Kısa Bir Taşın(ama)ma/Yerleş(eme)me Öyküsü


1 Şubat 2010 tarihinden başlayarak, harika bir ev tuttum kendime. Tam istediğim yerde şıkır şıkır bir daire... Kontratı yaptım ve hemen ardından tura çıktım ve turun her dakikasında bir an evvel İstanbul'a dönüp, yeni cici evime yerleşeceğimi hayal ettim. Bu benim için yeni bir sayfa açmak, herşeyi sıfırlamak anlamına gelecek olan son derece önemli bir adım olacaktı. Tur bitti, İstanbul'a döndüm. Hafta sonunu ancak geçirdim içim içimi yiyerek ve hemen hafta başında, nakliyat firmasını aradım. Önceden tanıdık olduğumuz için, iyi de bir fiyat verdiler bana ve hoppaaa deyip taşındım. Eşyayı attım yeni eve, kombinin bağlanması için de hemen Baymak yetkililerini aradım. Ev yeni inşa edilmiş kombili bir daire olduğu için, "ilk çalıştırma" gerekiyordu... Neyse, lafı uzatmayayım... Sadece şunu söyleyeceğim:

Neredeyse ay bitti ve ben dairemin içinde bir gece bile uyuyamadım...Neden mi?

Çünküüüüüüü...

Hala kombim bağlanmış değil...

Kombim bağlanmadığı için ev buz gibi ve sıcak suyum da yok.

İGDAŞ Okmeydanı çalışanları ile artık kanka olduk.

Ev sahibim bile kendi dairesinin numarasını ve tam adresini bilmiyormuş. Kontrat tamamen yanlış yapılmış...

ve saire, ve saire...

Ben bu evreni yakalarsam torpiline başlayacağım...EYYY ŞEBO İNSANI!!! Duy sesimi....

Neyse, şaka bir yana, bu bekleme durumunun bana faydaları da olmadı değil...O kadar çok ıvır zıvır attım ki, anlatamam. Neredeyse her gün battal boy çöp torbalarıyla kağıt, zamanı geçmiş gereksiz belge, dünyanın dört bir yanından toplayıp biriktirdiğim vadesi dolmuş broşürler, kurumuş/yazmayan/tükenmiş-tükenmez kalemler, artık senelerdir çalışmadığım turizm acentalarının miyadı dolmuş voucher koçanları, son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar... Eski giysileri zaten dağıtmıştım... Aman Allahım!!! Resmen bir çöp ev olmaya ramak kalmış ve ben farkında değilmişim hala...

Geçen hafta Sultanhamam'da kumaşçıları dolaştık Didi ve onun vasıtasıyla tanıdığım Lalehan ile...Çiçekli nefis kumaşlar aldım ve koltuklarımı kaplatmaya gönderdim. Alışveriş üstüne bir de Hamdi'de kebap çaktık ki, günün en zevkli kısmı buydu diyebilirim. Kusura bakmayın ama ayva tatlısına ruhumu satabilirdim...Manzara nefisti, gökyüzü de yağmur bulutlarından yeni sıyrıldığı için harika bir maviyi yansıtıyordu aralardan. Bir de Süleymaniye üstüne güneş düşünce, ortalığı altın renkli bir toz kapladı sanki...Nefisti, nefis...

Mutluydum, aslında hala da mutluyum ama maalesef bir türlü evime yerleşemediğim için biraz da kızgınım. Bana bu saçmalığı yaşatan dairesinin numarasını dahi bilmeyen ev sahibimi/aradaki emlakçımı-ki en az kusur onda-/apartmanın doğalgaz işlerini yapan ve yalapşap iş yaptığı için beni ortada bırakan taşeron firmayı buradan esefle kınıyorum!!! Laf olsun işte!!! Kimsenin umrunda olacak değil ya...

Velhasıl, işin komik tarafı, şu anda üzerimde ŞUBAT ve hatta MART kirası bile ödenmiş 2 adet daire var ve ben kendi evimde kalamıyorum... İşin şaka kısmını görebilmeyi başardığım anda eminim çooook güleceğim...

Arkası yarın:))



Tokay Oda Filarmoni




Bu akşam İTÜ Maçka Mustafa Kemal Konferans Salonu'nda değişik bir konser vardı. Hayır, bu seferki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın artık -bana göre- demode kalan konser programlarından biri değildi... Bu seferki, ülkemizin sayılı kadın şeflerinden Serâ Tokay'ın 2004'de kurduğu Tokay Oda Filarmoni'nin seslendirdiği sıradışı eserlerle dolu harika bir programdı. Üç eser dinledik ve üçü de birbirinden ilginçti...


Konserin açılış parçası, Schönberg'in Op.9 Oda Senfonisi oldu. İlk defa dinlediğim, pek de kolay olmayan, dinleyiciden de katılım ve dikkat gerektiren "zahmetli" bir müzik parçasıydı. Enstrümanların geçişlerini takip ederken, müzik içinize işliyor ve o zaman birbirinden çok farklı olan tonları aralarda yakalayıp, yorumlayabiliyorsunuz. Öyle "Kapat gözünü, kırları bayırları hayal et" tarzı müziklerden değil...Bunu bekleyen kimi dinleyiciler, neye uğradıklarını şaşırdılar ve ben de onların yüz ifadelerini seyrederken pek eğlendim.


Konserin ikinci parçası, Dvorak'ın Op. 44 Nefesli Çalgılar İçin Serenad'ıydı. Bütün yaylılar sahneyi terkettiler ve geride tüba, bas klarinet, kontrfagot gibi her zaman sahnede görme fırsatımız olmayan enstrümanları da içeren bir müzisyenler topluluğu kaldı. Eser çok hoştu açıkçası...

Aradan sonra yeniden sahneye çıkan nefesli çalgıların yanında bu sefer de, bir viyolonsel ve kontrbas vardı ve seslendirilecek eser Richard Strauss'un Op.4 Süit'iydi... Dinlediğim eserler içinde en sevdiğim, bu oldu.


Konser sonunda dinleyiciler hallerinden memnun görünüyordu. Schönberg'de biraz sarsılmış olsalar da, sonrasında toparlandılar.

Orkestranın internet sitesinden okuduğuma göre, 2010 yılı içinde 5-6 konser vermeyi düşünüyorlarmış. Seslendirilecek eserler arasında ülkemizde pek fazla duymadığımız yapıtlar olacakmış. Genellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısı döneminden besteciler seçeceklermiş. Schönberg, Webern, Stravinsky, Berg... Sizce de müthiş değil mi?

Kısa notlar:

  • İTÜ Maçka'daki Mustafa Kemal Konferans Salonu, kelimenin tam anlamıyla KÖHNE bir yer... Klasik müziğin bu tozlu salonlara mahkum kalmasına üzülüyorum. Tamam, tabii ki CRR, Lütfi Kırdar, İş Sanat gibi şahane yerler de var ama beni üzen, şehrimizin adını taşıyan Devlet Senfoni Orkestrası'nın, AKM'nin kapanması ile yersiz yurtsuz kalmış olması galiba. Üstelik KÜLTÜR BAŞKENTİ olduğumuz senede...Orkestramızın evi yok! Öte yandan kaç İstanbullu orkestrasına sahip çıkıyordu ki zaten? Neyse, bu yazının konusu bu değil aslında. Ama bunu da yazayım bir ara demek ki...
  • Bu akşamki dinleyici kitlesi içinde, aslında gazinoya giderken yolu yanlışlıkla bu salona düşmüşe benzeyen tipler vardı. Schönberg başlayınca neye uğradıklarını şaşırdılar...Aralarında konuşmaya, kıs kıs gülmeye ve birbirlerinin böğürlerine dirsek atıp, şakalaşmaya başladılar. Zaten arada da çıkıp gittiler.
  • Bir başka grup dinleyici ise, eser bitmeden, her bölümün sonunda,olur olmaz yerde alkışlayıp durdu. Bu hareket, evrensel olarak, klasik müzik adabına ne kadar uzak olunduğunun en büyük göstergesidir...
  • Fuayede kahve, bisküvi v.s satan bir büfecik vardı ama ortam keyifli değildi bence. Yani hani "al arkadaşını, konser arasında bir kahve içip, azıcık etrafı gözle, kim var kim yok bir bak" tarzı bir ortam değildi. Zaten ben de yalnız olduğum için hiç çıkmadım.
  • Bir de sürekli şekerleme/bisküvi/gofret yiyen birileri vardı. Hışır hışır kağıtları açıp açıp bir şeyler atıştırıp durdular. Off ki ne off!!!

Yine de herşeye rağmen, Serâ Tokay'a ve onun bageti altında bir araya gelmiş bütün müzisyenlere teşekkür etmem lazım zira ülkemizin şartları içinde resmen Don Kişot'luk yapıyorlar.

İşte tam da bu yüzden derim ki, Tokay Oda Filarmoni'nin konserlerini kaçırmamak ve sonuna kadar destek olmak lazım. Koyu karanlığı delen ışık hüzmelerinden biri de bu insanlar...Ve ancak bizlerle çoğalır ışık...

http://www.tokayfilarmoni.com/

Taşınma Halleri


Son iki senede kaç kez taşındım, kaç kez ev değiştirdim, kaç kez eşya toparladım artık unuttum. Her seferinde daha da azaltmaya uğraşırken, eşya ve özellikle ıvır zıvır miktarının sürekli artmasına nasıl da şaşırıyorum bir bilseniz... Ağır ve "havaleli" olarak tabir edilen eşyam olmamasına rağmen, mutfak eşyalarının, kitapların, ve senelerdir sağdan solda toplanıp evin içinde bir şekilde yer tutmuş diğer şeylerin miktarı, geçen gün beni taşımaya gelen şirketin adamlarını da epeyce şaşırttı. Oysa bunun böyle olduğunu özellikle belirtmiştim. Demeki ki, tek kişinin ıvır zıvırı, kitabı ve mutfak eşyası ne kadar olabilir ki diye düşünmüş olacaklar ki, gördükleri manzara karşısında biraz ekstra "planning" yapmak zorunda kaldılar...Neyse ki yükleme işinin sonunda getirdikleri araca sığdı her şey ve Harem evini ardımda bırakıp, yeni mahalleme doğru yola çıktığımda, tuhaf bir biçimde, eski yaşamıma da veda ettiğim hissine kapıldım.

Bu blogu takip edenler bilirler mutlaka: Annemin kaybından sonra, Anadolu yakasında sürdürdüğüm yaşantımı Avrupa yakasına taşımaya karar vermiş ve daha önce hiç yaşamadığım bir bölge olan Nişantaşı'nda ev bakmaya başlamıştım. Uzun süren meşakkatli araştırmalar, arada yaşanan türlü sinir harpleri ve hayal kırıklıklarının ardından, tam da istediğim gibi bir daire buldum. Hayal kırıklıkları ve sinir harpleri derken emlakçılarla yaşananları anlatmaya çalışıyorum. Zira ev arama sırasında pek çok kıymetli bilgi edindim. İşte sıralıyorum:

1- Eğer daire "bahçe katı" olarak geçiyorsa, bilin ki orası girişin altında, pislik içinde bir boşluğa bakan, rutubet kokulu bir dairedir.

2- Eğer daire "bahçe stüdyo" olarak geçiyorsa daha da kötü; çünkü bu sefer aynı pisliğe bakan bir hücreden bahsediliyor demektir. Genellikle bahçe denen yerde iğrenç kediler yuva yapmış oluyorlar ve etraf afedersiniz kedi çişi kokuyor oluyor. Yanlış anlamayın, kedilere karşı özel bir tavrım yok ama bir sürüsü bir arada olunca, cinlerim tepeme çıkıyor.

3- "Bakımlı şirin daire" deniyorsa, bilin ki içine en az 5 milyar para dökmeniz lazım. Üstelik "şirin" kelimesi ne anlama geliyor hala anlayabilmiş değilim. Haa tecrübelerime dayanarak, "küçücük" anlamına geldiğini çözdüm sayılır...

4- "Teşvikiye Camii'ne yakın" deniyorsa, bilin ki, Beşiktaş Evlendirme Dairesi'ne daha yakın...

5- "Merkezi konumda" lafını hala tam çözemedim zira beni her götürdüleri ev, emlakçılar için hep "merkezi" idi... Nereye göre merkezi???

6- "Aile Apartmanı" deniyorsa, bilin ki, apartmandan içeri girdiğiniz anda, pişirilen yemeklerin kavrulmakta olan soğanlarının kokuları üzerinize bulut gibi yapışacak demektir. Hayatta en nefret ettiğim şeydir...

7- "Bakımlı çatı katı" genellikle tuhaf bir çatı altı boşluğu ihtiva eden, küçük bir daire demektir. O boşluktan ne oda olur, ne başka bir şey. Ama sordular mı, çatı katı...Hele bir de o boşluğa dairenin içinden merdivenle çıkılıyorsa, al sana çatı dubleksi!!! Haa, tabii bu arada asansör falan YOK!!!

8- "Kupon Daire"? Çözemedim...İleride inşallah...

9- "Kelepir" ? Hiç girmeyelim o trafiğe...Ne köy olur, ne kasaba!!!

10- "Sahibinden" diye aradığım 10 ilanın 9'u emlakçı çıktı. Aman dikkat!!!

11- Eğer daireyi anlatırken sadece"Masrafsız" diyorlarsa, yeri kesin kötüdür. Daire de pek sevimli değildir...

Bunlar ilk olarak aklıma gelen şeyler. Aslında liste uzar gider ama sizler de tahmin edebilirsiniz az çok...

Nihayet, aradığımı buldum ve sonunda taşındım. Tek sorunum, doğalgaz bağlantıları için yapılmış olan bir hata...Dolayısıyla evim buz gibi ve orada kalamıyorum henüz. Ama her gün gidip eşyalarımı karıştırıyorum. Hala bir sürü şey atıyorum. Yeni hayata temiz temiz başlayayım istiyorum.

Nişantaşı keyifli bir yaşam yerine benziyor. Sanırım burada iyi vakit geçireceğim. "Harem Notları" yazıyordum eskiden, şimdi de "Nişantaşı Notları" yazarım artık:))

Şans dileyin!!!

İstikamet AFRİKA!!!




Valla aslında kendi kendime bir söz vermiştim: AFRİKA'ya tur götürmem!!! Olmadı, sözümü tutamadım ve yarın Tanzanya'ya gitmek üzere yola çıkıyorum.


En son seneler evvel Ayşegül'ümle gitmiştik Afrika'ya...O istemişti onu oralara götürmemi...O yıl Portekizli gruplara çalışmıştım back to back, ekonomik olarak epeyce rahatlamıştım ve iyi de bir bütçe ayırmıştım seyahat planlarımız için. Kızkardeşim Ayşegül'e de sözüm vardı, nereye isterse oraya götürecektim. Rahmetli bana şöyle demişti: Abla beni hayvanları göreceğim bir yere götür. Ben de Afrika'ya ne dersin diye sorduğumda, gözlerinde oluşan pırıltı yeterli cevabı vermişti zaten bana...Seneler sonra, hatta o bu dünyadan göçüp gittikten bile çok sonra, onun bu seyahatimiz sırasında yazdığı günlüğünü buldum. Bir cümle vardı orada: Ablam bu dünyadaki en iyi abla... Daha başka bir sürü güzel şey sıralamıştı defterine ve ben bunu bulduğumda hüngür hüngür ağlamıştım. Şu anda da bu satırları yazarken gözlerimden yaşlar süzülüyor. Seneler geçti aradan ve yaşamımın en sert virajlarını aldığım zamanların sonunda, tam da onun doğumgününe denk gelen zamanda, onunla gezip dolaştığımız ve benim sonrasında gitmeye hiç cesaret edemediğim o vahşi coğrafyaya gidiyorum. Çemberi kapatmaya...Vedalaşmaya... Ve en sonunda belki de yeniden başlamaya...




Geleceğin Büyük Maestro'su...Robin Ticciati!







Bu akşam Mozarteum'da müthiş bir konser daha izledik. Ligeti, Kurtag ve Mozart'ın iki eserinden oluşan harika bir program ile, buradaki konser maratonumuzu tamamladık ve yarın sabah dönüşe geçiyoruz. Darısı Salzburg Paskalya Festivali'ne ve gelecek senenin Mozart haftasına!
Bu akşamki konserin en can alıcı noktası, benim için ne genç solistlerdi, ne de olağanüstü orkestraydı. Benim için gecenin sürprizi ve yıldızı, genç maestro Robin Ticciati oldu. Sir Simon Rattle'ı akıl hocası olarak kabul eden 1983 Londra doğumlu bu genç şef, gencecik yaşına rağmen, Mozarteum gibi kocaman ve köklü bir orkestrayı büyük bir ustalıkla yönetti. Duruşu, müziği okuyuşu, beden dili, orkestrayla kurduğu göz teması, benim gibi işin profesyoneli olmayanları dahi etkiledi.
Sanırım ileride epeyce bahsini duyacağız. Ben takipte olacağım...

Salzburg'da Kış Festivali... Yaşasın Mozart!

Christoph Eschenbach

Andras Shiff

Henüz iki gündür buradayım ama herşeyi o kadar dolu dolu yaşıyoruz ki sanki haftalardır Salzburg'daymışım gibi hissediyorum. Avrupa'nın en sevdiğim şehri ünvanını taşıyan bu mücevher kutusu kent, bu sefer de festival havasıyla sarmaladı beni. Dışarısı çok soğuk, şehri çevreleyen tepeler karla kaplı ama müziğin gücü o kadar büyük ki, ne üşüdüğümü farkediyorum ne de yoruluyorum. Beraberimdeki 19 tatlı insan da aynen benim gibi hissediyor olacaklar ki kimseden aksi yönde ses çıkmıyor.


Dün akşam Salzburg'un Haus Für Mozart isimli müthiş konser salonunda, Mozart'ın Idomeneo'sunu izledik. Genellikle Mozart'ın daha sık sahnelenen, nispeten daha popüler operalarını pek sevmem. Mesela Don Giovanni'de ölesiye sıkılırım, Figaro'nun Düğünü'nde de pek farklı değildir durumum. Buna rağmen, Sihirli Flüt'ün, melodilerini neredeyse ezbere bildiğim aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam ama bu da sadece o opera için geçerlidir. Cosi Fan Tutte, La Clemenza Di Tito, Pontus Kralı Mitridates...Bir çırpıda aklıma geliyorlar ama ben galiba daha çok Verdi-Puccini'ciyim... Ayrıca Wagner'in Nibelungen serisine taparım. Ağırdır mağırdır ama çok müthiştir... Bir de tabii ki erken dönem operaları vardır ki beni her seferinde büyülerler: Monteverdi'nin Orfeo'suna kim hayır diyebilir? Ya da Purcell'in Dido ve Enea'sına hangi yürek dayanır? Hele Dido'nun ağıtını duyup da ağlamayacak insan var mıdır acaba? Diyebilirim ki Mozart'ın operaları benim favorilerim değiller... Aslında Mozart'ın senfonilerini de pek sevmem. Onun küçük gruplar için yaptığı besteleri, oda müziği eserlerini severim. Konçertolarını severim, özellikle adagio'ları ya da andante'leri duygu doludur... Fakaaatttt... Dün gece bir şey oldu: Mozart'ın bir operası olmasına rağmen, ilk defa canlı olarak seyrettiğim Idomeneo'yu SEVDİM!!! Nefesimi tutup öyle izledim her saniyesini... Koro, Estonya Filarmoni Korosu; orkestra, Les Musiciens du Louvre Grenoble; şef de Marc Minkowski olunca durum bir anda değişti... Amerikalı tenor Richard Croft, Girit Kralı Idomeneo rolünde hepimizi kendine hayran bıraktı. Ayrıca operayı sahneye koyan kişi de çok önemliydi tabii ki: Oliver Py! Paris'teki meşhur Odeon Theatre'ın direktörü!!! Olağanüstü bir sahne düzenlemesi yapılmıştı. Işıklar, dekor...O denli etkileyiciydi ki, uykusuz olmama rağmen, keşke hiç bitmese dedim.


Bu sabah pırıl pırıl ama buz gibi bir Salzburg sabahına uyandım. Saat 11.00de Mozarteum'un büyük konser salonunda, Andras Shiff yönetiminde Cappella Andrea Barca nın konserine gittim. Beethoven ve Mozart'ın birbiri ardına eklenen şahane eserleriyle kendimden geçtim. Coriolan uvertürü ve 3. Piyano Konçertosu Beethoven'den, Mozart'tan ise 23. ve 24. Piyano Konçertoları... Daha güzel bir sabah hayal edebilir misiniz?


Akşam ise bir başka ağır top bekliyordu beni: Viyana Filarmoni Orkestrası! Hem de yaşayan en karizmatik şeflerden Christoph Eschenbach yönetiminde! Yanında da Lars Vogt , solist!!! Eserler Mozart'tan! 10. ve 12. Piyano Konçertoları ile 34. Senfoni! Bunca senedir ve seferdir Avusturya'ya geliyorum, bir kere olsun Viyana Filarmoni'yi canlı yakalayamamıştım. Bir hayalim daha gerçek oldu bu akşam...Salzburg'un 2179 kişilik büyük festival salonunda, koca orkestrayı tam karşımda gördüm, dinledim ve her saniyesinde şükredip durdum şansıma! Torunlarım olabilecek olsa, onlara anlatırdım günün birinde... O denli özeldi yani...


Memleketteki tüm olumsuz hikayeler silindi aklımdan, yine arındım müziğin gücü sayesinde. Ne kozmik oda kaldı, ne Tekel grevi...


İki günüm daha var...Sonra yine aynı terane... Başbakan şunu dedi, BOŞBAKAN da bunu dedi...


Neyse...İki günüm daha var...Gerisini dönünce orada düşünürüm...




Up in the Air


İçinde George Clooney varsa, o "şey" zaten izlenmelidir ama bu seferki daha da farklı oldu benim için...Filmin konusunu yazmayacağım ama sadece şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Olumlu anlamda söylüyorum bunu...Kısaca bahsedecek olursam, büyük bir firmanın "işten adam çıkartma" uzmanı olarak görev yapan George Clooney -canlandırdığı karakterin adını hatırlamıyorum- sürekli seyahat halinde yaşayan biridir. Bütün hayatını küçümen bir tekerlekli kabin boyu valize tıkıp, senenin 300'den fazla gününü yollarda, havalimanlarında ve havada -Up in the Air, filmin adı buradan geliyor-, uçakların içinde geçirmektedir. Bir sürü mil kartı, lounge, otel, araba kiralama kartı vardır. Bir de büyük paralar karşılığında, hayatta "tek" ve "bağlantısız" olmanın erdemlerini anlatan seminerler verip, konuşmalar yapmaktadır. Ki burada harika bir metafor kullanılmış: Sırt Çantası!!! Filmi daha fazla anlatmayacağım, gidin görün! Ben bir daha izleyeceğim mutlaka...

Neyse, bu filmi yazı konusu haline getirmem, yukarıda anlattıklarımdan değil, başka ufak tefek şeylerden kaynaklanıyor: Bazı sahnelerde kendimi gördüm adeta... Havalimanlarında yaşananlar, benim de kendimce geliştirdiğim hayatı kolaylaştıran "minik -zeki" hareketler, özellikle ve hepsinden de fazla, otel odalarının yalnızlığı...

Eğer senede üç-dört kez seyahat ediyorsanız, bu genellikle sizin için her zamanki yaşamınızın rutinini bırakıp, her manada tatile çıkmak demektir. O zaman otel odaları gerçekten heyecan verici ve eğlenceli olabilir. Ama eğer benim gibi sık sık seyahate gidenlerdenseniz, o zaman otel odalarını kanıksarsanız, sizin için artık heyecan verici bir yanı kalmaz olayın... Tabii bu arada bazı özel otelleri, benim çok sevdiğim otelleri ayrı tutuyorum, zira onlara ne zaman geri dönsem, içim heyecanla kıpır kıpır oluyor. Neyse, demek istiyorum ki, eğer işiniz gezmekse, o zaman otel odaları yalnızca "içinde uyuduğunuz yerler"e dönüşebiliyor. İçine girersiniz, duşunuzu yaparsınız, televizyonunuzu açarsınız, yastıkları üst üste koyarsınız, şansınız varsa -çünkü her otelde bulunmuyorlar-odadaki su ısıtıcısı ile suyu kaynatıp sallama çay yaparsınız, sonra kitap okurken uykuya dalarsınız. Etrafınızda "sizin" eşyalarınız yoktur, "sizin" anılarınız yoktur, "sizin" yaşamınızın parçaları yoktur...Nötr bir ortamdır, hatırasız, belleksiz... Ve hepsinden ötesi, yalnız bir ortamdır. Yalnızsınızdır... İşte bu yalnızlık duygusunu öyle iyi işlemiş ki film!!! Orada koptum resmen... Gidin, görün, ne demek istediğimi anlayacaksınız...

Bir de George'un evi var ki evlere şenlik! Nasıl karaktersiz, nasıl ruhsuz, nasıl soğuk ve nasıl "ev gibi değil", anlatamam...Beyaz, gri ve metalik...Nefret edilesi bir yer... Bu durumu da anlayabiliyorum aslında, çünkü bazı zamanlar öyle bir denk geliyor ki, evimin içine akşam girip, sabah apar topar çıkıyorum... Çiçeklerime su bile veremediğim zamanlar oluyor... Ama yine de evim hiç bir zaman o denli soğuk ve can acıtıcı derecede metalik olmadı, olmayacak!

Seyretmediyseniz, bir an evvel gidin. Bambaşka bir tat alacaksınız, ben aldım...

Film Önerileri

Son günlerde sinemalarda vakit geçiriyorum. Kısa ve öz olacak:
AVATAR'a gidilsin! Konu vasat, klişe ve beklenmedik hiç bir şey olmuyor filmde ama teknik olarak öylesine üstün ki, sinemayı sevip de gitmemek olmaz. İstinye Park'ın İMAX 3D donanımlı salonlarında izleyin hem de...Perde dev gibi ve gözlükleri takınca resmen o dünyanın içine dalıp gidiyorsunuz. Sakın ön sıralardan yer almayın, şaşı olursunuz vallahi. En arka üç sıra ideal ve mutlaka orta yerlere denk getirin oturma düzeninizi. Son iki saatte alacağınız sıvıları kısıtlayın çünkü film 2 saat 40 dakika sürüyor ve ara YOK! İMAX tekniğinde -nasıl bir şey olduğunu bildiğimden değil, öyle söylendiği için yazıyorum- film durdurulamıyormuş. Dolayısıyla başladı mı sonuna kadar izleniyor bir seferde...Zaten de bir nefeste izliyorsunuz ve vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Benim için inanılmaz bir deneyim oldu, tavsiye ederim.

VAVİEN'e gidilsin! Seyrettiğim en iyi Türk filmlerinden biri...Konu, oyunculuklar, olayların işlenişi müthişti. Engin Günaydın ve Binnur Kaya muhteşemdi. Gerçek bir film noir...TAYLAN BİRADERLER'den COEN BROTHERS'a bir selam...Hem de ne selam! BAYILDIM!
YAHŞİ BATI'ya gidilmesin! Ben ki Cem Yılmaz'ın hastasıyım, ben ki Cem Yılmaz kaşını kaldırsa gülmektem katılırım, bu filme dayanamadım. Düşünün ki yarısında çıktım! Olacak şey değil! Gidip de beğenen varsa, lütfen söylesin çünkü ben daha henüz bir kişiye bile rastlamadım.
Dedim ya kısa ve öz olacak diye...
İşte bu kadar...


Önemli Bir Kültür Haberi! Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor


Memleketimizdeki sığ tartışmalardan, saçma sapan sözde gündem maddelerinden benim gibi bunalanlar için, sanat, sığınacak bir liman oluyor. Mesela ben kendimi kitaplarıma gömdüm, TV'de de sadece Mezzo izliyorum ve ruhumu ancak bu şekilde sükunete erdirebiliyorum. Haberleri izlemeyi çoktan bıraktım, gazete okumuyorum. Bilgisayarımı açıp da internete bağlandığımda, NTV'nin sayfası açılıyor hemen ve o sırada yapay gündemin daha da yapay başlıklarına şöyle bir göz gezdiriyorum, o kadar... Başbakan ne demiş, muhalefet lideri ne söylemiş, Adadaki Issız Adam'ın şakşakçıları ne buyurmuş hepsini 15 saniyede anlayıp! yoluma devam ediyorum. Haftalık gazete okuma performansım son derece düşük. Sadece kitap eklerini okuyorum satır satır, o kadar...
Kültür-Sanat haberlerini kaçırmamaya çalışıyorum, dolayısıyla hemen o tarafa kayıyorum hızlıca. İşte bu sabah da, gözüme çarpan haber şu oldu:

Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor


2001 yılından bu yana Dünya Kültür Mirası ünvanını taşıyan Goethe-Schiller arşivinde restorasyon çalışmaları başladı.
Goethe-Schiller arşivindeki eserler restorasyondan önce Thuringen eyaleti başkent arşivi ile ünlü Anna Amelia Kütüphanes'ne taşındı.
Bazıları taşınma sırasında geniş güvenlik önlemleri alınarak mikrofilm olarak saklandı. Bir yıl sürecek olan restorasyonun maliyeti 10 Milyon Euro'yu bulacak.
1892-1896 yılları arasında Petit trion ve Versay Sarayları örnek alınarak inşa edilen Goethe ve Schiller Arşivi' nde Goethe'nin Faust'u, Schiller'in Don Carlos'unun yanısıra, başka Alman eebiyatçı, bilim insanı, filozof ve müzisyenin 120 eseri yer alıyor.
Almanya'nın en büyük edebiyat arşivi, restorasyon çalışmaları sayesinde en yeni tekniklerle korunacak ve aslına en uygun şekilde yenilenecek.
Goethe'nin son torunu, dedesinden miras kalan eserleri Thüringen eyaletine bırakmış, arşivin inşası için de 400.000 Alman Markı bağışlamıştı. Zamanla kararan arşivin, restorasyon sayesinde bir yaz sarayı havası alması ve 2011'de yapılacak resmi törenden sonra daha çok turist ve öğrenci ağırlaması planlanıyor.
Edebiyet arşivi ve müze olarak inşa edilen Goethe-Schiller Arşivi, 1960 yılından sonra genişletilmiş, Wieland, Herder, Hebbel, Büchner, Liszt ve Nietzsche gibi ünlülerin eserlerini de koruma altına almıştı. Sadece bina değil, bazı eski eserlerin de restore edilmesi planlandı. Restorasyon çalışmaları bittikten sonra arşiv törenle açılacak.



Anna Amelia Kütüphanesi, benim çok sevdiğim "Bach'ın İzinde" turumuz sırasında kaldığımız güzelim Weimar kentinde yer alıyor. Zaten yukarıdaki fotoğraf da, Weimar TheaterPlatz'da çekilmiş ve Goethe ile Schiller'i el ele gösteriyor. Anlamlı!
Sanatsız kalmış bir halkın hayat damarlarından biri kesilmiş demektir...Atatürk buna benzer bir şey söylemişti yanılmıyorsam. Tam da bu sabah evde bu konu üzerine kısa bir sohbet yapmışken, üstüne bu haber tuz biber oldu...
Kıskanıyorum...





2009'un Son, 2010'un İlk Kitapları



Bu yıl biraz daha fazla kitap okumaya gayret etmek için söz verdim kendi kendime... Zaten okumak benim için nefes almak, yemek yemek gibi doğal bir ihtiyaç ama erkek arkadaşımın kitaplarla olan ilişkisini gördükçe, daha fazla okuyasım geliyor hep.
Bu aralarda Roland Barthes'ın Göstergebilim üzerine yazdıklarını ve çeşitli üniversitelerde edebiyat üzerine verdiği derslerin notlarından oluşmuş kitapları okuyorum. Elimde kalem, satırların altlarını çize çize, notlar ala ala, keyifle okuyorum. Dün yine İstiklal'de gezinirken Yapı Kredi'ye uğradık ve oradan güzel kitaplar aldım. Önce son günlerde okuduklarımı paylaşayım:
  • Münir Göle'nin YOL DURUMU kitabı... Adına baktığımda önce kendi kendime "yine sıradan bir yol/yolculuk/turist kitabı daha" diye düşünmüştüm. Hele son zamanlarda bu konuya kafayı takmış olduğum için, mümkün olduğunca çok sayıda, gezi kitabı /yazısı okumaya çalışıyorum ve çoğu beni hayal kırıklığından öte yerlere fırlatıyor. Kızgınlık bile oluyor hissettiklerim arasında, düşünün... Sözde gezgin-yazarlar yalan yanlış, saçma sapan şeyler yazıp duruyorlar genellikle ve o anlatılanları yakından bilen biri olarak BEN, deli oluyorum bu saçmalıklara. Evde söylenip duruyorum kendi kendime ve erkek arkadaşım da "Eğer sen güzel kafanı bu işe yormazsan, bilen bilmeyen, yalan yanlış yazıp ortaya kitap diye çıkartır" diyor haklı olarak. Beni cesaretlendirmeye çalışıyor ama bende o sebat 0 disiplin neredeeeee? Neyse... Münir Göle'nin kitabına da bu önyargı ve çekincelerle uzandım ama daha ilk sayfasında farklı bir yazımla karşı karşıya olduğumu farkettim. Münir Göle bu kitapta, her kaynakta veya internet sitesinde bulabileceğiniz beylik turistik bilgileri sıralamak yerine, o yerin kendinde yarattığı izlenimleri, duyguları ve düşünceleri paylaşmış güzelim siyah -beyaz fotoğraflar eşliğinde. Deneme tadında yazılar...Seyahat denemeleri diyebiliriz kısacası. Tam da benim yazmayı hayal ettiğim tarzda yani... Bayıldımmmmmmmmmmm...
  • Serdar Özkan'ın KAYIP GÜL adlı romanı...Sözde 30 dile çevrilmiş, dünyanın bilmem kaç ülkesinde bir numara olmuş. Hayatımda böyle balon görmedim! Merak tabii, okudum... Allahtan iki saatte bitti de ıstırap uzun sürmedi. Kimi Martı'yla, kimi de Küçük Prens'le karşılaştırmış. Özir dilerim ama YUH ARTIK!!! Okumadıysanız, okumayın boşuna. Vaktinize ve paranıza yazık! Bir sürü baskı yaptı, parayı kazanacak olanlar da yeterince kazandılar zaten. Gidip daha nitelikli kitaplara harcayın zamanınızı ve paranızı...
  • Enis Batur'dan SIR... Konu, Jordi Savall ve viola da gamba, yazan da Enis Batur olunca, doğal olarak aklım uçtu... Her zamanki derinliğinde, her zamanki kafa çalıştırıcılığında, tam dozunda harika bir kitap...
  • Bir de İngilizce bir kitap okumaktayım şu sıralar: A HİSTORY OF THE WORLD İN SİX GLASSES... Yazarı Tom Standage. Dünya tarihinin altı içecek üzerinden yeniden yazılması olarak nitelendirebilirim bu kitabı. Bira, şarap, viski-rom, kahve, çay ve kola... Bu içeceklerin üzerinden tarihsel ve toplumsal olaylar anlatılıyor, değişimler ve dönüşümler tanımlanıyor. Şu anda henüz başlardayım ama belli ki ilginç olacak devamı da...

Dün aldıklarıma gelirsek:

  • Selçuk Demirel ve Enis Batur ortaklığından harika bir ürün çıkmış: DEFTER... İçinde Demirel'in çizimleri ve Batur'un temrinleri... Her kitapseverin kütüphanesinde olması gereken harika bir çalışma. Dönüp dönüp karıştıracaksınız sayfaları.
  • Uğur Kökden 'den ZAMAN DEVRİYELERİ... Tablolar ve sanatçılar üzerinden farklı bir yazım. Sevdiğim tablolar ve sanatçılar olunca işin içinde, kayıtsız kalabilmem mümkün değildi haliyle. Geçenlerde aynı yazarın gezi yazılarından oluşan bir başka kitabını daha okudum:KUĞULAR, KANALLAR, SALKIMSÖĞÜTLER. Onu da sevmiştim ama sanırım tablolarla örülmüş bu kitap, benim için farklı bir yere oturacak.
  • Roland Barthes'dan iki kitap: YAZI ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER-METNİN HAZZI ve GÖSTERGELER İMPARATORLUĞU. İlk kitap 1971-1073 arasında derlenmş yazı/yazmak üzerine yazılardan/konuşmalardan oluşuyor. Edebiyat üzerine kafa patlatmaya yarayan, harika göndermelerle dolu bir kitap. Diğeri ise, Japonya merkeze alınarak, göstergebilim ekseninde hazırlanmış bir çalışma. İlginç şeyler öğreneceğimden şüphem yok.

Görüldüğü üzere, bu sıralar okuduklarım, hiç de öyle "şuraya uzanayım da kitabımı okuyayım" türünde şeyler değil. Genellikle elde kalem, masa başı okumaları gerektiren türde kitaplarla haşır neşir durumdayım. Hoşuma gdiyor, bir ton şey öğreniyorum. Yine de geçen hafta, sadece iki gün içinde, yani bir çırpıda ADAM FAWER'ın OLASILIKSIZ'ını okuduğumu ilave etmeden geçemeyeceğim. Ardına da hemen bir kuantum kitabı ekledim...Böylece blok ders yapmış gibi oldum bu konuda...

Geçen yılın son günleri ile 2010'un ilk günleri kitapla dolu geçti benim için. Umarım bu yıl doya doya okuyacak vaktim, fırsatım ve gücüm olur.

Herkese de bol kitaplı, harika bir yıl diliyorum.

1 Ocak 2010


Umutlar tazelendi...

Planlar yapıldı, sözler verildi (Tanrı'yı güldürmek pahasına da olsa)...

Kimimiz sigarayı bıraktı bu sabah itibariyle, kimimiz rejime başladı...

Düzenli spora başlayacak olanlar da vardır eminim...

Kimimiz ilan-ı aşk etti dün gece, kimimiz evlilik teklifi...

Terk eden pek olmamıştır, ne de olsa kimse yeni yıla sevgilisi olmadan girmek istemez; hele bir de zaten sevgilisi varsa, bekler ki yılbaşı geçsin, gece yarısı olduğunda öpecek bir sevgilisi her ihtimalde bulunsun elinin altında, bir kaç gün sonra terkeder nasıl olsa...

Kimimiz doğumhanede girdi yeni yıla, kimimiz kayıplarının ardından mevlut okutarak...

Hıristiyan icadı olduğu sanıldığı için, inadından yılbaşı kutlaması yapmayıp yerine "Gönül Sohbetleri" yapanlar oluğunu biliyorum. Bu bana acayip saçma geliyor... Umut tazelemenin neresi kötü ki? Demiyorum ki sırf yılbaşı olduğu için insanlar sapıtıp kendilerini dağıtsınlar ama hele bir de kötü geçen senenin ardından azıcık teneke çalmak o kadar mı kötü bir şey ki? Bırakın eğlenelim, bırakın gülelim, bırakın çalalım teneke trompet...Bunu diyen ben, dün akşamı dost evinde, sohbet ve hoşbeşle geçirdim. Sanmayın ki sokaklarda parti parti gezip, alemlere aktım:))) Zaten ruhum kaldırmaz öyle şeyleri artık, eskiden de kaldırmazdı ki. Yine de saat 00.00 olduğunda, 2009'u geride bıraktığımız için derin bir ohh çektim. Hayatımın en zor senesi bitiyordu ve içimin bir an da olsa umut dolduğunu hissettim. Ve dua ettim, bundan sonrasının daha kolay geçmesi için...

Sabah uyandım, bilgisayarımı açtım, gelen mesajlara baktım birazcık ve sonra TRT2'de Viyana Filarmoni'nin Yeni Yıl Konseri'ni seyrettim ağzımın suları akarak...Kıskandım azıcık ama hemen kendimi avuttum: Ay sonunda Salzburg'da Viyana Filarmoni'yi dinleyeceğim nasıl olsa...Geçen yıl Başbakan'ın Yeni Yıl Konuşması'na kurban gitmişti güzelim konser...Ve sene berbat geçmişti... Bu sene ise keyifle izledim konseri ve sırf bu bile, bu senenin geçen seneden daha iyi geçeceği konusundaki umutlarımı güçlendirmeye yetti...

Akşamüzeri Vavien'i seyrettik. Müthişti...Gitmemiş olanlarınız varsa, derim ki: Kaçırmayın!

Yukarıdaki fotoğraf ise bugün Can Dostum Tütü tarafından çekilmiş. Mekan: Caddebostan Sahili... Saat: Günbatımı...Hava Durumu: Lodos...

Arkadaşım, Ellerine Sağlık!

Evet, dedim ya: Umutlar tazelendi...

Herkese güzel bir yıl diliyorum!

Gönlümüze göre bir yıl olsun!

Alternatif Yılbaşı


Biz yılbaşını önceden kutladık.

Mekan Elmadağ Meyhanesi...

Ekip: Didi, Saadet, Şebo ve BEN...

Haydi bakalım, hayırlı seneler...

2010 Kapıda...


Yılbaşı geldi çattı. Klasik muhasebeler yapılıyor: Neler oldu bitti son bir yılda?

Benim için tek bir cevap var: Hayatımın en zor senesiydi...

Sırada 2010!

Bu yıl içinde öğrendiklerimi hayatımın sonuna dek beraberimde taşıyacağım. Unutmama imkan yok!

Geçen sene 2009'a açık mektup yazıp istediklerimi sıralamıştım. Bu sefer 2010'dan hiç bir şey istemiyorum.

Bugün Didiciğimle Cevahir'de yılbaşı alışverişi sırasında, yeni yılda yapacağımıza söz verdiğimiz şeyleri yazdık bir kağıda. Pek uzun bir liste değildi açıkçası ve içinde sadece mantıklı! şeyler vardı. Büyük hayaller, olasılıksız projeler yoktu...Zaten derler ki "Eğer Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'na planlarından bahset" ... Planlar, projeler, hayaller...Bende pek kalmadı zaten... Artık ne gelirse, onu alıyorum hayatıma...

