Bostancı'dan kalkan Büyükada isimli vapura binip, arkadaki açık bölümde kafama uygun bir yere çöreklendim.
Eski Bostancı iskelesine selam ettik.
Dalgakıran'ın başındaki bayrağı selamlayarak rotamızı adalara çevirdik.
Heybeli karşıdan parlayan güneşin ışıkları arasında, bir masal diyarı gibi duruyordu.
Yaklaştıkça, masal yerini gerçekliğe bıraktı ve sevgili adamın yüzü daha fazla görünür oldu.
Vapurum önce Büyükada'ya yanaştığında iskelede duran gemi beni gülümsetti: Paşabahçe! İstanbul'un en güzel gemilerinden biri. Kardeşleri de var, biri Fenerbahçe...Enis Batur da bu gemiyi pek sever, biliyorum kitaplarından. İçimden Enis Batur'a bir selam yolladım ve iskelede başlayan hareketi seyretmeye koyuldum. Vapurdaki adalıların konuşmalarına göre, yeni kaptanların yanaşmaları pek zor oluyormuş. Bunu ben de farketmiştim zaten ve daha önceki ada yazılarımdan birinde de dile getirmiştim. Beni en çok korkutan şeylerden biri, palamar halatlarının gemi fazla açıldığında gerilerek, kopmasıdır. Eskiden kenevir türü bitkisel liflerden yapılmış palamarlar kullanılıyordu ama son yıllarda, İDO olduğundan beri, plastik türevi halatlar kullanılıyor ve onlar da gemi baş açtıkça gerilip uzuyorlar ve birkaç kez, korkunç bir gürültüyle koptuklarına şahit oldum. Kopan halatın bir ucu kırbaç gibi oluyor ve yakınında bulunanlar için tehlike yaratabiliyor. Oysa eski halatlarda bu olmazdı hiç... Sanırım yenilemek isterken, cahilce bir iş yapıldı yine. Kaş yapayım derken çıkartılan gözler gibi bir durum var ortada!
Büyükada'da yolcular indi ve şehre devam edecek yeni yolcular bindi...
ve biz sonunda Heybeli'ye yanaştık...
Her zamanki gibi yine Denizatı'nda oturdum. Önce az şekerli bir kahve söyledim kendime ve bir keyif cigarası tüttürdüm. İstanbul'un en iyi az şekerlisini burada yaptıklarını daha önce de söylemiştim. Sonra defterimi ve kitaplarımı açıp, dün gece işaretlediğim yerleri defterime geçirdim. Kulağımda hafiften müziğim: Chopin Nocturne'ler...Yeni geldiler...Ekledim hemen:)) Kimi an gülümseyerek, kimi an hüzünlenerek dinledim hepsini ve ders çalışırken yalnızlığıma ilaç oldular. Açlığımı karışık tostla bastırdım; çay ve tatlı rüzgar arkadaş oldular bana. Kimseyle konuşmadan, sadece yazdım, yazdım, yazdım... Sanki kendimden kaçar gibi, dünyadan kaçar gibi, şehirden kaçıp adaya sığındım ve evde başaramadığımı orada başardım. Kafamı toparlamak!
Akşamın ilk karanlığı çöküp de ilk ışıklar yanar ve günün en sevdiğim saatleri başlarken, geri dönüşe geçtim. Hava açıkta oturamayacağım kadar soğumuştu artık ve içeride oturup, insanları seyretmeye koyuldum. Çoğunluğun yüzünde yorgun ve biraz da bungun bir ifade vardı. En arkadaki gözden ırak sırada iki sevgili, birbirlerine iyice sokularak oturmuş, fısır fısır konuşuyorlardı. Bana en yakın sırada bir genç anne (muhtemelen benden en az 15 yaş daha genç) iki haşarı çocuğuna söz geçirebilmek için, yüksek perdeden tehditler savuruyordu. Çocukların dinlediği yoktu tabii ki... Arka sırada oturan dört kişilik bir "amcalar grubu", o gün içinde yapmış oldukları kıran kırana tavla partilerinin yorumunu ve muhasebesini yapıyorlardı. Bir nevi Süper Maraton- Telegol programı gibiydiler. Hani her Pazar-Pazartesi akşamı, TV'nin bütün kanallarında saatlerce sürdürülen. Kim demiş, maçlar 90 dakikadır diye! Bizim amcalar da, bugün kimin daha "ballı" olduğuna karar vermeye çalışıyorlardı. Neticeye varamadan yolculuk bitti ve Bostancı'ya ulaştık.
Ada yine ruhuma iyi geldi, kafamı boşalttı ve yaşam daha kolay göründü herşeye rağmen. Keşke her gün "ada günü" gibi olsa!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder