Bangkok'tan Duygular

Yine yollardayim, yine uzaklarda... Aslinda ikinci evimdeyim, ASYA'dayim fakat icim bu sefer biraz kirik...TAyland&Myanmar'a yaptigim son tur olacak ve bundan sonra da bu turu baska bir tur lideri arkadasima devredecegim. Ozleyecegim kesin ama ne yapayim ki bir tercih kullanmam gerekiyordu. Hayat yaptigimiz tercihlerin toplami degil mi zaten? Insan her seyi elinde tutamaz! Gunes, yagmur, gokkusaklari ve kar ayni anda gorunmezler, degil mi? Ya biri ya oburu...Hepsi olsun, benim olsun, her seyi yapayim ama ayni zamanda kendime de zaman ayirayim, evime ve sanata da zaman ayirayim, ayrica kitabimi da yazayim... Iste bu olmuyor...O zaman bazi fedakarliklari goze alip, en sevdiklerinden bile vazgecmeyi ogrenmen gerekiyor. Ben de iste bu sebeple, en sevdigim bazi turlarimi vermek zorunda kaldim. Ama kendi istegim ve onayimla...Kendime ve yapmak istedigim diger seylere de zaman yaratabilmek icin... AMAAA...Bu icimin bir tuhaf olmasina engel olamiyor. Mesela PERU'yu simdiden deli gibi ozledim. Kimbilir bir daha ne zaman yolum dusecek oralara? IZLANDA'ya veda ettim, bir daha ne zaman giderim ancak Allah bilir... Liste uzun, hepsini siralamayayim simdi burada...



Simdi ise Bangkok'tayim. Sevdigim sehirlerden biri Bangkok...Turkler BANGKONG demeyi seviyorlar ama aslinda oyle degil. Ortasindan Chao Praya geciyor ve bu nehir sehre taze hava tasiyor, nefes aliyorsun rahat rahat. Bu siralar gunduz hava sicakligi 34 ila 37 derece arasinda degisiyor ama Allahtan aksamustu nefis bir esinti cikip, gunduz kavrulmus bedenleri serinletiyor. Gokyuzu gri ve puslu olmasina ragmen, bu pusun ardindan batan gunes kipkirmizi bir topa benziyor. Nehrin toprak rengi sularina yansiyan o kirmizi hareleri gordugumde, suluboya tablolari hatirliyorum nedense. Sehrin iki yakasinda gun karardikca yanmaya baslayan renkli isiklari seyretmeyi seviyorum. Iyice mora kesen gokyuzunun renklerini daha da keskinlestiriyorlar sanki. Tropiklerdeki aksamustu saatlerini cok seviyorum. Aklima hep cok gencken okudugum Somerset MAugham ve Joseph Conrad'in romanlari geliyor. JAck London, Pierre Loti ve bu egzotik cografyanin buyusunu sayfalara dokmeyi en iyi basarmis o olaganustu insanlarin hatirasini icimde yasatiyorum. Gencligime de selam cakiyorum bu sayede. Guzelmis o yillarim! Bosa harcanmamis, dolu dolu yasanmis yillarmis hepsi de! Kirkli yaslarimin ortalarina yaklasirken daha da iyi anliyorum bunu artik. Iyi ki okumusum o kitaplari, iyi ki sirtima vurmusum cantami ve dusmusum yollara...Evet o kitaplardaki korsanlarla savasip, kabilelerin icine dalmadim. Gozunu budaktan sakinmayan, hazine pesindeki maceraperestlerle de kapismadim ama yine de kendimce, henuz kimsecikler bu cografyalarin adini bile anmazken bizim ellerde, ben buralarda fink atip durdum senelerce. Bu yuzden gurur duyuyorum kendimle. Bu yuzden ardima baktigimda gordugum seyden memnunum. ASYA beni oldugum insan yapti. Mutesekkirim O'na...



Iste simdi bu sukran duygusuyla dolasiyorum sevdigim bu cografyayi. Kendimce veda ediyorum. Esas vedalasma daha sonraki gunlerde yasanacak ama beni simdiden aldi bir kaygi. Hungur hungur aglayacagimdan korkuyorum ama buna hic gerek yok ki aslinda. Eger 20 sene oncenin sartlarinda buralara gelebildiysem, simdi cok cok daha kolay gelebilirim...Dunya benim icin artik o zaman oldugundan cok daha ufak nasil olsa...AMA...Gel bir de bunu benim yuregime anlat!



Neyse, simdi tadini cikarayim en azindan.



Ne de olsa ASYA'dayim...



Evimdeyim...

Kalp Kırmak


Kalp kırılır, hem de çok kolay...Bazen tek bir söz, bir hece, hatta sadece bir bakış yeter. Kalp, o sözün, o bakışın ve hatta o hecenin içindeki türlü anlamı inceler, tartar, çözer ve bir sonuca varır. Eskilerden gelen filtreleri de varsa eğer, o zaman o filtrelere göre yapar bütün değerlendirmesini. Eski kalp ve düş kırıklıklarını, gönül sancılarını, hayallerin suya erişini hatırlar içten içe ve tuz buz olur, paramparça dağılır... Gözlerden incecik yaşlar süzülür, boğaza bir anda yumruk gibi bir düğüm oturur, yutkunmak azaba döner. Saklamak ister üzüntüsünü kalp; ne kadar becerebildiği ise tartışma konusudur. Çarpmaya devam eder tabii kırılsa da, ama bir daha aynı heyecan olur mu, ya da aynı şevk, işte orası da hiç bilinmez. Tıpkı incecik bir Çin porseleninin yere düşüp kırılması gibidir bu durum. Parçaları toplanıp bir araya getirilse ve en kuvvetlı tutkalla yapıştırılsa da, kırılan artık kırılmıştır. Görüntüde sapasağlamdır ama aslında kırılmış parçaların yapay bir şekilde bir araya getirilip, zorla tutturulmasından oluşmaktadır artık! Kırılmamış olanla, kırılmış ama tamir görmüş olan hiç aynı olur mu? Olmaz tabii! Tamir görmüş olan zayıf düşmüştür en azından. Ufak bir darbede yeniden tuzla buz olma ihtimali çok yüksektir. Hem de bu sefer daha zor tamir edilircesine...Ve öyle bir an gelir ki, artık tamiri imkansızdır, ne sürsen yapışmaz parçalar... Hayatın kırıp dağıttığı kalpler ne kadar zayıftır, hesaplayamazsınız. Bilemezsiniz hangi darbede tuzla buz olup, toz gibi dağılacağını... Bilemezsiniz, hangi anda dağılıp gidecek avucunuzun içinden... Bilemezsiniz, hangi nazarınızla bir anda dünyanın öte yanına uçacak... Bilemezsiniz, hangi sözünüzle nereye inzivaya çekilecek...Dağın eteklerine mi, denizlerin ortasına mı, yoksa evinin kuytularına mı? Gider mi kırılan, gider...Gelir mi, işte orasını en maharetli medyumlar bile söyleyemez. Bilen bir tek, kırılan kalptir çünkü...Kıran da bilmez...Bilemez...Bilse, kırmaz zaten...

Her Kar Yağdığında Azıcık Hüzünlenirim...


Dışarıda kar yağar ve içeride MEZZO TV'de ABBADO, MAHLER 5. Senfoniyi yönetirken, kışın en güzel zamanında evdeyim ne mutlu diye düşünmekten alamıyorum kendimi. FACEBOOK'taki yazılanları takip ediyorum da, insanlar yine sokaklarda mahsur kalmışlar, trafik arap saçına dönmüş, taksiler karaborsaya düşmüş ve bunun gibi mini felaketler yaşanıp durmuş gün boyu. Ben ise evden dışarı çıkmadığım ve haberleri izlemediğim için (aylardır) hiç bir şey bilmiyorum, "haberlerden haberim yok"... Bunun için işte, pencereden bakıp da yağan karı gördüğüm zaman hem sevinip hem de hüzünleniyorum. Seviniyor olmamın özel bir sebebi yok; kayak ya da snowboard yapmak için bir yerlere gitmeyeceğim nasıl olsa ama hüzünlenmek için bir ton sebep sayabilirim.
En çok da artık çocukluğumdan çok ama çok uzak bir yerde durduğumu hatırattığı için hüzünleniyorum. Çocukken kar yağdığında "tatil yağıyor" diyerek sevinirdim, sokaklarda oynardım, ellerim ve ayaklarım buz tutana kadar, sırılsıklam olana kadar, nefesim bile donana kadar hem de...Sonra kocaman mavi sobanın ısıttığı hole girip soyunurdum ve kıpkırmızı olmuş bacaklarımı ovuştura ovuştura ısınmaya çalışırdım. Bıraksalar hemen yeniden fırlayabilirdim sokağa ama annem bırakmazdı bir daha. Mutlaka nefis bir akşamüstü kahvaltısı hazırlar, fırından henüz çıkmış börekleri ve kekleri dizerdi sofraya. Üzeri pudra şekeriyle kaplı elmalı kurabiyelerini özlüyorum özellikle. Akşam babam işten dönüp arabayı evin önüne park ettiğinde, anneciğimin derin bir rahatlama ile gülümsediğini görürdüm. Bize çaktırmazdı ama babam gelene kadar içi içini yerdi. Bizim mahalle bundan 30 sene evvel kuş uçmaz kervan geçmez bir boğaz sırtı olduğundan yollarımız kışın diz boyu kar ve buz olurdu. Arabayla o yokuşları inip çıkmak ciddi bir sınavdı herkes için. Kar yağdığında ya koyu bir mercimek, ya da tarhana çorbası yapılırdı evde. Babam severdi ve bayıla bayıla içerdi. Zaten annem o kadar güzel yemek yapardı ki, sade suyu ısıtıp önümüze koysa, lezzetli olurdu.
Mahalle arkadaşlarımla türlü haylazlıklar yapardım kar yağınca. Aslında her mevsimde yapardık da kar yağdığında daha bir eğlenceli gelirdi her şey nedense. Bir tahta merdiveni yiyice parlatıp, neredeyse cilalamıştık. Üzerine 10 çocuk doluşup, yokuş aşağı kayardık Emirgan sırtlarında. Bir keresinde frene basamayıp yokuşun tam bitimindeki zemin katın salon penceresinden içeri uçup, baş köşedeki yemek masasının üstüne konmuştuk. Film gibi değil mi? Ama gerçek bu olay! Bütün masa, sandalya, pencere ve tavandaki avize paramparça olmuştu. Bu olay bize hafif sıyrıklar ama ağır cezalar getirmişti ve o haftanın sonuna kadar bir daha sokağa çıkamamıştık. Mahallenin bütün çocukları nesiplenmişti bu cezadan çünkü şahane merdiven buluşu ortaktı! Kimse birbirini ele vermemişti ama ceza da epeyi ağırdı. Hepimiz haftanın sonuna ve cezamızın biteceği zamana kadar karın eriyeceğinden korkuyorduk. Ama korktuğumuz olmadı çünkü İstanbul'un sayılı kışlarından biri yaşanıyordu. Ve gökten "tatil" yağmaya devam etti. Biz de cezamız biter bitmez soluğu merdivenimizin tepesinde aldık. Başka yokuşta kaydık bu sefer! Anne babalarımız da, ortak bir kasa oluşturup, tarumar ettiğimiz evi onarttılar ve eşyaları yenilediler...
Tabii bütün bu haylazlıkları yaparken, kekleri poğaçaları yerken, pencerede babamın dönüşünü beklerken yanımda değişmez suç ortağım ve can dostum, kızkardeşim AYŞEGÜL olurdu. Onunla her yere gider, her şeyi yapardım. Hayatımın ayrılmaz parçasıydı. Onsuz hiç bir oyundan zevk almaz, o meşhur merdiven-kızakta onu hiç bir zaman yalnız bırakmazdım. Aklımca onu koruyabileceğime inanırdım çünkü...İşte bu yüzden kar yağdığında hüzünleniyorum, çünkü o uzun zamandır yok hayatımda... Bana O'nun eksikliğini daha fazla hissettiriyor kar. Tabii karın beraberinde getirdiği her anı, sadece Ayşegül'e değil, artık yanımda olmayan sevdiklerime götürüyor beni. Özlemimi hatırlıyorum...
Yine de seviyorum karı! Başımı çevirip sokağa baktığımda, elektrik direğinin turuncu ışığında yavaş yavaş yere düşen kar tanelerini görmek çok hoşuma gidiyor.
Aklıma gelenleri geldikleri gibi, değiştirmeden ve öylesine yazdım...
Amerika'nın ikinci bölümünü bekleyenler kusura bakmasınlar, KAR yağdı böyle oldu:)))

