28 Nisan 2015 Salı

Göller Bölgesi -1-





Mesleğim gereği dünyanın pek çok ülkesine, farklı kültürüne ve coğrafyasına seyahat etme fırsatım oluyor Ancak yine de , her yurtiçi gezi benim için güzel yurdumu keşfetme, tanıma ve daha da çok sevme imkanı yaratıyor. Şubat ve Mart aylarında arka arkaya yaptığım Hindistan ve Nepal turlarımdan sonra, baharı karşılamak ve bir iki özel yer keşfetmek amacıyla bu sefer eşimle yollara düştük. Keşfetmek derken yanlış bir anlaşılma olsun istemem! Bu yerlerin hiçbirisi bilinmeyen yerler değil tabii ki, sadece biz kendi aramızda bunlara keşif gezileri dediğimiz için aynı terimi sizlerle paylaşmak istedim. Ne zamandır istiyorduk, bastık gittik Göller Bölgesi’ne!

İstanbul’dan, yeni adıyla, Atlas Global’in, koltuk araları gerçekten çok daha insaflı uçaklarından birine atlayıp, Antalya’ya uçuverdik. Yağışlı hava ve türbülans inişte beni epeyce korkuttuysa da, sağ salim vardık. Hemen iç hat terminal çıkışında, internet üzerinden kiraladığımız arabamızı teslim alıp, kendimizi sahil yolundan Finike’ye vurduk. Niyetimiz o gece Elmalı’da konaklamak ve adını hep duyup da bir türlü misafir olma fırsatı bulamadığımız bu küçük kenti daha iyi tanımaktı. Tabii ki yol üzerindeki iki antik kenti gezmeden yukarı yaylalara çıkmayı düşümüyorduk bile. Limyra ve Arykanda kentlerini gezip öyle çıktık Elmalı’ya.
Kısaca bu iki antik kenti tanıtayım sizlere:
Limyra, Finike’den dağlara doğru kıvrıldığınız zaman, 9 km sonra ovanın bittiği noktada, tatlı tatlı akan bir nehrin kıyısında karşınıza çıkıveriyor. Bugün o bölgeye Turunçova diyorlar. Yıkıntıların hemen yanıbaşında Torunlar köyü bulunuyor ama sit alanının sınırları oldukça iyi belirlenmiş olduğu için, arabanızı bırakıp, rahat rahat gezebiliyorsunuz. Limyra, M.Ö 5. yüzyıldan itibaren yerleşim görmüş. M.Ö 4 yüzyılda Anadolu’da Pers hakimiyeti yaşanırken, Likya Bölgesi’nin kralı Perikle, bütün Likya kentlerini bir sancak altında toplayıp Perslere karşı direniş örgütlerken, Limyra bütün bölgenin başkentliğini üstlenmiş. Aradan yüzyıllar geçip, Roma hakimiyeti kurulduğu dönemde ise, M.Ö 2. ve 3. yüzyıllarda bir parlak devir daha yaşamış kent ve depremlere rağmen, yeniden inşa edilebilmiş. Hıristiyanlığın yayıldığı Bizans devrinde, piskoposluk merkezi olmuş, sonra da 8. ve 9. yüyıllarda yaşanan Arap akınları sonrasında terk edilmiş.

Lymros çayı şehrin tam ortasından geçiyor. Hatta öyle ki, eski kente ait pek çok kalıntı, özellikle de kentin ana caddesi, nehrin altında kalmış durumda. Aslında bu haliyle bence çok etkileyici. Bir zamanların anlı şanlı kentlerinin yüzyıllar sonra düştükleri bu durumları görmek, her şeyin geçici olduğunun bir kanıtı gibi geliyor bana! Sütunlar, eski mermer yol kaplaması ve yola inen basamakların hepsi nehrin berrak sularının altında yatıyor. M.S 140’larda, Roma devrinde onarım gördüğü anlaşılan tiyatro, beklenmedik derecede iyi durumda. Kazılarda ortaya çıkarılan, başta heykeller olmak üzere pek çok eser ise, Antalya’nın o güzelim müzesinde sergileniyor. Görmediyseniz, mutlaka görün!
1970’li yıllardan beri Avusturyalı arkeologlar kazı yapıyorlar Limyra’da. Kazı evini de uzaktan gördüm. Nefis bir düzlüğün üzerine kurulmuş, yanıbaşından nehir geçen, söğüt ve çınar ağaçlarıyla yaz aylarında gölgelenen, ben burada yaşarım dedirten bir ortam yaratmış çalışanlar. Kazı zamanlarının hep en sıcak aylara denk geldiğini düşünecek olursak, bu gölgelerin ne kadar kıymetli oldukları ortaya çıkar! Ama açıkçası çok isterdim orada, kazı ekibiyle bir süre geçirip, kazma kürek sallamayı! Akşam olduğunda da Lymros çayının şırıltısıyla rüyalara dalmayı!





