13 Eylül 2008 Cumartesi

Bodrum Adaboğazı' nda Çocukluk Hatıralarım



İnsan kırk yaşında çocukluğuna dönebilir mi? Hem de sadece onbeş dakika içinde??? Evet, ben döndümmmm...



Bugün öğleden sonra, otelimizin teknesiyle, çocukluk yıllarımın en güzel anılarını barındıran, Adaboğazı koyuna gittik. Evet, gidişimiz sadece onbeş dakika sürdü ama bir anda 30 sene öncesine ışınlandım. Bir anda zaman gerçekten durdu sanki... Tabii ki hiçbir şey aynı değildi ama yine de güzeldi Adaboğazı. Aynı olmamasının sebebi, her yerde karşımıza çıkan kötü yapılaşma illeti değildi...Koyu çevreleyen tepeler hala aynı bomboşluktaydı Allahtan ama esas değişiklik, burada demirlemiş teknelerin sayısındaki artıştı. Koyun ve boğazın her köşesinde irili ufaklı her çeşitten tekne verdı. Oysa biz çocukken buraya gelip de tüm gün boyu demirlediğimizde, Bodrum merkezden kalkan tur tekneleri sabah ve akşamüstü saatlerinde birkaç dakikalığına bu koya uğrar ve sonra hemen giderlerdi. Bütün bir gün boyunca bizden başka hiç kimse olmazdı. Sabahtan akşama kadar koyda demirli kalırdık ve biz, rahmetli kızkardeşim Ayşegül ile, derimiz buruş buruş olana dek sudan çıkmazdık.
O senelerde, okul tatile girer girmez, Bodrum günlerimiz başlardı. Kentin içinde, Balıkçı'nın Pansiyonu'nda kalırdık. Babam hafta içinde İstanbul'da kalır ama hiç üşenmez, o kadar yolu her hafta sonu arabayla gelirdi. Pansiyonun en üst katındaki teras odalarından biri, alışıldık olduğu üzere bize ayrılırdı. Her sabah, denize ve kaleye karşı, mis gibi turunç reçelli kahvaltımızı yapardık. Sonra Mustafa Kaptan gelirdi ve annemle birlikte buz ve erzak almaya giderlerdi. O zaman teknede modern buzdolabı yoktu ve marketten kalıp kalıp buz almak gerekirdi. Bu sırada biz Ayşegül' le denize girer ve eşyalarımızı, pansiyonun önünde bağlı duran tekneye yerleştirirdik. Bütün erzak tamamlandiktan sonra, hareket ederdik. Teknemizin adı Güldan'dı. Bizim değildi tabii ki... Lüks ya da büyük de değildi... Mustafa Kaptan'ın emektar balıkçı teknesiydi...Mustafa Kaptan ise, yakışıklı mı yakışıklı, deniz rengi gözleri ve kırış kırış suratı olan, eski bir sünger avcısıydı. Güldan' ımızla, büyük tur teknelerinin rotasının tamamen dışında, kendi yolumuzu tuttururduk. Teknemizin boyutu ve kaptanımızın her taşı, her kovuğu, her çıkıntıyı milim milim tanıması sayesinde, denizin üstüne uzanmış kayalıklara neredeyse sürtünerek, merasimle giderdik Adaboğazı'na. Bazen Ayşegül geçerdi dümene. Kendisinden büyük dümeni büyük bir ustalıkla idare etmesine her seferinde şaşırırdım. O zamanlar o yedi ben de on yaşındaydım. Mustafa Kaptan, dümeni Ayşegül' e bırakır, bir sigara yakar ve teknenin başına gider, kıç tarafta olan bitenle hiç ilgilenmiyormuş gibi bir havaya bürünürdü. Dedim ya şaşırırdım o küçücük, ufacık tefecik kıza dümeni vermiş olmasına ama şimdi anlıyorum ki aslında herşey onun kontrolündeydi...Arada arkaya bakar ve Ayşegül'e el kol işaretleriyle gitmesi gereken yönü gösterir, sonra yeniden sigarasına dönerdi. Burundan dönüp de, koyun turkuvaz rengi gözüktü mü, her seferinde çıldırırdık sevinçten. Hele bizden önce gelip de demirlemiş tekne de yoksa, o zaman daha da çok sevinirdik. Ama zaten gün içinde orada bizden başka bir Allahın kulu kalmazdı. Koya iyice sokulup da demir attıktan itibaren, öğle yemeğine dek bir daha tekneye çıkmazdık. Ayşegül'le yüzer, kayalıklara sokulur, kıyıya çıkar, deniz kestanesi toplar, dipteki yosunların aralarında kayıp hazineler arar, "korsancılık" oynar, dağ keçilerine su atar, kim daha dibe dalacak, kim daha derinden taş çıkaracak oyunlarına dalar, makas balıklarının peşine düşüp "yunusçuluk" oynar, sonunda da "yemek hazır" alarmıyla tekneye dönerdik. Ayşegül' le en sevdiğimiz yemek "köfte - patates"ti... Köfteyi annem yoğurur, Mustafa Kaptan da küçük piknik tüpünün üstünde kızartırdı. Bir keresinde, çok tatsız bir kaza gelmişti başımıza. Köfteleri kızarttığımız kızgın yağ Ayşegül' ün bacağına dökülmüş, kızcağızın çok canı yanmıştı ama Allahtan Mustafa Kaptan Ayşegül'ü tuttuğu gibi denize fırlatmış, denizin soğuk suyu sayesinde, bacağındaki bütün acı dinmiş, sonrasında da en ufak iz ya da leke bile kalmamıştı.



Koyun kıpırtısız sessizliğini, bizim teknemizden yükselen şarkı ve türküler bozardı. Transistörlü radyomuzun en iyi çektiği kanal Polis Radyosu idi ve Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği ve Türk Hafif Müziği parçaları birbiri ardına doldururdu koyu... Bangır bangır değildi ama asla...Hafiften, inceden çalardı...Koyumuza gürültülü tur tekneleri geldiğinde, onlara çok kızardık. Onları sevimsiz yabancılar olarak görürdük. Evimize izinsiz birileri girmiş gibi bir ruh haline bürünür, hemen gitmelerini dilerdik. Zaten onlar da o fazla sessiz ve fazla sakin koyda daha uzun kalmazlar, bir sonraki koya doğru, kendi söyledikleri şarkılar ve türküler eşliğinde giderlerdi. En sevdiğim saatler ise, koyumuzda kimseciklerin olmadığı zamanlarda, demlediğimiz çayı, bisküvi eşliğinde içmekti. Ama tekneye falan çıkmazdık...Ayşegül' le suyun içinde yüzer durumda olurduk. Annem çay bardaklarını tekneden uzatırdı ve biz de o güzelim derin sularda yüzerken, bir yandan da çayımızı içerdik.



Bugün de işte o canım koya geri gittim. Geçen seneler boyunca oraya gitmeye cesaret edememiştim. Benim için, kardeşimin ve çocukluğumun en güzel hatıralarıyla dolu, dünyanın en özel köşelerinden olması tabii ki etkiliydi bu tereddütte. Gidip de aynı bulamamak, hatıraların gücüyle başa çıkamamak, beton yığınına dönüşmüş olmasını görmek ihtimali de korkutuyordu beni... Ama burnu dönüp de, o büyülü koyu karşımda görünce, hiç de korktuğum gibi olmadı neyse ki...Çok ağladım tabii ki... Beni çok çabuk terkeden canım kardeşim için ağladım, babam için ağladım, onları kaybeden ve yalnız kalan annemle kendim için ağladım, büyüdüğüm için ağladım, kırk yaşına çok çabuk geldiğim için ağladım, yaşamımın en eğlenceli, en büyülü zamanlarını tüketmiş olduğumu farkettiğim için ağladım ama demir atar atmaz da, balıklama suya dalıp, gözyaşlarımı turkuvaz sularda yıkadım. Makas balıklarıyla yüzdüm. Annemin tekneden uzattığı çayı, suda yüzerken içtim. Kayalıklara gittim. Derinlere dalıp, yosunların arasından yüzdüm. Hala nefesim iyi ve kulaçlarım güçlüymüş, sevindim. Kardeşimin ruhu için yüzdüm, daldım, çay içtim ve hayatımın geri kalanını buralarda geçirmenin yollarını düşünmeye başladım. Belki bu bir döngüdür ve yaşam seneler sonra beni yeniden buraya getirirken, bana birşeyler anlatmaya çalışıyordur.



Yarın gece İstanbul'a döneceğim. Çocukluğumun en güzel zamanlarını, birazcık da olsa yeniden yaşayabilmiş olmanın mutluluğu var içimde. Evet, Ayşegül yoktu yanımda bu sefer, kimseyle de istediğim gibi oyunlar oynayamadım, teknedeki insanlar "yunusçuluk" ya da "korsancılık" oynamayı bilemezlerdi ki... Hay Allahım!!! İnsan sevdiklerinden ayrı düşünce, yaşam ne tatsız tuzsuz oluyor... O yüzden, siz siz olun, sevdikleriniz yanıbaşınızdayken onlarla oynayın... Yaşamın her salisesini onlarla dolu dolu yaşayın. Gidenler bir daha dönmediklerinde, yaşam artık hiç aynı olmuyor. En turkuvaz koylar bile, başkaları için olmasa bile en azından sizin için rengini yitiriyor. Sarılın sevdiklerinize, bastırın göğsünüze ve hiç ayırmayın!!!


















1 yorum:

NukhetEveri dedi ki...

...ve onlara onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin!
Seni çok seviyorum canım arkadaşım...