Batum



Uçak adeta denize iner gibi indi Batum'a. Hava Türkiye'deki sağanaklar ve gri gökyüzünden sonra, beklenmedik derecede parlak geldi gözüme. Belki de hep Karadeniz kapalı olur fikrim vardı da etrafı güneşli görünce, daha da fazla etki yaptı bana, bilemem...
THY uçağında hem Batum hem de Hopa yolcuları vardı ama işin en komik yanı, iç hat yolcularının da dış hat yolcularıyla beraber, aynı uçakla, yurtdışındaki bir havalimanına inmiş olmalarıydı. Şimdi olay şöyle oluyor: Diyelim ki siz BATUM'a gitmek istiyorsunuz. O zaman Atatürk havalimanında dış hatlar terminaline gelip, dış hat olarak yaptırıyorsunuz işleminizi ve pasaport kontrollerinden falan geçip, yurt dışına uçuyorsunuz. Bindiğiniz uçak da THY Batum seferi oluyor...Biletinizi de dolar üzerinden hesaplanarak, dış hat olarak satın alıyorsunuz. Ya da diyelim ki siz HOPA'ya gitmek istiyorsunuz. O zaman iç hat Hopa biletinizi satın alıyorsunuz, iç hatlar terminaline gidiyorsunuz, pasaport masaport yok, Hopa uçağına biniyorsunuz...Hem Hopa hem de Batum yolcuları aynı uçakta buluşuyorsunuz ve beraber Batum'a uçuyorsunuz...Geldiniz Batum'a...Batum'da kalacaksanız eğer, pasaportunuzla pasaport kontrolüne giriyorsunuz ve Gürcistan'a giriş yapıyorsunuz...Yok eğer Hopa'ya gidiyorsanız, o zaman pasaport kontrolü falan yok, hemen uçaktan iner inmez, bir görevli "Hopa yolcuları bu tarafa" diye sesleniyor, apronun kıyısına yanaşmış olan bir HAVAŞ otobüsüne bindiriliyorsunuz ve aynen yarım saatte, sınırdan falan da kontrolsüz geçerek, Hopa'ya gelmiş oluyorsunuz... Durumu çok komik bulduğum için yazayım dedim...Zaten Batum ve civarı Türkiye gibi, Türkçe yazılar her tarafta: Türk marketleri, Türk tırları ve Türk markaları her yanı doldurmuşlar.
Batum subtropikal iklimi ile yumuşacık bir Karadeniz kenti. Yaklaşık 150bin nüfusu var. Şehir Gürcistan'ın bağımsızlaşma sürecinde kaybettiği turizm potansiyelini yeniden geri kazanma çabasında. Eskiden, SSCB zamanı, Karadeniz sahilinin en gözde tatil yörelerindenmiş. Sonra, özellikle Başkan Shevardnadze'nin beceriksiz yönetimi sırasında yaşanan iç savaş sebebiyle, turizm falan kalmamış ülkede. 2000 yılında TAV, Batum havalimanını inşa etmiş. 2004'de Shevardnazde gidip yerine, o zaman 35 yaşındaki Başkan Saakashvili geçmiş. Alınan kararlar neticesinde, Batum'un yeniden turizm merkezine dönüştürülmesi için ne gerekiyorsa yapılmaya başlanmış. Batum her ne kadar henüz uluslarası nitelikte otellere sahip değilse de, bütçesi kısıtlı olan ülke halkı ve komşu Ermenistan halkına, iyi bir tatil alternatifi yaratmış. Bu sene, 4 ay önce, Sheraton Batum açıldı...Bir Türk Holdingi tarafından inşa edilen otel, bence nefis olmuş. Kullanılan malzeme, dekorasyon, oda kalitesi, nefis kahvaltısı, Gürcü şaraplarının en kalitelilerini sunan şık restoranları ile, bir hafta sonunu geçirmek için bence çok iyi bir seçenek. Batum'un denizi, benim gibi Egeseverlere göre yüzmek için çok parlak değil ama yine de uzun sahil boyunca yürüyüş yapmak, nefis parklar ve bahçeler sayesinde çok keyifli olabilir. Günbatımı nefis...Güneş denize batıyor...Harikulade manolya ağaçları geniş bulvarları süslüyor. Batum'un eski mahallelerindeki eski binaların her biri aslında bir mücevher... Aralarında yürümek ve detaylarını incelemek bir iki saatinizi rahatlıkla alır. Batum'da neler yapılır sorularına cevaplar:
  • Adjara Devlet Müzesi'ni gezin. Hem arkeolojik hem de etnografik olarak pek çok ilginç bilgi edineceksiniz.
  • Resim ve Heykel severleri Batum Devlet Sanat Müzesi'ne yönlendirmek lazım.
  • Batum'un en önemli ve büyük ibadet yeri olan Kutsal Meryem Katedrali'ne gidip, Gürcistan SSCB'den ayrıldıktan sonra yeniden ibadete açılan kilisenin yenilenen modern vitraylarını görün.
  • Batum şehir merkezinin biraz dışında yer alan büyük botanik bahçesini görün. SSCB döneminde de bütün Sovyetlerin en büyük botanik bahçesiymiş. En az bir saatlik yürüyüş bence şart!
  • Ülkemizden doğan Çoruh nehrinin denize döküldüğü yeri görün ve deltasındaki kuş cennetinde yürüyüş yapın.
  • Gonio Kalesi'ni gezin. Osmanlı döneminde kalenin duvarlarının üzerine, Türk tipi ilaveler yapılmış. Bir de içinde hamamla cami varmiş ama bugün hiçbii görülmüyor.
  • Adjara Dağları'na doğru gidip, geleneksel Gürcü köylerinin arasında dolaşın.
  • Gürcü şaraplarını tadın ve Gürcü mutfağının bence en lezzetli ürünü olan cevizli sosa ekmek bandırın...
  • Akşam saatlerinde, renkli ışıklarla ve müziklerle danseden fıskiyeli çeşmelerin şovlarını kaçırmayın.
  • Hareketli Batum limanının kıyısındaki kafelerde oturup, limana giriş çıkış yapam gemilerin manevralarını seyredin. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile...

Bu barada ADJARA'ya Türkler Acaristan diyorlarmış...Çok hoşuma gitti...

Bir hafta sonunu değişik bir yerde geçirmek isterseniz, Batum hemen şuracıkta... Yalnız bence, paraya azıcık kıyın ama mutlaka Sheraton'da kalın... Hem TAV'ın havalimanı hem de Sheraton oteli Batum'da büyük katmadeğer yaratmış durumda...

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 2 / Karaburun ve Ildırı


Adayı özlemişim...Şöyle saat mefhumu olmadan oturup sohbet etmeyi özlemişim. Amma da güldük yahu! Didi, Şebo ve ben:)) Güzel oldu vesselam... Canım Heybeli!!!


Geçenlerde başladığım Ege turunun notlarına devam etmek istiyorum:

Erkek arkadaşımla yolda olmaya, uzun uzun gitmeye bayılıyoruz. Arabamız yok, İstanbul'da da kullanmıyoruz zaten. Toplu taşıma ile her yere gidip geliyoruz. Şık ve topuklu olmam gerektiğinde de bütün taksiler bizim nasıl olsa. Dolayısıyla, seyahate çıktığımızda da, hemen bir araç kiralıyoruz, ondan sonra da gel keyfim gel...


Geçen haftalarda yaptığımız son Ege seferinden, yine çok etkilenerek dönmüştük. Bir çok güzel yer görmüş ve bir kere daha memleketimizin zenginliklerine hayran kalmıştık. Labranda'yı daha önce anlatmıştım. Şimdi ise biraz Çeşme Yarımadası'nda gördüklerimizi anlatmak istiyorum:


Bence Türkiye'nin batısında, bu kadar vahşi manzaralar görmeyi, herhalde kimse beklemiyordur. Ben seneler evvel rahmetli anneciğimle, Mayıs başında, Karaburun'a gittiğimizde, burası Türkiye'nin İzlanda'sı demiştim. O kadar ıssız ve o kadar el değmemiş duruyordu zira. Hele turizm sezonu henüz açılmamış olduğundan kimsecikler de olmadığı için, bazı yerlerde uçan kuşa dahi rastlamamıştık. Aradan 9 sene sonra yeniden aynı coğrafyaya gittim. Epeyi değişmiş ama yine de hala bazı çok ıssız yerler yok değil. Hele yarımadanın batı kıyıları o kadar etkileyici manzaralara sahipti ki, gözlerimize inanamadık. Denizden dimdik yükselen kıyılar, birkaç yüz metreye ulaşıyor ve karşıda dizili Yunan adaları, taş atsak gidermiş gibi yakın görünüyorlar. Önce Balıklıova, Mordoğan ve Karaburun tarafını geçtik. Siteler siteler ve siteler...Her yer işgal altında!!! Doğa bir harika ama biz insanoğlu nefes alacak bir yer bırakmıyoruz ki! Yine de Foça manzaralı bir tepe üzerinde, Akburun'da, denize karşı çay molası verdiğimizde, karşımızda açılan manzara bütün acı duygularımızı sildi süpürdü. Ardından arabamıza atlayıp Karaburun kasabasından Bozköy, Hasseki hattına uzandık. Hasseki yamaca yaslanan müthiş taş evleri ile, nefis fotoğraflar verdi bize.... Sonra Kömür Burnu ve Kara Burun'dan devam ederek, yarı terkedilmiş Salman köyüne ulaştık. Beklenmedik derecede büyük ve taş işçiliği ile zengin bir eski camisi vardı köyün. Bir yaşlı karı koca el ettiler, durduk. Sandık ki bir sıkıntıları var. Meğer Osman'ı fotoğraf çekerken görünce, poz vermek istemişler...Çektik tabii ve karşılığında bize bahçelerinden toplanmış taze salatalık verdiler. Bu yarımadanın çevresini dolanırken, manzaralar, özellikle Karaburun kasabasından sonra, bu hat üzerinde, inanılmaz oluyor. Gerçekten İzlanda gibi...Bu coğrafyanın en önemli özelliği, yarımadanın tam ortasında neredeyse 1300 metrelere ulaşan sarp dağların olması. Dağların arasında da derin kanyonlar var. Özellikle baharın ilk aylarında yamaçlar coşuyor ve hayatımda görmediğim çeşitlilikte çiçekler doluyor her yere...Olağanüstü...


O akşamüstü gün batarken Anzak Burnu'nu geçip Kiraz Burnu yakınlarından yola devam edip, en sevdiğim yerlerden biri olan Ildırı'ya geldik. Nefis bir otelcik bulduk ve hemen yerleştik. Ildırı Antik Hotel. Melek Hanım sahibi... Eşi, çocukları, kayınvalidesi ve annesi hep birlikte çalışıyorlar ve bundan fazlasını anlatsam da yetmez, bence yaşanması lazım ... Gece aç ve yorgunduk. Hemen bize şahane bir enginarlı mantı pişirdi. Yedik ve güm diye yattık...Ertesi gün ise pırıl pırıl bir Ege sabahına uyandık. Melek Hanım bize bir kahvaltı masası donattı ki, anlatamam... Çeşit çeşit peynirler; bahçeden toplanmış mis kokulu domatesler, zeytinyağlı ve kekikli; zeytinler, birkaç çeşit; yumurta, rafadan, içi turuncu; kızarmış köy ekmeği; otlu gözleme, ruhunuzu teslim etmek için; harbi bal; ev yapımı reçeller ve karşımızda üzerine adacıklar serpiştirilmiş gibi duran masmavi bir deniz... Tabii demleme çay eşliğinde:))


Ildırı bence Çeşme yarımadasında, kafa dinlemek için kalınacak en iyi yer. Köy sit alanı ve eski Erythrai kentinin üzerinde yaşıyor. Tepere antik akropolün kalıntıları var. Bir eski tiyatro, mübadeleye kadar kullanılmış olan büyük kilisenin kalıntıları ve en az 3000 yıllık bir tapınak duvarı. Muhtemelen Giritliler tarafından yapılmış o duvarın kalıntıları bana İnka taş işçiliğini hatırlattı. İnanılmazdı ve Türkiye'de başka hiç bir yerde böylesini görmemiştim... Eminim vardır da ben görmedim şimdiye kadar... Tabii bütün bu zenginliğe eşlik eden olağanüstü bir manzara...Yemyeşil adacıklar ve masmavi br deniz... Osman yüzlerce kare fotoğraf çekti, ben etrafı seyrettim doya doya...

Aynı gün Çeşme yakınlarındaki diğer meşhur yerlerden de geçtik ama hiçbiri Ildırı'dan aldığımız tadı veremedi bize. Yine de söylemem gereken bir şey var: Çeşme çok nezih, çok düzeyli ve ferah bir tatil bölgesi. Ilıca, Aya Yorgi ve Alaçatı inanılmazzzzz...Bodrum modrum palavra artık! Umarım buraları daha fazla büyümez, kalabalıklaşmaz. Zira ben 9 yıl önce Alaçatı'ya gittiğimde, in cin top oynuyordu şimdi ise bütün sokaklar restorana dönüşmüş durumda. Her yer Asmalımescit olmuş!!! Farkettim ki Alaçatı'lı işletmeler birlik içinde çalışıyorlar, örneğin hiç bir yerde plastik sandalye falan yok ama yine de ARTIK YETER!!! Bundan fazlası FAZLA olur!

Evet, Ege notlarımın ikinci bölümü de böylece bitsin. Devamını Gürcistan'dan dönünce yazarım. Canım Ege! Keşke hayatımın bir bölümünü oralarda geçirebilsem, ne güzel olurdu!!!




Saramago, İlhan Selçuk ve Şehitler

Jose Saramago
İlhan Selçuk ve Oktay Babam
İtalya'dan geçen gün döndüm. Verona'daydım ve memleketin acayipliklerinden uzak olmak hoşuma gitmişti yine. Üstelik akşamları da müzikle avutuyordum gönlümü. Yanımda tatlı insanlar ve can dostlar daha da anlamlı kılıyordu herşeyi. Yine de beni çok üzen bir haberi İtalya'dayken aldım: Jose Saramago ölmüştü!!!
Bilenler bilir, Jose Saramago'nun kalbimdeki yeri apayrıdır. Lizbon'da Portekizce öğrenirken, ilk bir ayın sonunda, kentin tam merkezindeki büyük bir kitabevine girip, "Bana ne önerirsiniz" dediğimde, Saramago'nun bir kitabını tutuşturmuşlardı elime... Mutlu mesut alıp çıkmıştım kitabı ve heyecanla eve gelip, okumaya oturmuştum. Ama ne mümkün??? Her bir cümle bir sayfaydı... Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, metaforlarla dolu cümleler vardı ve ben kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde boğuşuyordum kitapla. Bir aylık Portekizceyle olur mu bu iş??? Sonunda pes edip, bir beyaz dizi satın almış, rahata ermiştim... Neredeyse sözlüğe bile gerek olmadan okumuş bitirmiştim o saçma sapan kitabı... Saramago'nun tuğla kalınlığındaki yapıtını da, kitaplıktaki nadide eserler bölümüne yerleştirmiştim. Aradan aylar ve hatta seneler geçip de ben Portekizceye gittikçe daha hakim olmaya başladığım dönemlerde, o kitabı alıp okudum ve Saramago'nun başka eserlerini de kendi lisanından okuma şansına eriştim. Sonra aradan çok seneler geçti. Saramago Nobel aldı ve ülkemizde adı daha fazla söylenir hale geldi. Bunun üzerine can dostlarımdan biri olan Saadet Özen -ki kendisi ülkemizin en yetkin çevirmenlerinden biridir- Saramago'nun bir kitabını çevirmeye oturdu. Ben de o süreçte, kendisine eser miktarda yardımlarda bulundum. Sonra yine seneler geçti ve bir gün bana Saadet'ten şöyle bir haber geldi: İkocum, Saramago'yla sohbete ne dersin?
Ne mi derim??? Ne mi derim??? ALLLAAHHH derim!!!!
Ve bir öğleden sonra, Pangaltı'daki Ramada otelde, en üst kattaki suite odalardan birinin salonunda, Jose Saramago'yla, bir saatten fazla sohbet ettik. Hayatımda tanışma fırsatı bulduğum en etkileyici adamlardan biriydi. Ben tanıdığımda seksen yaşını çoktan geçmişti ama hayatımda gördüğüm en zarif ellere ve delip geçen, zeki bakışlara sahipti. Portekizcemi çok beğenmişti. Sadece üç ayda öğrenmiş olduğuma hiç inanmamıştı. Ben de bundan müthiş gurur duymuş, kendisine, Lizbon'daki kitabevinden satın aldığım o meşhur kitabın hikayesini anlatmıştım. Çok ama pek çok gülmüştü...Ahh çocuk, demişti, sen delirdin mi? Beni Portekizlilerin bile yarısından çoğu anlamıyor, sen bir aylık Portekizceyle mi anlamaya kalkıştın demiş, biraz da dalgasını geçmişti...Sonra da, yanaklarımdan öpmüş, bir kitabını imzalamış ve bizi kapıya kadar geçirmişti. Hayatımdaki en özel günlerden biridir.
İşte bu yüzden, geçen hafta Verona'dayken, Portekiz televizyonunu açtığımda, bir de ne göreyim? Saramago ölmüş! O kadar çok ağladım ki, anlatamam...Sanki ailemin uzaktaki bir ferdi ölmüş gibi hissettim...Sanki uzak bir amcam, bir dayım...uzun zamandır görmediğim dedem... Resmen böyle hissediyordum...
Üzgünüm ama Saramago ile tanıştığım, konuştuğum için çok mutluyum. Benim için hep müthiş bir anı olarak kalacak. Dünyaya renk katan, bilgelik katan olağanüstü bir adamdı. Yılmaz bir komünist, can sıkacak kadar eleştirel bir aydın, bir yanı ateist ama bir yanı müthiş hümanist... Eşi benzeri bulunmayan ve uzun bir süre de bulunamayacak bir insandı. Yaktırdı kendini... Küllerinin bir kısmı doğduğu yere bir kısmı da sevgili karısı Pilar'la yaşadığı ve öldüğü Lanzarote'ye serpildi. Tam onun stediği gibi...Bir röportajında, "Sadece bir taş olsun, insanlar gelip o taşa çiçek bıraksınlar... Bıraksınlar ki unutulup gitmediğimi anlayayım" demişti...
Ahh Saramago! Nasıl unutabilirim ki seni? Sen benim Portekizcedeki ilk aşkımsın...
Bu kaybı sindiremeden, bir başka aşkım daha gitti: İlhan Selçuk! Siyah dik yakalı kazağı içinde, her zaman son derece yakışıklı, karizmatik ve pırıl pırıldı. Konuşmalarını dinleyeceğim diye, salon salon dolaşmışlığım vardır. Yazıları, kitapları genç yaşlarımdan beri mütevazı kitaplığımda dururlar. İlk olarak Ziverbey Köşkü'nü almıştım, sonra Japon Gülü ve ardından da diğerleri gelmişti, hatırlıyorum... Pürlen kardeşimin vasıtasıyla, mesafeli "İlhan Selçuk" söyleminden, ailevi "İlhan Abi" ye geçmiştim. Elmadağ Meyhanesi'ne gelirdi sık sık. Oktay Baba'mın anma günlerindeki en önemli, konuşmacıydı hep. Ağzından çıkan her sözün bir ağırlığı vardı. Her kelime bir ton ağırlığındaydı...Boşa konuşmaz, atıp tutmaz ve laf olsun diye söylemezdi hiçbirşeyi... Yazıları mermi gibi, tam onikiden vururdu hep... Kısa ama satır araları dopdolu idi her köşe yazısı. Böyle bir birikim, böyle bir analitik değerlendirme yeteneği ve sonrasında herşeyi sentezleyip, ortaya dökme yoktu! Tekti, biricikti, eşsizdi..Maalesef kardeşi Turhan Selçuk'un kaybından sonra bir daha tam düzelemedi. Boşluk dolmadı içinde... Olmadı, tek başına dayanamadı...Sonunda gitti kardeşinin yanına...Eminim iki kardeş buluştular yukarıda. Şehit haberleriyle ağlayan memlekete bakıp bakıp iç geçiriyorlardır eminim. Biz senelerdir anlattık ama anlamadı bu sivri akıllı, asil ve necip Türk halkı diyorlardır ama içleri yanıyordur gencecik ölüp gidenlere...O gençlerle de buluşmuşlardır yukarıda aslında. Hep beraber seyrediyorlardır belki de aşağıdaki durumu... Saramago, Selçuk ve diğerleri... Dünyaya anlatamadık derdimizi diye hayıflanıyorladır...Ama heyhat! Artık çok geç... Gidenler gitti, biz kalanlarda da umut yok...

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 1 / LABRANDA


Milas'tan vurduk dağ yoluna. Hava aşağıda kavururken, yukarıya çıktıkça rahatladı ortalık. Sonra bir anda bulutlandı gökyüzü ve içimden ohh dedim, keşke şöyle bir yağmur indirse... Kıvrıla büküle vardık tepeye, bulutlar inmişti çam kokulu yamaçlara... Arabayı yolun kıyısına park ettik, ne bir ses ne bir nefes! Bir tek biz vardık, bir de şakıyan kuşlar. Üşüdüm ve kot montumu geçirdim sırtıma, hatta boğazıma pamuklu fularımı bile attım. Çam kokusunu içime çektim, ciğerlerime doldurdum. Yenilendiği apaçık belli olan tabelayı okudum yüksek sesle: LABRANDA! Tahta çitin önüne geldik, kapıyı açıp, iteleyerek girdik içeri. Metruk bilet kulübesine doğru yönelmiştik ki, tepeden bir ses çalındı kulağımıza: Orada kimse yok, siz böyle gelin! Başımızı çevirip baktığımızda, kara kaşlı, kara bıyıklı ve ufak tefek bir adamla göz göze geldik. Gülümsüyordu...Bir de eliyle yürümemiz gereken hattı gösteriyordu yukarıdan. Yürüdük. Dorik Ev, Kilise, Balık Havuzu derken Devler Merdiveni'ne ulaştık. Yukarıya doğru tırmanan gepgeniş basamaklardan yavaşça çıkıp, kara kaşlı-kara bıyıklı adamın yamacına vardık: ALİ! Bekçisiymiş oranın...Otları kesmiş yeni, ama bu sene çok yağmur olduğundan ne kadar da kesse, hemen yeniden ot bitiyormuş her yandan... Yalnızmış orada görevli olarak ama yanında ailesi varmış Allahtan... Karısı GÜLSÜM ve yeni doğmuş bebekleri EMİNE...Tanıştık...EMİNE uykucu bir bebek, GÜLSÜM ise adı gibi gül yüzlü ve tatlı huylu bir kadın. ALİ gezdirdi bizi her tarafta. Tören yemeklerinin yendiği anıtsal boyutlardaki ANDRON'ları, kayalara oyulmuş mezarları, dev bir yarıktan inen kutsal suyu ve pınarı, kral saraylarını, Zeus Tapınağı'nı gezdik, fotoğrafladık. Hava iyice serinledi bu arada ve tam en tepedeki kaya mezarlarına varmıştık ki, inceden inceye yağmur atıştırmaya başladı. Dağların ardından gelen gökgürültüsü sesleri pek yakında bu hafif yağmurun, hararetli bir sağanağa dönüşeceğini haberliyordu sanki. Nitekim çok geçmeden bir çatırtı koptu tepemizde...Yıldırımlar inmeye başladı etrafımıza. Hayatımda hiç böyle yakından hissetmemiştim bunları...Ali, "Hadi bize gidelim, Gülsüm çay koyacaktı" dedi... Tepeden olabildiğince hızlı bir şekilde inmeye çalıştık...Eve yaklaştığımızda, endişeli bir yüzle bizi kapıda bekleyen Gülsüm'ü gördük...Zavallıcık yıldırım üzerimize düşmüş zannetmiş...Eve girdik: Tek göz bir oda...Elektrik yok...Su yok... Bir duvarın içine oyulmuş küçük bir şömine-ocak tek ışık kaynağımız... Odanın tam orta yerinde evin küçük prensesinin beşiği...Zaten tek mobilya da o... Geri kalanlar ik, üç ince kilim, üzerinde oturulmaktan iyice incelmiş sedirler, perde gerilerek gizlenmiş plastik raflarda bir iki ufarak tencere, bir kaç tabak, illa da ince belli cam çay bardakları...Ufacık pencereden yağmuru ve yıldırımları seyrettik. Çay içtik. Sohbet ettik. Ali'nin İngilizce sözlüğü vardı pencere içinde. Öğrenmeye çalışıyormuş. Hatta sordu: Bekçi nasıl deniyor? Biz "guard" dedik...Yok dedi, sözlükte başka şey buldum ben: Watchman...Yaklaşık bir saate yakın oturduk o tek gözlü evde. Konuştuk, çay içtik, Emine uyanınca onunla azıcık oynadık. Karı kocanın tek eğlenceleri oymuş zaten...E nasıl olmasın ki? Ne elektrik var, ne televizyon, ne internet...Dağın tepesinde, çam ormanlarının içinde üç kişicik! 2010 Türkiye'sinin bir ören yeri bekçisi...Yüreğimizi bıraktık onların o tek gözlü evinde. Her akşam, hava kararmaya yüz tuttuğunda artık hep Ali'yi, Gülsüm'ü ve Emine'yi düşünüyoruz, anıyoruz... Acaba Milas Müze Müdürü düşünüyor mudur kendisine bağlı bu ören yerinin gariban bekçisini? Peki ya diğerleri? Acaba Kültür Bakanı'nın haberi var mıdır Ali'den mesela? Olmayabilir zira Ali'nin maaşını orada kazı yapan İsveç ekibi yatırıyormuş senelik olarak ve her ay başı Ali, Milas'a gidip müze müdürünün onayı ile parasını çekiyormuş... Milas'a sadece 14 km uzakta. Hemen yanıbaşından elektrik hattı geçiyor. Biraz daha ötede Ortaköy var, orada elektrik de var ama Labranda ören yerinde yok... Ama bu ailecik, orada gece gündüz bekliyor...Ali otları kesiyor, temizliyor, gelenleri karşılıyor ve onlara rehberlik yapıyor. Yabancılar sorduklarında da cevap veriyor. I AM WATCHMAN!

Balkanlar'a Doğru

Yarın yine yollardayım: Bu seferki rota Balkanlar! İki gün önce Hırvatistan'dan döndüm ve bir kere daha Adriyatik sahillerine vuruldum ama şimdi sırada bambaşka bir duygu seli var... Rumeli!
İlk defa geçen yıl yapmıştım bu rotayı ve her gün içim sızlamıştı gezerken. İnanılmaz bir tarih dokusu var oralarda ve insan ne yapacağını şaşırıyor. Osmanlı orayı tam anlamıyla memleket benimsemiş ve bir sürü yatırım yapmış. Hiç düşünmemiş ki bir gün elinden kayıp gidiverecek! Ama maalesef, aymazlıklar ardı ardına eklenince, en gitmez sanılan yerler sadece bir sene içinde elimizden gidivermiş işte! İşin acı tarafı, aynı oyunun 2000'li yıllar versiyonu oynanıyor ve hala aynı aymazlık sürüyor Türkiye'de. Parçalanıp bölünmek üzereyiz ve en elimizden gitmez sandığımız yerlerde, sular ısınıyor uzun zamandır. Bir yanda Diyarbakır, diğer yanda yeni yazıldığı şekliyle WAN!!! Pes be kardeşim! İnsan hiç mi ders almaz tarihinden!!! Almıyormuş işte demek ki, alamıyormuş!
Bir kere daha oralara gidip, bunları düşüneceğim. Bir kere daha içim sızlayacak ama olsun! Oralarda olmak yine de çok keyifli olacak...

Mutluluk...


Bahar güzel geçiyor. Geçen akşam yine Ege'den döndüm, üzerinde çalıştığım turu yapıp bitirdim. Çocuğum gibiydi bu tur, süper oldu. Rotasını, otellerini, restoranlarını, herşeyini ben yaptım/seçtim, sağolsun FEST'ten SERAP oya gibi işledi ve ortaya gerçekten çok çok iyi bir tur çıkmış oldu. Yoktan var ettik ve netice: MUTLULUK!

Bu sene bahar aylarından memnunum. En sevdiğim yerlerde, en sevdiklerimle birlikte olmanın tadını çıkardım bu yıl. Turlarda dahi hep en sevdiklerim vardı etrafımda, bu büyük lüks tabii ki. Güldük, konuştuk, yarenlik ettik ve gerçekten kısacık zamanlara kocaman yaşam dilimlerini sığdırdık. Dostuklar kuruldu ve devam ediyor. Eskiden FACEBOOK falan bana çok gereksiz gelen şeylerdi, çünkü derdim ki: Yüzyüze görüşmenin yerini alamaz! Buna hala inanıyorum ama artık şuna da inanmaya başladım: Görüşme fırsatımız olmasa bile birbirimizden haber alabiliyoruz ya, en azından orada iki satır sohbet edebilyoruz ya, bundan iyisi can sağlığı! Yoksa benim çalışma tempomun içinde, kimi nerede nasıl göreceğim ki?

Baharda güzel kitaplar okudum ama hala, kafamı toplayıp yazma disiplini kurabilmiş değilim. Turlar sırasında acaba yazabilecek bir ortam oluşturabilir miyim kendime, aslında bunu düşünmem ve kurgulamam lazım. Hayatımın büyük kısmı otel odalarında geçiyor ama o odaya girdiğimde yorgunluktan tükenmiş oluyorum. Ne yazacak, ne düşünecek halim oluyor. Ertesi günün anlatılacak şeylerini hazırlamak için ancak vakit buluyorum ve zaten ondan sonra da baygın düşüp uyuyorum. Bu araya nasıl sıkıştıracağım yazma işini? Bunu çözdüğüm anda, bir sürü şey çıkacak ortaya...

Pazartesi günü yine yoldayım: BOSNA HERSEK & HIRVATİSTAN! Üstelik kardeşim gibi sevdiğim Andreacığım da olacak yanımda. Grup kalabalık epeyce, 28 kişi. Tanıdıklarım var içlerinde ama tanımadıklarım çoğunlukta bu sefer. Hırvatistan'a gidiyor olmaktan dolayı son derece mutluyum. Bayılırım oraya, bilenler bilir... Hatta geçen sene turdayken, Zagreb'deki lisan kurslarını araştırmıştım. Niyetim birkaç ay orada kalıp hem Hırvatça öğrenmek hem de bir süre oralarda yaşamaktı...Yaşanır mı yaşanır! Ama araya yaşamın getirdikleri girince, planlar kaldı askıda! Dert mi peki? Yooo! Şimdiki durumdan da memnunum, Hırvatça öğrenemedim ama yeni yaşantıma alıştım, evimi kurdum, erkek arkadaşımla ve diğer sevdiklerimle bir arada oldum. Zor atlatılır sandığım dönemi yavaşçacık, yumuşacık geçirdim ve artık daha sakinim, daha olgunum ve mutluluğu dışarıda aramamak gerektiğini öğrendim. Mutluluk bir varoluş biçimiymiş meğer...Bir tercihmiş... Anlık tatmin duygularıyla hissettiklerimizi, mutlulukla karıştırıp dururmuşuz meğer yıllardır... Ve meğer aslında mutluluk, başını yumuşacık yastığına koyup uykuya dalarken içini kaplayan o tatlı hissin, tüm yaşamına hakim olmasıymış... Tabii itiraf ediyorum: Henüz o tatlı his benim her saniyeme hakim değil, ama üzerinde çalışıyorum. Olduğunda söylerim, anlarsınız zaten...

Yazının başlığını atmamıştım başlarken; yazarken şekillendi...Mutluluk!

Mutluluk deyince de Livaneli'nin kitabından uyarlanıp çekilen filmin en sevdiğim sahnesi gelir hep gözümün önüne: İstanbul'lu Doktor'un sabah gün doğumundan hemen sonra, çırılçıplak soyunup, kristal gibi parlayan sulara balıklama daldığı sahne! Ben de aynısını yapmak istiyorum bir gün...Etrafta kimsecikler olmasın, ben bir Ege koyunda demirlemiş olayım, mesela Adaboğazı'nda, bütün fazlalıklarımdan soyunayım çırılçıplak ve kendimi masmavi sulara atayım, önce en derine yüzeyim, balık sürülerinin arasından, mesela Ayşegülümün Makas Balıkları olsun etrafımda, sonra tam da nefesimin bittiği anda yüzeye çıkayım, çam ve kekik kokulu ılık yaz sabahını içime doldurayım...Ve bir şarkı tutturayım: Mutluluk!!!

Son Günlerde


Okuyorum...

Ege turum için ders çalışıyorum...

Kitabımı yazmaya henüz başlamadım ama kafamda format oturuyor...

Arkadaşlarımı gördüm, yemekler yedik birlikte...

Manikür yaptırdım...

O kadar...

Peru & Bolivya'dan döndükten sonra sadece dinlendim. Bir gün zaten evden hiç çıkmadım. Sabahları çok geç uyandım hep. Bir gün ise ofisteydim, FEST'te...2011 için yeni fikirler ürettik, artık klasikleşmiş turlarımın tarihlerini oturttuk. Yenileri için çok heyecanlandım, zıp zıp zıpladım... Kesinleşmeden söylemek istemiyorum ama yine süper yerlere gideceğim gibi gözüküyor.

Başka da bir şey yapmadım. Pişman değilim:)) Önümdeki yoğun zamanları düşününce, ohhh diyorum, yaşasın tembellik!!!
Sadece iki konu sıkıyor beni:
1- Bugün 6 Mayıs...Üç Fidan'ın koparılışının yıldönümü...Haksızlıklara karşı duramayışımızın tokat gibi yüzümüze indiği tarih...Büyük bir ayıbın yeniden yeniden hatırlandığı tarih...İçim eziliyor ama elimden gelen hiç bir şey yok; sadece bir daha olmaması için dua edebilirim.
2- Bu Pazar Anneler Günü... Hayatımın ilk "ANNESİZ" Anneler Günü'nü geçireceğim. Gerginim, üzgünüm ve annemi çooooooooooooooook özlüyorum. Bunun için de elimden gelen hiç bir şey yok ve bunun için de sadece ama sadece dua edebiliyorum. O'nun babam ve kızkardeşimle birlikte yukarılarda bir yerlerde, çok iyi bir yerlerde olduğunu düşünüp avunuyorum. Onlar en azından bir aradalar...Ben ise burada onlarsız kaldım...Alışılmıyormuş meğer...Boşmuş bütün teselli sözleri...
Neyse ki Cumartesi Ege'ye gidiyorum. Rotasını kendim çıkardım: Gediz'den Büyük Menderes'e Ege... İçinde şahane yerler var: Bergama, Efes, Afrodisias, Bozdağlar, Bafa Gölü, Didim, Priene, Tire, Birgi...Daha neler neler...Sürprizli köşeler, müthiş manzaralar. Hava da güzel olacakmış, meteorolojiden kontrol ettim.
Şimdilik bu kadar, belki gitmeden yeniden yazma fırsatım olur ama olmazsa da yanıma bilgisayarımı almayı düşündüğüm için, belki tur sırasında güncelleme yapabilirim.
Bir de nefis bir kitap okuyorum, bitti bitiyor: İki Deniz Arası Siyah Topraklar. Sağolasın Enis Batur...

Nasıl?


Diyorum ki artık somut bir şeyler yapsam; şöyle ele alınabilecek, tutulup evrilip çevrilecek, sayfaları arasında gezilecek, ben göçüp gittiğimde bile, benden sonra burada kalacak bir şeyler... Diyorum ki, bir kitap yazsam... Ama nedense herkesin benden beklediği bir tarzda "rehber kitap" olmasa...Şuraya gidin, şunu bunu yapın, onu bunu yiyin, sağa sapın, sola dönün, burası şu kadar yılda yapılmış, şurası bilmemkaç metreymiş falan türünden olmasa...Bir tarafı bu bilgilerin bir kısmını -tabii ki- içerse ama özünde "seyahat denemeleri" tadında olsa...Araya müzik de girse mesela... Benim müziklerim ama... Bir yere gittiğimde rutin olarak dinlemekten zevk aldığım, artık seneler içinde ritüelleşmiş müziklerim yani... Sonra, duygularım olsa...Bir yerin bana hissettirdikleri, hatırlattıkları ve bazen de unutturukları...Geçmişten - geçmişimden-, gelecekten - geleceğimden- ve planlar/hayallerden de bahsetsem...Fena olmazdı değil mi?

Kafamda döndürüp duruyorum bu fikri ama henüz masa başına çökebilmiş değilim. Oysa disiplinli bir şekilde, günde sadece ve sadece yarım sayfacık bile yazabilsem, yıl sonunda elimde 180 sayfa kalır... Azımsamayın lütfen zira bir bile sıfırdan yeğdir!

Bir de diyorum ki, arada -keşke becerebilsem- suluboyayla hafifçecik renklendireceğim kendi eskizlerim olsa...

Birkaç da siyah beyaz fotoğraf...Panoramik değil, sadece empresyonist! Anlayana mesajı apaçık gönderen...

Bilet detayları -eğer varsa tabii-, kişisel notlarımı iliştireceğim derkenar...

Başlamak lazım bir yerinden.

Ama nasıl?

Peru&Bolivya Dönüşü / 2010


Bir Nisan klasiği daha bitti! Peru&Bolivya'dan döndüm dün gece. Aklım, ruhum ve yüreğim, bir kuşun kanadında, Titicaca'ın kıyısında kaldı yine...Ne yapsam bu hissi altedemiyorum. Hep bir yetmemişlik hissi, hep bir geri dönme arzusu...Offf! Benim MUTLAKA birkaç günü GÜNEŞ ADASI'nda geçirmem lazım. Orada güneşi batırmam, gece uyumam ve gölün kıyısında sabah güneşi karşılamam lazım. Andların en güzel zirveleri CORDİLLERA REAL'in karlı tepelerine vuran altın renkli ışığı içime doldurmam lazım. Kıyıda oturup susmam ve içimi dinlemem lazım. Ama kimse olmamalı yamacımda. Bir, hadi bilemedin en fazla iki kişi olmalı el mesafemde. Onlar da benimle susmayı bilmeliler orada, o kıyıda... Arınmalıyım o berrak sulara vuran dağların gölgesinde... Ancak ondan sonra yeniden yollara vurmalıyım kendimi, uzaklara -ama- kendime doğru... Bunu bir gün yapacağım; ne zaman bilemiyorum ama yapacağım...
Klasik soruların cevapları:
  • Her şey çok çok güzel geçti.
  • Evet, grup müthiş kafa dengiydi. Benimle birlikte 31 kişilik büyük bir kafileydik ve herkes birbirinden renkliydi ve/ama aramızdaki uyum, yabana atılacak cinsten değildi doğrusu. karşılıklı sevgi-saygı-anlayış-destek, tur boyunca hayatlarımızı kolaylaştırdı.
  • Evet, iki ülkeyi de özlemişim.
  • Lima müthiş bir değişim geçiriyor. Geçen sene hala inşaat halinde olan okyanus kıyısı parkları bitmiş, yeşermiş bile...Bayıldım:)) Gün geçtikçe daha da fazla seviyorum Lima'yı. Son derece renkli bir kültürü var. Kızılderili, İspanyol, Çinli, Afrikalı ve Japon karması/kırması bir şehrin başka türlüolması mümkün mü ki zaten?
  • Lima Art Museum ya da Museo De Arte Lima "MALİ" restorasyondan sonra açılmış. Üç sergi vardı. Üst katlardaki daimi sergiler ise, seneye açılacak. Bina şahane olmuş...Koloniyal bir bina, yüksek iki katlı, ortası avlulu...Parkeleri koyu ahşap, bina beyaz...Avlu siyah-beyaz karolar... Modern ve etkili bir tarz yakalamışlar...Yolunuz düşerse haberiniz olsun:)) Kahvesi de hiç fena değildi...Oradaki fotoğraf sergisinde öğrendim: Uluslararası İKONCAN'ların olağanüstü fotoğraflarını çeken Mario Testino Peru'luymuş! Benimkisi de ne cehalet!
  • İki sene önceki depremde, neredeyse yerle bir olan PARACAS'ta artık birbirinden şık oteller var. En güzeli bizimkiydi: DOUBLE TREE HİLTON PARACAS... Hem son derece şık, hem yalın, hem de doğal malzemeler kullanılarak dekore edilmiş...Kocaman çakıllarla doldurulmuş süs havuzları, kalın bambulardan yapılmış trabzanlar, ince sazlarla döşenmiş saçak altları. Kumsala atılmış bembeyaz şezlonglar. Gri-beyaz-kahve tonlarının ortasında patlayan bir mavi-yeşil havuz...Tek kelimeyle baştan çıkarıcı....Birkaç gün daha kalabilirdim açıkçası...
  • Bir de Valle Sagrado Urubamba'da ARANWA!!! Eski bir HACİENDA, yani koloniyal çiftlik evi... Müthiş bir projeyle otele dönüştürülmüş. Tam ortasında bir eski kilise, bembeyaz ve gece ışıl ışıl...Etrafını suni bir göletle çevrelemişler. Tepede yıldızlar, sularda kilisenin aksi... Daha fazla söze gerek var mı ki?
  • Machu Picchu'ya giden tren yolu, hızlıca onarılmaya çalışılmış. Bu Perulular gerçekten de çalışkan insanlar. Hep birlikte, el ele vermişler ve imkansızı başarmışlar. Bir geçici tren istasyonu yapmışlar hemen. Biz trendeyken, heyelandan dolayı Urubamba'ya uçan rayları ve köklerinden sökülmüş dev ağaçları gördük. Hatta tren yolunu hala onarıyorlardı ve bazı bölümleri oldukça tehlikeli gibiydi. Biz geçerken rayların üzerindeki taşları kenara çakiyordu bazı görevliler. Aslında Avrupa'da falan olsa, belki de bu hattı açmazlardı bile... Ama Peru'nun turizm gelirlerine çok ihtiyacı var ve eğer Machu Picchu olmazsa turizm çöker. Neyse, artık olmuş bitmiş... İnşallah sezonun bundan sonraki bölümlerinde toparlanırlar.

Özlemişim doğrusu. İyi geldi:)) Bir de tabii işin güzel yanı, harika dostlar edindim bu seyahatte. Birbirinin dilinden anlayanların bir araya gelmesi ne iyi, değil mi???

Ege'de Bahar







4 gece 5 gün süren Ege gezimizden dün gece döndük. Gözlerimi kapattığımda hala oradaymışım gibi hissediyorum kendimi oysa maalesef, değilim...İstanbul'u çok sevsem de, yılın bu döneminde, sıcacık güneşin ısıttığı bir Ege kasabasında olmayı tercih ederim. Neyse, en azından bir kaç günlük bile olsa gidebildik ya, buna da şükür...

Egeli olanlarınız bilirler şüphesiz ama ben baharın bunca coşkun bir mevsim olduğunu sanki unutmuşum şehirde kalalı...Doğa manzaraları harikaydı tahmin edebileceğiniz gibi ama gezdiğimiz antik kentler, yediğimiz yemekler ve bol bol fotoğrafladığımız yüzlerce yıllık çarşılar da bir o kadar harikaydı...

Kısaca yaptığımız rotayı anlatayım:
Bergama'da sadece antik Pergamon Akropolü veya aşağıdaki sağlık sitesi Asklepion'u değil, modern Bergama'nın içindeki eski Rum mahallesini, Osmanlı dönemi camilerini ve arastasını gezdik. Karşılaştığımız, tanış olduğumuz tüm Bergamalılar müthiş güleryüzlü insanlardı. Çam fıstığından yapılan KOZAK'ın Fıstık Helvasını unutamayacağım...


Gece Dikili'de kaldık. Pek estetik olmasa da, SHP'li belediye başkanının sayesinde sempati beslediğim bir sahil kasabası Dikili. Ege'nin en ucuz ekmeği orada. 10metreküpe kadar su bedava. Belediye otobüsü de bedava ve hatta okul formalarıyla otobüse binen öğrenciler, evlerinin önüne kadar götürülüyorlar... Jeotermal enerji ile seracılık yapılıyor. Muhalif ve sıradışı bir başkan Osman Özgüven. İlk başkanlığı sırasında yollara kırmızı taş döşettiği için komünist suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştı...Bu da sadece bizim memlekette olur ya! Yolu açık olsun!
Eski Lidya medeniyetinin başkenti Sardes'e uğradık. Doğanın içinde saklı duran Artemis Mabedi büyüledi bizi...Kentin diğer bölümleri de güzel ama bu mabed var ya, işte o, inanılmaz...
Bozdağları aşarak Gediz havzasından, Küçük Menderes havzasına, Ödemiş Ovası'na indik...O Bozdağlar var ya, boşuna Ege'nin Efesi demiyorlar ona! Hala karlıydı başı...
Tire, olağanüstü çarşısı, sıradışı camileri, hamamları, kervansarayları ve tereyağında kızartılarak servis edilen domates soslu köftesi ile kalplerimizi fethetti. Meşhur KARAMBOL oyununu seyretme fırsatı bulduk. Yatırları, efsaneleri ve Güme Dağı'ndan gelen suların aktığı Dere Kahvesi ile inanılmaz zengin bir şehir...
Aydınoğulları Beyliği'nin merkezi Birgi'de zaman duruyor...Biz de bunu yaşadık...Özellikle Ulu Cami'nin karşısındaki Çınaraltı meydan kahvesinde oturunca, zaman gerçekten duruyor...İki çay, iki koruk suyu ve iki bardak mis gibi dağ suyuna bir lira verince, bu duygumuz daha da pekişti...
Ödemiş Müzesi, özellikle entografik kısmıyla çok zengin...Yörenin giysileri, el işlemeleri ile ilgili harika bir koleksiyonu var.
Aydın Dağları'nın eteklerini dolandık uzun uzun. Ne kadar nefis köyler, kasabalar varmış meğer oralarda. Özellikle bir tanesi, Bademli kasabası, koca ülkemizde tek örneği meşhur kalem işli camisiyle, müthiş bir sürpriz oldu.
Afrodisias'a kadar indik ve Sevgi Gönül Salonu'nu gezdik.Sebasteion'dan derlenen olağanüstü frizler, kabartmalar ve yontular sergileniyor. Zaten Afrodisias devrin en büyük heykeltraşlık merkezi olduğundan, her yer yontu dolu...Akşamüstü saatlerinde oraya ulaştığımız için bizden başka kimsecikler yoktu etrafta ve koca sit alanı sadece bizim için oraya konmuş gibiydi adeta.
Büyük Menderes havzasında, Söke Ovası'nda dolandık epeyce. Zaten Büyük Menderes'in deltası benim şu koca dünyada en çok etkilendiğim yerdir... Bir de oranın yakınındaki, terkedilmiş Rum köyü, Eski Doğanbey'de kalınca, iyice havalandı yüreğim...
Didim Apollon Tapınağı, Priene Athena Mabedi, Miletos Antik Tiyatro...Uğradığımız eski dostlar oldu...Olağanüstü bir keşifte bulunduk: Menteşeoğulları'ndan kalma İlyas Bey Camii... Derlenmiş toparlanmış. Balat köyünün yanıbaşında...Gruba da sürpriz olacak...
Bafa kıyısında Herakleia'ya gittik...Yeni adıyla Kapıkırı...Hayatımda gördüğüm en etkileyici coğrafya parçalarından biri...Köy evleri, ahırlar ve başka aklınıza gelecek her şey hala olduğu gibi eski Herakleia kentinin üzerinde duruyor. Mesela eski kent meclisi Bouleuterion'a gitmek için, bir evin içinden geçiyorsunuz ve evin arka bahçesi zaten meclis yeri...Eski ilkokulun bahçesi, antik kentin agorası...Sırtını kocaman Çomak Dağ'a yaslamış, önünde Bafa Gölü, her yer devasa boyutlarda kayalarla süslü...Anlatılacak gibi değil...
Bütün bunlara pırıl pırıl Ege güneşi eşlik edince, biz bile çiçek açtık desem yeridir.
Çok sevdiğim İstanbulumuzun harala gürelesinden kaçıp bir mola vermek ve gerçek baharı yaşamak için Ege gibisi yok vallahi!

Bahar gelmiş memleketime...


Yarın Ege'ye gidiyorum...Bergama, Efes, Afrodisias, Menderes Deltası ve Doğanbey!Heyecanlı ve mutluyum zira şimdi oraları mis gibidir. Yeşil her yerden fışkırıyordur...Yamaçlar çiçeklerle dolu, ağaçlar yüklüdür... Uzun zamandır Anadolu turlarına çıkmadığım için özledim memleketin mevsim geçişlerini. Eskiden hep yollarda izlerdim mevsimleri. Buğdayın boyu ve rengi bir sürü hikaye anlatırdı bana... Sadece otların rengiyle bile anlardım nerede ve hangi mevsimde olduğumuzu ama şimdi artık bu yok hayatımda... Uzun zamandır, mevsimler karıştı benim için...Yani şöyle izah edeyim: Bir hafta Peru, öbür hafta Ege, oradan dön, ardına bir de İskandinavya çak, kenarına Balkanlar ekle ve dönüp bir de Endonezya koy...E şimdi mevsim mi kaldı? Haa, şikayetçi miyim? ASLAAA!!! Hayatta en çok istediğim şeydi, OLDU! Dünya Kazan Ben Kepçe!

Neyse, baharın en taze zamanları şimdi. Geçen haftasonu erkek arkadaşımla, uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaparak, Yıldız Parkı'na gittik. O kendini kaybedip, ardı ardına fotoğraflar çekti, ben ise ağaç dallarının arasından süzülen güneş ışıklarının, lalelerin üstündeki çiy damlalarında yarattığı gökkuşaklarını seyrettim uzun uzun. O minicik damlaların içinde tüm bir evren gizli gibiydi resmen. İnsan durup bakınca görebiliyor ancak... Etrafı gözlemledim bir de tabii ki...Gelenlere baktım. Eskiden türbanlılar ve çarşaflılar çok geliyorlardı ama o gün, acaba sadece bir tesadüf müydü bilemiyorum, bir tane bile çarşaflı kadın yoktu ve sadece bir türbanlı genç kadın gördüm. Genellikle genç aileler masalara yayılmış piknik yapıyorlardı. Malta Köşkü ve Çadır Köşkü' nde orta halli aileler ve emekli görünümlü yaşlı karı kocalar yemek yiyorlardı. Gençler de çoktu oralarda, hem de orta halli, modern görünümlü ve temiz pak gençler... Bahçede son bakımlar yapılıyordu ama genel olarak çiçek tarhları gayet renkliydi. Havuzlar henüz doldurulmamıştı, suni şelaleler ve göletlerde de bakım onarım devam ediyordu ama yine de, herşeye rağmen harikaydı etraf. Haftaya Ege'den döndüğümde de Emirgan Lale Bahçesi'ne gideceğim; sanırım orası da inanılmaz olmuştur şimdi.

Erguvanlar açmış! Bugün farkettim... Anneciğim olsa hemen telefona sarılırdı şimdi: İko erguvanlar açmış diye haber verir, müjdesini isterdi. Bir de leyleklerin gelişini haber verirdi mutlaka... Bu sene ilk defa, bana erguvanları ve leylekleri müjdeleyecek kimsem yok! Sanırım bu duruma da alışsam iyi olacak...

Bu arada hızlı çalışma tempom başlamak üzere: Açılış Peru&Bolivya ile olacak. Ardından Ege, Hırvatistan, Balkanlar, İskandinavya, İzlanda, Endonezya hemen sıralanan önemli turlar...Zaten bunlarla birlikte senenin ilk yarısı bitmiş olacak, ondan sonra da sonbahar-kış turları başlayacak...Zaman bu şekilde öylesine hızlı akıyor ki, insan bazen yetişemeyecekmiş gibi hissediyor ama bir şekilde her şey yerini buluyor. Galiba en doğrusu akışla mücadele etmek yerine, kendini akışa bırakmak...Ne zaman böyle yapsam, içim daha rahatlamış ve kafam daha dingin oluyor.

Tek dileğim güzel bir bahar olsun! Erguvanlar dolsun yüreğimize...

Portakal Çiçeği Kokulu Kızıl Ülke


Nedense elim hiç varmadı bir şeyler yazmaya ama dert mi? Arada harika bir şey yaptım: TURİST OLDUM... Evet yaa...Bunca seneden sonra, bunca senelik rehberlik/tur liderliği deneyimlerimden sonra, hayatımda ilk defa olarak otobüste mikrofon başında olmamanın rahatlığını ve en arka koltukta oturmanın keyfini yaşadım...Otobüsten hep en son ben indim... Otellere girildiğinde resepsiyona koşup, anahtarları almak için çarpışmadım ağırkanlı ön bürocularla... Restorana gidip masa kontrolü yapmadım hiç... Yerel rehberle ertesi günü planlayıp, yapmak istediklerimi "kendi" istediğim şekilde yaptırabilmek için diplomatik kıvraklıklara veya tatlı sertliklere girmedim...Uyandırma saatinden 15 dakika önce uyanıp, uyandırmayı beklemedim...Uyandırma çalmadığında resepsiyonu taciz etmedim... Gece geç saatte, ya da sabah erken saatte ders çalışmadım... Sadece AN'A odaklandım, AN'I yaşadım...Genellikle çalışırken, üç-dört adım sonrasını hesaplayıp, AN'DAN ileride oluruz ama turist olunca bu tamamen farklılaşıyormuş...Çok hoşuma gitti:)) Her sene bir kere mutlaka turist olacağım ve FEST'le mutlaka bir gezi yapacağım. Buna karar verdim...Ama bu işi sadece ve sadece FEST'le yapabilirim. Zira bunca senenin verdiği deneyimle rahatça diyebilirim ki: FEST'te işini gerçekten iyi yapan insanlar var...Hem de her kademede...İçeride, "işin mutfağında" yani ofiste ve "sahada" yani otobüste tur lideri olarak...
Peki nereye gittim?
Şöyle tarif edeyim: Bir tarafı Atlas Okyanusu, bir tarafı Akdeniz, bir yanı çöl, diğer yanı dağ... Dağlarda müthiş sedir ağaçları. Çöllerde doğanın hediyesi ÇÖL GÜLLERİ... Susadınız mı, mis kokulu nane çayı, acıktınız mı tajin veya kuskus... Kum rengi kasabalar, toprak rengi şehirler. Kısaca FAS!!!
Ben çok etkilendim...Hiçbirşey bilmeden yola çıkmıştım, bayağı sürpriz oldu... Tabii bir sürü isim vardı kafamda: Casablanca, Marrakesh, Ouarzazate...Ama en çok etkilendiklerim bunların dışındaki yerler/şeyler oldu.


  • FES kenti muhteşem! Benim birinci sıraya oturttuğum yer burası oldu. Daracık sokaklar, açık sarı rengini muhafaza eden bir eski şehir bölümü... O sokakların içine saklanmış hareketli yaşam, çarşılar, dükkanlar, camiler ve medreseler. Arabanın giremediği o şehir dokusunun içinde mal taşıyan eşekler ve katırlar. Eski başkentlerden birisi FES ve bugün hala ülkenin manevi başkentliğini sürdürüyor. Eskiden kervanların geçiş noktasındaki en önemli duraklardan biriymiş ve zenginliği ile herkesi kendine çekermiş. Büyük bir ilim merkeziymiş. Dönemin en önemli üstadları burada toplanırmış. İşte bu birikim, o daracık sokakların arasındaki labirentlerde kıvrıla büküle yürürken, duvarları ve avluları aşıp içinize işliyor hala...Bence inanılmaz bir atmosfer ve müthiş bir deneyim...Evet, evet...Birinci sırada kesinlikle FES!

  • UDAİA KASBA'sı... Kişisel listemdeki ikinci sırada yer alıyor. Başkent Rabat'ta, deniz kıyısına inen eski bir bölgede, etrafı surlarla çevrilmiş bu müthiş kasba, özellikle mavi - beyaz evleriyle beni büyüledi. Yine daracık sokaklar, son derece fotojenik mavi kapılar... Beklenmedik bir sürprizdi ve çok hoşuma gitti. Yürüyüşün sonunda, badem kurabiyeleri ve nane çayı bulunca daha da fazla beğendim:)) Yüzüme çarpan kuvvetli okyanus kokulu rüzgar da işin cabası oldu.

  • Kişisel listemde üçüncü sıraya MARRAKESH'in ünlü JEMA EL F'NA MAYDANI'nı koyuyorum. Meydanı dolanırken "Bu kadar yer gezdim dolaştım ama burası kadar çılgın bir yeri acaba nerede gördüm" diye düşünüp durdum. Gerçekten ama gerçekten her anlamda sıradışı bir yer burası ve saatlerce yürümeme rağmen hiç sıkılmadım. Öğleden sonra saat 16.00 civarında başlıyor hayat ve açılışı yapanlar genellikle taze portakal suyu sıkıp satan arabalar oluyor. Sonra salyangoz haşlaması satan arabalar geliyor meydana ve bu sıralarda akşam saatlerinde binlerce insanı doyuracak mobil restoranlar kurulmaya başlanıyor. Akşam gölgeler iyice bastırdığında, her yer iyice canlanıyor: Dansçılar, müzisyenler, etrafına yüzlerce kişiyi toplayan meddahlar, sihirbazlar, kınacılar, tezgahlarında azı dişleri veya takma damak gibi mallarını sergileyen dişçiler, yılan oynatıcıları, kılıç ve ateş yutanlar, millete devekuşu yumurtası veya gergedan boynuzu tozu satan tuhaf görünümlü tüccarlar, hokkabazlar, cambazlar...İnanılmaz oluyor gerçekten! Meydanın ayrı bir bölümüne kurulan yüze yakın mobil restoranda, hem Faslılar hem de midesine güvenen turistler omuz omuza yemek yiyorlar. Yenilenler: Çöp şiş, dil balığı, kalamar tava, kızarmış karides, çeşitli salatalar, sebzeli veya etli kuskus...Bir de sakatatçılar var ki müşterileri genellikle Faslılar oluyor zira yabancılar için ağızlarından dışarı sarkmış dilleriyle koyun ya da inek kelleleri biraz "hazmı zor" manzaralar yaratıyor. Ben de bir akşam yemeğimi bu meydanda yedim: Bir porsiyon kalamar, salata, kola, ekmek ve meşhur acılı sos "harissa"...Galiba hepsine 7 dolar verdim...O kadar ucuz yani... Üstüne de meydan manzaralı kafelerden birinde bir "café noir" çektim cila niyetine... Sanırım o gün o meydanda toplam 6,5 saat geçirdim ve hiç sıkılmadım...

  • Kişisel listemdeki dördüncü sırada Orta Atlaslar'dan geçerken gördüğümüz ATLAS SEDİRİ var...Ulu ağaçlar. Kocaman gövdeler...Dünyanın en dayanıklı ahşaplarını veriyor bu ağaçlar ve görünümleri tek kelimeyle anıtsal.

  • Beşinci sıraya çöl güllerini koyuyorum. Doğanın en güzel hediyelerinden biri bence. Çöl kumları kristallere dönüşüyor ve sonra birleşerek, adeta gül yaprakları gibi şekiller oluşturuyorlar. Bir araya geldiklerinde ortaya resmen kumdan bakara gülleri, japon gülleri ve yaban gülleri çıkıyor. Gözümle görmesem inanamazdım ama gördüm ve alıp evime getirdim:))

Bunlar benim ilk beşim ama daha o kadar çok şey var ki anlatacak, nasıl özetlesem diye düşünüyorum. Karlı Yüksek Atlasları mı anlatsam, yoksa incecik altın rengi kumuyla Merzuga Çölü'nü mü? Casablanca'nın batılı görünümünü mü yoksa Marrakesh'in portakal çiçeği kokan bulvarlarını mı? Kızıl renkli kasbalar mı, zümrüt rengi vahalar mı?


Hepsini beğendim... İyi ki gitmişiz!

Okuma Önerileri... Sergi Haberleri...


Bir dolu kitap var elimde yine...Şekerci dükkanına düşmüş çocuklar gibi, hangisine dalsam diye heyecanla düşünüp duruyorum. Biraz felsefe, biraz din, biraz macera, biraz kurgu, biraz bilim kurgu...Hepsinden var yani...

En son bitirdiğim kitabı anlatayım: Frank Schatzing'den SÜRÜ... Okyanusların derinliklerinden beslenen tuhaf mı tuhaf ama insanı bir o kadar da düşünmeye sevkeden, çevreci bir kitap. Bir sürü şey öğrendim ve bu öğrendiklerimi özellikle İskandinavya ve İzlanda turlarımda anlatmayı planlıyorum. Örneğin, bu kitabı okuyana dek, dünyanın kara parçalarının oluşmasında etkili STOREGGA KAYMASI denilen olağanüstü yıkıcı fenomenden haberim yoktu. Deniz memelilerinin genel davranış modelleri, beslenişleri; deniz bakterilerinin, derin deniz tekhücrelilerinin bireysel ya da simbiyotik yaşam formları; okyanuslardaki petrol platformlarının inşa ediliş ve işleyiş prensipleri; İNUİT'lerin gelenek ve görenekleri; açık denizde sıcak/soğuk su akıntılarının kıyılarda yarattığı iklimsel etkiler, uzun vadede döngü değişirse olabilecekler ve bunun insan soyu üzerindeki ölümcül etkileri; hidrat buzulları...Bunlar ilk andan aklıma gelen öğrendiklerim...Kitabın yaklaşık 800 sayfa olduğunu ve tüm kitabı okurken, her zaman olduğu gibi, kurşunkalemle satır altlarını çizdiğimi söylersem, ne kadar çok malzeme biriktirdiğimi tahmin edebilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa, başrolünde Jodie Foster'ın oynadığı CONTACT filmini sevdiyseniz ve evrene/dünyaya at gözlükleriyle bakmıyorsanız bu kitabı çok seversiniz...Olağanüstü edebiyat beklemeyin ama okuyacaklarınız sizi epeyce mutlu kılacak... Uzaylıları gökyüzünden beklemeyin ve dünyadaki TEK akıllı canlının BİZ olduğumuzu sanmayın!
Dünden beri okumakta olduğum ve hızla yarıladığım bir kitap da Derman Bayıldı tarafından yazılmış: Bizans'ta Üç İmparatoriçe Theodora - İrini - Zoe . Değişik kaynaklardan faydalanarak, ortaya hap şeklinde bir kitap çıkarmış. Doğu Roma İmparatorluğu'nun tahtına ortak olmuş üç önemli kadını anlatmış bu çalışmada ve tarihsel olayları sadece soğuk ve nesnel bir bakışla vermek yerine, biraz da romanlaştırarak anlatmış. İstanbul'un değişik dönemlerine damgalarını vurmuş bu üç güçlü kadını hızlıca tanımak için, ilginç ve kolay okunan bir kitap. Yine fazla edebiyat yok, fazla detay da yok ama bu üç kadını tanımak için yeterli olacaktır. Benim meşhur "İstanbul'un Kadınları ve Kadın Eserleri" turum için pek çok malzeme çıkıyor okurken...

Rifailik hakkında bir kitap okuyorum: Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk... Rifailiğin şu andaki en önemli temsilcisi Cemalnur Sargut Hanımefendi ile yapılmış uzun bir söyleşinin kitaplaştırılmış hali. Yine bu zarif hanımefendiyi, geçtiğimiz Cumartesi günü, İstanbul Kadın Eserleri Kütüphanesi'nde harika bir panelde dinleme fırsatı yakaladım. Konuşmacıların hepsi olağanüstüydüler açıkçası ama Cemalnur Sargut Hanımefendi, tabii ki içindeki aşkı öyle güzel yansıtıyordu ki, dinleyenlerin hepsi çok etkilendiler. Merak edenler için hemen ekleyeyim: Panelin konusu "Tasavvuf'ta Kadın" idi...

Uğur Kökden'in sanat üzerine denemelerinin bulunduğu Zaman Devriyeleri beni benden aldı ve götürdü en sevdiğim müzelere...Kimler yoktu ki orada? Rembrandt'tan Haals'a Kuzey'in puslu ustaları, Fatma Tülin'den Celile Hanım'a ülkemizin kadın ressamları... Müthiş tablolar, o tabloların arka planında olanlar, ressamların hayat öyküleri, sanat yaşamlarının kısa bir öyküsü... O kitabı okurken de Avrupa'da yaptığım turlarda anlatabileceğim yeni şeyler ekledim dağarcığıma...

Sıradakilere gelince....Tabii ki Enis Batur'dan bir kitap var her zamanki gibi: Başkalaşımlar. Fazla bir şey söyleyemeyeceğim zira ne desem az! En sevdiğim yazar, en sevdiğim beyin...

Bir kalın kitap bekliyor yine: İmprimatur. 17. yüzyıl Roma'sına götürecek eser beni...Barok Çağ'ın müziği, resmi, tıbbı, gastronomi ve astrolojisi ile sürüklenen 870 sayfalık bir koca eser. İki yazarı var kitabın: Rita Monaldi ve Francesco Sorti... Kitabın içinde bir de müzik CD'si var. Kitabın okunması sırasında dinlenmesi gereken müzikleri içeriyor. Bu yazıyı yazarken bir yandan da o CD'yi dinlemekteyim. HARİKA!!! İmprimatur, Papa'nın bir eserin yayınlanması için verdiği onay demekmiş... Kitabın alt başlığı, belki de sloganı şöyle: Sırları istediğiniz kadar yayınlayın, gerçek esrarını korur...

Şimdi gelelim son günlerde gezdiğim sergilere...

Cumartesi günü Tasavvuf'ta Kadın panelinden sonra soluğu İstiklal'de aldık. İlk iş Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'ne koştuk. Üst katta Lidyalılar ve Dünyaları Sergisi vardı. Anadolu'nun bu ilginç ve kendine has toplumu üzerine çok güzel hazırlanmış bir sergiydi. 15 Mayıs'a kadar açık... Başkentlerinin yamacından geçen nehrin altın dolu sularının nasıl da ülkenin kaderini değiştirdiğini, nasıl evlerde yaşadıklarını, çanak çömleklerini, at ve atçılık geleneklerini öğrenmek için harika bir fırsat!

Alt katta, Sermet Çifter salonunda ise bir DİVA'nın sergisi vardı: Semiha Berksoy - Ben Yaşardım Aşk ve Sanatla-!!! Allahım, o ne üretkenlik, o ne hayalgücü... O ne ses! O ne yetenek! Tek bir çizgiyle, dünyanın lafını edebilmek! Ne kadar şanslıydık ki, tam biz gezmeye başladığımızda Semiha Hanım'ın kızı Zeliha Berksoy bir gruba eşlik ederek içeri girdi. Serginin bir kısmını onun ağzından dinleyerek gezme şansına erdik ki bu müthiş bir şey oldu. Bazı resimleri ne için ve hangi düşünceyle yarattığını kızından duymak harikaydı doğrusu.

Oradan Pera Müzesi'ne geçtik ve Picasso'nun Suite Vollard serisini görmek için müzenin 4. ve 5. katlarına yollandık hemen. Sanatçının bu serisinin tamamını görmek çok kolay bir şey değilmiş ve Mapfre sigortanın elinde bulunan koleksiyon, serinin tümünü içeriyormuş. Çok hoş oldu ve görgümüz/bilgimiz artarak ayrıldık sergiden. İtiraf edeyim ki, Picasso'yu hiç bir zaman kendime yakın hissedemedim ve bu fikrim değişeceğe de pek benzemiyor.

Bugün ise Enis Batur'un kitapları sayesinde tanıdığım Fatma Tülin'in, Nişantaşı'nda iki galeride sergilenen eserlerini görmeye gittim. Serginin adı "Gezici Parçalar" ... İki bölüm halinde sergilenmiş eserler... Her bir parça hem "TEK" ve "BİRİCİK" olmak üzere yaratılmış ama aynı zamanda bir o kadar da "BÜTÜN" ve "BİRLİKTE" var olabiliyorlar. BAKAN ve GÖREN kişinin duygularına göre bir araya gelebilen BAĞIMSIZ parçalar ve bence inanılmaz etkileyici... Çok hoş bir gün oldu bu sayede...

Kışın İstanbul'u seviyorum derim ya, haksız mıyım sizce? Kitaplar, sergiler, konserler... Hayatı anlamlı kılan şeyler...

Nişantaşı Notları / 1

Ohh beee!!! Sonunda taşındım! Evimin doğalgazı bağlandı. Kalorifer peteklerinin havası alındı, musluklarımdan da sıcak su akıyor artık! Başvurularımda adres olarak Nişantaşı'nı veriyorum ve evden çıktığımda, hayatın tam ortasına düşüyorum -ki istediğim tam da buydu-.
Geçenlerde bir arkadaşım söyledi: Eğer birine beddua etmek istiyorsan "Taşınasın İnşallah!" de, yeter!!! Valla haklıymış...Ben ki, normalde taşınmayı hiç dert etmem, bu sefer anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yeridir...Ama geçti...Bitti...Artık pencerelerine İKEA'nın dantelli perdelerini taktığım, tatlı bir Nişantaşı dairem oldu:)) Cuma günü de çiçekli kumaşla kaplatmaya verdiğim koltuklarım da gelsin, "tam süper" olacak. Tabii bununla da bitmiyor: Daha sırada bağlanmasını beklediğim KabloTV var...Şantiye elektriği ve suyu kullandığımız için, bunların da üzerimize alınması lazım...Neyse, bunlar da olur...
Sanırım eskiden Harem Notları olarak adlandırdığım yaşam dizimi, Nişantaşı Notları olarak sürdüreceğim. Bugünkü de birincisi olsun...
Geçen sene tam da bu günlerde, Harem'e taşınmış, yerleşmiştim. Arada çok acayip olaylar olmuştu hatta...Güleyim mi ağlayayım mı bilememiştim. Sonra gülmeye karar verip, her ne gelirse gelsin, hayrıma olacağına inanıp, herşeyi akışına bırakmıştım. Hatta kısa bir süre sonra, da herşey düzene girmiş ve ben hayata artık bambaşka gözlerle bakmaya başlamıştım. Fakat yazın, en beklenmedik bir anda, annemi kaybedip de yapayalnız kalınca, artık bir ailem olmadığı gerçeğiyle savaşmak çok ama çok yormuştu beni. Erkek arkadaşım, sağolsun, yuvasını açtı. Yalnız kalmadım hiç...Hem o, hem de dostlarım yalnız kalmama ve böyle hissetmeme izin vermediler...Dolayısıyla Harem evine hiç gitmez oldum. Ama "Kendine Ait Bir Oda" sendromu hiç bırakmadı yakamı...Sonunda, yalnız kalsam da, içinde kendimi yalnız hissetmeyeceğim bir mekan arayışına girdim. Nişantaşı bu tarife uyuyordu ve hem erkek arkadaşıma, hem de can dostum Pürlen'e yakındı...Neticede, şu anda, artık İstanbul'un bu güzide semtinde, kendime ait bir odam var:)) İçinde ne kadar vakit geçireceğimi henüz bilemiyorum ama yeniden başlamak için hiç de fena gözükmüyor...
Nişantaşı hakkında ilk izlenimlerimi çok yakında paylaşmaya başlayacağım. Şu anda ilk farkettiğim şeyler şunlar:
  • Uzun zamandır sokaktan geçen yoğurtçu görmemiştim. Geçen gün çıngırağının sesini ilk duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Çocukluğumdaki gibi bir tatlı his doldu içime. Henüz yoğurt almadım ama bir gün alacağım. Malaya benzeyen aletiyle, yoğurdu kesip tabağa koyuşunu seyretmek için...
  • Şu ana dek muhatap olduğum bütün esnaf, son derece efendi insanlar. Kibar ve gün görmüş geçirmiş halleri var.
  • POLEN PASTANESİ, SÜPERRRRRRRRRRRRRRRR... Allahım!!! Bir ekleri var...Bir tartöletleri var...Krem patisöri'nin lezzeti, inanılmazzzzzzz... Gitti rejimler, gelsin kilolar!!!
  • TATBAK'ı buralarda herkes bilirmiş...O ne lahmacun?! O ne fıstıklı kebap?! Bugüne dek nasıl oldu da bunlardan bihaber yaşamışım ben? Neyse ki, eksikliklerimi giderme konusunda- en azından gastronomik anlamda- çok hızlıyımdır.
  • KabloTV bağlatmak neredeyse bir hafta sürüyor. Pazartesi başvurdum, Cumartesi inşallah bağlanacak! Yani bugün sünnet-yarın deniz değilmiş...

Kısacası, taşınma işlemi tamam da, yerleşme işlemleri hala sürüyor...Ama en azından artık evim sıcak ve sıcak suyum akıyor:)) Daha ne olsun?

Kısa Bir Taşın(ama)ma/Yerleş(eme)me Öyküsü


1 Şubat 2010 tarihinden başlayarak, harika bir ev tuttum kendime. Tam istediğim yerde şıkır şıkır bir daire... Kontratı yaptım ve hemen ardından tura çıktım ve turun her dakikasında bir an evvel İstanbul'a dönüp, yeni cici evime yerleşeceğimi hayal ettim. Bu benim için yeni bir sayfa açmak, herşeyi sıfırlamak anlamına gelecek olan son derece önemli bir adım olacaktı. Tur bitti, İstanbul'a döndüm. Hafta sonunu ancak geçirdim içim içimi yiyerek ve hemen hafta başında, nakliyat firmasını aradım. Önceden tanıdık olduğumuz için, iyi de bir fiyat verdiler bana ve hoppaaa deyip taşındım. Eşyayı attım yeni eve, kombinin bağlanması için de hemen Baymak yetkililerini aradım. Ev yeni inşa edilmiş kombili bir daire olduğu için, "ilk çalıştırma" gerekiyordu... Neyse, lafı uzatmayayım... Sadece şunu söyleyeceğim:

Neredeyse ay bitti ve ben dairemin içinde bir gece bile uyuyamadım...Neden mi?

Çünküüüüüüü...

Hala kombim bağlanmış değil...

Kombim bağlanmadığı için ev buz gibi ve sıcak suyum da yok.

İGDAŞ Okmeydanı çalışanları ile artık kanka olduk.

Ev sahibim bile kendi dairesinin numarasını ve tam adresini bilmiyormuş. Kontrat tamamen yanlış yapılmış...

ve saire, ve saire...

Ben bu evreni yakalarsam torpiline başlayacağım...EYYY ŞEBO İNSANI!!! Duy sesimi....

Neyse, şaka bir yana, bu bekleme durumunun bana faydaları da olmadı değil...O kadar çok ıvır zıvır attım ki, anlatamam. Neredeyse her gün battal boy çöp torbalarıyla kağıt, zamanı geçmiş gereksiz belge, dünyanın dört bir yanından toplayıp biriktirdiğim vadesi dolmuş broşürler, kurumuş/yazmayan/tükenmiş-tükenmez kalemler, artık senelerdir çalışmadığım turizm acentalarının miyadı dolmuş voucher koçanları, son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar... Eski giysileri zaten dağıtmıştım... Aman Allahım!!! Resmen bir çöp ev olmaya ramak kalmış ve ben farkında değilmişim hala...

Geçen hafta Sultanhamam'da kumaşçıları dolaştık Didi ve onun vasıtasıyla tanıdığım Lalehan ile...Çiçekli nefis kumaşlar aldım ve koltuklarımı kaplatmaya gönderdim. Alışveriş üstüne bir de Hamdi'de kebap çaktık ki, günün en zevkli kısmı buydu diyebilirim. Kusura bakmayın ama ayva tatlısına ruhumu satabilirdim...Manzara nefisti, gökyüzü de yağmur bulutlarından yeni sıyrıldığı için harika bir maviyi yansıtıyordu aralardan. Bir de Süleymaniye üstüne güneş düşünce, ortalığı altın renkli bir toz kapladı sanki...Nefisti, nefis...

Mutluydum, aslında hala da mutluyum ama maalesef bir türlü evime yerleşemediğim için biraz da kızgınım. Bana bu saçmalığı yaşatan dairesinin numarasını dahi bilmeyen ev sahibimi/aradaki emlakçımı-ki en az kusur onda-/apartmanın doğalgaz işlerini yapan ve yalapşap iş yaptığı için beni ortada bırakan taşeron firmayı buradan esefle kınıyorum!!! Laf olsun işte!!! Kimsenin umrunda olacak değil ya...

Velhasıl, işin komik tarafı, şu anda üzerimde ŞUBAT ve hatta MART kirası bile ödenmiş 2 adet daire var ve ben kendi evimde kalamıyorum... İşin şaka kısmını görebilmeyi başardığım anda eminim çooook güleceğim...

Arkası yarın:))



Tokay Oda Filarmoni




Bu akşam İTÜ Maçka Mustafa Kemal Konferans Salonu'nda değişik bir konser vardı. Hayır, bu seferki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın artık -bana göre- demode kalan konser programlarından biri değildi... Bu seferki, ülkemizin sayılı kadın şeflerinden Serâ Tokay'ın 2004'de kurduğu Tokay Oda Filarmoni'nin seslendirdiği sıradışı eserlerle dolu harika bir programdı. Üç eser dinledik ve üçü de birbirinden ilginçti...


Konserin açılış parçası, Schönberg'in Op.9 Oda Senfonisi oldu. İlk defa dinlediğim, pek de kolay olmayan, dinleyiciden de katılım ve dikkat gerektiren "zahmetli" bir müzik parçasıydı. Enstrümanların geçişlerini takip ederken, müzik içinize işliyor ve o zaman birbirinden çok farklı olan tonları aralarda yakalayıp, yorumlayabiliyorsunuz. Öyle "Kapat gözünü, kırları bayırları hayal et" tarzı müziklerden değil...Bunu bekleyen kimi dinleyiciler, neye uğradıklarını şaşırdılar ve ben de onların yüz ifadelerini seyrederken pek eğlendim.


Konserin ikinci parçası, Dvorak'ın Op. 44 Nefesli Çalgılar İçin Serenad'ıydı. Bütün yaylılar sahneyi terkettiler ve geride tüba, bas klarinet, kontrfagot gibi her zaman sahnede görme fırsatımız olmayan enstrümanları da içeren bir müzisyenler topluluğu kaldı. Eser çok hoştu açıkçası...

Aradan sonra yeniden sahneye çıkan nefesli çalgıların yanında bu sefer de, bir viyolonsel ve kontrbas vardı ve seslendirilecek eser Richard Strauss'un Op.4 Süit'iydi... Dinlediğim eserler içinde en sevdiğim, bu oldu.


Konser sonunda dinleyiciler hallerinden memnun görünüyordu. Schönberg'de biraz sarsılmış olsalar da, sonrasında toparlandılar.

Orkestranın internet sitesinden okuduğuma göre, 2010 yılı içinde 5-6 konser vermeyi düşünüyorlarmış. Seslendirilecek eserler arasında ülkemizde pek fazla duymadığımız yapıtlar olacakmış. Genellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısı döneminden besteciler seçeceklermiş. Schönberg, Webern, Stravinsky, Berg... Sizce de müthiş değil mi?

Kısa notlar:

  • İTÜ Maçka'daki Mustafa Kemal Konferans Salonu, kelimenin tam anlamıyla KÖHNE bir yer... Klasik müziğin bu tozlu salonlara mahkum kalmasına üzülüyorum. Tamam, tabii ki CRR, Lütfi Kırdar, İş Sanat gibi şahane yerler de var ama beni üzen, şehrimizin adını taşıyan Devlet Senfoni Orkestrası'nın, AKM'nin kapanması ile yersiz yurtsuz kalmış olması galiba. Üstelik KÜLTÜR BAŞKENTİ olduğumuz senede...Orkestramızın evi yok! Öte yandan kaç İstanbullu orkestrasına sahip çıkıyordu ki zaten? Neyse, bu yazının konusu bu değil aslında. Ama bunu da yazayım bir ara demek ki...
  • Bu akşamki dinleyici kitlesi içinde, aslında gazinoya giderken yolu yanlışlıkla bu salona düşmüşe benzeyen tipler vardı. Schönberg başlayınca neye uğradıklarını şaşırdılar...Aralarında konuşmaya, kıs kıs gülmeye ve birbirlerinin böğürlerine dirsek atıp, şakalaşmaya başladılar. Zaten arada da çıkıp gittiler.
  • Bir başka grup dinleyici ise, eser bitmeden, her bölümün sonunda,olur olmaz yerde alkışlayıp durdu. Bu hareket, evrensel olarak, klasik müzik adabına ne kadar uzak olunduğunun en büyük göstergesidir...
  • Fuayede kahve, bisküvi v.s satan bir büfecik vardı ama ortam keyifli değildi bence. Yani hani "al arkadaşını, konser arasında bir kahve içip, azıcık etrafı gözle, kim var kim yok bir bak" tarzı bir ortam değildi. Zaten ben de yalnız olduğum için hiç çıkmadım.
  • Bir de sürekli şekerleme/bisküvi/gofret yiyen birileri vardı. Hışır hışır kağıtları açıp açıp bir şeyler atıştırıp durdular. Off ki ne off!!!

Yine de herşeye rağmen, Serâ Tokay'a ve onun bageti altında bir araya gelmiş bütün müzisyenlere teşekkür etmem lazım zira ülkemizin şartları içinde resmen Don Kişot'luk yapıyorlar.

İşte tam da bu yüzden derim ki, Tokay Oda Filarmoni'nin konserlerini kaçırmamak ve sonuna kadar destek olmak lazım. Koyu karanlığı delen ışık hüzmelerinden biri de bu insanlar...Ve ancak bizlerle çoğalır ışık...

http://www.tokayfilarmoni.com/

Taşınma Halleri


Son iki senede kaç kez taşındım, kaç kez ev değiştirdim, kaç kez eşya toparladım artık unuttum. Her seferinde daha da azaltmaya uğraşırken, eşya ve özellikle ıvır zıvır miktarının sürekli artmasına nasıl da şaşırıyorum bir bilseniz... Ağır ve "havaleli" olarak tabir edilen eşyam olmamasına rağmen, mutfak eşyalarının, kitapların, ve senelerdir sağdan solda toplanıp evin içinde bir şekilde yer tutmuş diğer şeylerin miktarı, geçen gün beni taşımaya gelen şirketin adamlarını da epeyce şaşırttı. Oysa bunun böyle olduğunu özellikle belirtmiştim. Demeki ki, tek kişinin ıvır zıvırı, kitabı ve mutfak eşyası ne kadar olabilir ki diye düşünmüş olacaklar ki, gördükleri manzara karşısında biraz ekstra "planning" yapmak zorunda kaldılar...Neyse ki yükleme işinin sonunda getirdikleri araca sığdı her şey ve Harem evini ardımda bırakıp, yeni mahalleme doğru yola çıktığımda, tuhaf bir biçimde, eski yaşamıma da veda ettiğim hissine kapıldım.

Bu blogu takip edenler bilirler mutlaka: Annemin kaybından sonra, Anadolu yakasında sürdürdüğüm yaşantımı Avrupa yakasına taşımaya karar vermiş ve daha önce hiç yaşamadığım bir bölge olan Nişantaşı'nda ev bakmaya başlamıştım. Uzun süren meşakkatli araştırmalar, arada yaşanan türlü sinir harpleri ve hayal kırıklıklarının ardından, tam da istediğim gibi bir daire buldum. Hayal kırıklıkları ve sinir harpleri derken emlakçılarla yaşananları anlatmaya çalışıyorum. Zira ev arama sırasında pek çok kıymetli bilgi edindim. İşte sıralıyorum:

1- Eğer daire "bahçe katı" olarak geçiyorsa, bilin ki orası girişin altında, pislik içinde bir boşluğa bakan, rutubet kokulu bir dairedir.

2- Eğer daire "bahçe stüdyo" olarak geçiyorsa daha da kötü; çünkü bu sefer aynı pisliğe bakan bir hücreden bahsediliyor demektir. Genellikle bahçe denen yerde iğrenç kediler yuva yapmış oluyorlar ve etraf afedersiniz kedi çişi kokuyor oluyor. Yanlış anlamayın, kedilere karşı özel bir tavrım yok ama bir sürüsü bir arada olunca, cinlerim tepeme çıkıyor.

3- "Bakımlı şirin daire" deniyorsa, bilin ki içine en az 5 milyar para dökmeniz lazım. Üstelik "şirin" kelimesi ne anlama geliyor hala anlayabilmiş değilim. Haa tecrübelerime dayanarak, "küçücük" anlamına geldiğini çözdüm sayılır...

4- "Teşvikiye Camii'ne yakın" deniyorsa, bilin ki, Beşiktaş Evlendirme Dairesi'ne daha yakın...

5- "Merkezi konumda" lafını hala tam çözemedim zira beni her götürdüleri ev, emlakçılar için hep "merkezi" idi... Nereye göre merkezi???

6- "Aile Apartmanı" deniyorsa, bilin ki, apartmandan içeri girdiğiniz anda, pişirilen yemeklerin kavrulmakta olan soğanlarının kokuları üzerinize bulut gibi yapışacak demektir. Hayatta en nefret ettiğim şeydir...

7- "Bakımlı çatı katı" genellikle tuhaf bir çatı altı boşluğu ihtiva eden, küçük bir daire demektir. O boşluktan ne oda olur, ne başka bir şey. Ama sordular mı, çatı katı...Hele bir de o boşluğa dairenin içinden merdivenle çıkılıyorsa, al sana çatı dubleksi!!! Haa, tabii bu arada asansör falan YOK!!!

8- "Kupon Daire"? Çözemedim...İleride inşallah...

9- "Kelepir" ? Hiç girmeyelim o trafiğe...Ne köy olur, ne kasaba!!!

10- "Sahibinden" diye aradığım 10 ilanın 9'u emlakçı çıktı. Aman dikkat!!!

11- Eğer daireyi anlatırken sadece"Masrafsız" diyorlarsa, yeri kesin kötüdür. Daire de pek sevimli değildir...

Bunlar ilk olarak aklıma gelen şeyler. Aslında liste uzar gider ama sizler de tahmin edebilirsiniz az çok...

Nihayet, aradığımı buldum ve sonunda taşındım. Tek sorunum, doğalgaz bağlantıları için yapılmış olan bir hata...Dolayısıyla evim buz gibi ve orada kalamıyorum henüz. Ama her gün gidip eşyalarımı karıştırıyorum. Hala bir sürü şey atıyorum. Yeni hayata temiz temiz başlayayım istiyorum.

Nişantaşı keyifli bir yaşam yerine benziyor. Sanırım burada iyi vakit geçireceğim. "Harem Notları" yazıyordum eskiden, şimdi de "Nişantaşı Notları" yazarım artık:))

Şans dileyin!!!

İstikamet AFRİKA!!!




Valla aslında kendi kendime bir söz vermiştim: AFRİKA'ya tur götürmem!!! Olmadı, sözümü tutamadım ve yarın Tanzanya'ya gitmek üzere yola çıkıyorum.


En son seneler evvel Ayşegül'ümle gitmiştik Afrika'ya...O istemişti onu oralara götürmemi...O yıl Portekizli gruplara çalışmıştım back to back, ekonomik olarak epeyce rahatlamıştım ve iyi de bir bütçe ayırmıştım seyahat planlarımız için. Kızkardeşim Ayşegül'e de sözüm vardı, nereye isterse oraya götürecektim. Rahmetli bana şöyle demişti: Abla beni hayvanları göreceğim bir yere götür. Ben de Afrika'ya ne dersin diye sorduğumda, gözlerinde oluşan pırıltı yeterli cevabı vermişti zaten bana...Seneler sonra, hatta o bu dünyadan göçüp gittikten bile çok sonra, onun bu seyahatimiz sırasında yazdığı günlüğünü buldum. Bir cümle vardı orada: Ablam bu dünyadaki en iyi abla... Daha başka bir sürü güzel şey sıralamıştı defterine ve ben bunu bulduğumda hüngür hüngür ağlamıştım. Şu anda da bu satırları yazarken gözlerimden yaşlar süzülüyor. Seneler geçti aradan ve yaşamımın en sert virajlarını aldığım zamanların sonunda, tam da onun doğumgününe denk gelen zamanda, onunla gezip dolaştığımız ve benim sonrasında gitmeye hiç cesaret edemediğim o vahşi coğrafyaya gidiyorum. Çemberi kapatmaya...Vedalaşmaya... Ve en sonunda belki de yeniden başlamaya...




Geleceğin Büyük Maestro'su...Robin Ticciati!







Bu akşam Mozarteum'da müthiş bir konser daha izledik. Ligeti, Kurtag ve Mozart'ın iki eserinden oluşan harika bir program ile, buradaki konser maratonumuzu tamamladık ve yarın sabah dönüşe geçiyoruz. Darısı Salzburg Paskalya Festivali'ne ve gelecek senenin Mozart haftasına!
Bu akşamki konserin en can alıcı noktası, benim için ne genç solistlerdi, ne de olağanüstü orkestraydı. Benim için gecenin sürprizi ve yıldızı, genç maestro Robin Ticciati oldu. Sir Simon Rattle'ı akıl hocası olarak kabul eden 1983 Londra doğumlu bu genç şef, gencecik yaşına rağmen, Mozarteum gibi kocaman ve köklü bir orkestrayı büyük bir ustalıkla yönetti. Duruşu, müziği okuyuşu, beden dili, orkestrayla kurduğu göz teması, benim gibi işin profesyoneli olmayanları dahi etkiledi.
Sanırım ileride epeyce bahsini duyacağız. Ben takipte olacağım...

Salzburg'da Kış Festivali... Yaşasın Mozart!

Christoph Eschenbach

Andras Shiff

Henüz iki gündür buradayım ama herşeyi o kadar dolu dolu yaşıyoruz ki sanki haftalardır Salzburg'daymışım gibi hissediyorum. Avrupa'nın en sevdiğim şehri ünvanını taşıyan bu mücevher kutusu kent, bu sefer de festival havasıyla sarmaladı beni. Dışarısı çok soğuk, şehri çevreleyen tepeler karla kaplı ama müziğin gücü o kadar büyük ki, ne üşüdüğümü farkediyorum ne de yoruluyorum. Beraberimdeki 19 tatlı insan da aynen benim gibi hissediyor olacaklar ki kimseden aksi yönde ses çıkmıyor.


Dün akşam Salzburg'un Haus Für Mozart isimli müthiş konser salonunda, Mozart'ın Idomeneo'sunu izledik. Genellikle Mozart'ın daha sık sahnelenen, nispeten daha popüler operalarını pek sevmem. Mesela Don Giovanni'de ölesiye sıkılırım, Figaro'nun Düğünü'nde de pek farklı değildir durumum. Buna rağmen, Sihirli Flüt'ün, melodilerini neredeyse ezbere bildiğim aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam ama bu da sadece o opera için geçerlidir. Cosi Fan Tutte, La Clemenza Di Tito, Pontus Kralı Mitridates...Bir çırpıda aklıma geliyorlar ama ben galiba daha çok Verdi-Puccini'ciyim... Ayrıca Wagner'in Nibelungen serisine taparım. Ağırdır mağırdır ama çok müthiştir... Bir de tabii ki erken dönem operaları vardır ki beni her seferinde büyülerler: Monteverdi'nin Orfeo'suna kim hayır diyebilir? Ya da Purcell'in Dido ve Enea'sına hangi yürek dayanır? Hele Dido'nun ağıtını duyup da ağlamayacak insan var mıdır acaba? Diyebilirim ki Mozart'ın operaları benim favorilerim değiller... Aslında Mozart'ın senfonilerini de pek sevmem. Onun küçük gruplar için yaptığı besteleri, oda müziği eserlerini severim. Konçertolarını severim, özellikle adagio'ları ya da andante'leri duygu doludur... Fakaaatttt... Dün gece bir şey oldu: Mozart'ın bir operası olmasına rağmen, ilk defa canlı olarak seyrettiğim Idomeneo'yu SEVDİM!!! Nefesimi tutup öyle izledim her saniyesini... Koro, Estonya Filarmoni Korosu; orkestra, Les Musiciens du Louvre Grenoble; şef de Marc Minkowski olunca durum bir anda değişti... Amerikalı tenor Richard Croft, Girit Kralı Idomeneo rolünde hepimizi kendine hayran bıraktı. Ayrıca operayı sahneye koyan kişi de çok önemliydi tabii ki: Oliver Py! Paris'teki meşhur Odeon Theatre'ın direktörü!!! Olağanüstü bir sahne düzenlemesi yapılmıştı. Işıklar, dekor...O denli etkileyiciydi ki, uykusuz olmama rağmen, keşke hiç bitmese dedim.


Bu sabah pırıl pırıl ama buz gibi bir Salzburg sabahına uyandım. Saat 11.00de Mozarteum'un büyük konser salonunda, Andras Shiff yönetiminde Cappella Andrea Barca nın konserine gittim. Beethoven ve Mozart'ın birbiri ardına eklenen şahane eserleriyle kendimden geçtim. Coriolan uvertürü ve 3. Piyano Konçertosu Beethoven'den, Mozart'tan ise 23. ve 24. Piyano Konçertoları... Daha güzel bir sabah hayal edebilir misiniz?


Akşam ise bir başka ağır top bekliyordu beni: Viyana Filarmoni Orkestrası! Hem de yaşayan en karizmatik şeflerden Christoph Eschenbach yönetiminde! Yanında da Lars Vogt , solist!!! Eserler Mozart'tan! 10. ve 12. Piyano Konçertoları ile 34. Senfoni! Bunca senedir ve seferdir Avusturya'ya geliyorum, bir kere olsun Viyana Filarmoni'yi canlı yakalayamamıştım. Bir hayalim daha gerçek oldu bu akşam...Salzburg'un 2179 kişilik büyük festival salonunda, koca orkestrayı tam karşımda gördüm, dinledim ve her saniyesinde şükredip durdum şansıma! Torunlarım olabilecek olsa, onlara anlatırdım günün birinde... O denli özeldi yani...


Memleketteki tüm olumsuz hikayeler silindi aklımdan, yine arındım müziğin gücü sayesinde. Ne kozmik oda kaldı, ne Tekel grevi...


İki günüm daha var...Sonra yine aynı terane... Başbakan şunu dedi, BOŞBAKAN da bunu dedi...


Neyse...İki günüm daha var...Gerisini dönünce orada düşünürüm...




Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...