Sonuçta yeni bir yıl başlıyor. Her ne olursa olsun, insan umutlarını tazelemek istiyor. Sanki bir sayfa çeviriyormuş gibi hissediyor... Temiz sayfaya, en baştan yazmaya başlıyor.

İşte tam da bu yüzden diyorum ki: Hepimizin yeni sayfası uğurlu olsun! Güzel şeyler yazın oraya...

Herkese mutlu bir 2010 diliyorum.

Doğumgünümün Ardından... Kişisel Bir Muhasebe...

Bir sene daha geçti...Bir yaşgünümü daha ardımda bıraktım. Bu seferki benim için çok farklıydı zira artık bundan sonra ailem olmadan kutlayacağım doğumgünlerimin ilkiydi...Başlarda daha ağır geçeceğini sanıyordum ama olayların akışı beni rahatlattı ve travmayı kolay atlatabildim. Ya da öyle olduğunu sanıyorum.
Aslında her şeye rağmen ne kadar şanslı bir insan olduğumu hatırlatan bir sürü şey oluyor hayatımda...Hayatımdaki insanlar mükemmel! Alternatif ailem olarak nitelendirdiğim bu insanlar beni sıcacık sarmalıyor, kolluyor, gözetiyor ve yeri geldiğinde beni şımartıp, beni benden daha fazla düşünüyorlar. Buna şans denmez de ne denir?
Doğumgünümden önce en sevdiğim coğrafyalardan biri olan Tayland&Myanmar'da yaklaşık iki hafta geçirdim. Harika bir grup ve harika bir turdu benim için...Müthiş günbatımları yaşadık yine. Sohbetler şahane, insanlar uyumlu ve olgun, hava güzel ve keyifler yerindeydi... Tur gibi değil de sanki arkadaş topluluğuyla geziyormuşum gibiydi ve tabii ki bunda eskiden tanıdığım dostların çoğunlukta olması da büyük bir etkendi. Yeni dostlar katıldı aralarına, ne mutlu! Turdan döner dönmez soluğu Berlin'de aldım, yanımda en doğru insanla...Müzelerde gezindik, -11 derecede uzun yürüyüşler yaptık, bir gece opera bir gece de Berlin Filarmoni konserine gittik. 3 gece kalıp döndük ve o arada da doğumgünüm geçmiş oldu böylece...Fazla düşünmedim, fazla dertlenmedim...Bunu zaten iki haftalık tur boyunca yeterince yapmıştım zaten, dolayısıyla daha fazla akıtılacak gözyaşı kalmamıştı artık Berlin'e... Ben de güldüm, bol bol güldüm. Gidenlerimin ardından ağlamayı yeni yaşımla birlikte bitirmeye karar verdim. Son bir senenin muhasebesini yaptım kendimle kaldığım anlarda: Yüzleşip kapatmak için...Neler neler olmadı ki? Galiba hayatımdaki en ağır sene bu oldu benim için... Hayal kırıklıkları, tutulmayan sözler, ani bitişler, taşınmalar, geliş-gidişler, bitmek tükenmek bilmeyen endişeler, uykusuz geceler, kimi zaman çok zorlayan maddi kaygılar, her zamankinden daha da hareketli bir meslek hayatı, ayağımın altından kayıyormuş gibi duran yaşam ve tam bunları aşıp da nefes alışım düzelmişken, pat diye anneciğimin gidişi ve artık bir ailem olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalışım...Hepsinin tek bir seneye sığmış olduğuna bazen inanamıyorum. Bütün sınavlar tek bir seneye toplanmış sanki!!!
Neyse ki bunlar da bitti artık... Şimdi daha rahatım, geceleri daha rahat uyuyorum. Sanki senelerdir hiç uyumamışım gibi uyuyorum... Daha az endişeleniyorum, hepsi bitmiş değil ama gerçekten daha az...Yaşamımdaki yeni sayfalara bakıp umutlanmayı deniyorum. Henüz başarabilmiş değilim ama iyi niyetliyim, çabalıyorum, bir gün geri gelecek umutlarım ve hayallerim, biliyorum...Şimdilik durdum, bekliyorum... Yangın bitti, enkaz kaldırma çalışmaları da... Şimdi yeni binayı kurmak için temel atma safhasındayım. Temel için kazmak gerek. Kazıyorum, içimdeki toprağı kazıyorum, o toprakla birlikte içimde birikmiş ne kadar cüruf varsa, hepsini kazıp/kazıyıp atıyorum ki yeni binanın temeli sağlam olsun. Ondan sonra sıra katlara da gelecek ama bütün bunlar için henüz çok erken...Beklemeyi bilmem gerek, sabırsızlanmamam ve kendime zaman tanımam gerek...
Otuzlarımın nasıl geçtiğini hiç anlamamıştım. Kırklarımın ilk senesi de tam bir meydan muharebesi şeklinde geçti...Bundan sonrasını, tadını çıkararak yaşamak için, şimdi biraz beklemeliyim ve yeniden start alana kadar, dinlenmeliyim...
Uyumalıyım, senelerdir hiç uyumamışım gibi...

Hindistan Dönüşü


Nasıl da özlemişim! Kokusunu, sesini, tadını, güneşini, renklerini...Canım Hindistan'ım benim!!! Beni ben yapan, beni büyüten ilk sırt çantalı gezimin kutsal coğrafyası!Gittim ve bir hafta gezip döndüm...Nasıl da iyi geldi, anlatamam...

FEST'te Hindistan turu dendiğinde tabii ki üstad Faruk Bey gelir akla. E tabii çok doğal zira senede herhalde 20 defa gider gelir oralara. Kuzeyi, güneyi, kabilesi, Ladakh'ı derken senenin yarısını neredeyse orada geçirir. Üstelik tutkuyla bağlıdır Hindistan'a...Bırakmaz kimselere, güvenemez başkasına...Çocuğu gibidir Hindistan turu onun... Ama bu sene düşündük ve kısa bir Altın Üçgen turu yapmaya karar verdik, içine bir de Varanasi ekledik. Bu yeni turun liderliği de bana verildi, ne mutlu!Tur satışa çıkar çıkmaz, yanılmıyorsam, ilk 10 günde doldu. Meğer ne çok insanın kısa bir Hindistan turuna ihtiyacı varmış!

İstanbul'dan THY ile yola çıktık. Delhi aktarmalı Varanasi'ye indik. Sonra Delhi, Jaipur ve Agra gezip, yine THY ile bir hafta sonra geri döndük. Bence son derece başarılı bir güzergah ve Hindistan'ın mutlaka görülmesi gereken yerlerini içeren, harika bir haftalık kaçamak. Fazla vakti olmayanlar için ideal...

Neler yapmadık ki?

Varanasi'de "rickshaw" denen bisikletli çekçeklerle Ganj kıyısına inip, önce akşam ayini, ertesi ise sabah teknelerle gün doğumunu seyrettik.

Jaipur'da Amber Kalesi'ne fillerle çıktık.

Jaipur'da Hindistan'ın en büyük sinema salonlarından biri olan Raj Mandir'de popcorn eşliğinde Bollywood filmi izledik.

Jaipur'da bando eşliğinde sokaklarda dans ederek gezinen bir "Damat Alayı"na katılıp gelin almaya gittik. Ardından da düğüne girip, geline altın taktık.

Şah Cihan'ın Taj Mahal'ı...

Büyük Ekber'in Fatehpur Sikri'si...

Kutbettin Aybek'in Kuvvet-ül İslam'ı...

Her durakta mis gibi Masala Çayı...

Ispanak püresi içinde taze peynirle yapılan Palak Paneer...

Altındaki tatlı ateşin ısıttığı tatlı şuruplu, yumuşacık Gulab Jamun...

Paşmina şallar, kaşmir yününden halılar, rengarenk taşlarla süslü mücevherler, bulunmaz Hint kumaşından sariler...

Filler, develer, atlar, sokakta salınan kutsal inekler, zıpır maymunlar, gökte süzülen koca kanatlı kartallar ve miniminnacık sevimli sincaplar...

Ama herşeyden güzeli at gözlüklerinizi bırakıp da önyargılarınızdan kurtulduğunuzda önünüze serilen ruhani boyutta, bir başka dünya...

Hoşgörü, samimiyet, vakar ve tevekkül bir arada...