Limyra’yı gezdikten sonra, daha yükseklere ulaşmak için, Toroslar’ın aralarına daldık. Kıvrıla kıvrıla yükselip, Şahinkaya olarak bilinen sarp kayalığın dibine kurulmuş Arykanda’ya ulaştık. Manzara seriliverdi önümüze! Bulutlar zirvelerin üzerine taç gibi inmişken, bir anda güneş çıkıverdi. Kentin en yüksek noktasında inşa edilmiş HELİOS Tapınağı’nın sahibi GÜNEŞ bizi selamladı adeta! Arabamızı bırakıp, yamaca tırmanmaya başladık.
Bütün şehir, oldukça eğimli bir arazi üzerine kurulu olduğundan, taraça taraça yükseliyor. M.Ö 4. Yüzyılda, Likya Kralı Perikle döneminde, Limyra’ya bağlıymış kent. Bunu kazılarda ortaya çıkarılan çok sayıda Perikle sikkesinden anlıyoruz. Sonra Büyük İskender’in gelişiyle tüm Anadolu’da olduğu gibi, bu bölgede de bir takım idari değişiklikler yaşanmış olmalı. Roma devrinde, Likya  Birliği son bulunca, Arykanda da Roma’ya bağlanmış. M.S 1. ve 2. yüzyıl bu şehirde pek çok yapının onarıldığı, genişletildiği ve Arykanda isminin pek çok kaynakta sık sık kullanıldığı bir dönem olmuş.
O eğimli ve kayalık araziye böyle bir kentin nasıl kurulduğunu hayal ederken bile insan zorlanıyor. Taşların taşınması, kayalıkların düzlenmesi, istinat duvarlarının inşası, tapınaklar, idari binalar ve şehir meydanı agora gibi mekanların oluşturulabilmesi için, kimbilir ne kadar çok insan çalıştı, ne kadar çok enerji harcandı! Ben yapılardaki duvar işçiliğine hayran kaldım! Devasa taşlar birbirlerine yap-boz gibi bağlanmışlar! Aklıma İnkalar’ın ünlü kayıp kenti Macchu Pichu geldi hep gezerken! Onlar 15 yüzyılda yapmışlar, bizim Anadolu’nun insanları oradakilerden 1600 yıl önce! Yanlış anlaşılmasın! Niyetim biri diğerinden daha üstündür demek değil! Sadece şunu göstermek istiyorum: Bizim memleketimizde de, hem coğrafi konum hem de  mucizevi taş ustalığı konusunda en az Macchu Pichu kadar etkileyici yerler var demek ki! Bu bilinsin!


Roma döneminde inşa edilmiş stadyuma şaştım kaldım. Şehrin en tepede inşa edilmiş gözetleme kulesinden sonraki en yüksek noktada yer alıyor. Diyorsunuz ki kim tırmanır buralara ama çıktığınızda görüyorsunuz: Manzara şahane! Stadyum’un hemen altında, bölgenin en iyi korunmuş tiyatrosu yer alıyor. Çok büyük değil ama basamaklar, sahne binası gayet iyi durumda. At nalı şeklindeki orkestra bölümünden anlıyorsunuz ki, önce tam bir Grek tiyatrosu düzeninde inşa edilmiş, sonra yeniden düzenlenmiş. Bölgenin en yüksek zirvesine bakıyor! Bu eski adamlar işi iyi biliyorlarmış! Tiyatroları hep manzaranın en güzel olduğu yere inşa edip, hem gösteriyi hem de doğayı seyrediyorlarmış! İki gösteri bir arada yani! Ben de basamaklara oturup, kuş seslerini ve çam yapraklarının arasında ıslık çalan rüzgarı dinledim. Sislerle çevrili karlı zirveleri seyrettim. Bulutların arasından çıkıp çıkıp içimizi ısıtan güneşi selamladım. Ne kadar şanslı olduğumuzu, dünyanın her anlamda en güzel ve en zengin topraklarından birinde yaşadığımızı, o binlerce yıllık tiyatroda bir kere daha hatırladım.
Akşamüstü iyice serinleyen hava, artık yeniden yola koyulup o gece başımızı sokacak bir yer bulmamız gerektiğini hatırlatınca, arabamıza dönüp, yola koyulduk. Kafamdaki plan belliydi: Gece Elmalı’da kalacaktık!