Washington DC- New York Arası

Oydu buydu, geldiydi geçtiydi derken, yılbaşı tantanasını da ardımızda bıraktık. Aslında her sene yıl sonunda, yılbaşı gelmeden, biten senenin kendimce bir muhasebesini yapıp, yeni yıldan istediklerimin listesi çıkartırdım. Bu sene olmadı, yapamadım. Neden mi? Meşguldüm...Turda mı? Hayır! Amerika'ya gittim ve aile ziyareti yaptım, dolaştım ve ruhumu besledim.
İlk durak Washington DC oldu. Koca ülkenin başkenti beni çok etkiledi. Nasıl yeşil, nasıl geniş bulvarlar ve neoklasik tarzın en güzel örnekleri sayabileceğim nitelikte binalar! Gökyüzü muhteşem. Her şey kolay, düzenli ve sakin... Şehrin gece nüfusu 650bin oluyormuş, gündüz ise civardan gelenlerle bir milyonu ancak geçiyormuş. Bu nüfusun üçte ikisi de zaten devlet daireleri ve diğer resmi kurumlarda çalışanlarmış. Noel öncesi vardığımız şehirdeki güzel hava ve enfes gün batımları en büyük hediye oldular bana. Müzeleri gezdim gönlümce. Sokaklarda ve parklarda yürüdüm keyfime göre. Kitapçıları arşınladım ve kafelerde dergi karıştırdım. Aile ortamında yemekler yedim, fotoğraflar çektim, 4 aylık nefis bir bebeği kollarıma almanın hazzını yaşadım. Noel ağacının altına hediyeler koydum ve 25 Aralık sabahı kocaman renkli paketleri açmanın heyecanıyla neşelendim.
Yılbaşı akşamı, önce şık ama aynı zamanda da samimi bir Fransız restoranında erken bir akşam yemeği yedik sonra da eve dönüp koca TV'nin karşısında, Lincoln Center'dan naklen yayınlanan New York Filarmoni konseriyle şenlendik. Saat 24.00e gelirken, New York Times Square'den yapılan yayına bağlanıp, ünlü topun düşüşünü izleyip, geri sayım yaptık. Birbirimize sarılıp, hep birlikte olduğumuz için şükrettik. Yeni yılın hepimize iyilikler getirmesini ve tekamülümüze katkı yapmasını diledik. Olabilecek en güzel yılbaşıydı bence...
2012'nin ilk günüyle trene atladığımız gibi kendimizi, Büyük Elma'da bulduk. Bir sene önceden yaptığımız rezervasyon sayesinde, oldukça uygun fiyata aldığımız odamıza yerleştiğimizde, derin bir ohh çektim. Sonunda "emekli olduğumda yaşamak istediğim şehir" New York'a varmıştım.
New York tam anlamıyla bir şölen oldu benim için. Gündüz sokaklarda, özellikle de SOHO-TRIBECA-VILLAGE hattında karış karış gezmeler, müzeleri ezberlercesine ziyaret etmeler, dostlarla akşam yemekleri yiyip, ardından koşarak LİNCOLN CENTER'a gitmeler, konser senin, opera benim, her ne denk gelmişse hepsini izlemeler...Daha ne olsun???
Lincoln Center demişken, izlediklerimi de kısaca aktarmak isterim:
İlk akşam, yani 04 Ocak, Metropolitan Opera'nın en neşeli prodüksiyonlarından biri olan, THE ENCHANTED ISLAND'ı izledik. New York'luların sevgilisi mezzo soprano Joyce di Donato, barok eserlerin kuvvetli nefesi kontrtenor David Daniels, hem güzelliği hem de teatral yorumuyla soprano Danielle de Niese veeee operayı sevmeme yol açan isimlerden Placido Domingo'yu aynı sahnede buluşturan bu eser, tam anlamıyla bir şölendi. Vivaldi, Handel, Rameau ve Purcell gibi barok operaların büyük isimlerinin sevilen müziklerinin üstüne, Shakespeare'in Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası eserlerinden esinlenilerek oluşturulan bir metin eklenmiş. Değişik eserlerden alınan parçaların, yepyeni bir bütünlük içinde bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu tarz eserlere "pastiche" deniyor. Ben çok beğendim ve o salonda bulunan binlerce izleyici de aynı şeyi düşünüyor olacaklardı ki, eser bittiğinde kimsenin salonu terk etmeye niyeti yok gibiydi. Alkışlar arasında sahneye, bizleri selamlamaya gelen sanatçılar da, zorlu çalışmalarının ardından gelen bu ödülü, sevinçle kabul ettiler.
İkinci akşam, 05 Ocak, New York Filarmoni'nin nefis bir konseri vardı. Geçen yıl MAYIS ayındaki MAHLER Festivali sırasında, 5. Senfoni'de yakaladığım bu büyük orkestrayı yeniden canlı dinleyecek olmaktan büyük mutluluk duyuyordum. Bu birlikteliğimiz daha da uzun olsun diye, orkestranın halka açık olarak yapılan son provasını da izledim. Provada, önce orkestra üyeleri günlük kıyafetleri ile sahneye gelip birbirleriyle neşeli bir şekilde sohbet ederken yerlerini aldılar. Ardından ünlü şef ALAN GİLBERT çıktı sahneye. Siyah pantolon ve siyah bisiklet yakalı bir tişört içinde, her zaman görmeye alıştığım fraklı haliden çok farklıydı.
Prova çağdaş bir eser olan POLARIS ile başladı. 1971 Londra doğumlu Thomas Ades'in 13 dakika süren bu kısa ama yoğun eserini ilk defa dinlediğimde, kendimi bir uzay yolculuğuna çıkmış gibi hissettim. Eserin isminin devamı zaten ORKESTRA İÇİN BİR YOLCULUK...Polaris, KUTUP YILDIZI demek...Bestecinin müziği de insanı galaksiler arası bir boyuta taşıyordu gerçekten. Prova sırasında, Şef Alan Gilbert bir kaç kez müdahele edip, eserin zorlu bölümlerini daha da mükemmel bir şekilde nasıl icra edecekleri hakkında kısa ama net uyarılarda bulundu. Hepsi o kadar! Provanın sonunda, eserin bestecisi de birkaç uyarı ve gözlemde bulundu. Meğer o da bizlerin oturduğu dinleyici bölümündeymiş...
O akşam icra edilecek ikinci eser, Mahler'in 9. senfonisiydi. Kimbilir o ana kadar ne kadar çok çalıştılarsa, son prova, adeta konserin kendisi gibi oldu. Şef bir kere bile durdurup müdahele etme ihtiyacı duymadı...Tabii ben müzisyen değilim, dolayısıyla provada olanın bitenin hepsini anlayamam ama, eminim Alan Gilbert o son provadan hem çok memnun hem de orkestrasına olan inancı bir kere daha tazelenmiş olarak ayrıldı.
Akşam ise, tüm MAHLER konserlerinde olduğu gibi, bir ayin havasındaydı salondaki atmosfer. MAHLER dinlemeye gelmek, insanda böyle bir ruh hali yaratıyor. Belki ben abartıyor olabilirim ama bence kesinlikle böyle! ANDANTE dergisinin genel yayın direktörü SERHAN BALİ ile de geçen yıl LEİPZİG'deki MAHLER FESTİVALİ'nde bunları konuşmuştuk. Kulakları çınlasın! Zaten NEW YORK'ta da epeyce çınlattım! Aslında bir mail atıp hatrını sorsam ne iyi olur! Neyse, konser salonu tıklım tıklımdı yine. 2700 kişilik salonda çok az boş yer kalmıştı. POLARIS, dinleyiciden yüksek bir not aldı galiba. Alkışlar onu gösteriyordu. Sahneye selamlamaya çıkan besteci de çok mutluydu. Fakat bence herkes MAHLER'i bekliyordu...Eser bitiminde ara oldu. Hepimiz kendimizi MAHLER öncesi fuayeye attık. Aman ALLAHIM ne kalabalık! İğne atsan yere düşmez bir kalabalık! Konuşulanlara kulak kabarttım: POLARIS beğenilmişti ama herkes, son yıllarda MAHLER'in senfonilerini birbiri ardına icra etmeyi kendine görev edinmiş ALAN GİLBERT'i ve orkestrasını, 9. Senfoni için bekliyordu heyecanla. Gong vuruşuyla tekrar salona döndük, yerlerimize oturduk ve bu sefer, sabahki cıvıltılı hallerinin aksine büyük bir sessizlik içinde yerlerine geçmiş orkestra üyeleriyle birlikte, şefi beklemeye başladık. Salondaki heyecan neredeyse havada somutlaşmıştı. Sessizlik derin ve kopkoyuydu, 2700 kişiden çıt bile çıkmıyordu. Sonunda alkışlarla şef geldi. Yerini aldı. Gergin bacakları üzerinde şöyle bir yükselip yaylandıktan sonra batonunu havaya kaldırıp, son bir defa orkestrasına baktı. Onlar hazırdı...Bizler de...Ve müzik başladı...Aradan 79 dakika geçip de eser bittiğinde gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kendi kendime "Bu bir büyü" dediğimi hatırlıyorum.
Üçüncü Lincoln Center akşamı ise, DAVID H. KOCH THEATER'da 05-08 Ocak akşamları arasında sahnelenen bir ÇİN masalına gittik. Bu da ayrı bir tat oldu benim için. JINLING DANS TOPLULUĞU tarafından sahnelenen bu aşk hikayesinde, TANG HANEDANI devrinin tüm renklerini ve romantizmini gördük. PEONY PAVILLION adlı bu eserde, saf aşkın ölümü bile yenebileceğine tanık olduk. O akşam salonda bulunan seyircilerin yarısından çoğu New York'ta yaşayan Çinliler'di. Eserin aldığı alkışlar, sahnede terleyen dansçılardan bile daha çok mutlu etmişti onları. Gurur yüzlerinden okunuyordu.
Üst üste üç akşam, her biri birbirinden kıymetli ve farklı bu üç etkinliğe katılmak ruhumu besledi. Gündüzleri müzelere yaptığım saatler süren seferleri ise bir sonraki yazıma saklıyorum.

Güney Hindistan Öncesi

Birkaç saat sonra yeniden yola çıkıyorum: GÜNEY HİNDİSTAN!
BHARAT MATA'ya döndüğüm için, O'na kavuşacağım için çok mutluyum. Doğasını, kokusunu ve ruhsallığını özlüyorum o büyülü diyarın...10 gün iyi gelecek!
En son turumdan döndükten sonra, ilk bir iki gün evde yattım. O kadar yorulmuşum ki, bir türlü dinlenemedim. Uykularım yetmedi bedenime...Sadece yemek yiyip, TV'nin karşısında uyukladım ama iki üç gün sonra içimdeki alarm zilleri çalmaya başladı: KALK İKO!!! YAPACAK TONLARCA İŞİN VAR! Kalktım ve koşturmaya başladım. Neden mi? Bir de bu arada NİŞANTAŞI evimi BÜYÜKADA'ya taşıdım! Bir sayfa daha kapandı hayatımda...
Tabii yazıda kolay taşınmak! Bir de içindekileri düşünün paketin! Ev kapatmak kolay değil...Bir sürü ayıklama, atma ve vazgeçme var işin içinde...Hepsini yaptım. Ama yeni eve geçiyorsun, yeni düzenin ihtiyaçları var. Sağolasın EVİMİZİN HERŞEYİ İKEA!!! İki gün üst üste İKEA seferleri düzenledim. Herşeyi akıllıca planlayıp -ki bu hiç bana göre değil- satın aldıklarımı NİŞANTAŞI adresime yollattım...Hop dediğinde adaya eşya trasfer edilemez, dolayısıyla herşeyi ince ince düşünüp düzenlemek lazım...Ben de yaptım...Efendi bir taşıma şirletiyle anlaştım. Adaya sık sık eşya taşıyan bir şirket olduğu için, benim yapmam gereken hiç bir şey olmadı. Bu da benim işime geldi açıkçası...Adaya eşya taşımak için, belediyeye bir para yatırılıyor. İzin alınıyor ve bu sayede eşya kamyonu bir tür eski çıkartma gemisine yüklenip adaya ulaşıyor. Hepsini yaptım...Pazar akşamı geç saatte ekip geldi ve NİŞANTAŞI evimin herşeyini paketledi, kamyona yükledi ve Pazartesi sabahı, erkence bir saatte, BÜYÜKADA'ya çıkartma yaptık! Pürlen'e göre, ben konuşurken öyle bir tavır alıyormuşum ki, duyan ve gören NORMANDİYA ÇIKARTMASI'ndan bahsediyorum sanırmış! Velhasıl, gözümde büyüyen koca bir operasyon, uygun hava koşullarında ve beklenmedik derecede sakin bir ruh halinde tamamlandı ve ben hayatımın başka bir sayfasına başlamış oldum...İşte bu yeni sayfayı kutlamak için, Hindistan Ana'ya gidiyorum bugün...
Bir de bütün bu koşturmanın içinde, hayatımda ruhsallığa başka bir boyut açtım: BRAHMA KUMARİS çatısı altında, son derece nefis bir insanla, ulaşılması güç derinlikte sohbetlere başladık. Başbaşa, sadece ikimiz...İki kardeş ruh olarak, dereden tepeden, dünyadan ve ötesinden konuşuyoruz. Bazen ben söylüyorum o dinliyor ama genelde o söylüyor ben kendimden geçercesine içiyorum kelimeleri... Kana kana!!! Ne kadar ihtiyacım varmış böyle bir bilgeliğe ve sükunete! Biz Hindistan'da DARSHAN deriz...Yani kutsal bir ruhun karşısına geçip onu görmek ve ona görünmek! Onun enerjisini almak ve dokunmak... Bu da hayatımdaki diğer güzellik!
Şimdi sırada GÜNEY HİNDİSTAN var. Taşınma, yerleşme ve BRAHMA KUMARİS falan derken, işi tamamen unutmuştum.
Bir de hayatımın iş cephesinde değişiklik oldu: FARUK PEKİN'le özdeşleşmiş KUZEY HİNDİSTAN&KATHMANDU turunu 2012 sonbaharından sonra ben devralıyorum. Diğer bütün turlarımı başka rehber arkadaşlara devredip, sadece bu turu ve müzik turlarımı yapacağım. Varmak istediğim yer burasıydı galiba...Hem kendime zaman ayırabileceğim, hem HİNDİSTAN'a sık sık gidebileceğim, ruhumu fazla yormadan sürdürebileceğim ve insanlara faydalı olabileceğim bir iş modeli oluşturmak! Sonunda oldu!!! Bu turu FARUK PEKİN'den devralmak büyük bir onur benim için...Ama gözü arkada kalmasın, zira HİNDİSTAN'ı en az onun kadar seviyorum ben de... Benim ilk gözağrım ne de olsa!!! Rahmetli anneme göre, benim büyüdüğüm yer HİNDİSTAN! Dolayısıyla içim rahat! 2012 sonbaharıyla birlikte senenin 70 gününü benim ikinci memleketimde geçireceğim...Ama tabii bunun karşılığında, çok sevdiğim bir çok ülkeden vazgeçmek durumunda kaldım. Bu da işin diğer tarafı! Büyümek böyle bir şey! herşeye sahip olamazsın ki! Hem yağmur, hem güneş, hem kar, hem gökkuşağı hem de masmavi gökyüzü aynı anda olmaz...Ben de hayatımın yeni sayfaları yazılırken, tercihler yaptım ve oyumu HİNDİSTAN ANA'dan yana kullandım...
Şimdilik bu kadar...Görüşmek üzere...

Myanmar Sonrası

Myanmar da bitti! Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum vallahi. Bedenim deli gibi yorgun ama ruhuma sorduğumda, "iyisin be can" diyor hala... Demek ki iyiyim.
Birkaç saat önce eve geldim. Özlemişim evin kokusunu, taze demlenmiş çayını. Az sonra da üşenmezsem gider iki simit alırım çıtırından, yanına taze domates ve artık çok az miktarda yediğim peynir ile bir de ziyafet çekerim. Güzel olur vesselam!
Myanmar nasıldı peki?
Tur çok yorucuydu - hemen hemen her sabah 04.00- 05.00 arası uyandık- 12 günde 12 uçuş yaptık, memleketi tapınak tapınak dolaştık, sıcakla boğuştuk, yemekler farklıydı, yataklar farklıydı, içtiğimiz sular farklıydı, uyuyamadık, uyuduğumuzda uyanamadık, yalınayak gezilen kutsal mekanlarda ayaklarımızı paraladık...Güneşin sıcağı, air-condition'ların soğuğu, gecenin çiği, sabahın nemi...İklim iklim gezmekten inim inim inledik! AMMAAAAA...ÇOK GÜZELDİ BE KARDEŞİM! Her şeye değer! Değdi de!
Yılın bu zamanı Güneydoğu Asya için bence en mükemmel zaman! Hava güzel, nem az ve her yan yağmurlardan sonraki taze yeşilliği taşıyor. Bir de dolunaya denk geldik ki müthiş! Her tarafta kutlamalar, okumalar, insanlar ve rahipler dolu dolu bir Myanmar panoraması verdiler bizlere. Nasıl güzel, nasıl özel!
Mandalay'da bir gece, manastırın tam yanıbaşında kurulu otelimizin arka bahçesi, sabaha kadar PALİ dilinde ilahiler okuyan rahiplerin sesleriyle çınladı. O gece penceremin perdelerini kapatmadım. Tapınaklarla dolu kutsal Mandalay tepesinin üstünde asılı duran dolunayın simleri, açık perdelerin arasından odama süzüldü bütün gece... Uykumun arasında kısa anlarda uyanıp da rahibin hipnotize eden sesini her duyduğumda, içime huzur ve mutluluk duygularının dolduğunu hissettim. Anlamasam da, okuduklarının gönlümün derinliklerinde bir yerlere dokunduğunu hissedip, şükran duygularıyla yeniden uykuma döndüm hep. Tur boyunca uyuduğum en iyileştirici, şifa dolu uykuydu açıkçası.
Bagan'da bir akşam, kaldığımız otelin, nehre inen yamacındaki dev banyan ağacına gidip, toprağa dalan kollarının arasına sığındım. Ana kucağına dönen bir çocuk gibi, ağacımın kollarına döndüm ben de...öylesine görkemli ve kudretli bir ağaç ki, insan kendini hem ufacık hem de çok sevilip korunuyor hissediyor dallarının arasındayken...Banyanlar böyledir işte! Dallarından yeni kollar çıkar ve o kollar toprağa inip, saplanır, köklenir. Bir daldan bir sürü başka gövde oluşur böylece. Tek bir ağaç da minik bir koruya dönüşür...İşte Bagan'daki Banyan'ım da böyle benim... Nehre inen yamaçta, kimbilir kaç yüzyıldır duruyor dimdik! Kendimi yalnız ve yorgun hissettiğim bir akşam, ağacıma gittim. Dolunayın parlak ışığı, sakin sakin akan İrrawady'nin üzerinde pırıl pırıl nakışlar çizerken, ağacımın gövdesine sokuldum. Yasemin kokan havayı içime çektim ve nehirle birlikte akan mavnanın patpatlarıyla kesilen sessiziği dinledim. Bir süre sonra, içimi incecik kemiren duygular yerini sevgi ve huzura bıraktı. Yenilendim, dinlendim ve dünyayla yüzleşmeye yeniden hazır oldum.
Bütün akşamüstlerinde güneşin kıpkırmızı bir top olup, ufukta ya da dağların ardında gözden yitip gitmesini izledim. En güzeli, en beklenmedik olanıydı... Bagan'da, pek de popüler olmayan bir tapınağın üstünden izlediğimiz günbatımı, beni en çok etkileyeni oldu çünkü güneşin battığı anda, diğer taraftan, kıpkırmızı bir ay yükseldi...Kanlı Ay!!!
Bunun gibi bir sürü güzel hatıram oldu...Ama şimdi biraz yorgunum, gücüm tükendi. Belki daha sonra yazarım yeniden.
Evde olmak güzel...

