatımda...Hayatımdaki insanlar mükemmel! Alternatif ailem olarak nitelendirdiğim bu insanlar beni sıcacık sarmalıyor, kolluyor, gözetiyor ve yeri geldiğinde beni şımartıp, beni benden daha fazla düşünüyorlar. Buna şans denmez de ne denir?
Doğumgünümden önce en sevdiğim coğrafyalardan biri olan Tayland&Myanmar'da yaklaşık iki hafta geçirdim. Harika bir grup ve harika bir turdu benim için...Müthiş günbatımları yaşadık yine. Sohbetler şahane, insanlar uyumlu ve olgun, hava güzel ve keyifler yerindeydi... Tur gibi değil de sanki arkadaş topluluğuyla geziyormuşum gibiydi ve tabii ki bund…

Hindistan Dönüşü

Resim
Nasıl da özlemişim! Kokusunu, sesini, tadını, güneşini, renklerini...Canım Hindistan'ım benim!!! Beni ben yapan, beni büyüten ilk sırt çantalı gezimin kutsal coğrafyası!Gittim ve bir hafta gezip döndüm...Nasıl da iyi geldi, anlatamam...
FEST'te Hindistan turu dendiğinde tabii ki üstad Faruk Bey gelir akla. E tabii çok doğal zira senede herhalde 20 defa gider gelir oralara. Kuzeyi, güneyi, kabilesi, Ladakh'ı derken senenin yarısını neredeyse orada geçirir. Üstelik tutkuyla bağlıdır Hindistan'a...Bırakmaz kimselere, güvenemez başkasına...Çocuğu gibidir Hindistan turu onun... Ama bu sene düşündük ve kısa bir Altın Üçgen turu yapmaya karar verdik, içine bir de Varanasi ekledik. Bu yeni turun liderliği de bana verildi, ne mutlu!Tur satışa çıkar çıkmaz, yanılmıyorsam, ilk 10 günde doldu. Meğer ne çok insanın kısa bir Hindistan turuna ihtiyacı varmış!
İstanbul'dan THY ile yola çıktık. Delhi aktarmalı Varanasi'ye indik. Sonra Delhi, Jaipur ve Agra gezip, yine THY ile bi…

İtiraflar...Gitmek, dönmek, kalmak...

Resim
Bir de baktım ki epeyi vakit geçmiş yine ve ben hiç bir şey yazmamışım. Aslında kendimce bir karar almıştım ve daha düzenli yazacaktım buraya. Her gün olmasa bile iki üç günde bir, sadece iki satır da olsa, bir şeyler çiziktirecektim. İnsan yazdıkça disipline girerdi çünkü...Yapamadım işte! Olmadı... Bir tembellik, bir durma ve hiç bir şey yapmama arzusu, düşünmeden, hesapsızca -sadece- gezme tozma isteği bütün disiplinli tutumlardan uzağa atıyor beni. Elim klavyeye varmıyor... Bu da kendimi birazcık suçlu hissetmeme yol açıyor. Kimseye değil, kendime karşı! Yazdıklarımı düzenli takip eden bir "okur kitlem" olsa hadi neyse de, kendi kendime çalıp söylediğim şuncacık, zavallıcık blogum bile bazen bende "eyvah yine yazamadım" diye dertlenip, kendimi hiç bir şeye yetişemiyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyor. Evde olduğum zamanlarda yine ders çalışıyorum tabii ki ama onu da istemiyorum aslında. İstiyorum ki her şey kendiliğinden oluversin. Bilgiler, araştırma sonuçlar…

Şiir ve Müzik

Viyana'dayım yeniden. Gündüz müzelere, akşamları da operaya gidip, kendimden geçiyorum yine... Bırakıyorum kendimi sanatın şefkatli ama güçlü kollarına ve unutuyorum dünyanın tüm dertlerini. Çıkıveriyor aklımdan açılımlar, domuz gripleri, sıkılan palavralar ve yüzsüzlükler... Arınıyorum gerçekten...Ya da bana öyle geliyor... Tıpkı Beethoven Frizi'nde Gustav Klimt'in anlattığı gibi, insanın tüm o kötülükleri yenmesinin tek çaresi müzik ve şiir. Ancak müzik ve şiirle, "Saf Mutluluk ve Aşk"ın ülkesine ulaşabiliriz.

Kitaplar Arasında

Resim
Geçen hafta Idefix'ten kitap ısmarladım, başladım beklemeye...Üç gün geçti, beklenen koli geldi. Nasıl bir sevinç, bir heyecan anlatamam...

Önce bir fincan kahve hazırladım kendime. Fona viyola da gamba CD'lerimden birini koydum. Hille Perl, Telemann... Aldım makası elime ve özenle koli bantını hafifçe deldim ek yerinden. Bir yudum kahve aldım...Makasın sivri ucuyla deliği büyüttüm, kestim. Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara, bantları sıyırdım. Bir yudum daha aldım kahvemden...Ardından kolinin kapağını çektim dışarıya. Bir hışırtı geldi içeriden, anladım ki kitaplarım baloncuklu kağıda sarmalanmışlar iyice. Kolinin içine baktım kitapları çıkarmadan önce. Evet, haklıydım, baloncuklu kağıda sarılıydılar... Koliyi hafifçe eğip, sarmalanmış kitap kümesini dışarıya doğru kaydırdım. Kendime doğru...Yavaşça kucağıma süzüldüler. Dizlerimin üzerine inen ağırlık hoşuma gitti. Kitaplarım!!!

Baloncuklu kağıdı açmadan önce, bir yudum daha kahve alıp, yavaşça okşadım kitap kümemi. Sonra makasla…

Açılım...Saçılım...Ayıp Ayıp Üstüne...

Resim
Madalyam olsaydı atmıştım denize...
Savaşırken kaybettiğim bacağımın yerine devletin taktırdığı protezi de atmıştım arkasından...
Aslan gibi evladımı toprağa vermiş bir ana olsaydım, önce onun bütün resimlerini atmıştım denize, sonra da devletin "el mecbur" yolladığı ama benim gözüm gibi sakladığım takdir mektubunu...
Utanç içindeyim...Yine...
Canım memleketimin içine düşürüldüğü durumlar karşısında devleti yönetenlerin aczini seyretmek zorunda kaldığım için üzgünüm.
Dağdan inenler, bağdakini kovuyorlar, ben TVden seyrediyorum. En fazla buraya yazıyorum duygularımı, belki bir duyan/okuyan olur diye...
Bugün bir haber: Ellerinde TÜRK bayraklarıyla yürümek isteyen bir grup lise öğrencisi, polis tarafından engellendi... TVde gördüm...Yalan değil... Neden peki? İzinsiz gösteri olduğu için! Oysa dün üstü açık otobüslerde üç renkli bayrakları sallayarak zafer naraları atanları kimse engellemedi. Demek ki onların gösterisi İZİNLİ idi!!!!!! Hatta utanmasalar, ayaklarının altına kırmızı ha…

Mustafa Balbay'ınki CAN mı, yoksa PATLICAN mı?

Resim
Kafam karışıyor...Vallahi kafam karışıyor.

Olup bitenlere bir anlam veremiyorum. Bütün bu olanları ya çok akıllı, hatta benim gibi zavallı ve sıradan birinin anlayamayacağı kadar akıllı birileri tasarladı ya da olan biten sadece kocaman/tarifsiz bir aptallığın eseri... Sonuçta ben anlayamıyorum...Belki de ben aptalım.

Şimdi biri bana Allah aşkına şunu anlatsın: Dağdan inenlerinki CAN da, Mustafa Balbay'ınki PATLICAN mı? Ya da Mehmet Haberal'ınki? Tuncay Özkan zaten dünden hevesliydi içeride olmaya da, Doğu Perinçek'in günahı ne? Hurşit Paşa, Veli Küçük... Ve adını şimdi hatırlayamadağım başka bir sürü değerli insan... Kandil'den inenlerin sorgusu sadece 20 dakika sürdü ve akabinde serbest bırakıldılar oysa Mustafa Balbay 200 günden fazladır içeride... Sebep? Allah bilir...İlhan Selçuk durumu kaldıramadı, hala hastanede...Şener Paşa'dan haberiniz var mı? Vatanını sevenler içeride, vatana silah doğrultup kurşun atanlar 20 dakikada serbest... Buna ne buyrulur? Bunu ki…

Ne Var Ne Yok...

Resim
Yine uzunca bir ara olmuş. Aslında hemen hemen her gün bilgisayarın başına oturuyorum ama bir türlü elim gitmiyor yazmaya. Tamamen üşengeçlikten ve tembellikten...İtiraf ettim sonunda, ohhhhh!


Bütün bu zaman zarfı içinde neler yaptım diye bir liste çıkarsam, görülecek olan şey şu: Kayda değer hiç bir şey! Kendimle ilgilendim, ruhumu onarmaya çalıştım. Haa tabii bir de sağlığımı... Ruhum ve bedenim çok yorgun düşmüş olacak ki Ekim başındaki Portekizli operasyonunu kaldıramadım ve apar topar geri döndüm Antalya'dan. Eve nasıl geldiğimi bilemiyorum. O gün bu gündür, İstanbul'dayım. Bir de göz tansiyonu çıktı ki, her gece göz damlası kullanmam gerekiyor. Hayatta en beceremediğim şeydir... Öğrenmeye çalışıyorum. Siz siz olun, benim yaptığımı yapmayın; göz kontrollerinizi ihmal etmeyin. Ben ettim ve yüksek göz tansiyonu ile tanıştım. Eğer önlem alınmazsa ciddi neticelere yol açabilecek tarzda sinsi bir hastalık...GLOKOM... Görüş kaybı ve hatta körlük...Allah Korusun!


Kitap okuyorum v…

Elmadağ Meyhanesi' nde Yeni Sezon

Resim
Haberiniz olsun! Sonra duymadık demeyin...
Elmadağ Meyhanesi'nde yeni sezon açıldı ve her zamanki nezih ortamında, harika programlar yapılıyor...
Bence bir deneyin... Müptelası olacaksınız...

Sis - Kartal - Himalayalar / Bir Uyanis Oykusu

Dun gece odama girdim ve yatagimin tam karsisindaki kocaman pencerenin perdelerini kenara cektim iyice. Niyetim sabah oldugunda gunun ilk isiklariyla uyanmak ve biraz etrafi seyretmekti. Pencereyi de acik biraktim ki gecenin sesleri girsin odama: Tatli bir ruzgar ve o ruzgarla salinan agaclarin taze yesil yapraklarinin fisiltilari...Yaklasik iki haftadir Tibet senin Bhutan benim dolanip durmaktan yorgun dusmus zavalli bedenim, yumusak yatagi bulunca, resmen bayilip uyuyakalmisim hemen. Ustelik elimde koca bir kitap, basucu isigim da acik! Kitaba daha sonra donecegim cunku muthis bir bir sey okuyorum...Gece bir ara uyanip, isigi sondurup, kitabi yanimdaki komodine ativerdim. Hemen dalmisim yine...
Bir ara kulagima tuhaf bir ses geldi. Ciglik gibi, incecik... Tam anlamadim... Ses bir daha cinladi odamin icinde, daha yakin bu sefer... Zorlukla actim gozlerimi... Pencereye cevirdim kafami ve iceriye dolan bembeyaz isik gozlerimi kamastirdi. Bir an yine ayni tuhaf tiz haykiris... Dayanamayi…

Düşünen Kadın VIII / SEL' in Ardından... UTANIYORUM!

Resim
Kime çaksam, kime giydirsem bilmiyorum? Başımızdaki seçilmişlere mi, gözü dönmüş cahil güruha mı, açgözlü akbabalara mı??? Offf bilmiyorum vallahi!


Şimdiiiii... Sayın Başbakan'a ne diyeyim? Neymiş? Derenin intikamı büyük olurmuş! Allah ıslah etsin! Dereyi mi? İşte bunun cevabı yoruma açık!


Sayın Muhallebici Belediye Başkanımızın durumu izahı çok trajikomik: Spreylerin gazı ozonu deldi, felaketler arttı... Yahu biliyoruz da, Ayamama' yı da rahmetli babam almadı cendereye... Sen git dereyi hapset betona, sonra yağmur yağınca dere akacak yer bulamasın, doğası gereği kabarıp taşsın, sonra neymiş efendim, "Sorumlulardan Hesap Sorulacak"mış... Yahu adamı delirtmeyin! 15 sene önce de SİZ vardınız bu işin başında! Rahmetli babam değil! Rahmetli babam mı verdi o bölgeye imar iznini? O mu imzaladı kararların altını? SİZ yaptınız...Ama SİZ olmasaydınız da bu OLMAYACAK MIYDI? İşte dürüst olarak söylüyorum ki, bundan pek emin değilim...Maalesef KİM GELSE durum aynı olurdu bence...…

Yaz Sonu Okumaları

İstanbul'daki son haftama girdim...Haftaya yollara dökülüp yine uzaklara gideceğim: Nepal-Tibet-Bhutan... Ne çabuk geçmiş bir yıl, inanamıyorum gerçekten. Daha dün gibi hatırlıyorum oysa geçen seneki seyahatimizi...İşte aynen bu hızla geçiyor insan ömrü ve sonra bir bakıyorsun, BİTMİŞ! Zaten yıl başlıyor ve daha ilk ay bitti mi, bende bir tuhaflık, yılı tüketmişim gibi. Ne acayip bir his değil mi? Ama yalnız mıyım? Yoo! Mesela Tütü de benim gibidir. Diyelim ki günlerden Salı ve saatler öğleden sonrayı gösteriyor. İşte o anda Tütü için hafta bitmiştir aslında. Ya da diyelim ki Haziran'ın son haftası gelmiş, o zaman yaz da bitmiştir...Benim için de biraz öyle...Ne zaman ki ağaçların yaprakları sararmaya başlıyor, benim için daha o zaman yaz bitiyor ve dikkat edin, yapraklar sararmaya sonbaharda değil, yazın başlıyor...Haziran'da!!! Temmuz sonunda ilk yapraklar düşmeye başlıyor. Ağustos'un zaten yarısı yaz, yarısı kış...Eh, ne kaldı elde? YAZ BİTTİ! Hele Güney Ege veya Ak…

Yağmur, Kış, Nişantaşı, Taşınma v.s v.s

Resim
Bu sabah yağmurla uyandım. Nasıl da özlemişim gri havaları ve yağmur tazeliğini... Herkes yazı sever, ben ise kışı...Deniz kıyısında bir kasabada yaşayamadıktan sonra, neyleyim güneşi ve sıcağı? Şehrin yoğunluğu içinde, ikisi de insana ıstırap olmaktan öteye gitmiyor bence... Oysa kış öyle mi? Sıkı sıkı giyinir çıkarsın sokağa. Boynunda yumuşak bir kaşkol ve ellerinde eldivenler. Üşüyünce atarsın kendini bir kafeye, bir duble espresso macchiato söylersin kendine. Açar kitabını okursun sessizce ya da etrafı seyre dalarsın. Hava da erken kararır zaten. Kentin ışıklarını seyretmek hoşuna gider vapurdan. Aslında biraz melankoliktir ortam ama sanki şehir daha enerjiktir. Yazın İstanbul bence uykuya dalıyor. Hayır, kötü anlamda söylemiyorum bunu. Bence şehirlerin de insanlar gibi dinlenmeye, uyumaya ihtiyaçları var. İşte bu yüzden Pazar günlerinin TAM TATİL olmasını isteyenlerdenim. Hani o dükkanların falan kapalı olduğu, insanların evlerine ve ailelerine vakit ayırdıkları, katlanarak artan…

Düşünen Kadın VII / 30 Ağustos... İyi Bayramlar!!!

Resim
Bugün bayram. 30 ağustos...Ben küçücük bir çocukken, bizim evde milli bayramlar çok önemsenirdi. Bayram sabahı erkenden televizyon açılır, ilk iş olarak Anıtkabir'deki törenler izlenirdi. Hatta saygı duruşuna evden biz de katılır, komutanlarla veya diğer devlet büyükleriyle birlikte bir dakika durur, ardından da aynı ciddiyetle İstiklal Marşımızı okurduk. Kabul ediyorum ki biraz komik oluyorduk ama biz bunu seviyorduk...Ancak bunlardan sonra kahvaltıya oturur, karnımızı doyururduk. Pencerede bayrak mutlaka olurdu. Geçen gün annemin eşyalarını toplarken tam iki tane yepyeni Türk bayrağı çıktı. Eskimiş veya yıpranmış bayrağa hiç tahammülü yoktu. Kendisi için de ne olur, ne olmaz diye yedeklemiş canım annem... Büyüyüp de evler ayrılınca, iş güç v.s sebepleriyle ayrı düşünce, aramıza giren bütün mesafelere rağmen bayramlaşmayı asla ihmal etmedik. Seneler geçip, aile fertlerimizi birer birer ebediyete uğurlamamıza rağmen, anneciğimle her milli bayramı kutlamaya devam ettik. 23 Nisan ve…

Akmanlar Yolda

Hayatta da en sevdiğimiz şey, deli tepme gezmekti. 4 kişilik süpper bir aileydik. Komiktik herşeyden önce. Her birimiz ayrı bir tiptik. Eğlenirdik beraber, hem de çok... Babam hop dedik mi yola düşen bir adamdı, asla üşenmezdi. Bizi en parasız zamanında bile arabasız ve gezmesiz bırakmamıştı. Bir sürü komik, tuhaf, hatıra dolu arabamız oldu. Kırmızı Murat 124- özel kromaj jantlarıyla pırıl pırıl-, beyaz Peogeot 404 -kırmızı suni deri koltuklu- turuncu Skoda - adeta jip muamelesi gören- , Renault Broadway - içlerinde en "normal" olanı-, bir Volkswagen minibüs -yarım yamalak hatırladığım- , bir de komik turuncu vosvos -tospağa dediklerimizden- Başka arabalarımız da oldu ama ben hatırlamıyorum.
İşte bu turuncu vosvosomuzla bir gün yola düştük. Maksat Karadeniz sahillerine vurup, Sinop senin, Samsun benim gezmek... Alabileceğimiz en az eşyayı arabamıza yükleyip yola çıkmış olduğumuzu hatırlıyorum. Kişi başına iki-üç tişört, iki pantolon/bermuda... Fazlasını alırsak araba yürüyeme…

Annemin Ardından

Herkesin annesi kıymetlidir ya, benimkisi daha bir kıymetliydi sanki... Tontondu, şekerdi, bonibondu, komikti, delirticiydi, acayip iyi ahçıydı, sinir zıplatandı, talepkardı, sitemkardı, dokundun mu ağlayandı... Anamdı... Canımdı... Kanımdan son kalanımdı... Gönderdik, yolu ışık oldu... Gitti... İstediği gibi, zahmetsizce... Şimdi yas zamanı ama o bildiğiniz yaslardan değil. Gülerek, arkadaşlarımla, dostlarımla bir arada olarak, belki çalışarak, ne istersem onu yaparak tutacağım bir yas bu. Kimse belki de yasta olduğumu bile anlamayacak, ne iyi! Böyle olmalı ama... İnsanın kanından canımdan artık kimse kalmayınca, dünya bir anda umrunda olmuyor artık. Ben de o noktadayım. Hiçbir şey umrumda değil, tek istediğim bu acının azalması. Haa, bir de boşluk tabii... Her sabah ve akşam elim telefona gidiyor eskisi gibi... Ama artık cevap verecek bir annem yok öte tarafında hattın. Bir süre sonra elim de gitmeyecek telefona...
O şimdi önce gidenlerle buluştu. Ayşegülüm tutmuştur elinden, sarılm…

Tatil Dönüşü / 2 Doğanbey Günleri

Son yazımda, İstanbul'dan Bodrum'a diye yola çıkıp, nasıl bir türlü varamadığımızın hikayesine başlamıştım ki, bir çok yorum ve tebrik mesajı alınca, bir kere daha, asıl önemli olanın, varılacak yerden çok yapılan yolun kendisi olduğunu hatırladım. Aslında hepimizin pek çok kere, papağan gibi tekrarladığı özlü sözlerden biridir: Asıl YOL'un kendisidir MACERA! Gelin görün ki, yola çıkar çıkmaz unutuveririz bunu. Bir telaş kaplar hepimizi, içgüdüsel, bir an evvel varmak isteriz gidilecek yere. Kimileri utanmasa, tuvalet için bile mola vermeden, habire gaza basmak ister. Tatil günleri sayılıdır ve sayılı günler çabuk geçer ya, işte herhalde o yüzden olacak, herkes bir an önce denize kavuşmak ister. Oysa bizdeki durum çok farklıydı: Denize kavuşmak, kaygılarımız içinde en son sıralardaydı. Yolda "beraber" olmak, konuşup sohbet ederek etrafı dolaşmak, keşifler yapmak, fotoğraf çekmek, yemek içmek daha üst sıralarda geldiği için, acelesiz davrandık açıkçası. Ama ne de …

Tatil Dönüşü / 1

Ege'nin en güzel köşelerini gezip dolaştığım bir 10 günün sonunda, İstanbul biraz karmaşık geldi ama olsun, ne gam! İstanbul her dem güzel!
Kapıdağ'a Gidiş
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, İstanbul'dan yola çıktık çıkmasına amma bir türlü varamadık menzile...Bodrum'a yani... Oysa, her tatil özlemi içinde yanıp tutuşan İstanbullu gibi biz de bir an evvel güneye inebilmek için, İDO'nun 08.30 Yenikapı-Bandırma feribotunda yerimizi ayırtmış, sabahın köründe evden çıkmadan önce yolda dinlenecek CDlerimizi bile paketlemiş ve sonunda, enerjik bir şekilde yola çıkmıştık. Her şey Bandırma'da feribottan inip de direksiyonu güneye kırmamızla başladı. Yol arkadaşımdan gelen soru şu oldu: Erdek'te kahvaltı fikrine ne dersin? Ne derim ki? Bayılırım! Gittik tabii ve denize nazır bir kahvaltıyı gövdeye indirdik. Fakat bizim "olayı" tetikleyen de zaten bu durum oldu. Bir kere çıktık ya baştan, bir daha eski halimize dönemedik. Konuşup gülüşerek kahvaltımızı …

Tatil Rehaveti

Bir tatil de böylece bitti...Şu anda Bodrum'dayım ama yarın sabah İstanbul'a doğru yola koyulmuş olacağız. Yaklaşık 10 gün süren müthiş bir tatil yaşadım. Hepsi Bodrum'da geçmedi tabii ki. Aslında en önemli kısımları benim masal ülkem DOĞANBEY köyünde geçti ve bir hayalim daha gerçeğe dönüştü. Sabah uyanıp, pencereden Büyük Menderes deltasını görmek! 4 sabah bu güzelliği yaşadım ve artık hayat benim için aynı değil! Ayrıntıları tatil dönüşü İstanbul'dan anlatacağım ... Tabii aslında işin en komik kısmı şuydu: İstanbul'dan yola Cuma sabahı çıkıp, Bodrum'a Çarşamba öğleden sonra ancak varmak! Bekleyen ve merak edip arayan insanlara günler boyu sürekli olarak "Yarın oradayız inşallah" dedik ve asla dediğimiz günde varamayıp kredibilitemizi bu sayede neredeyse sıfırladık ama bir de maceralarımızı anlatınca hep affedildik... Geçtiğimiz/uğradığımız/konakladığımız yerler: Erdek, Kapıdağ Yarımadası, Akhisar, Gölmarmara, Salihli, Bozdağ, Gölcük, Birgi, Ödemiş,…

En Büyük Antakya, Başka Büyük Yok!

Resim
Zahter salatası+humus+nar ekşisi+künefe=ANTAKYAAAAAA... Eveeettt...Geldim, gördüm, yedim:)) MUHTEŞEMMMM!!!


Anadolu Turu Öncesi, Dereden Tepeden

Bugün Anadolu turum başlıyor. Az sonra evden çıkıp, acentaya gideceğim ve tur dosyamı alıp, havalimanına yollanacağım. Umarım gelenler iyi insanlar çıkarlar ve sakin bir hafta geçiririm. Havalar da çok sıcak olmasın umarım, yoksa Antakya-Adana arası kelimenin tam anlamıyla yanarız! Evet, bu hafta için öncelikli dileklerim bunlar ve tabii bir başka dilek de kazasız belasız gidip, kazançlı bir hafta geçirmem olabilir... Neyse, göreceğiz...
İstanbul'da kaldığım bu hafta içinde, harika bir tatil yaptım. İnsan İstanbul'da tatil yapar mıymış demeyin zira bal gibi de yapar! Eğer koşup yetişecek bir yerleriniz yoksa, akşam bir yerlerden gün batımlarını izleyebiliyorsanız, vapura bindiğinizde arkanıza yaslanıp, martıları farkedebiliyorsanız, cebinizde azıcık paranız olup da dışarıda bir yerlerde yemekler yiyebiliyorsanız-öyle pahalı yemeklerden bahsetmiyorum- o zaman işte size tatil! Tabii bütün bunları yaparken yamacınızda bunların keyfini paylaşabileceğiniz bir de can varsa, o zaman t…

Son Havadisler

Nereden başlasam ki? Bir sürü şey oluyor, hayat hızla geçiyor ve ben son yıllarda olmadığım kadar rahatım. Ruhsal anlamda yani...Geçen ayın son günü, yaşamımın en önemli sayfalarından biri "resmi" olarak kapandı. Kağıt üzerindeki kontrat, dostluğun baki kalması için, feshedildi:)) Huzurlu muyum? Eveeett...Çoookkk... Hepimiz adına!
Geçen hafta, sevdiğim dostlarla birlikte paralel bir tur yaptık. Ekip çok sağlamdı ve çok güldük; bu da bana çok iyi geldi.
Şu anda evimdeyim ve TVde Tour de France var. Arada sırada Lance'i yakın planda gösteriyorlar ve ben oturduğum yerden havalara zıplıyorum. Ne güzel bir şey O'nu yeniden görmek!
Mart ayından beri, hayatıma katılan değerler, beni resmen mutasyona uğrattı. İyi anlamda... Öncelikle Tanrı'yla Sohbet serisi kitaplarına yenisini ben ekleyebilirim. Bende bir tevekkül, bir teslimiyet... Yüklerimi Tanrı'ya gönderdim; bende bir rahatlık! Herkesi Allah'a havale ettim; bende bir ferahlık! OHHH!!! Meğer ne büyük bir müca…

Hoşgeldin Kahramanım!

Seneler önce seni ilk gördüğümde, benim için bu kadar önemli birine dönüşeceğini hiç bilemezdim. Önünde duvar gibi yükselen dağların arasından kıvrıla büküle yükselen yokuşlara dimdik bakarken, kararlı ifadene hayran olmuştum. Herkesin dizleri titrerken, sen eğlenir gibiydin...Adeta dalga geçiyordun... Her hareketini izledim senin. Yüzünün her mimiğini kafama kazıdım. Benim için, kararlılık, vazgeçmeme ve kaderine teslim olmamanın temsili haline geldin. Yaşam öykünün her saniyesini öğrendim, neredeyse ezberledim. Fotoğraflarını evimin her yerine koydum. Hep seni seyrettim... Sen bilinen her limitin çok ötesine geçip de, bilinmeyeni insanlara öğrettiğinde, "İşte Kahramanım" dedim. Peşinde senelerce dolandım uzaktan. Sen hiç bilmedin ama ben hep seni izliyordum. Sonra dedin ki: "Yeter, yoruldum, buraya kadar". Ve hayatımdan çekildin gittin. Yine de izledim seni, takip ettim...Neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin... Artık yoktun ama hep vardın benim için. Hep dua etti…

İskandinavya'da Yaz

Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada…

Batmayan Güneş

Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yaz…