14 Kasım 2008 Cuma

Bhutan Dönüşü











Guru Rinpoche Padmasambava

Döndüm...Ama ayaklarım geri geri giderek...
Hava bu kadar mı güzel olur?
Dağlar bu kadar mı parlak olur ve 180 derece çevreler insanı?
Vadiler bu kadar mı yeşil olur?
Hava bu kadar mı mis gibi içe çekilesi, akan sular bu kadar mı duru olur?
Dedim ya, cenneti gördüm, abartmadığımı düşünüyorum gerçekten...
Bundan çooook seneler evvel, yaşamım tamamen başka türlü akarken, hayalimde hep Bhutan'a gidip gezmek vardı. O zamanlar henüz, yurtdışı rehberlikte, bugün olduğum kadar aktif çalışmıyordum. Genellikle yurtiçi turlar yapıp, senede bir ya da iki kere Hindistan&Nepal turlarına gidiyordum. Bir keresinde, bir Hindistan turunun hemen ardından, hazır da oralardayken, Bhutan'a geçivereyim istemiştim ama çeşitli sebeplerden dolayı olmamıştı ve ben eve dönüş uçağına bindiğimde, elimde Takstang' ın bir resmiyle uzun süre ağlamıştım. O zamanlar kim derdi ki gün gelecek ve ben Bhutan' a senede 2-3 kere gideceğim? O kadar canım acıyarak ağlamıştım ki, bugün hala hatırlarken, burnumun direği sızlar. Bugün ise, evimin rahatlığında, saat farkından dolayı erkenden uyanıp, yatağımda uzanır durumda bunları yazarken, o günleri düşünüyorum ve hayallerimden birini daha gerçekleştirebilmiş olduğum için şükran duyuyorum: Takstang! Kaplan Yuvası Manastırı yani...
Sabah erkenden uyanıp yollara düştüğümüzde, hava henüz aydınlanmamıştı. Minibüslerimiz bizi çam, ardıç ve dev servilerle çevrili bir açıklıkta bıraktıklarında ise, güneşin altın renkli ışıkları, yaprakların arasından üzerimize süzülmeye başlamıştı bile. Sabahın taze serinliğinde yukarı doğru tımanışa geçtik. Tırmanış derken abarttığımı düşünmeyin zira inerken farkettik ki, yaptığımız gerçek bir "hiking"miş! Vadinin tabanından bakıldığında, o kadar ulaşılmaz görünüyordu ki Takstang, bir ara kendi kendime "acaba mı" diye düşünmedim değil. Yaklaşık 1,5 saatlik sıkı eğimli bir tırmanıştın sonra, "cafeteria" olarak adlandırılan muhteşem manzaralı noktaya ulaştık. Burada, tepenin üstüne, tamamen ahşaptan inşa edilmiş, Takstang'ı doya doya seyredebileceğiniz ve isterseniz yemek de yiyebileceğiniz bir tesis var. Tesis denince tabii kulağa iddialı geliyor ama o tırmanıştan sonra, oranın gözümüze nasıl gözüktüğünü tahmin edebilirsiniz. Hemen odun isi kokulu siyah çay eşliğinde bir kaç dakika nefeslendik. Yukarı devam etmek isteyenlerle, tekrar yola koyulduk. Yaklaşık 1,5 saat daha, ormanın içinden, dağlardan akan şelalelerin arasından, kuş sesleri ve sonbahar çiçekleri eşliğinde tırmandıktan sonra, manastırın kapısına ulaştık. Burası vadinin tabanından 900 metre yükseklikte, tamamen kayalara oyularak inşa edilmiş bir inziva manastırı. Efsaneye göre, Himalaya havzasına Budizm'i getiren büyük üstad Guru Rinpoche, aşağı vadide kötülüğün sembolü olan şeytanlarla savaşıp onları yendikten sonra, bir dişi kaplanın sırtında dağların tepesine uçmuş ve burada bir mağaranın içinde meditasyona dalarak dinlenmiş, gücünü kazanmış. Aradan uzun zaman geçtikten sonra, 17 yy.da Bhutan'ı birleştiren kutsal kral Shabdrung Nawang Namgyel bu mağaranın bulunduğu yere, bizim gezdiğimiz manastırı yaptırmış ve adı da, üstadı buraya uçuran kaplanın anısına, Takstang yani Kaplan Yuvası olmuş.
Manastır konumu itibariyle insanı büyülüyor. Kaplan Yuvası'ndan ziyade, Kartal Yuvası'na daha çok benziyor aslında. Kayalık yamaç neredeyse 1200 metrelik bir uçurumla dimdik iniyor vadiye ve manastır bu kayalık yamaca sanki yapıştırılmış. İnsanın aklı almıyor oraya nasıl kondurulduğunu... Derin bir sessizlik ve zamansızlık hali vardı biz gittiğimizde. Sabahın hala çok erken saatleri olduğu için başka gözüpek turistler ya da hacılar yoktu etrafta. Sadece bizdik tek ziyaretçileri o yüzlerce yıllık yalnızlığın... Manastırın tam karşı yamacından gürül gürül akan şelalenin ve vadiden yükselen tütsü kokulu rüzgarın sesi dışında, bir tek çatıların kenarlarını süsleyen minicik çanların sesleri vardı kulaklarımızda. Bir de ana tapınakta toplanmış dua eden keşişlerin gökyüzüne yükselen duaları...
Kendimizden geçercesine, huşu içinde dolandık labirent gibi avlular ve küçük tapınakcıkların içinde. Manastırda fotoğraf çekimine izin verilmiyor olmasına hayıflandık ama zihnimize ve gönlümüze kazıdık her kareyi. Benim için ayrı bir anlam içeriyordu tabii ki o sabah... Seneler önce uçakta akıttığım o gözyaşlarımın ödülünü almıştım sonunda.
Manastırdan ayrılıp dönüş yoluna geçtiğimizde, güneş artık iyice tepeye çıkmış , hava ısınmıştı. Biz aşağı yürürken, yukarı tırmanan birçok insanla karşılaştık ve bu kalabalık yokken manastırı gezmiş olduğumuz için birbirimizi kutladık. Uykumuzdan biraz feragat etmemiz sayesinde unutulmaz bir hatıra kazanmıştık ve bunun bedeli hiçbir şeyle ölçülemezdi.
Tüm hayallerimin gerçek olmasını dileyerek ayrıldım manastırdan ve sevdiklerime de kendi hayallerini gerçekleştirebilmeleri için sağlık ve cesaret diledim. Eğer bu ikisi olmazsa, bütün hayaller, sadece hayal olarak kalırlar ve gerçekleştirilememiş her hayal insana mutsuzluk verir oysa mutluluk sadece cesurların hakkıdır.

1 yorum:

Zeynep Everi dedi ki...

Muhteşem bir yer. Gerçekten daha çok bir Kartal yuvası izlenimi veriyor fotoğraflardan da. Ne kadar içten ve sıcak bir yazı dedim ve düşündüm. İnsanı heyecanlandıran tek şey hayallerin gerçek olarak gözlerinin önünde olması değil midir? Bir de gidilen yerlere bağlanan yürekler vardır her milimine sahip çıkar anılarımız.Sanırım Bhutan sizin için bu konumda. Vardır çeken birşey bunca ağlamak boşa değilmiş. Sanki farklı bir zaman dilimine bir özlem bırakılmış gibi.
Sevgiyle.