Yaşam İçin Rehber


LIVE without PRETENDİNG
LOVE without DEPENDİNG
LISTEN without DEFENDİNG
SPEAK without OFFENDİNG...

Durmak & Yavaşlamak



Yorgun ve biraz da hasta döndüm turdan. Bir gün de gecikmeli döndük zira DOHA bağlantılı uçağımız 2 saatlik bir rötar yapınca, uçak bizi almadan gitti. İstemeden bir gece DOHA'da kaldık. 4 gece evde kalacaktım, 3'e düştü ve bu 3 gecenin ikisi de uyuyarak geçince, hiç bir şey anlayamadım evdeki zamanımdan. Neyse ki, TAYLAND & MYANMAR turuna gidiyorum. Yine en sevdiğim coğrafyalardan biri... Bana iyi gelir eminim...Bedenim olmasa da ruhum dinlenir...

Zamanın bu kadar hızlı akmasına dayanamıyorum. Koca sene göz açıp kapayıncaya dek geçiveriyor. Bir de bakıyorum ki, sene başladığı gibi bitmiş!!! 2010 ve 2011, iş anlamında hayatımın en yoğun yılları oldular. Belki eskiden de gün sayısı bakımından bu kadar yoğun olurdum ama coğrafya bakımından bunca değişik yerlerde olmak bu yoğunluğu daha fazla hissettiriyor. Bu hıza biraz fren yapacağım seneye...Bazı turlarımı başka arkadaşlara devrettim. Bedenimin ve ruhumun ihtiyacı olan DURMAK eylemini seneye daha fazla sağlayabileceğimi düşünüyorum. İnsan durma eylemi olmadan hayatı sanki hızlı bir trenin içindeymiş gibi yaşıyor. Dışarıda manzara akıyor ama hiç bir şey anlamıyorsun bir türlü...Durmadan ya da en azından yavaşlamadan dışarıda ne akıp geçiyor anlamak mümkün değil. İşte bu sebeple, neredeyim, ne yapıyorum, ben kimim ve ne istiyorum sorularının cevabını bulmak ve idrak etmek için DURMAK ya da en azından ciddi şekilde YAVAŞLAMAK lazım. Koşarak bir yere varılmıyor. Meditasyon bu konudaki en önemli araç. Ne de olsa durup oturuyorsun! Zaten işin en zor olan kısmı da bu zaten. İnsanların çoğu hiç bir şey yapmadan durup oturmaya alışlık değiller. Etrafınıza şöyle bir bakının: Herkes bir şeylerle meşgul! Bir saniye bile boşluk yaratmıyorlar kendilerine. BOŞLUK insanları korkutuyor tabii...Oysa boşluk çok önemli. O boşluklar olmasa, hayatın anlamı kalmaz ki! Müzik bile öyle değil mi? Birbiri ardına sıralanan notaların arasındaki boşluklar olmasa, müzik müzik olur mu?

Yine de, bütün koşturmacasına rağmen, yarın yola çıkacağım için çok mutluyum. Gideceğim yer dünyanın en egzotik coğrafyası bence...Eski SİYAM ve BURMA...İsimleri bile insanı hülyalara sürüklüyor...

Ama DURMAK!

O da benim diğer rüyam!!!

Bhutan'dan Selamlar



Bhutan Krali evlendi gecen hafta... Bunun benimle ne alakasi mi var? Amma da yaptiniz simdi...Alakasi olmaz olur mu? Ben Bhutan'dayim su anda...Neyse lafi fazla sulandirmadan genel havayi aktarayim: Bhutan'da gectigimiz haftalarda kraliyet dugunu oldu. Bhutan'in 1980 dogumlu Oxford mezunu krali, soyluluk unvani olmayan, yani halktan bir kizla evlendi. Ama ne kiz!!! Nefis nefis! Her taraf kral ve kralicenin fotograflari ve posterleriyle dolu. Dugunun uzerinden uc haftaya yakin zaman gecmis olmasina ragmen, insanlar hala dugunun etkisindeler. Sokaklarda kral ve kralicenin posterleri satiliyor. Bizzat ben iki rozet bir minik poster alarak bu mania durumuna istirak ettim. En sevilen posterler kralin gelinle sarmas dolas cicekler arasinda verdigi poz ile, kralin gelini dudaklarindan optugu poz!


Bhutan gercekten de mutlu ve huzurlu bir ulke. "Kisi Basina Dusen Milli Mutluluk" konusunda kral cok dikkatli. Halkinin mutlu olmasini istiyor. Burasi gercek bir masal ulkesi: yemyesil vadiler, piril piril akan nehirler, masmavi gokyuzu, genc ve yakisikli bir kralla sahane guzel bir genc kralice, ormanlar, karli daglar... Masal degil de nedir bu?


Bhutan'da degisiklikler oluyor. Eski Bhutan yazimda Bhutan'da luks otellerin olmadigini falan olmadigini yazmistim. O yazinin uzerinden sadece 2 veya 3 yil gecti ve ben o yaziyi belki de yayindan kaldirmaliyim zira dunyanin en luks otelleri birbiri ardina burada konaklama tesisleri aciyor. Taj ve Amann basta olmak uzere insanin aklini basindan alacak nitelikte oteller aciliyor. Cep telefonlari herkesin elinde ve TV artik serbest! Bu hizla giderse Bhutan'in buyusunu yitireceginden korkmuyor degilim aslinda ama biraz ilerleme de iyi olmuyor degil hani!


Ulkeye giriste yine gun ve kisi basina 200 dolar minimum aliyorlar. Yani her gun minimum 200 dolar harcamaniz garanti! Yine tek basiniza gezmeniz mumkun degil. Mutlaka bir rehberiniz ve bir soforlu araciniz olmali. Programiniz ve otelleriniz belli olmali. Oyle sirtima cantayi takip gideyim, keyfime gore gezerim denecek yerlerden degil Bhutan. Sirt cantali turisti istemiyorlar zaten. Az gelsin ama parali turist gelsin diyorlar. Turistik hediyelik esya dukkanlarindaki fiyatlar insanin sapkasini ucuran cinsten ama gelen turist parali oldugu icin satiliyor. Oysa ayni mallar komsu Nepal'de beste bir fiyatina satiliyor...


Ilk geldigim zamanki Bhutan'la simdiki Bhutan arasinda buyuk farklar goruyorum. En buyuk fark baskent Thimpu basta olmak uzere buyuk yapilasma durumu! Maalesef Thimpu'nun kuruldugu vadi neredeyse tamamen bina dolmus durumda... Yine de tabii ki cok cok guzel ama bundan 10 sene onceki durumu hatirlayan benim gibiler icin fark buyuk! Ama tabii bir de baska sey var: Turistlerin gezip dolastigi DZONG'lar artik piril piril, tertemiz... Eskiden boyle degildi...Bhutan'da tuvalet adabi oturdugu gun, her sey tamam olacak bence... Bence bu masal diyarinin TEK eksigi bu! TUVALET ADABI!!!


Neyse, simdi gitmem gerekiyor...VEJETARYEN bir otelde kaliyoruz, aksam yemegi basladi bile ve benim muthis PHOBJIKA vadisindaki yuruyusumuzden sonra karnim cok acikti. 2900 metre rakimda 4 km yuruduk. Tamam kabul ediyorum cok bir sey degil ama 2900 metrede doga yuruyusu yapmak da o kadar kolay degil! Azicik insafli olun!!!


Bhutan'dan sevgiler...


Bördübet Sonrası Ruh Durumları

Dün akşam "gerçek" dünyaya geri döndüm. Yaklaşık 2,5 haftalık inzivam bitti ve kendimi senelerdir olmadığı kadar dingin, merkezde, kararlı ve sağlıklı hissediyorum. Dinleyemediğim ruhumu dinledim, kalp atışlarımı dinledim, nefesimi dinledim, kafamı dinledim...KENDİMİ dinledim!!! Ben kimim? Ne istiyorum? Hayat önceliklerim neler? Nereye gidiyorum? Ama aslında nereye gitmek istiyorum? Ne yapmak istiyorum? Ne yapmamak istiyorum? Ne kadar koşup, ne kadar durmalıyım? Koşmalı mıyım? Geçmişi ne kadar taşımalıyım yanımda? İlla taşımalı mıyım peki? Kendi kendime kaldığım o sessiz ve sakin zamanlarda bu soruları evirip çevirdim kafamda. Cevap geldi mi peki? Offff!!! Hem de nasıl!!! Birbiri ardına, aktı cevaplar... İnanılmaz aydınlanma, müthiş bir berraklık ve en önemlisi bunları hayata geçirmek için gerekli olan direnç, içsel güç ve cesaret! Hepsine dokundum tek tek ve hepsini hayatıma kabul ettim dileyerek, isteyerek!
Bördübet'te uzun zamandır heyecanla beklediğim bir kişisel gelişme programına katılmam, tabii ki süreci hızlandırdı. Harika bir öğretmen eşliğinde, kendimi bedensel ve ruhsal olarak nasıl desteklemem ve beslemem gerektiğini öğrendim. Senelerdir başkalarına anlatıp da bir türlü uygulamaya koymadığım, koyamadığım, değiştiremediğim ya da değiştirme cesareti bulamadığım şeyleri hayatıma dahil ettim. Beraber büyüdüğüm bir sürü yiyecek ve onlarla beraber duygu/düşünce kalıbı/alışkanlık/takıntıdan kurtulmanın mümkün olduğunu gördüm. içim gerçek bir şükran duygusuyla dolu. Bu hediyeyi kendime verebilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum.
Sırada ne var? Çok heyecanlı bir dönem bekliyor beni...Önce hafta sonu PARİS!!! Osman'la bazı dostları ziyarete gidiyoruz. Dönüşte uzun bir seyahat için NEPAL-TİBET-BHUTAN yollarına düşeceğim. Memleketine akraba ziyaretine giden gurbetçiler gibi hissediyorum kendimi...
Bu turun ardından yine çok çok sevdiğim bir başka coğrafyaya uçacağım: TAYLAND&MYANMAR! Burada başlayan ruhani ortamı Himalayalar ve MYANMAR'ın zamansız tapınaklarıyla destekleyeceğim. Çok çok mutluyum!!!
Aralık ayında ise BHARAT MATA yani HİNDİSTAN ANA bekliyor olacak beni... Ben de ona koşacağım kucaklanmak için...
Bu arada bir de evimi Büyükada'ya taşıma projesi var ki, ayrıntıları yavaş yavaş aktaracağım. Önce biraz şekillensin her şey!
Bloga neden daha fazla fotoğraf koymadığımı soranlar oluyor. Haklısınız ama ben fotoğraf çeken biri değilim, sevmiyorum da... Kendimi zorlayıp da çektiğimde ise ortaya aslında hiç de fena olmayan kareler çıkıyor...Gözüm iyiymiş, öyle dediler:)))
Bu arada dün akşam İstanbul'a döndüğümde fark ettim ki sonbahar başlamış buralarda ama benim kalbim yazda kaldı.
Herkese çok güzel bir sonbahar diliyorum...

İzlanda- Bodrum- Endonezya - Bördübet

Hani yavaşlamak istedikçe daha da hızlanır ya hayat, işte ben de aynen bu durumdayım. Aslında yavaşlamak istemek, akışa karşı durmaya çalışmak demek oluyor ki bu tamamen TAO'nun ruhuna ters! Her ne varsa ve nasıl akıp gidiyorsa, o zaten olması gerektiği gibi oluyordur DA gel bunu benim dingin sulara demir atmayı arzulayan gönlüme anlat! velhasıl diyeceğim odur ki, her şey yine her zamanki gibi hızlı! Amaaaa...Bu sefer ben daha dinginim, nasıl becerdiysem artık! Belki arada yaptığım inzivalar ve kendimle kalmalar sayesinde bunu başardım, bilmiyorum.
Son haftalar son derece keyifli ve verimli zamanları getirdi beraberinde. aslında keyifli süreç Temmuz ayındaki İzlanda turuyla başlamıştı. İzlanda'nın muhteşem yabanıllığı içinde, özüme dokunmuş, pagan köklerime dönmüş ve gecenin aydınlığı içinde, kafamdaki sorulara cevaplar aramış ve bir çoğuna da bulmuştum. Evet, İzlanda'nın benim üzerimde böyle bir tuhaf etkisi var. Başka türlü anlatamıyorum bunu...Kendime dönmeme yardım ediyor: Bir nevi TİBET! Zaten nedense iki coğrafyayı da benzetiyorum birbirine...İkisi de sonsuz düzlükler, insansız boşluklar ve insana kendini küçücük hissettiren dağlarla örülü...İzlanda da bir de deniz faktörü devreye giriyor tabii...İçine giremesem de, yüzemesem de bendeki İZLOMANİA'yı tetikleyen deniz faktörü...Kocaman dalgalar, simsiyah kayalıkları dövüyor. Kumsallar hiç de posterlerdeki gibi bembeyaz kum ve turkuvaz su kombinasyonundan değil. Aksine simsiyah, ürpertici ve hatta azıcık tehditkar ama ne gam! Dalgaların sesi kulaklarınızda davul çalarken, o ritmi kalbinizin ritmiyle birleştirdiğinizde, hissediyorsunuz ki siz de doğanın ayrılmaz bir parçasısınız. Bütünleşme, bir olma bu kadar mı güzel yaşanır?
İzlanda dönüşü Bodrum'a geçtim. Herkesin Bodrum'u kendine tabii ama benim Bodrum'um benim için en iyisi: Tepenin üzerinde bir taş ev, bolca kitap, müzik, çay, biraz yüzme, bolca sessizlik! İnsan daha ne ister ki? Eller havaya başkenti Türkbükü hemen altımda, ama sorun bana bu 3 sezonda kaç defa gittim? Sadece 1! O da bu sene, ayıp olmasın diye...Meşhur bir dondurmacı varmış Türkbükü'nde, adı DOĞAL DONDURMA imiş, BİTEZ dondurmacısından bile daha iyiymiş diye duya duya, bir akşam kalkıp gittik Osman'la. Sora sora Bağdat bulunur, bizde bulduk o meşhur dondurmacıyı. Kuyruk vardı önünde, biz de girdik bekledik. Konuşulanlardan anladığımıza göre o akşamki kuyruk kuyruk sayılmazmış...Kuyruk uzadı mı bir, bir buçuk saat beklenirmiş bazen dondurmaya ulaşmak için...Biz sadece 6-7 dakika bekledik ve o meşhuuuuur dondurmaya ulaştık. Peki neymiş? İtiraf edeyim mi: Ben pek bir şeye benzetemedim açıkçası...Belki lezzetli olabilir ama öyle uğruna bir saat kuyrukta beklenecek bir numara yok! İşte o dondurma seferimiz sırasında, asil ve necip Türkbükü sosyetesini yakından gözlemleme fırsatım oldu. Gözlemlerimi burada paylaşırsam, üzerine alınanlar çıkacaktır ve bir kere daha bir yazımı yayından kaldırmak istemiyorum. Haa evet, bir kaç sene evvel böyle bir şey geldi başıma da...Yazdığım bir yazıda, eleştirilerimi tamamen kendi üzerine alınan bazı üstün zekalılar, başıma olmadık işler açtılar. Arada çok sevdiğim ve saydığım insanlar vardı ve onların yüzü suyu hürmetine yazıyı yayından kaldırdım. Ama bu sadece bir kere olur... O da sadece hatır için...
Neyse nereden nereye geldik...
Diyordum ki Bodrum'da geçirdiğim o günler bana nefis bir terapi oldu. Yetti mi? Tabii ki yetmedi ama zaten orada yaşasam bile doyamam ki öyle bir ortama! İşte bu yüzden yarın tekrar uçağa atlayıp oraya gidiyorum. Yanımda yine bir dolu kitap olacak. Niyetim meditasyon, kitap ve müzikle dolu bir hafta geçirmek. Ayın sonuna doğru Bördübet'e geçeceğim. Orada "BUDA SİZE YEMEĞE GELSE" adlı kitabın yazarı HALE SOFİA SCHATZ'la, dostum ve koçum BANU GÜREL'in bir ortak atölyesi olacak. Konusu: Bedeninizle birlikte ruhunuzu da beslemek...Ne zamandır o yöreye gitmek istiyordum, işte bu atölye belki de bana ihtiyacım olan her şeyi verecek. Hem beden-ruh birlikteliği, hem de sessiz ve sakin bir ortamda, sonbaharı karşılama... Sonrasında en sevdiğim coğrafyalara uzanacağım harika bir dönem başlıyor:Nepal- Tibet- Bhutan- Myanmar-Tayland- Hindistan...Ekim-Kasım ve Aralık döneminde dokunacağım topraklar. Özlemiştim oraları!
Bunun dışında, en son Endonezya gezisi tam anlamıyla bir başarı öyküsü oldu bence...Hele SULAWESİ'de geçirdiğimiz günler, unutulacak gibi değildi gerçekten. Özellikle TORAJA bölgesinde, öyle bir cenaze merasimine rastladık ki, akıllara zarar! Bu mevsim, kuru mevsim olduğundan, aileler, ölülerini ebediyete uğurlamak için son derece geniş, zengin ve debdebeli törenler düzenliyorlar. Kişiler öleli çok uzun zaman geçmiş olsa bile, ölü, geçici mezarından çıkartılıp, bir katafalkın üzerindeki tabutuna yerleştiriliyor. Sonra hısım akraba, davetliler toplanıp, düzinelerce BUFALO kurban ediyorlar. İnanışa göre bu kurban edilen bufalolar, ölüyü gökyüzüne taşıyacaklar. Dolayısıyla ne kadar çok olursa bu göğe yükselme o kadar hızlı ve çabuk oluyor. Ailenin fertleri, evlatlar, yakın ve uzak akrabalar bu sevaba ortak olmak ve prestijlerini arttırmak için mutlaka bir ya da birkaç bufalo hediye ediyorlar. Sonra köyün ihtiyar meclisinin uygun gördüğü zaman için de,her gün bu bufalolar birbiri ardına kurban ediliyorlar. Bu işlemi yapacak kişinin son derece becerikli olması gerekiyor zira boğazı tek darbede kesmek lazım. Aksi takdirde bufalonun gazabına uğrayabilir...Hatta sinirlenen ve canı yanan hayvan etrafa saldırabilir. İşte biz de böyle bir törene denk geldik. Ölü evine eli boş gidilmez mantığı SULAWESİ'de de işlediği için, yoldan üç dört karton sigara ve bir iki şişe viski aldım. Cenaze sahibine verdim hepimiz adına ve şöyle dedim: Eğer bizim buradaki varlığımız, annenizin ruhunun göğe yükselmesini birazcık dahi hızlandıracaksa bu bizim için onur ve mutluluktur... Gözyaşlarına boğulan genç adam, bizi özel bir locaya aldı. İçecekler ikram ettiler. Ölünün tabutunun yanına çıkarttı. Bol bol fotoğraf çektik. Tabii ki inanılmaz bir deneyim oldu hepimiz için...
Turun son bölümü BALİ'de geçiyordu. Orada da deniz kenarında harika bir otele kaldık. Denize girme fırsatımız bile oldu. Otelin iki restoranı vardı. Serbest olduğumuz sabahlarda, tüm grup olarak, denize nazır olan restoranda sözleşmiş gibi buluşup, kahkahalar ve sohbet eşliğinde, masmavi okyanusu ve palmiye ağaçlarını seyrederek kahvaltımızı yaptık. Otelin ortasındaki kocaman lagünde yaşayan dev su monitorlarını besledik. Kumsala inip, şezlonglara yayıldık ve satıcıları ihya ettik. İyiydi yani...
Şimdi yine küçük bir ara vereceğim turlarıma. Biraz şarj edeyim pillerimi. Sonbahar yoğun ve hareketli olacak...

