Sulawesi'nin Toraja Diyarı
Makassar'dan karayoluyla 330 kmlik bir yol ama 9 saatte ancak gidilebiliyor. Pirinç ekili düzlükler, tarlaların içine kurulu balık ve karides çiftliklerinin arasından gidilen ilk dört saatin sonunda, ParePare'de tekrar denize kavuşuluyor. Ardından yol yavaş yavaş yokuşa vuruyor ve dağlık bölgeye doğru ilerliyorsunuz. Kireçtaşı tepelerin arasından tırmanan yol, son üç saatte sadece virajlardan ibaret ve yorucu ama bazı anlarda öyle manzaralar görülüyor ki, yoruldum demeye utanıyor insan. Tırmandıkça bulutlarla yakınlaşıyorsunuz, aslında nem yüklü bulutlar size doğru iniyor. Sivri zirvelerin etrafını sarıyor, vadilere sızıyor ve hülyalı bir diyara girişin sinyallerini vermeye başlıyor. Tam da daha fazla dayanamam artık dediğinizde, yol bitiyor zaten. Toraja Diyarı'ndasınız artık!!!
Dünyanın en tuhaf 10 yeri diye bir liste yapılsa, burası kesinlikle ilk üçte yer alır... Benim ilk üçümde zaten senelerdir. Her yer dağlık, kireçtaşı zirveler. Bitki örtüsü muhteşem, adını bilmediğim bir sürü ağaç, çalı ve çiçek. Doğabilimci Wallace'ın ayrımına göre Asya değil Avustralasya bitki ve hayvan çeşitliliğine sahip bir ada burası. Hatta anakaradan o kadar uzun zaman ayrı kalmış ki, aslında kendi biyotasını oluşturmuş Sulawesi...İşte bu adanın dağlık bölgesinde, bu alışılmadık bitki örtüsü ile giyinmiş garip mi garip bir halkın ülkesi: TORAJA!!!
Neden mi garip? Şöyle anlatayım: Dağlık bir yerdesiniz. Etrafınız dimdik yamaçlar ve keskin, diş gibi zirvelerle dolu. Bir köye doğru yoldasınız...Ağaç gövdelerinden yapılmış kalın kazıklar üzerinde oturan gemiler görüyorsunuz aniden. Sanki o dik yamaçların dibindeki görünmeyen kayalara oturmuşlar gibi... Ya da dev kızaklara çekilmiş de bakımları yapılacakmış gibi...Allah Allah? Dağda geminin ne işi var ? Rüya olmalı herhalde diye düşünüyorsunuz. Yok yok,rüya değil! Bu gemi şeklinde yapılmış ŞEYLER, aslında Torajalıların evleri!!! Köye ulaşıyorsunuz, evleri daha yakından görüyorsunuz. Kırmızı-siyah-sarı ve kiremit renklerinin hakim olduğu resimlerle süslü bu evlerin önünde, onlarca bufalo boynuzu gökyüzüne yükseliyor. En çok bufalo boynuzu kimin evindeyse, orası belli ki, köyün şefi!!! TONGKONAN deniyor bu evlere ve her Torajalı'nın ait olduğu bir tongkonan var. Tongkonan ATA EVİ olarak kabul ediliyor. Sizin soyunuz , sopunuz ait olduğunuz Tongkonan'la belli oluyor. Birbirleriyle aynı yönde dizili tongkonanların karşısında aynı paralellikle ALAUNG'lar bulunuyor. Bunlar tongkonanlardan daha küçük ama yine de çok süslü ve köyün erzak depoları olarak kullanlıyorlar. Onlar da iyice cilalanmış, parlatılmış kazıkların üzerinde inşa edilmişler...İyice parlatılmış olmasının sebebi, hububata fare veya başka hayvanat dadanmasın, dadanırsa da çıkamayıp geri kaysın... Boynuzlar ne işe yarıyor peki? İşte bu Toraja halkının en önemli geleneği hakkında bilgilere götürüyor bizi...
