Sri Lanka Dönüşü


Dün akşamüstü Sri Lanka' dan döndüm. Otuz derecelik, nemli bir tropikal sıcağı ardımda bırakıp, İstanbul'un buzzz gibi havasina inince, hem içim, hem bedenim, hem de ruhum üşüdü.

Sri Lanka yemyeşil bir ada, her bölgesi ayrı güzel... Hatta o kadar muhteşem ki, ünlü gezgin Marco Polo, dünyanın en güzel adası demiş Sri Lanka için. Arap tüccarlar bu adanın zümrüt rengi güzelliğinden etkilenip, ismini Serendip koymuşlar. "Bir güzelliği ararken, beklenmedik başka bir güzellikle karşılaşıp, derin bir mutluluğa erişme" anlamında, İngilizce Serendipity kelimesinin de kökü olmuş bu gizemli isim. Bunları düşünürken, aklıma geçen sene FEST için yazdığım yazılardan biri geldi. Dünyanın sevdiğim adaları hakkındaydı bu yazı ve bir bölümünde de Sri Lanka' dan bahsetmiştim. Onun bir kısmını buraya alayım hemen:

Beni etkileyen bir başka ada ise, Sri Lanka’dır. Her ülkenin bir rengi olsa, Sri Lanka’nınki yeşil olurdu kesinlikle... Hayatımda yeşilin bu kadar çok çeşidini daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Amazon ormanlarında bile! Kıyılar yeşil, ovalar yeşil, dağlar zaten yemyeşil, çay ekili yamaçlar kıvrım kıvrım yeşil, dağlar arasında saklı vadiler derin yeşil... Bu yeşile fon oluşturan gökyüzü ise parlak mavi, topraksa kıpkırmızı! Hepsinin içinde de , beyaza boyanmış, göğe yükselen tapınaklar, dagobalar... İnanılmaz bir manzaradır orada görülen! Başkent Colombo başlı başına bir alemdir! Okyanus kıyısında birkaç kilometre boyunca uzanan meşhur Galle Face kordonunda yapılan yürüyüş, satıcılar, şakalaşan gençler, uçurtma uçuran çocuklar, kikirdeyip göz süzen genç kızlar, ağırbaşlı orta yaşlı çiftler arasında geçer ve eğer bir de gün batımı saatlerinde yapılmışsa, hayatınızın unutulmazları arasına girer hemencecik. Kordonun bitimindeki Galle Face otelinin, deniz kıyısındaki koloniyel bahçesinde yudumlanan meşhur Seylan çayı da Sri Lanka’nın olmazsa olmazlarındandır. Ama kıyı bırakılıp, adanın iç kısımlarına geçilince, yeşil daha da artar. Ada tarihinin parlak dönemlerinde krallar tarafından yaptırılmış, her biri bir göl olan dev su rezervuarları bu sonsuz yeşillik içinde, ayna gibi parlarlar. Bence adanın en ilginç yerlerinden biri, Buda’nın dişinin saklandığı meşhur tapınağın yer aldığı eski başkentlerden Kandy’dir. Buradaki ruhsallık şehrin her köşesine sinmiş gibidir. Neredeyse, dokunularak bile hissedilebilir. Ama bana sorduklarında, benim için en unutulmaz olan yer kesinlikle Nuwara Eliya’daki çay bahçeleri ve orada kaldığımız Çay Fabrikası Oteli’dir. Umarım bu manzarayı yine görebilirim. Gece geç saatte geldiğimiz için, aslında tam olarak anlayamamıştık nerede olduğumuzu. Vadinin dibinde otobüsümüzü bırakıp, minibüslere doluşmuş ve sarsıla sarsıla yükselmeye başlamıştık. Dışarıda parlak bir ay vardı ve etrafımızı gümüşi bir ışıkla sarmalıyordu. Otele vardığımızda hepimizi tatlı bir sürpriz bekliyordu. Otel gerçekten de eski bir çay fabrikasından dönüştürülerek yapılmıştı. İçinde hala eski çay işleme makinaları duruyordu. Ama hepimiz en büyük sürprizi sabah erkenden uyanınca yaşamıştık. 2000 metrenin üzerindeydik, bulutlar altımızdaydı, etrafımızdaki tepelerin çayla kaplı yamaçları bu bulutları delip, çevremizde dans ediyorlardı sabah sisiyle ve bütün bunların da üstünde muhteşem bir güneş parlayarak, her şeyi altın bir ışıkla yıkıyordu... Gözlerimize inanamamıştık ve hepimiz dışarı fırlamıştık mutlulukla! Çocuklar gibiydik, neşeyle bahçelere dalmıştık... Hayatımda bu kadar keyifle kahvaltıya oturan bir grup daha görmemiştim... Herkesin dilinde bir şarkı vardı neredeyse. Herkes kahkaha atıyordu. Unutulmaz olmuştu burası artık...

Geçen sene böyle yazmışım. Bu seneki izlenimlerimi ise daha sonra paylaşacağım. Ama şimdiden söyleyebilirim ki, bu sene de en az geçen seneki kadar eğlenceli ve unutulmaz oldu seyahatimiz...

Yorumlar

ihlamurcum dedi ki…
Heyecanla gideceğim, tarihi bekliyorum.Kalemine sağlık,Çaçicim.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf

Bodrum Haikuları