Hindistan kanatlanmış, uçuyor. Dünyadaki global krizin yarattığı resesyon, buraya dokunmamış. Bu dönemde bile büyüme hızı %6!!! Çarşılar cıvıl cıvıl, küçük esnaf dimdik ayakta. Her yerde bir hareket, bir canlılık, bir dinamizm. Kocaman kamyonlar şehirler arası yollarda ülkenin dört bir yanına mal taşıyorlar, her yer dolu, canlı ve herkes nasibini alıyor bu durumdan. Bundan 20 sene önce Hindistan'ın gürül gürül geldiğini söylediğimde, insanlar bana gülmüş ve hayal gördüğümü söylemişlerdi ve "Görürsünüz yakında" demekle yetinmiştim. Şimdi ise diyorum ki "Ben demiştim!" Hindistan gürül gürül geldi ve önümüzdeki 20 sene içinde gerçek bir dünya devi olacak, orası kesin! Siz bakmayın sokaklardaki karmaşıklığa, kimilerine göre etrafa hakim olan pisliğe...O iş başka bu iş başka! Büyüklüğünün ve gücünün farkında olan Hindistan 1,2 milyar genç nüfusu ile, bütün Asya'ya hükmeden binlerce yıllık köklü kültürüyle, başındaki diplomasi bilen yöneticileriyle, iyi eğitim alan ve şahane İngilizce konuşan son derece zeki gençliğiyle dünyanın tozunu attıracak, haberiniz olsun... Demedi demeyin!

Kim tutar Hindistan'ı?!




İtiraflar...Gitmek, dönmek, kalmak...


Bir de baktım ki epeyi vakit geçmiş yine ve ben hiç bir şey yazmamışım. Aslında kendimce bir karar almıştım ve daha düzenli yazacaktım buraya. Her gün olmasa bile iki üç günde bir, sadece iki satır da olsa, bir şeyler çiziktirecektim. İnsan yazdıkça disipline girerdi çünkü...Yapamadım işte! Olmadı... Bir tembellik, bir durma ve hiç bir şey yapmama arzusu, düşünmeden, hesapsızca -sadece- gezme tozma isteği bütün disiplinli tutumlardan uzağa atıyor beni. Elim klavyeye varmıyor... Bu da kendimi birazcık suçlu hissetmeme yol açıyor. Kimseye değil, kendime karşı! Yazdıklarımı düzenli takip eden bir "okur kitlem" olsa hadi neyse de, kendi kendime çalıp söylediğim şuncacık, zavallıcık blogum bile bazen bende "eyvah yine yazamadım" diye dertlenip, kendimi hiç bir şeye yetişemiyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyor. Evde olduğum zamanlarda yine ders çalışıyorum tabii ki ama onu da istemiyorum aslında. İstiyorum ki her şey kendiliğinden oluversin. Bilgiler, araştırma sonuçları zahmetsizce kafamdan içeri doluversin. Bir sabah uyanayım ve ihtiyacım olan bütün bilgilere vakif olduğumu göreyim...Ama nerdeeee? Mızmızlanan bir kocakarı gibi olduğumu düşünüyorum bazen. Hani hep söylenen, hep dırdırlanan ama koca poposunu kaldırıp da bir halt etmeyen...Sonra içimdeki sağduyulu, didaktik ses tonlu, başöğretmen yanım diyor ki: Sen de kendine amma haksızlık ediyorsun. Dünya kazan sen kepçe bir yaşamın var. İnsanların belki de bütün bir ömürlerinde bile yapamayacakları yolları sadece bir ayda, üstelik de arkana bir sürü insanı takıp sorumuluklarını üstlenerek katedip, bir gün Asya bir gün Avrupa gidip geliyorsun. Yorgun olmaya hakkın var. Bir şey yapmama, kimseden ve hiç bir şeyden sorumlu olmamaya hakkın var. Bu bir lüks değil, bir ihtiyaç! Ancak kendime bunu hatırlattıktan sonra biraz gevşeyebiliyorum ama bu itiraf edeyim ki bu da tam bir gevşeme olmuyor. Esas istediğim şey evimdeki üçlü kanepemde sıcak bir battaniyenin altına sığınıp, şahane bir kitaba gömülmekken bir anda kendimi, misal, Hindistan uçağına yetişmeye çalışır bulunca, gevşeyecek durum pek olmuyor tabii ki... Amaaaaaaaa...Kontuarda bekleyen yolcularımla buluşunca, bütün o mızmızlıklarımı unutuveriyorum bir anda... Sahne korkusu gibi bir şey olsa gerek biraz. Işıklar üstüne çevrildiğinde, bütün endişelerinden arınan bir virtüöz gibi, ben de rolümün gerektirdiği kostüme bürünüp, bütün o uyuşukluğumdan kurtuluyorum. Bir de mikrofonu alınca elime, değişiyorum resmen, bülbül kesiliyorum adeta, dereden tepeden, doğudan batıdan, tarihten bugünden...Anlat anlat bitmiyor ve zaman uçuyor. Başkaları için yepyeni ve yabancı olan coğrafyalarda, kendi evimdeymişim gibi rahatça dolaşabiliyor olmaktan büyük haz duyuyorum. Kaç kişiye bahşedilmiştir ki böyle şeyler? Üstelik çocukluğundan beri tek istediği şey dünyayı görmek olan birinin, hayallerinin gerçekleşmesi değildir de nedir bu? Evet yaa...Tek istediğim şey buydu ve bu bana verildi. Misyonum bu olsa gerek benim de: Gezdirmek, anlatmak, tanıtmak...Ve bunu adeta bir ibadet ediyormuşcasına kutsal kabul ederek yapmak! Kaç kişi işini bunca tutkuyla yapabilme şansına sahiptir dünyada? Ben işte o mutlu azınlıktan biriyim.

Yine de itiraf edeyim ki en güzel an, dönüş uçağının tekerlerinin İstanbul Atatürk Havalimanı'na konduğu andır... Sorunsuz ve başarılı geçmiş bir gezinin ardından, döner bantta valiz beklerken sarmaş dolaş vedalaşma anı, insana o kadar büyük bir tatmin duygusu verir ki! Herhalde bu da, alkış sesleri arasında kapanan perdenin ardındaki sanatçının hissettiği şeylerle benzeşir.

Bir de tabii ki dışarıda beni karşılamaya gelmiş bir bekleyenim varsa, işte esas o zaman eve dönüş gibisi yoktur...Kısa da sürse bu evde kalış hali, sırf o karşılanma için bile gitmeye değer!!!

Şiir ve Müzik

Viyana'dayım yeniden. Gündüz müzelere, akşamları da operaya gidip, kendimden geçiyorum yine... Bırakıyorum kendimi sanatın şefkatli ama güçlü kollarına ve unutuyorum dünyanın tüm dertlerini. Çıkıveriyor aklımdan açılımlar, domuz gripleri, sıkılan palavralar ve yüzsüzlükler... Arınıyorum gerçekten...Ya da bana öyle geliyor... Tıpkı Beethoven Frizi'nde Gustav Klimt'in anlattığı gibi, insanın tüm o kötülükleri yenmesinin tek çaresi müzik ve şiir. Ancak müzik ve şiirle, "Saf Mutluluk ve Aşk"ın ülkesine ulaşabiliriz.

Kitaplar Arasında




Geçen hafta Idefix'ten kitap ısmarladım, başladım beklemeye...Üç gün geçti, beklenen koli geldi. Nasıl bir sevinç, bir heyecan anlatamam...


Önce bir fincan kahve hazırladım kendime. Fona viyola da gamba CD'lerimden birini koydum. Hille Perl, Telemann... Aldım makası elime ve özenle koli bantını hafifçe deldim ek yerinden. Bir yudum kahve aldım...Makasın sivri ucuyla deliği büyüttüm, kestim. Yavaş yavaş tadını çıkara çıkara, bantları sıyırdım. Bir yudum daha aldım kahvemden...Ardından kolinin kapağını çektim dışarıya. Bir hışırtı geldi içeriden, anladım ki kitaplarım baloncuklu kağıda sarmalanmışlar iyice. Kolinin içine baktım kitapları çıkarmadan önce. Evet, haklıydım, baloncuklu kağıda sarılıydılar... Koliyi hafifçe eğip, sarmalanmış kitap kümesini dışarıya doğru kaydırdım. Kendime doğru...Yavaşça kucağıma süzüldüler. Dizlerimin üzerine inen ağırlık hoşuma gitti. Kitaplarım!!!


Baloncuklu kağıdı açmadan önce, bir yudum daha kahve alıp, yavaşça okşadım kitap kümemi. Sonra makasla, yine hafifçe kestim koli bantını. Baloncuklu kağıdın serbest kalan ucunu nazikçe dışa doğru yönlendirdim, koli bantını sıyırdım ve elimi içeri sokup, kümenin içinden kitaplarımı dışarı çıkarmaya başladım birer birer:


Hah, Enis Batur! Hmmm...Sır, Kütüphane, Sözlük...


Ohh, Roland Barthes! Yas Günlüğü, Nasıl Birlikte Yaşanır...


Charles Munch...Ben Bir Orkestra Şefiyim...


Birer birer okşadım kitaplarımı. Sayfalarını çevirdim, burnumu sokup, kokladım tazecik sayfaları.


Bir yudum daha aldım kahvemden.


Bir gülümseme yayıldı yüzüme ve kalbime...


Ohh dedim kendi kendime... Bütün bir yaşam bu sayfaların içinde saklı duruyor. Bakıp da görmesini bilene... Sırrı aralamak için sayfaları çevirmek yeter!




Açılım...Saçılım...Ayıp Ayıp Üstüne...


Madalyam olsaydı atmıştım denize...

Savaşırken kaybettiğim bacağımın yerine devletin taktırdığı protezi de atmıştım arkasından...

Aslan gibi evladımı toprağa vermiş bir ana olsaydım, önce onun bütün resimlerini atmıştım denize, sonra da devletin "el mecbur" yolladığı ama benim gözüm gibi sakladığım takdir mektubunu...

Utanç içindeyim...Yine...

Canım memleketimin içine düşürüldüğü durumlar karşısında devleti yönetenlerin aczini seyretmek zorunda kaldığım için üzgünüm.

Dağdan inenler, bağdakini kovuyorlar, ben TVden seyrediyorum. En fazla buraya yazıyorum duygularımı, belki bir duyan/okuyan olur diye...

Bugün bir haber: Ellerinde TÜRK bayraklarıyla yürümek isteyen bir grup lise öğrencisi, polis tarafından engellendi... TVde gördüm...Yalan değil... Neden peki? İzinsiz gösteri olduğu için! Oysa dün üstü açık otobüslerde üç renkli bayrakları sallayarak zafer naraları atanları kimse engellemedi. Demek ki onların gösterisi İZİNLİ idi!!!!!! Hatta utanmasalar, ayaklarının altına kırmızı halılar sereceklerdi...Bunlara kısmet değilmiş, inşallah haftaya Avrupa'dan beklenen 5' i kadın 15 "sözde" PİŞMAN'a kısmet olur. Nasıl olsa İstanbul ATATÜRK havalimanına inecekler, orada VİP salonunda ağırlarız inşallah!

İşte geldiğimiz son nokta: TÜRK bayrağı sallamak artık SUÇ! Ya da İZİN istemeniz lazım sallamadan önce.

İşte bu son durumlar, bardağı taşıran damlalar oldu. Farkında mısınız her yer kaynıyor. Canı yanan anneler, eşler, gençler ön saflardalar. Kopup gitmiş CAN'larının fotoğrafları ellerinde, göğüslerinde yürüyorlar: ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ! Dilimin ucuna kadar geliyor: GEÇTİ BOR'UN PAZARI...

Sayın Başbakan, her zamanki gibi: Esiyor , gürlüyor. Peki ya NETİCE????? TISSS...
Sayın Ana Muhalefet liderinin durumu: Esiyor, gürlüyor. Peki ya NETİCE? TISSS...

MHP'de durum ne? Şimdilik sakin ama bence FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK!!! Kanı kabaran delikanlı bozkurtlar, her an patlamaya hazır bombalar gibi dolanıyorlar ortalıkta. Gördüm, biliyorum...Eğer onlar patlarsa, işte siz o zaman seyredin gümbürtüyü...Savaş dağdan iner şehir meydanlarına...Allah Korusun!

Asker kanadı: SESSİZ...Bu kadar sessiz kalmalarına/kalabilmelerine şaşıp duruyorum. İşte o zaman, DÜĞMEYE BASANLARIN gücü karşısında soluğum kesiliyor. Evladını kaybeden babalar gibi gördüm ben hep paşaları, komutanları. Evlatlarının ölümüne mal olan kavganın temsilcilerinin dünkü gibi baş tacı edilmelerini nasıl olur da bunca tevekkülle karşılarlar? VARDIR BUNUN DA BİR HİKMETİ! Bir bakın bakalım: Genelkurmay'da ışıklar yanıyor mu?

Ve işin komiği, güneydoğuda bugün yine çatışma vardı. HANİ NERDE AÇILIM???


Mustafa Balbay'ınki CAN mı, yoksa PATLICAN mı?




Kafam karışıyor...Vallahi kafam karışıyor.


Olup bitenlere bir anlam veremiyorum. Bütün bu olanları ya çok akıllı, hatta benim gibi zavallı ve sıradan birinin anlayamayacağı kadar akıllı birileri tasarladı ya da olan biten sadece kocaman/tarifsiz bir aptallığın eseri... Sonuçta ben anlayamıyorum...Belki de ben aptalım.


Şimdi biri bana Allah aşkına şunu anlatsın: Dağdan inenlerinki CAN da, Mustafa Balbay'ınki PATLICAN mı? Ya da Mehmet Haberal'ınki? Tuncay Özkan zaten dünden hevesliydi içeride olmaya da, Doğu Perinçek'in günahı ne? Hurşit Paşa, Veli Küçük... Ve adını şimdi hatırlayamadağım başka bir sürü değerli insan... Kandil'den inenlerin sorgusu sadece 20 dakika sürdü ve akabinde serbest bırakıldılar oysa Mustafa Balbay 200 günden fazladır içeride... Sebep? Allah bilir...İlhan Selçuk durumu kaldıramadı, hala hastanede...Şener Paşa'dan haberiniz var mı? Vatanını sevenler içeride, vatana silah doğrultup kurşun atanlar 20 dakikada serbest... Buna ne buyrulur? Bunu kim tezgahladı? Kim bastı düğmeye? Kimdir bu saçmalığın sorumlusu? Kimdir akan onca kanın hesabını verecek olan? Bu dünyada ya da ahirette... Bir kırmızı halı serilmediği kaldı dün...


Ben de istiyorum barışı...Huzuru...Herkesin kardeşçe, omuz omuza, el ele yaşadığı refah bir Türkiye'yi ama böyle mi varılır bu sonuca? Diyarbakır'da bayram var ama BATI'da durum ne? Bir tarafın kahkahası diğerinin gözyaşına karışıyorsa eğer, barıştan nasıl söz edilebilir? Şehitler boşuna mı öldüler? Bu soruların muhatabı KİMDİR? Yok mu bana bir cevap verecek babayiğit? Hadi Sezen...Müjde'yle kafaları çekip çekip arıyormuşsunuz SAYIN BAŞBAKANIMIZI... Bana da bir haber verin Allah rızası için... Ya Hülya Avşar'a ne demeli? Bu kadınlar çok çok akıllılar vallahi...Kimin rüzgarı kuvvetliyse, yelkenlerini o yöne göre ayarlıyorlar. Ben de eski yelkenciyim ne de olsa ve hedefe ulaşmak için rüzgarı doğru kullanmanın yarışta neler kazandıracağını gayet iyi biliyorum. İşte bu kadınlar da gerçek yaşamın yelkencileri... Ama bunlar sadece ön planda görünenler. Arka planda bir de görünmeyen/az görünen ENTEL-DANTEL-LİBERAL-DEMOKRAT-İKİNCİ CUMHURİYETÇİ tayfa var ki, Allah'a emanet!


Azerilerin kalbini kırdık. Senelerdir nazlı nazlı dalgalanan bayraklarımızı bir bir indiriyorlar. Haksızlar mı peki? Bence hiç de haksız değiller... Ben de onların yerinde olsam, indirirdim. Bu Ermeni protokolü nedir? Bileniniz var mı? Bunu da Sezen bilir nasıl olsa...


İsrail'le olan ilişkiler gerim gerim gerildi. Neymiş? Devlet Televizyonumuzda bir dizi varmış... Bahanesi işin! Davos'taki "OneMinute" gerginliğinin devamı aslında... İsrailliler de haklı...


Bunlar BENİM görüşüm...VATANDAŞ İLKNUR olarak... Soru sorsam KİM cevap verecek? KİME soracağım bunları zaten? Kim duyar da dinler ki beni?


Gerçekten anlayamıyorum. Devletimiz kimlerin elinde? Bizi aslımda KİM yönetiyor? AKP demeyin Allah aşkına! Kargalar bile güler.


BARIŞ istiyorum.


HUZUR istiyorum.


SORULARIMA CEVAP istiyorum...


Mustafa Balbay'ınki CAN mı, yoksa PATLICAN mı?
NOT: Bu yazıyı yazdıktan sonra sinemaya gittim. NEFES adlı filmi görmeye...İnanılmaz etkilendim, ağladım, sarsıldım ve çıktıktan sonra epeyi bir süre konuşup gülemedim. Tokat gibi indi yüzüme... Herkes gidip görsün!

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...