16 Ekim 2008 Perşembe

Viyana

Viyana Devlet Operası "Staatsoper" binası Staatsoper
Staatsoper perdesi, zaman zaman çağdaş sanatçıların eserleriyle renkleniyor



Valery Gergiev ve Mariinsky Theater sanatçıları çoşkulu kalabalığı selamlıyorlar.


Yarın Tepebaşı'ndaki Turkcell Salonu'nda, klasik müzik turlarımızı konu alan bir konuşmam var. Bütün gün görselleri bir araya getirip, güzel bir digital sunum hazırladım. Haftaya Viyana ve Salzburg'u kapsayan, müzik dolu bir tura gidiyorum. Viyana'da sahnelenecek muhteşem operaları görmek için, gerçekten sabırsızlanıyorum. Dün FEST'in kendi toplantı salonunda, tura katılacak yolcularımızın bir bölümüyle, hazırlık toplantısını da yaptık. Grubun yarısını tanıyorum zaten, hepsi can insanlar, dostlar... İşte bu işlerin peşinde koşturup, uğraşırken, aklıma geçen senelerde yazdığım Viyana yazısı geldi. İşte burada:
Işık ve Müziğin Dansı Viyana

Bir yere gitmeden önce, o yer hakkında okuduklarımızla, çalıştıklarımızla az ya da çok bir fikrimiz oluşur. Benim de Viyana’ya gitmeden evvel, okulda öğrenmiş olduklarımızın dışında, genel bir fikrim vardı. Daha önce gidip Viyana’yı görmüş olanlar, bana buranın inanılmayacak derecede aristokrat havalı, geleneklerine bağlı bir kent olduğunu söylemişlerdi. Sokaklarında dolanırken, yüzyıl başında yapılmış vitrinlerin göz aldıklarını ve her yerde hakim rengin altın rengi olduğunu anlatmışlardı. Bunları bilmemin, Viyana’ya gittiğimde şaşırmayacağım anlamına gelmediğini Viyana’ya adım attığım anda anladım.
Ben turizm sayesinde dünyanın en ücra köşelerine kadar gitme fırsatı buldum ama burnumun dibindeki Avrupa’yı çok sınırlı gezme firsatım oldu bugüne dek. Belki de o insana has, yakınındakinin farkında olmama haliydi bu durum ama her ne idiyse, artık geçti. Viyana ve Salzburg beni o kadar derinden etkiledi ki, artık burnumun dibindeki Avrupa ile daha fazla ilgilenmeye karar verdim.
Viyana, müziğin başkenti...Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ nun merkezi... Yılbaşı konserini televizyonda izlemeyi heyecanla beklediğim efsanevi Viyana Filarmoni’ nin yuvası... Klimt’ in, Schiele’nin, Moser’ in, Otto Wagner’ in oyun alanı... Habsburg Hanedanı’ nın, geniş imparatorluk coğrafyasından topladıklarıyla zenginleşmiş, gezmeye doyulmayan müzeler...Osmanlı’nın fethetmeye çalışıp da bir türlü başaramadığı, en kuvvetli zamanında Muhteşem Süleyman’a kök söktüren dirençli kale... Ve tabii ki hepimizin duyduğu anda, tempo tutarak eşlik ettiği Strauss’un Mavi Tuna’sı...Aslında bu liste böyle uzar gider ama tek bir yazıda anlatmaya karar verilince, insan nereden başlayacağını bilemiyor.
Öyleyse kendimce en çok sevdiklerim listesi yapayım...
Sokaklarını sevdim ben Viyana’nın... Herhangi bir amacı olmadan, sadece yürümüş olmak için yürümeyi sevenler için Viyana bir cennet. Üzerine altın tozu serpilmiş kremalı düğün pastalarına benzeyen barok kiliseler, antik yunan tapınaklarını andıran neoklasik yapılar, hepsini elinin tersiyle iten ama altın rengini her şeye rağmen koruyan Secession tarzı ve Viyana’nın Art Nouveau’ su Jugendstil... Eski kentin merkezine doğru inildiğinde işte bu karışım eşlik eder gezginlere...Graben’de ve Aziz Stefan Kilisesi’ ne açılan meydanda durup etrafınıza baktığınızda, bunların birlikte yarattıkları karışım gerçekten çok hoştur. Ancak bütün bu şaşalı geçmişin yanıbaşında Hollein’ın manifestosu Haas Haus, “asla sürmez” denen birlikteliklerin bile sürebileceğini kanıtlarcasına, her türlü eleştiri, yergi ve övgüyü göğüsleyerek dimdik ayakta durmaktadır. Viyana budur aslında...Geleneksel ama aynı zamanda yenilikçi, alışıldık ama deneysel...Böyle olmasa ne Klimt çıkardı buradan, ne Freud ne de diğerleri...
Kafelerini sevdim Viyana’nın...Kimileri yüzyıllardır aynı yerde hizmet veren, bir çok yazarı, şairi, düşünürü ve müzik adamını ağırlamış o meşhur kafelerini...Sokaklarda yürümekten yorulunca soluklanmak için; şehir merkezinin kalabalığından bunalıp, kafa dinlemek için; şöyle sakince oturup iki satır bir şeyler okuyup yazmak için; tiyatro ya da konser öncesi hafif bir şeyler atıştırmak için; ya da bir iki arkadaşla buluşup bir fincan melange eşliğinde elmalı pay yiyip, hafta sonu planları yapmak için ideal yerlerdir kafeler. Gezginler için de Hawelka’da gece geç saatlerde bir kahve içilmeden, Central’de ya da Landtmann’da bir şeyler atıştırılmadan biten Viyana gezisi, tam amacına ulaşmış sayılmaz. Yüzyıllardır, Viyana hayatının değişmez parçaları olmuşlardır bu kafeler ve her birinin kendine has bir havası vardır. Burgtheater’ın yanındaki Landtmann tiyatroseverler, tiyatronun oyuncuları, gazeteciler ve politikacıları ağırlarken, Sigmund Freud’un değişmez uğrak yeriymiş. Bugün hala “rahat ama resmi bir havası” olduğunu yazar kitaplar...Doğrudur! Central eskiden yazarların ve düşünürlerin buluşma yeriyken bugün, adeta gotik bir kiliseye benzeyen iç yapısıyla, her gezginin mutlaka en az bir kere uğradığı mabed haline gelmiştir. Üstelik schnitzel’ i de çok lezzetlidir. Öğrenciler bohem havasıyla Hawelka’yı tercih ederler ama eğer illa da pasta istiyorum diyorsanız mutlaka Demel’e uğramanız gerekir. Muhteşem bir pastane, her biri sanat eseri gibi hazırlanmış çeşit çeşit pastalar...kiloları dert etmeye gerek yok, nasıl olsa bu şehirde her yere yürüyerek gideceksiniz...Mutlaka tadılması gerekenler listesinin başında Sacher’in meşhur çikolata kaplı, yanında kremayla servis edilen pastasını not düşmek şarttır.


Cafe Central


Müzelere gelince...Eğer benim gibi müzelerde günlerce gezebilecek yapıdaysanız, Viyana tam size göre bir şehir demektir. Her yıl bir buçuk milyondan fazla ziyaretçinin gezdiği Sanat Tarihi Müzesi Kunsthistorisches Museum, Habsburg Hanedanı’nın yüzyıllar boyunca biriktirdikleri şaheserleri segilemek amacıyla inşa edilmiş görkemli bir binanın içinde yer alır. Zemin katında Yunan, Roma, Mısır ve Yakın Doğu koleksiyonları, Avrupa heykel ve uygulamalı sanatlar bölümleri, ikinci katında ise nümizmatik bölümü vardır. Ancak, müzeye gelenlerin çok büyük bir kısmı, henüz ayaklar bedeni rahat rahat taşıyabiliyorken, doğruca birinci kata yönelip, olağanüstü resim koleksiyonları içinde kendilerini kaybederler. Bruegel’ ler, Arcimboldo’ lar, Velazquez’ ler, Rubens’ ler, Rembrandt’ lar ve tabii Vermeer’ in meşhur “Sanatçının Stüdyosu” , gezginleri kendine aşık eder.
Yine çok sevilen bir müze olan Belvedere Sarayı, Gustav Klimt’ in en bilinen eseri “Der Küss” Öpüş’ü barındırmanın yanı sıra, Osmanlılar’a karşı sürdürülen savunmanın mimarı Savoy Prensi Eugene’ nin zevkini yansıtan bahçeleriyle de bir o kadar meşhurdur.
Viyana’da bir çok türlü türlü müze olmasına rağmen benim en sevdiğim yapı ise, Klimt’in eseri meşhur Beethoven Frizi ’ne ev sahipliği yapan Secession Binası ’dır. Bugüne dek gördüğüm sanat eserleri arasında beni en çok etkileyen 10 eser listesi yapmam gerekse, bu friz ilk üçe girer...Aslında başlangıçta müze olarak planlanmamış bu bina...Bir sanat salonu...Ve Jugenstil hareketinin de sembol yapısı...Hareketin lideri Klimt’in yapmış olduğu olağanüstü friz de bu binanın alt katında yer alıyor. Beethoven’ın görkemli 9. Senfonisinden ilham alınarak yaratılan bu friz, gerçek mutluluğa ancak sanat ve saf aşkla ulaşılabileceğini anlatıyor izleyenlere. Her bakışta senfoninin bölümleri çınlıyor kulaklarda...Belki de ben hayal ediyorum böyle olduğunu...


Secession Binası

1 yorum:

Sndrfknella dedi ki...

Kunsthistorisches Museum'u gezerken alt katta ödüm patlamıştı. Mumyalardan kaçayım derken bir anda karşıma çıkan Romalı büstler, ışığın da etkisiyle bayağı ürkütmüştü beni :) (Yaş 37 o zaman. Rezalet yani) Ama genelinde müze cidden muhteşemdi. 9 km yürümüşüm içeride. Harika değil mi? Bir de The Kiss'i gördüğümde sanki sevgilimi görmüşüm gibi nefesim kesilmişti, kalbim hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Büyüleyiciydi.


Sevgiler :)