Diyelim ki biri öldü...Ölen kişi için HEMEN bir cenaze töreni yapılır. Beden HEMEN gömülür. Sonra asıl iş başlar. Ölen kişinin ailesi, ölünün ESAS cenaze töreni için, tüm aile fertlerine, tüm Tongkonan fertlerine haber verir. Köy halkı zaten haberdardır durumdan ama ailenin ve Tongkonan'ın başka şehirlerde yaşayan fertlerine de haber verilmesi gerekir. Ailenin ekonomik durumu ve sosyal statüsüne göre hazırlıklar yapılır. Hazırlıklar içinde davetlilere sunulacak yiyeceklerin ve kurban edilecek hayvanların hazırlanması belki de en önemli bölümdür. Kilolarca pirinç, sebze, çocuklara şekerleme, çay, bira, viski ve sigara...Bunlar su gibi akmalıdır cenaze merasiminde. Bolluk, bereket olmalıdır. hem ailenin prestiji için, hem de ölünün ruhunun şad olması için. Bir de işin kurban bölümü vardır. İşte bu noktada kurban edilecek BUFALO sayısı o kadar önemlidir ki, bazen aileler 2-3 sene boyunca para biriktirip, bu merasimi ancak öyle yapabilmektedirler. Ne kadar çok bufalo kurban edilirse, ölen kişinin ruhunun atalarının yanına o kadar kolay ve hızlı çıkacağına inanırlar. Bu ruhu mutlaka yukarıya, ataların yanına göndermek gerekir zira eğer bu dünyada kalırsa, ailenin geri alanına huzrsuzluk verir...Bufalolarla birlikte bir sürü tavuk-horoz ve domuz kurban edilir. Etleri gelen misafirler arasında paylaştırılır. Ancak bu tören sırasında mutlaka anlatılması gereken bir şey var: Ölü, gömüldüğü yerden çıkarılır ve süslü bir tabuta yerleştirilir. Misafirler tabuta ziyaret yaparlar. Ölüye de ikramlarda bulunulur...Eski zamanlarda, Hıristyanlık öncesi geleneklerde, ölünün bedeni bazı doğal eczalarla adeta mumyalanır ve ölü evin içinde muhafaza edilirmiş. Şimdilerde bu yapılmıyor ama yine de büyük merasim için ölü gömüldüğü yerden çıkarılıyor.
Cezane töreni üç gün kadar sürüyor. Son gün tabut, mezarlığa taşınıyor. Modern mezarlıklar Tongkonan şeklinde yapılmış. Bir aile için ortak kullanılıyor. Eski mezarlıklar ise tüyler ürpertici resmen. Mağaralık yerlerde, pirinç tarlalarının arasında geçerek ulaşabiliyorsunuz. Bazı mezarlıklarda tabutlar, dimdik, duvar gibi yamaca kitap rafları gibi çakılmış düzeneklere yerleştirilmiş. Çürüyen bazı raflar yere düştüğü için, tabutun içinde onca seneden sonra her ne kaldıysa, etrafa saçılmış. Arada sırada insanlar bu mezarlıklara gidip, sağa sola saçılmış kemikleri toplayıp bir araya getiriyorlar. Kimin kemiği, kimin kafatası bilinmiyor. Mağaraların içlerinde bulunan mezarlıklarda ise, çok tuhaf manzaralarla karşılaşılıyor. Ölüyü ziyarete gelmiş olan kişiler, ona sigara, viski ve para sunuyorlar. Biz bakıyorsunuz, bir kafatası, dişlerinin arasında bir sigara!!! Hey Allahım!!! Bir de yamaçlara oyulmuş nişlerin içinde, gözlerini üzerinize dikmiş bakan yüzlerce kukla var ki, bir anda kendinizi ruhlarla çevrilmiş gibi hissetmenize sebep oluyor. O kuklalar, mağaraların içinde yatan ölüleri temsil ediyorlar ve bence çok ürperticiler.
Bir de başka tuhaflık var: Eskiden eğer bir bebek doğduktan üç ay sonra ölürse, o zaman melek kabul ediliyor ve gömülmüyor, mezarlığa da götürülmüyormuş. E peki ne yapılyormuş? Kutsal kabul edilen dev ağaçların gövdelerinde bir delik açılıp, o deliğin içine yerleştiriliyor, sonra da delik dışarıdan , doğal liflerle yapılmış bir yama ile kapatılıyormuş. Ağaç büyüdükçe, bebeğin üstüne kapanıp, bebeğin gövdesini kendi içine alıyormuş. Böylece o dev ağaç yaşadıkça bebeği de yaşadığına inanıyorlarmış. Bu ağaçlardan hala var ve anlatılanlara göre, geleneklere çok bağlı olan aileler, gizlice bunu sürdürüyorlarmış...
