Verandamdan ...

Tatil devam ediyor. Bodrum'dayım ama kaldığım yer, bütün kalabalıktan uzak, gürültü yok, hava aşağılarda ne kadar sıcak olursa olsun burada hep tatlı tatlı esiyor, muhteşem bir doğa parçasının göbeğindeyim, kaktüsler, agaveler, begonviller bir harika... Tam bir tepe üstü burası, bir yanımda Türkbükü'ne inen, diğer yanımda Gündoğan'a açılan koy var. Gece oldu mu uzaklarda, Didim Altınkum'un ışıkları görünüyor. Günbatımları bahçenin Batı köşesinden nefis seyrediliyor. Bugünlerde güneş tam denize dalıyor... En yukarıda, personel bir organik tarım köşesi yaratmış, rokalar, maydonozlar... Evin önündeki zakkumların üstünü hafif budayınca, hiç de fena olmayan bir deniz manzarası ortaya çıktı. Dolayısıyla verandada ders çalışırken, bir baş hareketiyle, denizin mavisini de görebiliyorum. Biliyorum, 09.00-18.00 çalışmak zorunda olan şehir tutsaklarına nispet yapar gibi oluyor bu yazdıklarım ama bir de şunu düşünün: 25 sene boyunca, yaz aylarının en sıcak zamanlarında en zor turları yapıp durdum ben. Siz hiç Temmuz sonu Efes antik kentinde, bir öğleden sonra gezi yaptınız mı? Taşlar ısınmış, yüzünüze hem yukarıdan hem aşağıdan fırın gibi bir hava esiyor, arkanızda da 40 kişi, kimi dinliyor, kimi cezalıymış da onun için oradaymış gibi bir tavırla, bir an evvel bitir diye gözünün içine bakıyor. Bu bir örnek... Aynı dönemlerde Pamukkale'nın sıcağını hiç anlatmayayım isterseniz... Ya da anlatayım da şimdiki durumumdan neden bu kadar mutlu olduğumu daha iyi anlamış olun: Bir akşam, saat 19.30... Kapadokya'dan sabah saat 06.30 da yola çıkmışız. Yolda Sultanhanı Kervansarayı gezmişiz. Öğlen Konya'da Mevlana Müzesi'ni gezip yemek yedikten sonra yeniden yola koyulmuşuz. Sultandağı ve Dinar'da ihtiyaç molaları vermişiz ve 12 saat sonra Pamukkale'ye gelmişiz. Ben rehber olarak bu 12 saatin hoş geçmesi için bütün gün mikrofonda, dereden tepeden anlatmışım...Kaptanımız ise, bütün gün direksiyon sallamış... İkimiz de yorgunuz yani... Gelmişiz Pamukkale'ye ve gruba demişiz ki, gün batımına kadar güzel güzel gezin dolaşın...Muavin demiş ki, size bir kahve yapayım... Yap demişiz keyifle... Gölgelik yer aramaya başlamışız, altına otobüsü park etmek için...Bulmuşuz...Ve o yorgunlukla, bir de cigara tüttürelim bari deyip, otobüsten inmişiz, elde kahveler... Ama ne mümkün? Sıcaktan nefes alınamıyor zira... Otobüsün termometresine bak demişim muavine...Bakmış...39 derece abla... Hadi canım, saat neredeyse akşamın sekizi, sen yanlış baktın herhalde demişim ve üşenmeyip kalkmışım yerimden...Ve bakmışım ki, gerçekten 39 derece... Kaçmışım gerisin geriye otobüsün içine, bacaklarım titreyerek... Ne kahve kalmış, ne cigara anlayacağınız... Gece ayrı perişanlık! Pamukkale otellerinde yaşanan klima rezaletlerini de anlatayım bari yeri gelmişken: Pamukkale otelleri aslında nefis tesislerdir ama, üç kuruşa, maalesef üç kuruş bile etmeyecek nitelikte tur operatörleri tarafından, (bir daha maalesef) ucuzun ucuzu turistlere pazarlandıkları için, acaba nereden ne kısıntı yapsak da azıcık kara geçsek diye düşünüp dururlar. Türkiye'nin değil, resmen dünyanın en pahalı şişe suyunu Pamukkale otellerinde içersiniz. Dünyanın en sıcak ve lezzeti kaçmış birasını, dünyanın en sirke olmuş şarabını, belki üç değil ama iki Michelin yıldızlı restoran fiyatına içersiniz oralarda. Her gün 500-800 kişi girer ve çıkar, hatta belki daha bile fazla... Otelin yıpranma katsayısını anlatamam bile... Öyle felakettir... Tabii iş kısıntı yapma durumunda ilerlediği için bu kısıntılar klima sistemi üzerinden de yapılır...Şöyle ki: Akşam saatlerinde normal ve serin üfleyen klima, gece yarısından sonra, siz uyurken, bir anda artık serin üflememeye başlar. Neden mi? Çünkü genel merkezden soğutma sistemi kapatılır ve sadece üflemesi kalır. E peki bu neden yapılır? Çünkü soğutma işlemi için daha fazla enerji tüketilir. Daha fazla enerji tüketimi ise daha yüksek elektrik faturası demektir otel için. Ve otel iki kuruşçuk daha fazla kara geçebilsin diye bunu yapmak zorundadır... Ve siz güzel güzel uyurken, bir anda terlere bulanmış bir şekilde uyanırsınız... Çarşaf vücudunuza yapışmıştır. Gözleriniz bile şişmiştir sıcaktan... Sabahı sabah edersiniz ondan sonra, kolay mı bir daha uyumak o saunanın içinde? Bir de işin daha da kötüsü, ertesi sabah, gece boyunca aynı ıstırabı çekmiş olan gruptan işiteceğiniz lafları düşünür, hiç uyuyamaz olursunuz. Falan filan... Devamı daha da berbat, o yüzden daha fazla yazmayayım...İşte tam da bu yüzden, şu anda oturduğum serin verandanın tadını çıkarıyorum ve bana bunu veren Tanrı'ya şükrediyorum.
Peki verandada oturup ne yapıyorum? Valla, yine ders çalışıyorum. Önümüzdeki ay yine yollara düşüyorum her zamanki gibi. Bu sefer ise istikamet Endonezya! Çok çok heyecanlıyım. İlk defa tur götüreceğim oraya...Yani daha önce Bali'ye gitmiştim ama tabii ki kültür turu konsepti bambaşka, hele bir de FEST'le olunca daha da keyifli. Zaten turun yarısını önceden tanıdığım ve çok sevdiğim insanlar oluşturuyor. Hem de Java, Bali ve Sulawesi adaları var programda. Kültürel anlamda inanılmaz bir deneyim olacak gelenlere. İşte onun için, harıl harıl ders çalışıyorum, bir ton güzel şey öğreniyorum ve bu öğrendiklerimi/derlediklerimi bu sefer turuncu kaplı defterime yazıyorum. Bu sefer turuncu dememin sebebi, aslında her zaman siyah kaplı Moleskine defterler kullanmam. Ama bu sefer, Endonezya'nın renkliliğine paralel bir renk olsun istedim ve geçen yıl erkek arkadaşımın hediye ettiği turuncu defteri seçtim kendime... Endonezya hakkında derlediklerimden ilginç bir seçkiyi belki yarın bloga koyabilirim. Çünkü Endonezya'da gerçekten HER ADA BİR DÜNYA!!!

Yorumlar

Adsız dedi ki…
iyi tatiller efendim..

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf

Bodrum Haikuları