Tatil Güzel Şey

Evet yaa! En ihtiyacım olan şeye sonunda kavuştum: SUSMAK ve DURMAK!
Yaklaşık 16 gündür denizi tepeden gören bir rüzgarlı tepede, oturdum ve sustum. Kimileri için tatil " deniz-güneş-kum-eller havaya"dır ya, ben işte bu durumun TAM TERSİ bir yapıya sahibim. Çoğunluk ister ki, kopsun ve eğlenceden eğlenceye aksın; oysa ben isterim ki, kendime döneyim. İçime bakayım. Kalbimin atışını duyayım. Merkezime dokunayım. Fakat itiraf edeyim ki şunu farkettim: 2-3 hafta ile olacak gibi bir şey değilmiş bu. Yani en azından benim için 2-3 hafta içinde bu istediklerime ulaşabilmem mümkün değil. Zira bugüne dek geçen zamanın ilk 10 gününde zaten ciddi bir idrak sorunu yaşadım. Neredeyim? Ne yapıyorum? Sabahları erken kalkmak en sevdiğim şeylerdendir ama bir türlü erken uyanamadım. Günün yarısını uykuda harcadım dersem yeridir. Ama ne yapayım? Bir türlü gevşeyemedim. ilk 10 gün denize bile sadece 1 kere girdim. Ben ki eskiden yüzümü denizde yıkardım, bir türlü adapte olamadım bu duruma. Garipsedim... Ancak 10 gün geçtikten sonra sabahları daha makul saatlerde uyanmaya başladım. Kahvaltıdan önce denize gidip, yüzümü serin mavide yıkadım. Neyse ki kaldığım yerde kocaman ve bomboş bir havuz var. Aynı şey değil biliyorum ama yine de içindeki kloru alıp yerine doğal deniz tuzu koymuşlar. Nefis olmuş... Gücüm en fazla oraya kadar gitmeye yetti ilk günlerde. Şimdi şimdi son bir iki gündür sabah uyanıp hemen denize fırlıyorum. Atlıyorum arabaya doğru Küçükbük veya Hebil...Atıyorum kendimi suya...Denizle o eski alışık olduğum flörtüme devam ediyorum kaldığımız yerden. Dalıyorum, çıkıyorum, balıkların arasına inip onlarla kucaklaşıyorum. Nefesim yetse onlarla devam edeceğim kayaların arasına doğru ama yetmiyor, yukarı çıkıyorum. Masmavi gökyüzüne bakıp, günü selamlıyorum. Hiç istemiyorum sudan çıkmayı ve ellerim avuçlarım buruş buruş olana dek suda kalıyorum. Sonra tuzlu tuzlu eve dönüyorum ve bazen çocukluğumda yaptığım gibi, duş falan almadan denizin tuzu saçlarımda, tenimde uyuyorum gece... İşte diyorum ya, tam gevşedim, kıvama geldim, bitti tatil! Son 3 günüm... Ne diyeyim? Özleyeceğim...
Kısaca derim ki, tatil yapmak bile bir alışkanlık gerektiriyor. Gevşemek ve yükü boşaltmak için bu gerekli...Ama be birader, alışana kadar tatil bitiyorrrrrr...

Gazete YOK, TV YOK!!!







Geçenlerde bir kararımı tazeledim: TV'de HABERLER'i izlemeyeceğim ve gazete okumayacağım! Evet, sevgili dostlar, bu ikisini de yapmıyorum. Yüreğim kaldırmıyor ve çok sıkılıyorum. Resmen düşüne düşüne anksiyete hastası oldum iyice. Sabahları yürek çarpıntıları ile uyanmaya başladım! Bu son numaram! Ve sadece yazı olsun diye değil, gerçek olduğu için paylaşıyorum burada. Sabahları uyandığımda kendimi sanki kötü bir şey olacakmış hissi ile dolu, kalbim küt küt atarken buluyorum. Bu son zamanlarda geliştirdiğim bir şey! Devam ederse, sanırım tedaviye kadar gidecek ucu...





Neden kaynaklanıyor bilmiyorum. Nereden çıktı? Ne tetiklemiş olabilir?Hiç bir fikrim yok. Ama bildiğim bir şey var ki o da memleketin yoğun, kaygan ve son derece pis zemini bu durumu iyice güçlü kılıyor. Ben de daha önce vermiş olduğum kararımı bu sefer daha da inançlı bir şekilde uygulamaya koydum ve artık TV yok, GAZETE yok!





Zaten gerekli gereksiz bütün haberler, bütün enformasyon, sağda soldan akıyor beynimize. Bir de ekstra çaba ile fazlasını alıp, beynimizin hard disk'ini doldurmaya değer mi?





Gündem dediğimiz şeyde neler var? Politikaya girmeyeyim diyorum ama durum zaten ortada. Benim vekalet verdiğim CHP, kıt zekamın bir türlü anlayamadığı şekilde önce yemin etmeyeceğim diye tutturdu, sonra da gitti yemin etti. Peki arada ne değişti de gitti yemin etti? Bir şey oldu mu? Balbay çıktı mı? Haberal? Yooo...Hala herkes yerli yerinde duruyor. E peki o zaman ne oldu? Hangi pazarlıklar döndü? Kim kime ne dedi ve arada ne ödünler verildi? Bilmiyoruz. ve itiraf ediyorum ki, şahsen BEN bilmek de istemiyorum... Bu durum sadece CHP'nin zaten "tutarsız, ne demek istediğini, neyi neden yaptığını bir türlü anlatamayan parti" imajına katkıda bulunmuş oldu. Bu benim görüşüm! Ben bile anlamadıktan sonra gerisini siz düşünün artık!





Diğer bir gündem maddesi: Kürtlerle olan durum. Bu konuya zaten hassas yaklaşıyorum. Duygularımı burada açıkça ifade edemem. Rahmetli kızkardeşimin kocası bir KÜRTTÜ... Sadece bunu söyleyebilirim...Ama bütün parlamento içinde en esaslı duruşu BDP kökenli bağımsız milletvekilleri sergiliyor, buna inanıyorum... Yandaş mıyım? ASLAAAA!!! Ben memleketin her köşesinin Misak-ı Milli sınırları içinde kalmasını isteyen, ULUSAL cephenin bir parçasıyım. Eyalet sistemi bile bana ters düşüyor ama az kaldı, yakında eyaletlere bölüneceğiz, orası açık! Tek istediğim bu ayrılıkçığın arka planında, makro boyutta neler var (petrol, uyuşturucu trafiği, Fırat-Dicle suları, Aldebaranlılar v.s) bunları anlayabilmek... Çünkü bu eninde sonunda olacak. Tarihi programlamada her şey yolunda giderken, sistem sadece küçücük bir an için ERROR verdi ve kendini kapattı. O an sahneye ATATÜRK'ün çıktığı andı. 11 Kasım 1938'den itibaren de sistem kendini yeniden açtı ve, tıpkı bilgisayardaki gibi, önce hasar kontrolü yaptı ve sonra da yapmaya başladığı işe geri dönüp, uygulamalara kaldığı yerden devam etti. Yani Türkiye'nin şimdiki durumu, hepimizin gayet net bir şekilde bildiği gibi, dünden bugüne olan, AKP eliyle son 10-15 senede kotarılmış bir durum değil. Yüzyıllardır kurgulanan planın bir parçası.





Futbolda şike olayı! Sorulacak soru bence "Kim şike yaptı" değil, "Kim şike yapmadı" olmalı. Liglerimizde HİÇ KİMSENİN temiz olduğuna inanmıyorum. Hele hele son yıllarda artan BAHİS sitelerinde dönen paralara bakacak olursak, şikesiz maç olamayacağı KABAK gibi ortaya çıkar. O yüzden kimseyi ligden düşürmek falan olmaz. Bence liglerimizi bir seneliğine toptan kapatalım. Olsun bitsin! Halkı uyutacak eğlence nasıl olsa bulunur bizim memlekette!





Üçüncü köprü! YAPACAKLARRRRRRRR... Vurgunu seven halkım zaten fiyatlar yükselecek diye, o taraflardan ucuza arsa kapatmanın peşinde. Para için ruhunu satmış insanlardan doğaya sahip çıkmalarını isteyebilir misiniz?





Bu liste böyle uzar gider, dolayısıyla en iyisi burada kesmek.





Yaz aylarımı kitap okuyarak, nefes alarak ve arada çok sevdiğim destinasyonlara doğru tura çıkarak geçirmek istiyorum. Arada yüzmek ve sevdiklerimle birlikte olmak da var tabii ki...





AMAAAA: Gazete ve TV YOK!!!





12 Mart 2011 - İstanbul /Antalya Uçağı Notları

Hepsi bir örnek seralar
Kaplamış ovaları
Yazı hapsetmişler içlerine
Dışarıda kış ama içeride yalancı bahar.

Zirveler kaplı etrafta
Güneş pırıl pırıl!

Eskiden narenciye ve sazların
Kokusu gelirdi yazın
Nemle karışık

Dağların arasına sıkışmış, yapayalnız
Çimento fabrikası.
Yolları kıvrıla büküle
Ama hep ondan uzağa gidiyor.

Toroslar dörtnala denize akıyor.
Aralarında yeşillikler, düzlükler
Derin yarıklar,
Çamuru içinde eritmiş bulanık sular.

Zirvelerden eriyen karşarın suları iniyor.

Koyu boncuk mavisi deniz
Kıpırtısız...

Yaz Durumları - Yaz Kitapları

Yaz benim için de -literally- başladı. Dün akşam 3 gece 4 günlük minik bir tatilden geri döndüm. Yakın dostlarım Didi-Şebo-Saadet üçlüsüyle, Çeşme'ye gittik. Daha doğrusu gitmeyi başardık! Aylar öncesinden uçak biletlerimizi aldık, yerlerimizi ayırttık ve mızıkçılık yapmadan GİTTİK! Konaklama mekanı Çeşme Sheraton oldu ve aslında eğer bu kadar kalabalık olmasaydı daha da iyi olurdu ama yine de dostlarımla birlikte olup, sahilde, kendimi rüzgara verip sadece tembellik yapmak çoook hoşuma gitti. Yalnıııızzzz...Aklım ve gönlüm ALAÇATI'da kaldı! Nefissss bir yer! Eylül'de gideceğim ve bir kaç günü orada geçireceğim.
Geçen hafta yazdıklarıma dönecek olursam:
Çalışma hayatımın -herhalde- ennn kapsamlı, en hareketli ve en yorucu dönemini geride bıraktım. Kendimi her anlamda çifte maraton koşmuşum gibi hissediyorum. Bu maratona başlarken en büyük dileğim, görevlerimi layıkıyla yerine getirip, kimseye ve en çok da kendime mahcup olmadan Haziran sonuna ulaşmaktı. Mahcubiyet ne kelime?! Herşey çok çok iyi oldu. Birbirinden özel turlar yaptım, inanılmaz şeyler yaşadım, hayatta sadece bir kere tanık olunabilecek nitelikte sanat aktivitelerine dahil oldum ve bütün bunlar beni biraz daha büyüttü. Hayata bakışımda -gerçekten- inanılmaz değişimlerin olduğu bir yıl yaşadım. Kendimi her anlamda çok daha donanımlı ve çok daha olgunlaşmış hissediyorum. Daha dengeli, daha merkezde ve çok daha AN'da kalmayı başaran bir insan oldum artık. Özellikle son bir kaç aydır sürdürdüğüm NEFES TERAPİ'lerinin bundaki etkisi tartışılmaz...Önce BEN demeyi öğreniyorum. Maskeyi önce kendime sonra başkalarına takmayı öğreniyorum diğer bir deyişle, ki itiraf etmem gerekirse, bu 43 yıllık hayatımda, hiç deneyimlememiş olduğum bir şeydi. Önceliklerimi değiştirdim. Bu da müthiş bir büyüme duygusu kattı bana...
Beni en çok üzen şey memleketin durumu ama anlaşılan o ki çoğunluk son derece memnun. O zaman benim de bu durumda yapabilecek bir şeyim kalmamış oluyor. Seçimlerden sonra yazdığım yazıya çok fazla yorum geldi. Kimileri bana katılırken, kimileri çok ağır konuştuğumu/yazdığımı söyledi. Ben söylediklerimin/yazdıklarımın arkasındayım. Üzülüyorum. Kızıyorum. Memleketimi seviyorum ama bu memlekette yaşayanlarla ortak paydamın neredeyse hiç kalmadığını görüyorum. Bu memlekette yaşayanların büyük çoğunluğu artık son derece bencil, acımasız, güçlünün yanında olup güçsüzü ezen, para için ruhunu satan, gösteriş budalası, küstah ve kaba bir güruha dönüştü. Ben ve benim gibiler eziliyoruz arada ve ne yazık ki hiç kimse benim ve benim gibilerin hakkını savunacak beceride değil! Ben AYNI BAĞIN GÜLÜ değilim...Öteki bağın güllerini kim koruyacak?
Neyse...Bir daha bu konuya değinmek istemiyorum...
Turlarım yavaşladığı için artık yaz okumalarıma da başladım:
Elimdeki kitaplar birikti...Hem Türkçe hem İngilizce okuyorum her zamanki gibi. Konular daldan dala atlıyor yine her zamanki gibi...Ufak bir liste yapacak olursam:
1- Murathan Mungan "Şairin Romanı"... Henüz başlamadım ama en keyifli okumam olsun diye hard cover olanından ısmarladım ve İdefix'ten geldi geçenlerde. Şöyle bir göz gezdirdim sayfalar arasında, HARİKA! Sanırım Mungan'ın en önemli kitaplarından biri olarak anılacak seneler sonra da...

2- Enis Batur olmadan bir okuma dönemi olur mu? Olmazzzz...Dolayısıyla bir minik okuma keyfi de oradan geliyor haliyle: 60 mm Dizüstü Meşkler ve İçcep Meşkleri... Evet, kitabın adı bu! Bazıları bir sayfa, bazıları bir paragraf ama hepsi de derinleştikçe derinleşen denemeler. Bayılırım denemelere zaten...Bir kısmını okudum. Bir kısmını da keyfi uzatmak için sonraya bıraktım. Her zamanki gibi en sevdiğim yazar, en sevdiğim yazın kişisi Enis Batur!
3- Veee bir günlük var listemde: Rainer Maria Rilke'den "Floransa Günlükleri". Sevgilisi'nin teşvikiyle 1898 yılında Floransa'ya giden Rilke, her yeri karış karış gezmiş ve gördüklerini de sevgilisine notlar şeklinde deftere aktarmış. İşte en sevdiğim bir başka tarz olan seyahat notları bunlar. Ama öyle sıradan notlar değil. Heykeller, tablolar ve diğer tüm sanat eserleri hakkında yazılmış müthiş notlar ve kişisel gözlemler. Bunları derleyen kişi Rilke olursa, okumamak benim açımdan imkansız olur doğal olarak...Kitap yazı masamın sağ köşesinde, Mungan'ın kitabının üstünde açılmayı bekliyor.
4- Daniel Wallace'ın "Büyük Balık"ı film olarak da çok sevmiş olduğum bir hikaye idi. Kitabını da okumak istiyordum ne zamandır. Dün gece tatilden gelir gelmez okumaya başladım. Neredeyse 1/3'ü bitti bile ve nefis bir seçim yapmış olduğuma bir kere daha inandım. Büyülü bir hikaye, büyülü bir atmosfer ve büyüleyici bir ana karakter var kitapta. Bunu herkese öneririm.
5- Dalai Lama'nın orta boy bir hard cover kitabı bir süredir orta sehpanın üstünde beni bekliyor: Becoming Enlightened...Aydınlanmak! Nasıl olur, ne zaman olur bilemiyorum ama bu arayış içinde uzun zamandır debeleniyorum. Kendimle uğraşıyorum ve içime dönmek için her fırsatı değerlendiriyorum. Belki seneye...Biraz daha yavaş bir tempo ile çalıştığım sürece girdiğimde, bu konu ile daha fazla ilgilenme fırsatım olacak.
Evet, yaz benim için de başladı. Kitaplarım bir yanda, sevdiklerim etrafımda...Bir de resim için zaman ayırabilirsem, işte o zaman daha da keyifli olacak her şey.
Haa unutmadan! Osman bana harika bir fotoğraf makinası verdi: Bir CANON G 10... Yavaş yavaş fotoğraf çekmeye de başlayacağım artık. Bu konuda her türlü bilgi, öneri ve yoruma açığım. Yardıma da tabii...
Bu şartlar altında bana başka söyleyecek söz kalmıyor: YAŞASIN YAZ!!!

Yaz Başladı!

6 aylık maraton bitti, şimdi biraz gevşeme ve arkadaşlarla birlikte bir şeyler yapma zamanı! Yazın tadını çıkarıp, denize koşmanın zamanı. Kitap okuma ve sabahları bir bardak mis kokulu kahve eşliğinde evde salınma zamanı.
Yorulmuşum ama mutluyum. Ocak ayından beri dünyanın çevresinde neredeyse tam tur attım. İlginç şeyler yaşadım, değişik insanlarla tanıştım. Farklı sular içip, farklı yemekler yedim. Arada evimi ve can dostlarımı çok fena özledim ama her daim mutlu kaldım. İnsan sevdiği işi yapınca, o zaman herşey çok daha kolay oluyor. Bu anlamda ne mutlu bana!
Off!!! Deminden beri yazdıklarımı silip duruyorum.Anlaşılan o ki, bu gece bende doğru dürüst bir şey yazacak güç yok! İyisi mi ben burada bitireyim ve gidip üçlü kanepeye uzanayım...
Yaşasın tatil! Yaşasın YAZ!

Seçim Sonrası

Halk son sözü söyledi:


Ben bu adamları istiyorum!


Hani bu halk AKP iktidarı yüzünden ekonomik açıdan kıvranıyordu?


Hani öğrenciler, şifresi ayrı kopyası ayrı mağdurdular?


Hani çiftçi inim inim inliyordu?


Üretici perişan, tüketici ondan beterdi?


Hani sosyal hak ve özgürlükler ayaklar altında eziliyordu ve başımızdaki padişah kesilmişti?


Hani fikrini söyleyen içeri tıkılıyordu?


Hani kimsenin özeli, gizlisi saklısı kalmamıştı?


Hani telefonlarımız dinleniyordu?


Hani eğitimde fırsat eşitliği ortadan iyice silinmişti?


Hani üniversiteler kepaze olmuştu?


Demek ki bunların hiçbiri doğru değilmiş.


Demek ki ben başka bir boyutta yaşıyormuşum, %50 başka bir boyutta...


Ne demiştim geçen senelerde?


BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...


Bu konuda ne kadar doğru karar verdiğime bir kere daha inanıyorum artık.


Ben bu halktan biri değilim, olmak da istemiyorum!


Bu halk yalancı, ikiyüzlü ve kimin arabası tıngırdarsa ona binen türde yalaka ve yavşak bir güruha dönüşmüştür.


BEN BÖYLE DEĞİLİM! OLMAYACAĞIM!


Vatanı sattılar...


Sularımızı kirlettiler...


Kıyılarımızı bitirdiler...


Ormanımız kalmadı...


Lise ve yüksek öğrenim kurumlarımızın içlerini boşalttılar...


Halkı dizilerle, evlenme programlarıyla uyuttular...


Üç beş sahte aydını ekranlara çıkartıp kafaları bulandırdılar...


Herkesi paraya endekslediler, millet para için anasını öldürür hale geldi iyice...


Arkadaş arkadaşı PARA için satıyor, ardına bile bakmıyor...


Herkes acımasız, gemisini kurtaran kaptan ve "bugün var yarın yok"...


Kimseye güvenemezsin...


Neyse, bu örnekler böyle uzar gider...


Uzun lafın kısası:
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...



BİR KERE DAHA...

Bach'ın Mezarının Başında

Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?
Etrafınızda bir sürü insan varken ve hatta işten başınızı kaldıramadığımız zamanda bile, kendinizi yapayalnız, bir başına ve biraz canı acımış hissettiniz mi?
Ben bugün işte tam da bu şekildeyim.
Oysa Leipzig'teyim. Olağanüstü bir MAHLER FESTİVALİ'ndeyim. Tatlı mı tatlı bir grup insanla birlikteyim. Konserler muazzam, orkestralar muhteşem ve solistler dünyanın en iyileri...Hava tam deli bahar...Birden yağıp gürlüyor, ardından beş dakika geçince de sımsıcak bir güneş sırtımı ısıtıyor. Ağaçlar yemyeşil, bahçeler çiçek dolu. İnsan daha ne ister?
Herhalde bahar çarptı beni...Ben artık hemen hemen her baharda bu ruh haline bürünüyorum. Tabiat yeniden doğuyor, ağaçlar çiçekleniyor ve tarlalara can gidiyor ya, ben de -galiba- istiyorum ki, gidenlerim de canlansın. Olmuyor tabii...Gidenler geri dönmüyor ve bunu fark edince, baharın tüm güzelliği bir anda anlamsızlaşıyor.
Sabah konserde dinlediğim müthiş parçada, MAHLER şöyle seslenmişti: Yapayalnız yüreğim sadece huzur istiyor...Çarpıldım! Beni hem müziğin büyüsü hem de solistin dolgun sesi bu hale getirdi. Konserden çıkınca, epeyi bir süre kendime gelemedim. Sonra da öğleden sonrayı yalnız başıma geçirdim.Serbest gün olduğu için herkes kendine göre bir taraflara dağılmıştı. Aslında çok kereler bu boş zamanları dört gözle beklemişimdir. Biraz kendimle ilgilenip vakit geçirebileceğim zamanlar olarak görmüşümdür. Bugün de aynı niyetle şehirde yürüyüş yaptım azıcık ama gel gör ki attığım her adımda içimdeki yalnızlık duygusu büyüdü. Somutlaştı. Kocaman oldu. Sokaklarda boş boş dolandım. Etrafı seyrettim. Ailelere baktım, sevgililere imrendim. Çoluk çocuk meydanlara parklara akmış halkın içinde erimek istedim. Ama olmadı. Eriyemedim. Kendimi o uyumlu havanın içinde ayrık otu gibi hissettim. Bundan kurtulmak için bir kalabalık bira evinin, Bach'ın kilisesi Thomas Kilisesi'ne bakan masalarından birine yerleşip,şimdi tam mevsimi olan beyaz kuşkonmaz ile kendime ziyafet çektim. Ama nafile! Ben oturduğumda günlük güneşlik olan hava, ben oturduktan en fazla 10 dakika sonra birden karardı ve bir anda sağanak indirdi. Restoranın içine kaçtım. Etrafta ilgilenecek bir şey kalmayınca, defterimi açıp, bir iki satır bir şeyler çiziktirdim. Gönlümdeki tanımlayamadığım sıkıntı hiç ama hiç azalmadı. O sırada garson nereli olduğumu sordu. Türküm dedim. O da Yunanlıymış, iki kelam ettik gurbetteki iki komşu olarak. Sonra hesabı ödeyip oradan ayrıldım.
Kafamda türlü düşünceler cirit atarken bir de baktım Thomas Kilisesi'nin kapısındayım! İçeri girdim. Dosdoğru altara doğru gittim ve her zaman oturduğum banka oturup, BACH'ın mezarına diktim gözlerimi. Dua ettim O'nun için. Yetmedi benimkiler için dua ettim. Gözlerimden akan yaşlardan hiç utanmadan, burnumu çeke çeke ağladım. Kilisenin serin sessizliğinde, uzun süre oturdum o bankta...Her zamanki bankımda...
Sonra kalkıp Pazar gününün ıssızlığıyla yankılanan ara sokaklardan geçerek otelime, odama döndüm.
Ve başladım yazmaya:
Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?

Kısacık...

İhmal ettim, biliyorum ama ne yapayım? Benimkisi tembellik değil, isteksizlik hiç değil...Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum ama blogları kapattıklarından beri içimde bir güvensizlik, bir tuhaflık. Sanki her an, herşey, yine ulaşılamaz hale dönüşecek! Belki bu bence bir engel yarattı. Bilmiyorum...
Geçen hafta Peru & Bolivya'dan döndüm. SONDU! Vedalaşmam çooook zor oldu. Bazı yerlerde resmen ağladım. Kim bilir bir daha oralara gidebilecek miyim? Bir daha Machu Picchu'da oturup etrafı seyredebilecek miyim? Titicaca'yı sarmalayan Corillera Real' in yansımalarında kendimi kaybedecek miyim? Lima'da Ceviche peşinde dolanacak mıyım? Sevgili arkadaşım ALBERTO'yu bir daha görebilecek miyim? Sadece Allah bilir...
Yarın Hırvatistan'a gidiyorum. SON turum olacak! ANDREA ile vedalaşmak da zor olacak. Yine de Hırvatistan hemen şurası! Hop dedin mi gidersin. İçim daha rahat...
Bunun dışında GERÇEKTEN yeni bir şey yok hayatımda. Aynı hareket devam ediyor. Kıtalar arasında git gel...
Yakında daha iyi bir şeyler yazarım.
Şimdilik bu kadar...Valiz hazırlamam lazım:))

Hızlıca Son Bir Ayda Olanlar...

En son yazımın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş. Bu zaman içinde, ne zaman yazmak istediysem, tam da o gün blogumu edit edemeyeceğim şekilde engellendiğimi gördüm hep. O zaman da eskilerin dediği gibi sıtkım sıyrıldı ve başka yerlere zapladım...Olmadı yani. Olduramadım! Oysa bu zaman zarfında öyle güzel şeyler yaptım ki anlatamam...Kısaca sıralayacak olursam:

  • Mart'ın ilk yarısında erkek arkadaşımla Güney'e baharı karşılamaya indik. Antalya'dan bir araba kiralayıp üç gece dört günlük bir LİKYA gezisi yaptık.Müthişti...Sahillerde kimsecikler yoktu. Likya'nın başı dumanlı dağları, hala kalın bir kar tabakası altında gizliydi. Tabiat henüz tam anlamıyla uyanıp coşmamıştı. Bazı erkenci ağaçlar çiçeğe durmuşlardı ve her yer yemyeşildi. Bir de papatyalar ve sarı çiçekler o kadar doldurmuştu ki her yanı, fotoğraf çekmek için arabayı durdurduğumuzda, ayağımızı basacak yer bulamıyorduk. Hayatımın en güzel bahar günlerinden bazılarını o günler içinde yaşadım. Kekova, Dalyan ve Köyceğiz Gölü'nde tekne turları yaptık. Patara, Ölü Deniz ve İztuzu kumsallarında bizden başka kimsecikler yoktu. Kiminde sabahı kiminde de akşamı karşıladık. Göcek'te öğle yemeği yedik. Kaş, Fethiye ve Dalyan'da konakladık. Kaş'ta kaldığımız gecenin sabahında erkenden uyanıp, deniz kıyısına indim ve kayalıkların üzerinde, sırtımı güneşe yüzümü MEİS adasına vererek, meditasyon yaptım. Nefesimi denizin kabaran dalgalarına uydurdum. Öylesine iyi geldi ki!

  • Beraberimde 25 opera sevdalısı ile Milano'ya gittim. La Scala'da iki opera izledim. Puccini'nin Tosca'sı ve Mozart'ın Sihirli Flüt'ü... İkisini de çok severim. Milano'ya bahar gelmişti, bütün manolya ağaçları çiçek içindeydi. Hava o kadar yumuşaktı ki, bayıldık doğrusu. En güzel günlük gezimizi ise Bergamo'ya yaptık. Hele o gün yediğim öğle yemeğine bayıldım. Bergamo'nun ünlü CASONCELLİ adındaki mantılarından yedim. Adaçayı ve pancetta'yla yapılmış lezzetli sosla iyice kalorilendirilmiş yemeği gövdeye indirip, en ufak bir suçluluk duygusu bile hissetmeden, Milano'ya geri döndüm. Akşamına da Sihirli Flüt her şeyi taçlandırdı...

  • New York'ta geçirdiğim bir hafta boyunca, baharın adım adım gelişini izledim. Ben gittiğimde tamamen ölü duran ağaçlar bir hafta içinde yeşil yeşil yaprakçıklar verdiler. O güneş geçirmeyen çelik ve beton yığınlarının arasında, akla hayale gelmeyecek bahar manzaraları vardı. Cetral Park zaten bir başka alem...

  • New York Metropolitan Operası'nda birçok klasikleşmiş operanın yanısıra, hayatta en çok merak ettiğim ALAN BERG'in meşhur WOZZECK operasını da izleme fırsatı buldum. Beni hafta içinde izlediklerimin içinde en çok etkileyen prodüksiyon bu oldu. ENİS BATUR çoook haklıymış...Enis Batur da nereden mi çıktı şimdi? İşte şuradan: Ben Wozzeck'i ilk defa onun kitaplarında okumuştum ve merak edip duruyordum. MET gibi yetkin bir sahnede izlemek de müthiş keyifli bir deneyim oldu. Aşk, nefret, kan, intikam, pişmanlık, delilik ve yalnızlık! Hepsi sığmıştı esere...Üstelik şef de, bu sene MET'te 40. yılını kutlayan JAMES LEVİNE idi.

  • Galiba artık "dünyada en sevdiğim müze" olarak nitelendirdiğim Metropolitan Museum'da LECTURER rozetiyle anlatım yaptım. Orayı gezdirirken kendimi müthiş şanslı hissettim.Koskoca müzenin sayısız odaları arasında dolanırken, sanki evimdeymiş gibi rahattım. Kendimi o kusursuz sistemin bir parçası olarak gördüğümden midir nedir, koltuklarım kabarmıştı ve gurur içindeydim. Dünyada bir sürü müze gezdirip, her yerde anlatım yaapıyorum ama orada hissettiklerim nedense bambaşkaydı... ertesi gün boş vakitte de yeniden müzeye dönüp, Cezanne'ın ünlü İSKAMBİL OYNAYANLAR tabloları ile ilgili sergiyi gezdim. Müze dükkanından deli gibi alışveriş yaptım.

  • Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi ekinde yazılarım çıkmaya başladı. Bir hayal daha gerçek oldu yani...

  • Lao Tsu'nun ünlü kitabı Tao Te Ching'in okumalarına katıldım. Etrafımda biri hariç hiç tanımadığım bir grup insanla oturup, yüzlerce yılın bilgeliğini paylaşmak çok hoş bir deneyimdi. Sohbet derin, keyifli ve ortam rahattı. İstanbul'da olduğum haftalarda, eğer denk düşerse devamını getirmeye çalışacağım.

Bunlar geçtiğimiz ayı özel kılan şeylerden bazılarıydı. Aslında o kadar çok detay var ki, devamını başka yazıya aktarsam daha iyi olacak galiba...


Şimdilik bu kadar... Saat farkından uykum geldi...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...