Endonezya'nın genelinde Müslümanlık hakim. Sulawesi'nin sahil kısmında da öyle ama içerideki bu Toraja Diyarı'nda, Hollandalı misyonerler ellerini çabuk tutmuş ve Hıristiyanlığı yaymışlar. Tabii burada Torajalıların domuzlarla olan geleneksel kurban ilişkisi de önemli. İslam'ın domuzlara karşı tutunduğu tavır, buranın eski geleneklerine ters düştüğü için de, Hıristiyanlık daha kolay benimsenmiş... Benimsenmiş derken zannetmeyin ki, alıştığımız Hıristiyanlık var burada... Kiliseler var tabii ama halkın binlerce yıllık adetleri, kilisenin adetlerinden çok daha kuvvetli olarak devam ediyor.
Seneler önce bir laf etmiştim: O kadar çok yer ve garip şey gördüm ki dünyada, artık hiç bir şey beni şaşırtamaz! Ne kadar büyük laf etmişim meğer!!! Bu lafın üzerine yolum Sulawesi'ye düşmüştü ve bu lafı ettiğime utanıp, öyle dönmüştüm memlekete... Seneler sonra yeniden gittiğime çok memnun olarak, geri döndüm...
Yeni Hayat / 2

Yeni Hayat!!!

Endonezya Dönüşü
Türkbükü Manzaraları
Bulunduğum yer meşhuuuuur! Türkbükü'ne çok yakın ama biz bir kere bile gitmedik oraya. Pek çok kez içinden geçtik arabayla ama durmadık bile. Koylarda müthişşş tekneler, yatlar demirlemiş. Sahilde "sosyetik" olarak adlandırılan ama bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlayamadığım bir sürü "beach club" . Zaten biz herhalde giremeyiz, bizi almazlar muhtemelen zira o kulüplerin kapısına baktığınızda sadece ve sadece, erkek arkadaşımın tabiriyle, "agresif görünümlü araçlar" görüyorsunuz. Bir tane normal, dört kapılı, sedan türü aile arabası yok. Ya simsiyah camlı, tank büyüklüğünde jipler ya da her biri bir ev parası eden, hayatımda ilk defa gördüğüm bazı lüks otomobiller... Bizim Renault'yu oraya park bile ettirmezler... Aslında jip kullananlara biraz hak veriyorum zira ortalık delik deşik! Binek arabalar zorlanıyorlar gezerken... Türkbükü, ki memleketin en pahalı butik otelleri ve yazlık konutları, rezidansları orada, toz bulutu içinde yaşıyor... Milyon dolarlık villalardakiler, toz solumamak için, tankerlerle su getirtip evlerinin önündeki yolları ıslatıyorlar. Tabii yolların asfaltı, parçalı bulutlu olduğundan, asfaltın kalmadığı yerlerdeki toprak o boşa akıtılan suyla, kızıl renkli bir çamura dönüşüyor. Dolayısıyla milyon dolarlık rezidanslarından çıkan sosyetikler, ya çamura ya da toza bulanmadan bir yere gidemiyorlar.
Bir de gecesi 500 Euro'dan başlayan butik oteller var... Onların durumu daha da acıklı bence. Zira bu butik oteller zaten genellikle dağın başındalar...İçine iki "trendy" obje - tablo - mobilya - havuz koyan her otel, artık kendini butik otel olarak nitelemeye başladı, ki bu da ayrı konu! Neyse, buradakilerin çoğu, vallahi abartmıyorum, resmen dağın başındalar. Herhalde müşterileri denize indirmek için bir yöntem düşünmüştür bu otellerin işletmecileri... Tabii tozlu ve çamurlu yollar, derin çukurlar ortamı kebabi Bodrum tatilinden çok, meşakkatli Camel Trophy'e dönüştürüyor ama ne gam! Türkbükü' ndeler ya! Yeter!
Peki hiç mi güzel yanı yok?
Ahh ahh, olmaz mı?!
Herşeye rağmen dün akşam bir ay doğdu Türkbükü'nün üzerine, benim bile ağlayasım geldi! Yani, NASIL ANLATSAM; NERDEN BAŞLASAAAMMM? BODRUM BODRUM!!!
Verandamdan ...
Peki verandada oturup ne yapıyorum? Valla, yine ders çalışıyorum. Önümüzdeki ay yine yollara düşüyorum her zamanki gibi. Bu sefer ise istikamet Endonezya! Çok çok heyecanlıyım. İlk defa tur götüreceğim oraya...Yani daha önce Bali'ye gitmiştim ama tabii ki kültür turu konsepti bambaşka, hele bir de FEST'le olunca daha da keyifli. Zaten turun yarısını önceden tanıdığım ve çok sevdiğim insanlar oluşturuyor. Hem de Java, Bali ve Sulawesi adaları var programda. Kültürel anlamda inanılmaz bir deneyim olacak gelenlere. İşte onun için, harıl harıl ders çalışıyorum, bir ton güzel şey öğreniyorum ve bu öğrendiklerimi/derlediklerimi bu sefer turuncu kaplı defterime yazıyorum. Bu sefer turuncu dememin sebebi, aslında her zaman siyah kaplı Moleskine defterler kullanmam. Ama bu sefer, Endonezya'nın renkliliğine paralel bir renk olsun istedim ve geçen yıl erkek arkadaşımın hediye ettiği turuncu defteri seçtim kendime... Endonezya hakkında derlediklerimden ilginç bir seçkiyi belki yarın bloga koyabilirim. Çünkü Endonezya'da gerçekten HER ADA BİR DÜNYA!!!
Tatil? Okuma Maratonu?

- Jean Christophe Grangé'nin son kitabı ÖLÜ RUHLAR ORMANI'nı okudum, bitti ama açıkçası pek beğenmedim. Yani eğer sıkı bir Grangé fanatiği değilseniz, vaktinizi daha iyi şeylere vakfedin derim ben... Yok eğer illa da Grangé okuyayım diyorsanız, eski kitaplarından LEYLEKLERİN UÇUŞU'nu okuyun, olsun bitsin!
- Michel Faber'in iki kısa romanını okudum, bitti, çok beğendim:)) Biri, dünyanın en ünlü A CAPPELLA müzik topluluklarından birinin, çok önemli bir konser öncesi, Belçika'daki bir şatoda yaptıkları iki haftalık provanın öyküsü... Müzikle ilginiz varsa, daha çok keyif alacaksınız okurken. İsmi CESARET BEŞLİSİ...Diğer bir kitap ise YÜZDOKSANDOKUZ BASAMAK. O da, bir bacağını Bosna'da kaybetmiş bir genç arkeolog kadının, bir manastır kazısı sırasında yaşadığı, aşk+dostluk+gizem dolu birkaç ayı anlatıyor.
- Şu anda elimde Ferit Edgü'nün nefis bir eseri var: BİÇİMLER RENKLER SÖZCÜKLER. Resim ve Yazın sanatının beraber okunduğu güzel bir sanat kitabı. Özellikle Almanya ve Avusturya turlarımda müzelerde büyük faydasını göreceğim bir kitap.
Sırası gelince diğerlerini de yazacağım. Tabii ki birkaç Enis Batur kitabı da getirdim yanımda her zamanki gibi. Onlarsız çıkmam yola...Ancak hemen söyleyeyim: SEL YAYINLARI'nı takip edin. Nefis kitaplar basıyorlar. Piyasa işi değil hiçbiri ve okumaya kıyamazsınız. Hele GECEYARISI KİTAPLARI serisindeki kitaplar var ya, inanılmazlar gerçekten. Nasıl güzel bir seçki! Evet yaa, iyi aklıma geldi...Saat da geceyarısını geçti zaten. Bu yazıyı burada bitirip kendime güzel bir GECEYARISI KİTABI seçeyim şimdi...
Yaşasın TATİL!!!
Lance Armstrong Güzellemesi
Kahramanımdır...Örnek alınası insandır.
Dünyanın en iyi sporcularındandır.
İnatçıdır.
Selesinin yüksekliğini milimetresine kadar kendi ayarlayacak kadar disiplinlidir.
Dünyanın en zorlu spor müsabakası olan Tour de France'ı, 7 defa üs üste kazanarak "gelmiş geçmiş en büyük bisikletçi" ünvanını sonuna kadar hak eden kişidir.
Bütün bedenini sarmış olan kanserle inatla savaşıp, onu yenendir.
İşte o hastalığı sırasında "öldü bu adam artık" deyip kendisini hasta yatağında terk edenlere ve de özellikle eski takımına inat, dünyanın en zorlu yarışını üst üste 7 kere kazanan mucizedir.
Zaferine inanmayıp onu kötülemek için "Bu adam kanser ilaçları sayesinde dopinglendi" diyenlere "Ben 1 Ocak sabahı Pirenelerde, kar altında antreman yapıyordum; ya siz neredeydiniz?" deyip, gülüp geçendir.
Sporu bıraktıktan 3 sene sonra, kanser konusunda farkındalığın arttırılması için yeniden Tour de France'a dönüp, yine de 3. olmayı başarandır. Bir sürü insan bunu hayal bile edemez üstelik!
2010 senesinin aktif spor yaşamındaki son yılı olduğunu, 4 çocuğuna ve eşine daha fazla zaman ayırmak istediğini söyleyen yüce insandır.
Çok da yakışıklıdır üstelik...
Severim, sayarım...
2010 Tour de France'da başarılar diliyorum. O'nu podyumda görmek istiyorum.
Kitaplar, Kitaplar... Naçizane Tavsiyeler...
Bu seferki paketten çıkanlar:
- Can Yayınları, Gerilim serisine başlamış. Ben bilmiyordum ya da farketmemişim geçen haftaya dek. Jasper Kent'in ONİKİ isimli bir romanını aldım. Napolyon'un 1812 yılında Rusya'ya yaptığı büyük sefer sırasında yaşananları anlatan, enteresen bir eser. Bütün Rus şehirleri yenilmiştir ve sırada da imparatorluğun kalbi Moskova vardır. Moskova'yı korumak için son çare olarak, sadece geceleri ve yalnız başına savaşan 12 efsanevi savaşçı çağrılır... ve olaylar zinciri böylece başlar. Tarih ve gizem iç içe...Biraz sayfaları karıştırdım, heyecanlandım...
- Jean Christophe Grangé'den ÖLÜ RUHLAR ORMANI diğer bir kurgu roman... Gerilim kitaplarının, LEYLEKLERİN UÇUŞU'ndan beri sevdiğim ve hepsi olmasa da bir çok kitabını okuduğum ustası Grangé, bu sefer de gerim gerim gereceğe benziyor beni. Yalnız başınayken hayatta okuyamam ben bu tip romanları. Zaten gerilim filmlerini de hiç seyretmem ama bu adamın yazdıklarını merak ediyorum. Haa bu arada, eğer LEYLEKLERİN UÇUŞU'nu okumadıysanız, bu yaz kendinize bir iyilik yapın ve mutlaka okuyun...Evet kitap bir "çok satar" olabilir ve evet edebiyat açısından çok çok parlak da olmayabilir ama fikir ve kurgu açısından MÜKEMMEL bir macera/gerilim kitabı...
- Diğer bir kitap ise, İş Bankası Yayınları'ndan çıktı. Geçen seneden beri listemde ve aklımdaydı. Sonunda getirttim: Thierry Zarcone'un yazdığı YEŞİMTAŞI YOLU. İpek Yolu'yla paralellik taşıyan, Türkistan'da çıkarılıp Çin'de satılan yeşimtaşının izlediği yolun hikayesini anlatıyor kitap. Yeşimtaşı, hepimizin bildiği gibi Çin'de hem dini hem de siyasi önem taşır ve YANG ilkesinin en kusursuz simgesidir. Yeşimtaşı'nın merkeze alındığı bu güzel kitapta kentler, vahalar ve seyyahların öyküleri var...
- Ben kitap alırım da, içinde Enis Batur'um olmaz mı? Piyasada bulamadığım bazı kitapları nihayet buldum ve daha yeni olanlarıyla birlikte getirttim:
- KARA MİZAH ANTOLOJİSİ: Müthiş bir derleme...Ancak Enis Batur böyle bir şeye kalkışırdı herhalde...Ve de kitabı basanlar da en az Batur kadar deli olmalılar. Nefis nefis...Kitapta kimler yok ki? Marquis de Sade'dan, Neyzen Tevfik'e, Orhan Veli'den Edgar Allan Poe'ya, Aziz Nesin'den Samuel Beckett'e bir geçit resmi ki, kelimeler yetmez! Bulun, alın, okuyun ve kitaplığınızda her zaman yakın bir yerlerde tutun.
- CÜZ, KIPKISA METİNLER ise bir başka Enis Batur şahseri...Bazı metinler tek cümle, hatta bazıları ise tek KELİME!!! Dil cambazlığı ve kıvrak zeka bir araya gelince, işte bu kitaplar çıkıyor ortaya...
- Bir diğer Enis Batur kitabı ise BAŞKALAŞIMLAR XXI-XXX... Deneme-temrin-eleştiri-eskiz hepsi bir arada. Ve tabii ki görsel pek çok malzeme...Bayılıyorum, bayılıyorum...
- Ben bir kitap yazarsam ŞEHR'ENİS gibi olur. OKUYUN! Gezi kitabı değil, tam da benim yazmayı hayal ettiğim gibi gezi denemeleri. Kısacık, ama "anlayana sivrisinek az" tadında gezi yazıları.
Şu sıralarda, bir başka sevdiğim yazarın kitabını okumaktayım: Selçuk Altun'dan KİTAP İÇİN... Selçuk Altun, bence yurdumuzun tartışmasız en iyi yazarlarından biri. Sığ ve tatsız olana dimdik karşı çıkıyor. Entelektüel birikimi o kadar yüksek ki, çoğunluğa fazla gelebileceğini/geldiğini adım gibi biliyorum ama okunmazsa olmaz yazarlardan...Eğer hiç okumadıysanız hemen alın: ANNEMİN ÖĞRETMEDİĞİ ŞARKILAR, SENELERCE SENELERCE EVVELDİ, YALNIZLIK GİTTİĞİN YOLDAN GELİR, BİR SEN YAKINSIN UZAKTA KALINCA... İnanın müthiştir ve üstelik okurken bir ton şey öğrenirsiniz. "Has edebiyat" okumuş olursunuz...Kitabın fonunda hep bir müzik vardır sanki, öyledir resmen...
Az sonra yeniden internette kitap alışverişi yapacağım. Yeniler gelince onları da yazarım.
Haa bu arada bir soru: İHSAN OKTAY ANAR nerelerde kaldı? SUSKUNLAR'dan sonra büyük bir SUSKUNLUK içinde de...
Batum


- Adjara Devlet Müzesi'ni gezin. Hem arkeolojik hem de etnografik olarak pek çok ilginç bilgi edineceksiniz.
- Resim ve Heykel severleri Batum Devlet Sanat Müzesi'ne yönlendirmek lazım.
- Batum'un en önemli ve büyük ibadet yeri olan Kutsal Meryem Katedrali'ne gidip, Gürcistan SSCB'den ayrıldıktan sonra yeniden ibadete açılan kilisenin yenilenen modern vitraylarını görün.
- Batum şehir merkezinin biraz dışında yer alan büyük botanik bahçesini görün. SSCB döneminde de bütün Sovyetlerin en büyük botanik bahçesiymiş. En az bir saatlik yürüyüş bence şart!
- Ülkemizden doğan Çoruh nehrinin denize döküldüğü yeri görün ve deltasındaki kuş cennetinde yürüyüş yapın.
- Gonio Kalesi'ni gezin. Osmanlı döneminde kalenin duvarlarının üzerine, Türk tipi ilaveler yapılmış. Bir de içinde hamamla cami varmiş ama bugün hiçbii görülmüyor.
- Adjara Dağları'na doğru gidip, geleneksel Gürcü köylerinin arasında dolaşın.
- Gürcü şaraplarını tadın ve Gürcü mutfağının bence en lezzetli ürünü olan cevizli sosa ekmek bandırın...
- Akşam saatlerinde, renkli ışıklarla ve müziklerle danseden fıskiyeli çeşmelerin şovlarını kaçırmayın.
- Hareketli Batum limanının kıyısındaki kafelerde oturup, limana giriş çıkış yapam gemilerin manevralarını seyredin. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile...
Bu barada ADJARA'ya Türkler Acaristan diyorlarmış...Çok hoşuma gitti...
Bir hafta sonunu değişik bir yerde geçirmek isterseniz, Batum hemen şuracıkta... Yalnız bence, paraya azıcık kıyın ama mutlaka Sheraton'da kalın... Hem TAV'ın havalimanı hem de Sheraton oteli Batum'da büyük katmadeğer yaratmış durumda...
Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 2 / Karaburun ve Ildırı

Saramago, İlhan Selçuk ve Şehitler
Jose Saramago
İlhan Selçuk ve Oktay Babam Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 1 / LABRANDA
Balkanlar'a Doğru
İlk defa geçen yıl yapmıştım bu rotayı ve her gün içim sızlamıştı gezerken. İnanılmaz bir tarih dokusu var oralarda ve insan ne yapacağını şaşırıyor. Osmanlı orayı tam anlamıyla memleket benimsemiş ve bir sürü yatırım yapmış. Hiç düşünmemiş ki bir gün elinden kayıp gidiverecek! Ama maalesef, aymazlıklar ardı ardına eklenince, en gitmez sanılan yerler sadece bir sene içinde elimizden gidivermiş işte! İşin acı tarafı, aynı oyunun 2000'li yıllar versiyonu oynanıyor ve hala aynı aymazlık sürüyor Türkiye'de. Parçalanıp bölünmek üzereyiz ve en elimizden gitmez sandığımız yerlerde, sular ısınıyor uzun zamandır. Bir yanda Diyarbakır, diğer yanda yeni yazıldığı şekliyle WAN!!! Pes be kardeşim! İnsan hiç mi ders almaz tarihinden!!! Almıyormuş işte demek ki, alamıyormuş!
Bir kere daha oralara gidip, bunları düşüneceğim. Bir kere daha içim sızlayacak ama olsun! Oralarda olmak yine de çok keyifli olacak...
Mutluluk...

Son Günlerde

Nasıl?

Peru&Bolivya Dönüşü / 2010

- Her şey çok çok güzel geçti.
- Evet, grup müthiş kafa dengiydi. Benimle birlikte 31 kişilik büyük bir kafileydik ve herkes birbirinden renkliydi ve/ama aramızdaki uyum, yabana atılacak cinsten değildi doğrusu. karşılıklı sevgi-saygı-anlayış-destek, tur boyunca hayatlarımızı kolaylaştırdı.
- Evet, iki ülkeyi de özlemişim.
- Lima müthiş bir değişim geçiriyor. Geçen sene hala inşaat halinde olan okyanus kıyısı parkları bitmiş, yeşermiş bile...Bayıldım:)) Gün geçtikçe daha da fazla seviyorum Lima'yı. Son derece renkli bir kültürü var. Kızılderili, İspanyol, Çinli, Afrikalı ve Japon karması/kırması bir şehrin başka türlüolması mümkün mü ki zaten?
- Lima Art Museum ya da Museo De Arte Lima "MALİ" restorasyondan sonra açılmış. Üç sergi vardı. Üst katlardaki daimi sergiler ise, seneye açılacak. Bina şahane olmuş...Koloniyal bir bina, yüksek iki katlı, ortası avlulu...Parkeleri koyu ahşap, bina beyaz...Avlu siyah-beyaz karolar... Modern ve etkili bir tarz yakalamışlar...Yolunuz düşerse haberiniz olsun:)) Kahvesi de hiç fena değildi...Oradaki fotoğraf sergisinde öğrendim: Uluslararası İKONCAN'ların olağanüstü fotoğraflarını çeken Mario Testino Peru'luymuş! Benimkisi de ne cehalet!
- İki sene önceki depremde, neredeyse yerle bir olan PARACAS'ta artık birbirinden şık oteller var. En güzeli bizimkiydi: DOUBLE TREE HİLTON PARACAS... Hem son derece şık, hem yalın, hem de doğal malzemeler kullanılarak dekore edilmiş...Kocaman çakıllarla doldurulmuş süs havuzları, kalın bambulardan yapılmış trabzanlar, ince sazlarla döşenmiş saçak altları. Kumsala atılmış bembeyaz şezlonglar. Gri-beyaz-kahve tonlarının ortasında patlayan bir mavi-yeşil havuz...Tek kelimeyle baştan çıkarıcı....Birkaç gün daha kalabilirdim açıkçası...
- Bir de Valle Sagrado Urubamba'da ARANWA!!! Eski bir HACİENDA, yani koloniyal çiftlik evi... Müthiş bir projeyle otele dönüştürülmüş. Tam ortasında bir eski kilise, bembeyaz ve gece ışıl ışıl...Etrafını suni bir göletle çevrelemişler. Tepede yıldızlar, sularda kilisenin aksi... Daha fazla söze gerek var mı ki?
- Machu Picchu'ya giden tren yolu, hızlıca onarılmaya çalışılmış. Bu Perulular gerçekten de çalışkan insanlar. Hep birlikte, el ele vermişler ve imkansızı başarmışlar. Bir geçici tren istasyonu yapmışlar hemen. Biz trendeyken, heyelandan dolayı Urubamba'ya uçan rayları ve köklerinden sökülmüş dev ağaçları gördük. Hatta tren yolunu hala onarıyorlardı ve bazı bölümleri oldukça tehlikeli gibiydi. Biz geçerken rayların üzerindeki taşları kenara çakiyordu bazı görevliler. Aslında Avrupa'da falan olsa, belki de bu hattı açmazlardı bile... Ama Peru'nun turizm gelirlerine çok ihtiyacı var ve eğer Machu Picchu olmazsa turizm çöker. Neyse, artık olmuş bitmiş... İnşallah sezonun bundan sonraki bölümlerinde toparlanırlar.
Özlemişim doğrusu. İyi geldi:)) Bir de tabii işin güzel yanı, harika dostlar edindim bu seyahatte. Birbirinin dilinden anlayanların bir araya gelmesi ne iyi, değil mi???
Ege'de Bahar


Bergama'da sadece antik Pergamon Akropolü veya aşağıdaki sağlık sitesi Asklepion'u değil, modern Bergama'nın içindeki eski Rum mahallesini, Osmanlı dönemi camilerini ve arastasını gezdik. Karşılaştığımız, tanış olduğumuz tüm Bergamalılar müthiş güleryüzlü insanlardı. Çam fıstığından yapılan KOZAK'ın Fıstık Helvasını unutamayacağım...
Eski Lidya medeniyetinin başkenti Sardes'e uğradık. Doğanın içinde saklı duran Artemis Mabedi büyüledi bizi...Kentin diğer bölümleri de güzel ama bu mabed var ya, işte o, inanılmaz...
Bozdağları aşarak Gediz havzasından, Küçük Menderes havzasına, Ödemiş Ovası'na indik...O Bozdağlar var ya, boşuna Ege'nin Efesi demiyorlar ona! Hala karlıydı başı...
Tire, olağanüstü çarşısı, sıradışı camileri, hamamları, kervansarayları ve tereyağında kızartılarak servis edilen domates soslu köftesi ile kalplerimizi fethetti. Meşhur KARAMBOL oyununu seyretme fırsatı bulduk. Yatırları, efsaneleri ve Güme Dağı'ndan gelen suların aktığı Dere Kahvesi ile inanılmaz zengin bir şehir...
Aydınoğulları Beyliği'nin merkezi Birgi'de zaman duruyor...Biz de bunu yaşadık...Özellikle Ulu Cami'nin karşısındaki Çınaraltı meydan kahvesinde oturunca, zaman gerçekten duruyor...İki çay, iki koruk suyu ve iki bardak mis gibi dağ suyuna bir lira verince, bu duygumuz daha da pekişti...
Ödemiş Müzesi, özellikle entografik kısmıyla çok zengin...Yörenin giysileri, el işlemeleri ile ilgili harika bir koleksiyonu var.
Aydın Dağları'nın eteklerini dolandık uzun uzun. Ne kadar nefis köyler, kasabalar varmış meğer oralarda. Özellikle bir tanesi, Bademli kasabası, koca ülkemizde tek örneği meşhur kalem işli camisiyle, müthiş bir sürpriz oldu.
Afrodisias'a kadar indik ve Sevgi Gönül Salonu'nu gezdik.Sebasteion'dan derlenen olağanüstü frizler, kabartmalar ve yontular sergileniyor. Zaten Afrodisias devrin en büyük heykeltraşlık merkezi olduğundan, her yer yontu dolu...Akşamüstü saatlerinde oraya ulaştığımız için bizden başka kimsecikler yoktu etrafta ve koca sit alanı sadece bizim için oraya konmuş gibiydi adeta.
Büyük Menderes havzasında, Söke Ovası'nda dolandık epeyce. Zaten Büyük Menderes'in deltası benim şu koca dünyada en çok etkilendiğim yerdir... Bir de oranın yakınındaki, terkedilmiş Rum köyü, Eski Doğanbey'de kalınca, iyice havalandı yüreğim...
Didim Apollon Tapınağı, Priene Athena Mabedi, Miletos Antik Tiyatro...Uğradığımız eski dostlar oldu...Olağanüstü bir keşifte bulunduk: Menteşeoğulları'ndan kalma İlyas Bey Camii... Derlenmiş toparlanmış. Balat köyünün yanıbaşında...Gruba da sürpriz olacak...
Bafa kıyısında Herakleia'ya gittik...Yeni adıyla Kapıkırı...Hayatımda gördüğüm en etkileyici coğrafya parçalarından biri...Köy evleri, ahırlar ve başka aklınıza gelecek her şey hala olduğu gibi eski Herakleia kentinin üzerinde duruyor. Mesela eski kent meclisi Bouleuterion'a gitmek için, bir evin içinden geçiyorsunuz ve evin arka bahçesi zaten meclis yeri...Eski ilkokulun bahçesi, antik kentin agorası...Sırtını kocaman Çomak Dağ'a yaslamış, önünde Bafa Gölü, her yer devasa boyutlarda kayalarla süslü...Anlatılacak gibi değil...
Bütün bunlara pırıl pırıl Ege güneşi eşlik edince, biz bile çiçek açtık desem yeridir.
Çok sevdiğim İstanbulumuzun harala gürelesinden kaçıp bir mola vermek ve gerçek baharı yaşamak için Ege gibisi yok vallahi!
Bahar gelmiş memleketime...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...