Up in the Air


İçinde George Clooney varsa, o "şey" zaten izlenmelidir ama bu seferki daha da farklı oldu benim için...Filmin konusunu yazmayacağım ama sadece şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Olumlu anlamda söylüyorum bunu...Kısaca bahsedecek olursam, büyük bir firmanın "işten adam çıkartma" uzmanı olarak görev yapan George Clooney -canlandırdığı karakterin adını hatırlamıyorum- sürekli seyahat halinde yaşayan biridir. Bütün hayatını küçümen bir tekerlekli kabin boyu valize tıkıp, senenin 300'den fazla gününü yollarda, havalimanlarında ve havada -Up in the Air, filmin adı buradan geliyor-, uçakların içinde geçirmektedir. Bir sürü mil kartı, lounge, otel, araba kiralama kartı vardır. Bir de büyük paralar karşılığında, hayatta "tek" ve "bağlantısız" olmanın erdemlerini anlatan seminerler verip, konuşmalar yapmaktadır. Ki burada harika bir metafor kullanılmış: Sırt Çantası!!! Filmi daha fazla anlatmayacağım, gidin görün! Ben bir daha izleyeceğim mutlaka...

Neyse, bu filmi yazı konusu haline getirmem, yukarıda anlattıklarımdan değil, başka ufak tefek şeylerden kaynaklanıyor: Bazı sahnelerde kendimi gördüm adeta... Havalimanlarında yaşananlar, benim de kendimce geliştirdiğim hayatı kolaylaştıran "minik -zeki" hareketler, özellikle ve hepsinden de fazla, otel odalarının yalnızlığı...

Eğer senede üç-dört kez seyahat ediyorsanız, bu genellikle sizin için her zamanki yaşamınızın rutinini bırakıp, her manada tatile çıkmak demektir. O zaman otel odaları gerçekten heyecan verici ve eğlenceli olabilir. Ama eğer benim gibi sık sık seyahate gidenlerdenseniz, o zaman otel odalarını kanıksarsanız, sizin için artık heyecan verici bir yanı kalmaz olayın... Tabii bu arada bazı özel otelleri, benim çok sevdiğim otelleri ayrı tutuyorum, zira onlara ne zaman geri dönsem, içim heyecanla kıpır kıpır oluyor. Neyse, demek istiyorum ki, eğer işiniz gezmekse, o zaman otel odaları yalnızca "içinde uyuduğunuz yerler"e dönüşebiliyor. İçine girersiniz, duşunuzu yaparsınız, televizyonunuzu açarsınız, yastıkları üst üste koyarsınız, şansınız varsa -çünkü her otelde bulunmuyorlar-odadaki su ısıtıcısı ile suyu kaynatıp sallama çay yaparsınız, sonra kitap okurken uykuya dalarsınız. Etrafınızda "sizin" eşyalarınız yoktur, "sizin" anılarınız yoktur, "sizin" yaşamınızın parçaları yoktur...Nötr bir ortamdır, hatırasız, belleksiz... Ve hepsinden ötesi, yalnız bir ortamdır. Yalnızsınızdır... İşte bu yalnızlık duygusunu öyle iyi işlemiş ki film!!! Orada koptum resmen... Gidin, görün, ne demek istediğimi anlayacaksınız...

Bir de George'un evi var ki evlere şenlik! Nasıl karaktersiz, nasıl ruhsuz, nasıl soğuk ve nasıl "ev gibi değil", anlatamam...Beyaz, gri ve metalik...Nefret edilesi bir yer... Bu durumu da anlayabiliyorum aslında, çünkü bazı zamanlar öyle bir denk geliyor ki, evimin içine akşam girip, sabah apar topar çıkıyorum... Çiçeklerime su bile veremediğim zamanlar oluyor... Ama yine de evim hiç bir zaman o denli soğuk ve can acıtıcı derecede metalik olmadı, olmayacak!

Seyretmediyseniz, bir an evvel gidin. Bambaşka bir tat alacaksınız, ben aldım...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf

Bodrum Haikuları