Elmalı diye tutturmamın iki sebebi vardı: 1- Atatürk’ün Kuran-ı Kerim’i ilk kez Türkçe tefsir etmesi için görevlendirilen iki kişiden biri olan Elmalı’lı Hamdi’nin doğduğu toprakları görmek istiyordum. 2- Yüzyılın definesi olarak da anılan Elmalı Sikkeleri’ne adı verilen bölgeyi tanımak istiyordum. Bu kaçırılan definenin hikayesi rehberlik hayatım boyunca hep anlattığım şeylerin başında geliyordu. 1984 yılında Elmalı’nın Bayındır köyünde, bir kaçak kazı sırasında, yaklaşık 1900 sikkelik bir hazine bulunur. En büyük kısmı Amerikalı iş adamı William Koch’un elinde olan hazine uzun uğraşlar ve davalar sonunda yurda döner. Hala nerede olduğu bilinmeyen 150-200 adet sikke daha var. Bakalım onlar nerede ortaya çıkacak?
Torosların arasından yükselerek, etrafı karlı zirvelerle çevrili harika bir ovayı geçip, öyle vardık Elmalı’ya. Hava kararmaya yüz tutmuştu iyice. Akıllı telefonumun yardımıyla bir otel bulup, yerleştik. Sabah kahvaltısından sonra hiçbir şey yememiş olduğumuz için artık iyice acıkmıştık. Hemen kendimizi şehrin ana caddesine atıp, Elmalı’nin ünlü şişçilerinden birine girmeye karar verdik. Aslında  sonraki günlerde fark ettik ki bu tarz şiş o bölgede hemen her yerde yapılıyor. İnce bir şiş köfte gibi hazırlanıp, ızgarada pişirilen bu et yemeği, ısıtılmış pide üzerinde servis ediliyor. Yanında ızgara soğan ve yeşil biber ile getiriyorlar sofraya. Lezzeti mi? Et yemeyen eşim bile yedi dersem yeterince açıklamış sayılır mıyım acaba?
Sabah ise bölgenin susamıyla yapılan tahin ile pekmezi karıştırıp, ekmek bandırarak zenginleştirdik kahvaltımızı. Sonra da eski mahallelere doğru tırmandık. 138 adet tescilli ev ve konak var bu mahallelerde. Yavaş yavaş restore edilip turizme kazandırılacaklar.
Elmalı’ya evliyalar kenti diyen de var. Vahhab-ı Ümmi ve ünlü mutasavvıf Niyazi Mısri’nin hocası Sinan-ı Ümmi’nin türbeleri burada. Manevi yönü çok kuvvetli olan Elmalı’nın çevresinde de çok sayıda eski dergah ve türbe bulunuyor. Elmalı’nın yerlileriyle konuştuğumuzda hepsi özellikle Ramazan ayının çok güzel yaşandığını ve Kadir Gecesi’nde Elmalı’nın başka şehirlerden gelen ziyaretçilerle dolup taştığını, gece boyunca sokaklarda ve caddelerde Kuran okunup, namaz kılındığını, o gece dükkanların sabaha kadar açık olduğunu, kimsenin uyumadığını öğrendik. Böyle bir geceye tanık olmak isterdim. Bir Elmalı’lı hanım şöyle dedi: Döşeğini kapan gelir, kimse uykuyu düşünmez bile! Biz de ihtiyacı olana evimizi açarız. Bu bizim geleneğimizdir!
Tüm Ege ve Akdeniz bölgelerinde, Antalya da dahil olmak üzere, en büyük Osmanlı camisine ev sahipliğini Elmalı yapıyor dersem şaşırırsınız değil mi? Ben de şaşırmıştım! 1610 yılına tarihlenen Ömer Paşa Camii, kare planı ve merkezi kubbesiyle Mimar Sinan ekolüne uygun şekilde inşa edilmiş. Klasik dönem sonrası Anadolu’da inşa edilmiş en önemli külliyelerden biri kabul ediliyor Ömer Paşa külliyesi! Cami de onun mücevheri! Külliyede ayrıca, bir hamam ve camiyle ortak kullanılan şadırvanlı avlunun diğer tarafında medrese bulunuyor. İçinde bir başka evliya, Ahi Baba’nın türbesi var. Aslen Manavgat’lı olan Ketenci Ömer Paşa, kapıağalığından çavuşbaşılığa yükselmiş ve sonra da beylerbeyi olmuş. Doğu’da ve Batı’da pek çok sefere katılmış, bu camiyi de Saraybosna fethinden elde ettiği ganimetlerle yaptırmış. Hatta denilen o ki, külliyenin ortasındaki dev çınarın fidanını bile Saraybosna’dan getirmiş! Doğru mudur değil midir bilmiyorum ama dinlemesi bile güzel!
Yine pek az bilinen bir başka zenginliği daha var Elmalı’nın: Elmalı Yeşil Yayla Yağlı Pehlivan Güreşleri! Bu sene 662. defa düzenlenen bu güreşler, Edirne Kırkpınar’dakilerden bile eski! Bunu da bilmiyordum, orada öğrendim!
Elmalı’nın bir bir başka güzelliği de sedir ormanları! Türkiye’nin en yaşlı ağacı, 2000 yaşındaki bir sedir ağacı da Elmalı yakınlarındaki bu ormanlarda bulunuyor! Bu yıl o bölgeye ilk defa bahar yürüyüşü düzenlenmiş. Bundan sonra her bahar başlangıcında yürüyüş tekrarlanacakmış. Özel izinle girilebilen sedir ağacı koruma alanına girip yürümek için güzel bir fırsat değil mi?
Bu daha ilk gün! Bir hafta dolanıp durduk Göller Bölgesi’nde. Bir yazıya sığmaz, dolayısıyla haftaya da bu gezimizden izlenimlerimi paylaşacağım. Yine de hemen aklıma gelen şu son cümleyi yazayım: Dünya güzel elbette ama Türkiyemiz daha güzel!

Yollarda görüşürüz,

Hiç yorum yok: