23 Ekim 2008 Perşembe

Viyana ve Salzburg' da Müzik Dolu Günler


Cumartesi günü sabah çok erken saatte yola çıkıp, müziğin ve ışığın başkenti Viyana'ya gideceğim. Beraberimde otuza yakın müziksever olacak ve Viyana akşamlarımız birbirinden güzel eserlerle dolup, yüreklerimiz zenginleşecek. Hazırlıklarımı tamamlarken, geçen seneki turdan sonra yazdığım bir yazı geçti elime. Umarım bu seneki turun dönüşünde de en az bu kadar keyifli bir yazı çıkar ortaya...

Viyana ve Salzburg’da Müzik Dolu Günler


Avrupa başkentleri içinde, aristokrat havası, pırıltılı mimarisi, ağırbaşlı sarayları ve asi sanat akımlarıyla dikkat çeken Viyana, Ekim ayının sonunda, buz gibi soğuk havasına rağmen, sıcacık kalbiyle ağırladı bizleri. Sonbahar aylarının o gri ve kasvetli günlerine inat üzerine adeta altın tozu serpilmiş gibi duran kent, olağanüstü resim müzeleri, sarayları ve mis gibi kokan kafeleri ile içimizi açtı.
Fest Travel’in öncülük ettiği kültür ve sanat turlarının yeni halkası olan klasik müzik odaklı gezimizin amacı, gündüzleri şehrin önemli müzelerini gezip, akşamları da kendimizi müziğin büyülü notalarına bırakmaktı. Nitekim haftalar hatta aylar önceden yapılan detaylı araştırmalar ve titiz organizasyon sayesinde, hem Viyana Devlet Operası hem de Theater an der Wien ‘de sahnelenen müthiş prodüksiyonları kendimizden geçercesine izledik.
Aslında kente iner inmez yaptığımız yürüyüşlü şehir turu sırasında, Graben’de karşımıza çıkan şehir bandosu tarafından, Viyana Filarmoni’nin efsanevi Yılbaşı konserlerinde mutlaka çalınan ve dinleyicilerin de el çırparak eşlik ettikleri meşhur Radetzky Marşı’yla karşılanmamız, sanki bu gezinin nasıl geçeceğine dair önemli ipuçları içeriyordu. Bizler de bu ilk dakika sürprizinden son derece hoşnut bir şekilde, gezimize küçük bir ara verip bandoya eşlik ettik.
Viyana’daki opera akşamlarımızın ilk durağı, Viyana Devlet Operası “Staatsoper” oldu. Staatsoper binası, insanı ilk görüşte etkileyen ışıltılı salonları, mermerden yapılmış geniş tören merdivenleri ve pırıl pırıl kristal avizeleri ile gözleri kamaştıran bir yapı. Ana fuaye meşhur operalardan sahneler içeren freskler ve büyük opera bestecilerinin büstleriyle donanmış. “Mermer Salon” olarak adlandırılan mekan, 50’li yılların dekorasyon anlayışıyla neoklasik tarzın hoş bir sentezini yansıtıyor. Diğer yanda bulunan “Mahler Salonu” ise, büyük bestecinin saray operasını ilk defa yönettiği tarihin 100. yıldönümü olan 1997’de bu şekilde adlandırılmaya başlanmış. O zaman dek, “Gobelin Salonu” olarak adlandırılan bu salonun duvarlarında, yirmi sanatçının 6 yılda 13.000 renk kullanarak yarattıkları duvar halıları bulunmakta. 1869 yılında inşa edilmiş olan bu muhteşem opera binası, 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında, 12 Mart 1945’de, hemen hemen bütünüyle tahrip olmuş ama savaş sonrasında hemen, orijinaline sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. İşte biz de bu görkemli binada, Puccini’nin “La Boheme”i ile başladık opera maratonumuza. İlk kez 1 Şubat 1896’da Torino’da sahnelenen bu opera, ülkemizde 1948’de Ankara Devlet Operası’nda buluşuyor seyirciyle. Dikişçi kız Mimi’yle şair Rodolfo’nun hüzünlü aşkını anlatan Puccini’nin bu etkileyici eseri, Franco Zeffirelli’nin sahnede yarattığı, üç boyutlu tablo tadındaki dekorlarla hepimizi ağlattı. Hele üçüncü perdenin açılışındaki kış sahnesi, yağan kar ve hareketli orman manzaralarıyla, insanın nefesini kesecek güzellikteydi.
Viyana’daki sanat dolu günlerimiz, Sanat Tarihi Müzesi’ ndeki klasik tabloları, dünyanın en önemli özel müzelerinden biri olan Leopold Museum’daki Egon Schiele ve Gustav Klimt’in eserlerini, Efes Müzesi’ndeki Anadolu kokusunu, Belvedere Sarayı’nda Türk izlerini takip ederek geçerken, arada kendimizi nefis pastalar, sıcacık “apfelstrudel” ler ve mis kokulu kahvelerle şımartmayı da ihmal etmedik tabii ki. Cafe Central’de Viyana usulü Schnitzel’in, Sacher’de otelin kendi adını taşıyan pastanın tadılması gibi gastronomik etkinlikler de turumuzun doğal parçası kabul edilip, tüm katılımcılar tarafından coşkuyla karşılandı.
Viyana’daki bu gezimizde gerçekten çok şanslıydık. Zira, sadece Viyana’nın kendi köklü kurumlarının sanatçılarını değil, aynı zamanda orada turnede bulunan çok ünlü konuklarını da tanıma fırsatını buluyorduk. Nitekim, Viyana’nın yeni opera salonu olarak adlandırılan ve klasik eserleri günümüz ortamına taşıyarak sahneleyen Theater an der Wien’deki her iki gecemizde de, St. Petersburg kentinin meşhur Mariinsky Theater’ının değerli sanatçılarını, zamanımızın önemli müzik adamlarından Valery Gergiev’in bageti altında dinledik. İlk gece Rus edebiyatının devi Dosdoyevski’nin büyük eseri Kumarbaz’ın Prokofief tarafından notalara dökülmüş şekliyle sarsılırken, ikinci gecemizde Çaykovski’nin Yevgeni Onegin’i, içimizi titretti. Her iki temsilde de salonu hıncahınç dolduran kitle aynı düşünceyi paylaşmış olacak ki, salondaki alkışlar uzun süre dinmedi. Valery Gergiev’in mutluluğu gözlerinden okunuyordu bu alkışlar sırasında. Müzik direktörlüğünü yaptığı bu seçkin topluluğun, zor beğenen Viyanalılar tarafından bu kadar takdir görmesi, onun en büyük kıvancıydı doğal olarak...
Viyana günlerimizin önemli bir etkinliği de, Albertina Müzesi’nin yenilenen sergi salonlarında açılan, Batliner Koleksiyonu sergisi oldu. “Monet’den Picasso’ya” başlığıyla sergilenen bu koleksiyon, zenginliği ile hepimizi şaşırttı. Bu müze aslında yılladır sanat tarihi konusunda her yaştan öğrenci ve araştırmacının, bilimsel çalışmalar yaptığı bir kurum. Arşivlerinde Da Vinci’den Dürer’e bir çok büyük ustanın eserini barındırmakta. Ayrıca Habsburg İmparatorluk Sarayı’nın bir parçası olarak da zaten yıllardır milyonlarca kişinin ziyaret ettiği yerlerin başında gelmekte. Dolayısıyla böyle büyük bir koleksiyonun artık burada sergilenecek olması, bütün Viyanalılar için önemli bir olaydı. Nitekim, biz sergiyi gezmeye gittiğimizde, yabancı turistlerden ziyade, yerli ziyaretçilerin çokluğu dikkatimizi çekti. Liechtenstein asıllı bir sanatsever olan Herbert Batliner, Avrupa’daki bir çok sanat kurumuna ve Salzburg Festivali gibi büyük ve prestijli kültür organizasyonlarına bağışlarda bulunmuş, değerli bir insan. Eşi Rita ile birlikte en büyük tutkusu, sanat eserleri toplamak olan Batliner, yıllar içinde müthiş bir koleksiyona sahip olmuş. Bu olağanüstü eserleri, Fransa ya da Amerika’daki alışıldık sanat kurumları ya da müzelere vermek yerine, şaşırtıcı bir kararla, Avusturya’nın Albertina Müzesi’ne bağışlama kararı almış. Bu kararın Avusturyalıları ne kadar sevindirdiği ve gururlandırdığını, sergiyi gezerken gördük. Viyana’nın büyük kazanımı olarak değerlendirilen bu sıradışı koleksiyonda, Fransız İzlenimciliği’nden başlayarak, Ard-İzlenimcilik, Fovizm, Kübizm, Gerçeküstücülük ve Soyut Dışavurumculuk akımlarında her biri bir başyapıt sayılabilecek nitelikte çok sayıda eser bulunmakta.
Viyana’daki son opera gecemizde, isimleri Viyana ile özdeşleşmiş Strauss ailesinin bir ferdi olan Richard Strauss’un Güllü Şövalye’sini, Staatsoper’de izledik. İlk olarak 26 Ocak 1911’de Dresden’de sahnelenen bu neşeli opera, arya ve valslerle süslenmiş sahneleriyle büyük başarı kazanmış ve bestecinin en sevilen eseri olarak kabul edilmiş. 24 Ekim akşamı da sahneyi dolduran kadro gerçekten inanılmazdı. Werdenberg Prensesi rolünde Soile İsokoski, Baron Ochs von Lerchenau rolünde Kurt Rydl ve Kont Octaviano rolünde ise günümüzün en popüler seslerinden, Letonyalı mezzosporano Elina Garança! Performansları nefes kesiciydi... Kelimelerin yetersiz kaldığı yerde devreye giren alkışlar dinmek bilmedi. Perde defalarca açıldı ve sanatçılar defalarca coşkulu kalabalığı selamladılar. Bizler de bu kadrodan Elina Garança’yı ülkemizde, İstanbul Müzik Festivali’nde ağırlayacak olmanın mutluluğu ile ayrıldık Staatsoper’den.
Avrupa’nın bu seçkin başkentinde geçirdiğimiz o birkaç gün bizim için gerçekten kelimenin tam anlamıyla bir sanat maratonu oldu. Viyana’da o günlerde bizler kadar şanslı kaç kişi vardı bilemiyorum ama biz gece gündüz etkinlikten etkinliğe koşmuş ve bedenimizi yorarken ruhumuzu beslemiştik. Sırada gezimizin ikinci durağı Salzburg vardı ve Viyana’ya veda etme zamanı gelmişti.
Salzburg, Mozart’ın doğum yeri olmasının coşkusunu her köşede hissettiğiniz olağanüstü bir kent. İtalyan baroğunun en güzel örneklerinden biri sayılan şehre Alpler’in Roma’sı da derler. Eski Şehir “Alstadt” kuleleri ve kubbeleriyle adeta bir mücevher kutusuna benzer. Parklar, bahçeler, saraylar ve kiliseler arka fonu oluştururken, müzik kentin ana teması sayılır. Şehrin, dünyanın en prestijli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor olması tabii ki en büyük gurur kaynağı. Temmuz sonu ile Ağustos ayını kapsayan dönemde, her sene, müzik dünyasının devleri burada buluşur ve kentin her taşı müzikle çınlar. Muhteşem bir dönemdir bu gerçekten ve klasik müzik seven herkes hayatında en azından bir kere bu büyük buluşmaya tanık olmayı hayal eder.
Turumuz sırasında hem Salzburg’u hem de yakın çevresini gezme fırsatını bulduk. Kentin daracık ortaçağ sokaklarında dolaşmaktan yorgun düşünce, Mozart’ın hatırasına saygı olarak, yakın dostu Tomaselli’nin 1705 yılından beri işletilen kahvehanesine girip soluklandık. Sonraki günlerde, özellikle göller bölgesi Salzkammergut, muhteşem doğa manzaralarıyla hepimizi büyüledi. Etraftaki karlı tepeler masmavi göllere yansırken, kulağımızda çınlayan Mozart’ın neşeli melodileri bu görüntülerle harika bir uyum içindeydiler. Akşam konserlerimiz, Salzburg’un önemli müzik kurumu Mozarteum’un genç yeteneklerini tanımamız için bulunmaz bir fırsattı. Konser mekanları olarak seçilmiş saray ve şatolar, Viyana’nın görkemli opera salonlarından farklı olmalarına rağmen en az onlar kadar etkileyiciydiler ve müziğin o başka hiçbir şeyde bulunmayan büyüsüyle, iyice de unutulmaz oldular bizler için.
Müzikle dolu 9 günün sonunda artık Türkiye’ye dönme zamanımız gelmişti. Yorgun düşmüştük tabii ki ama çok mutluyduk. Sonbaharın en güzel renkleri eşliğinde Viyana Schwechat havalimanına doğru yol alırken, bu tür gezilerin çoğalmasını dileyerek, 2008 Mart’ında Almanya’da yapacağımız “Bach’ın İzinde” müzik gezisinde buluşmak üzere sözleştik.

Hiç yorum yok: