Ege'de Bahar







4 gece 5 gün süren Ege gezimizden dün gece döndük. Gözlerimi kapattığımda hala oradaymışım gibi hissediyorum kendimi oysa maalesef, değilim...İstanbul'u çok sevsem de, yılın bu döneminde, sıcacık güneşin ısıttığı bir Ege kasabasında olmayı tercih ederim. Neyse, en azından bir kaç günlük bile olsa gidebildik ya, buna da şükür...

Egeli olanlarınız bilirler şüphesiz ama ben baharın bunca coşkun bir mevsim olduğunu sanki unutmuşum şehirde kalalı...Doğa manzaraları harikaydı tahmin edebileceğiniz gibi ama gezdiğimiz antik kentler, yediğimiz yemekler ve bol bol fotoğrafladığımız yüzlerce yıllık çarşılar da bir o kadar harikaydı...

Kısaca yaptığımız rotayı anlatayım:
Bergama'da sadece antik Pergamon Akropolü veya aşağıdaki sağlık sitesi Asklepion'u değil, modern Bergama'nın içindeki eski Rum mahallesini, Osmanlı dönemi camilerini ve arastasını gezdik. Karşılaştığımız, tanış olduğumuz tüm Bergamalılar müthiş güleryüzlü insanlardı. Çam fıstığından yapılan KOZAK'ın Fıstık Helvasını unutamayacağım...


Gece Dikili'de kaldık. Pek estetik olmasa da, SHP'li belediye başkanının sayesinde sempati beslediğim bir sahil kasabası Dikili. Ege'nin en ucuz ekmeği orada. 10metreküpe kadar su bedava. Belediye otobüsü de bedava ve hatta okul formalarıyla otobüse binen öğrenciler, evlerinin önüne kadar götürülüyorlar... Jeotermal enerji ile seracılık yapılıyor. Muhalif ve sıradışı bir başkan Osman Özgüven. İlk başkanlığı sırasında yollara kırmızı taş döşettiği için komünist suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştı...Bu da sadece bizim memlekette olur ya! Yolu açık olsun!
Eski Lidya medeniyetinin başkenti Sardes'e uğradık. Doğanın içinde saklı duran Artemis Mabedi büyüledi bizi...Kentin diğer bölümleri de güzel ama bu mabed var ya, işte o, inanılmaz...
Bozdağları aşarak Gediz havzasından, Küçük Menderes havzasına, Ödemiş Ovası'na indik...O Bozdağlar var ya, boşuna Ege'nin Efesi demiyorlar ona! Hala karlıydı başı...
Tire, olağanüstü çarşısı, sıradışı camileri, hamamları, kervansarayları ve tereyağında kızartılarak servis edilen domates soslu köftesi ile kalplerimizi fethetti. Meşhur KARAMBOL oyununu seyretme fırsatı bulduk. Yatırları, efsaneleri ve Güme Dağı'ndan gelen suların aktığı Dere Kahvesi ile inanılmaz zengin bir şehir...
Aydınoğulları Beyliği'nin merkezi Birgi'de zaman duruyor...Biz de bunu yaşadık...Özellikle Ulu Cami'nin karşısındaki Çınaraltı meydan kahvesinde oturunca, zaman gerçekten duruyor...İki çay, iki koruk suyu ve iki bardak mis gibi dağ suyuna bir lira verince, bu duygumuz daha da pekişti...
Ödemiş Müzesi, özellikle entografik kısmıyla çok zengin...Yörenin giysileri, el işlemeleri ile ilgili harika bir koleksiyonu var.
Aydın Dağları'nın eteklerini dolandık uzun uzun. Ne kadar nefis köyler, kasabalar varmış meğer oralarda. Özellikle bir tanesi, Bademli kasabası, koca ülkemizde tek örneği meşhur kalem işli camisiyle, müthiş bir sürpriz oldu.
Afrodisias'a kadar indik ve Sevgi Gönül Salonu'nu gezdik.Sebasteion'dan derlenen olağanüstü frizler, kabartmalar ve yontular sergileniyor. Zaten Afrodisias devrin en büyük heykeltraşlık merkezi olduğundan, her yer yontu dolu...Akşamüstü saatlerinde oraya ulaştığımız için bizden başka kimsecikler yoktu etrafta ve koca sit alanı sadece bizim için oraya konmuş gibiydi adeta.
Büyük Menderes havzasında, Söke Ovası'nda dolandık epeyce. Zaten Büyük Menderes'in deltası benim şu koca dünyada en çok etkilendiğim yerdir... Bir de oranın yakınındaki, terkedilmiş Rum köyü, Eski Doğanbey'de kalınca, iyice havalandı yüreğim...
Didim Apollon Tapınağı, Priene Athena Mabedi, Miletos Antik Tiyatro...Uğradığımız eski dostlar oldu...Olağanüstü bir keşifte bulunduk: Menteşeoğulları'ndan kalma İlyas Bey Camii... Derlenmiş toparlanmış. Balat köyünün yanıbaşında...Gruba da sürpriz olacak...
Bafa kıyısında Herakleia'ya gittik...Yeni adıyla Kapıkırı...Hayatımda gördüğüm en etkileyici coğrafya parçalarından biri...Köy evleri, ahırlar ve başka aklınıza gelecek her şey hala olduğu gibi eski Herakleia kentinin üzerinde duruyor. Mesela eski kent meclisi Bouleuterion'a gitmek için, bir evin içinden geçiyorsunuz ve evin arka bahçesi zaten meclis yeri...Eski ilkokulun bahçesi, antik kentin agorası...Sırtını kocaman Çomak Dağ'a yaslamış, önünde Bafa Gölü, her yer devasa boyutlarda kayalarla süslü...Anlatılacak gibi değil...
Bütün bunlara pırıl pırıl Ege güneşi eşlik edince, biz bile çiçek açtık desem yeridir.
Çok sevdiğim İstanbulumuzun harala gürelesinden kaçıp bir mola vermek ve gerçek baharı yaşamak için Ege gibisi yok vallahi!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf