Münih...Ve Opera...





Geçen hafta döndüğüm Almanya seyahatinin benim için en zevkli geçen bölümlerinden biri, Münih oldu. Neşeli ve sürekli kalabalık birahaneleri, neo-gotik ve barok kiliseleri, zenginlik fışkıran sarayları ve yemyeşil parklarıyla çok güzel bir şehir. Üstelik ekonomik yönden de çok çok zengin. Bu zenginlik, bu refah ortamı her köşede kendini hissettiriyor. Şık kafeler, daha da şık restoranlar, Maximillian Strasse' den aşağı süzülen lüks otomobiller, ışıltılı vitrinler ve bakımlı güzel kadınlar ile bronz tenli, yakışıklı erkekler Münih' in görünen yüzünü oluşturuyor. Arka planda ise, Almanya' nın genel tarihinden biraz ayrı kalan Bavyera tarihi okunabiliyor. Tarz olarak Protestan Luteryen Almanya' dan farklı, çok Katolik ve neredeyse İtalyan bir şehir. Bavyera, zaten tarihi boyunca kuzeyden çok güneyi ile ilişki kurmayı tercih etmiş. Politik olarak saldırgan Prusya' dan çok, Katolik Avusturya' ya yakın olmuş, Hohenzollern' lerden çok Habsburg' lara destek vermiş. Bu da yetmezse, en güzel kızlarından birini, Bavyera Düşesi Elizabeth' i Viyana' ya gelin gönderip, Sissi efsanesini yaratmış. Bugün bile, artık aradan seneler geçmiş olmasına rağmen, Almanya savaşlarla kavrulup, ayrılıp birleşmiş olmasına rağmen, Münihliler, kendilerini Alman'dan çok Bavyeralı olarak tanımlamaktalar.

İşte bu güzel şehirdeki ikinci akşamımda, Bavyera Devlet Operası' nın görkemli binasında, Münih Opera Festivali kapsamında sahnelenen, Çaykovski'nin Yevgeni Onegin' ini izleme fırsatı buldum. Bu eseri ilk olarak geçen sonbaharda, Viyana Theater an der Wien 'de, Valery Gergiev yönetimindeki Mariinsky Theatre sanatçılarından izlemiştim. Gergiev büyülemişti beni ve uzun süre etkisi altında kalmıştım yapıtın. Açık konuşmak gerekirse, sahneleme açısından, Münih' teki temsil, beni göklere çıkardı. Tek kelime ile müthişti...Görsel açıdan o kadar etkileyiciydi ki, üzerinden iki hafta geçmiş olmasına rağmen, gözlerimi kapattığım zaman, hala bazı sahneleri tüm detaylarıyla zihnimde canlandırabiliyorum.

Tabii ki Münih, opera geleneğinin çok eskilere uzandığı harika bir şehir. 17. yüzyılda, "Dramma Per Musica" geleneğini Bavyera' ya taşıyan Elektör Ferdinand Maria, kraliyet sarayının büyük salonlarından birine, bu temsiller için bir tiyatro yaptırır. 18. yüzyıla gelindiğinde, opera kesin zaferini ilan etmiş ve artık sadece kendine ait bir tiyatro arayışına girmiştir. Bugün bütün dünyadan Münih' e akan operaseverlerin ziyaret ettikleri Cuvillies Tiyatrosu da, işte bu dönemde inşa edilir.
Müzikten hiç bir şey anlamayan birinin bile adını duyduğunda zıpladığı sevgili Mozart, La Finta Giardiniera' sını, 19 yaşındayken, Münih'te sahneye koymuştur. İdomeneo operasının dünya prömiyeri yine burada yapılır.

Değişen dönemlerin kendilerine has müzik ve opera zevklerini yansıtan yapıtlarla, her zaman apayrı bir yerde duran Münih'in Kraliyet Operası, 19. yüzyılın başına gelindiğinde Ulusal Tiyatro kimliğine bürünür ve özellikle de Kral I. Ludwig döneminde gerçek bir devrim geçirir. 1864-1886 yılları arasında Ulusal Tiyatro, genç Kral II. Ludwig ile Richard Wagner' in sıradışı dostluğu sayesinde, bestecinin görkemli, büyüleyici eserlerinin sahnelendiği bir tapınağa dönüşür. Lohengrin, Tristan und İsolde, Die Walküre gibi müthiş yapıtlar, Münih'li müzikseverler için rüya alemine dalışın bir başka biçimi olmuştur artık.

20. yüzylın başlarında ise bir başka büyük besteci alır sahneyi: Richard Strauss... Salome, Elektra ve Güllü Şövalye gibi önemli eserleri burada sahnelenir. Büyük Münih Üçlüsü diyebileceğimiz bir tablo çıkar ortaya böylece: Mozart-Wagner-Strauss...Nitekim bu tema bugün Münih' de düzenlenen birçok kültürel etkinlikte kullanılmaktadır. İlk olarak 1875 yılında düzenlenen Münih Opera Festivali, bu köklü opera geleneğini günümüze taşıyan, yaz aylarının Avrupa'daki en önemli kültür sanat etkinliklerinden biridir.

Bavyera Devlet Operası' nın son yirmi yılına baktığımızda çok önemli isimlerin burada yöneticilik yaptıklarını görüyoruz: 1999 yılında Kraliçe tarafından şövalye ünvanı ile onurlandırılan Sir Peter Jonas, Zubin Mehta ve şimdi de Kent Nagano benim gibi, uluslararası opera dünyasına uzaktan, kıyıdan, yeni yeni sokulan biri için bile çok tanıdık, büyük isimler... Daha da öncesini merak edenler için işte web sitesi: http://www.bayerische.staatsoper.de/

Müzeleri, sarayları, şık caddeleri, harika restoranları ile Münih, her türlü zevke hitap eden harika bir şehir. Bir de opera denk düşerse, işte o zaman doyumsuz oluyor gerçekten... Mutlaka gidile...

40 Yaş Yolculuğu


Temmuz ayının sonuna yaklaştığımız şu günlerde, bizim ekipte tatlı bir telaş yaşanıyor. Bizim ekip derken??? Ben, Tütü ve Pür...Lafı uzatmadan hemen şunu söyleyeyim: Biz üçümüz de bu sene 40 oluyoruz ve başbaşa bir tatil yapmaya karar verdik. Adını da "40 Yaş Tatili" koyduk. Orası mı olsun, burası mı derken, senelerdir beklediğimiz zaman geldi çattı. Aslında, 30'lu yaşlarımıza yeni girdiğimiz dönemde, 40 yaş devri için kendimize çok sıradışı hedefler koymuştuk. Ama zaman geçip de bizim 40 yaş yaklaştıkça, bu hedefler için, çokça para ve bir o kadar da zaman lazım olduğu ortaya çıktı ve hiç birimiz ne o parayı bir araya getirebildik ne de o kadar zaman hayatlarımıza ara verme lüksümüz olduğunu gördük. Sonuçta Cuma günü başbaşa yola çıkıyoruz. Hedef Hırvatistan! Burayı okuyanlar, Hırvatistan'ı ne kadar çok beğendiğimi bilirler. İşte ben, hayatımın en önemli iki kişisiyle, başbaşa bir 10 gün geçirecek olmanın mutluluğunu şimdiden yaşamaya başladım. Umarım her şey yolunda gider ve her şey içimize siner.

Sonunda Seçebildim:)))


Geçenlerde bir mail geldi. İçinde Ataol Behramoğlu'nun birbirinden güzel dört şiiri... Gönderene dedim ki, en sevdiğimi bloguma koyacağım. Peki ne oldu? Hiiiiççç...Günlerce dönüp dönüp şiirleri okudum. Defalarca...Sonunda en sevdiğimi bulabildim. Ama inanın bana, çok zorlandım: Seçemedim, arada kaldım, bu mu olsun, o mu olsun derken aradan çok zaman geçti ama işte nihayet aşağıya ekliyorum seçtiğim şiiri. Diğerlerini de buraya teker teker koyacağım. Bu gecelik açılışı şu şiirle yapıyorum:


YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği


İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya


Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin


İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına


Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın


Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Bavyera'ya Doğru

Yine Almanya’ dayım ve bu ülkeyi gittikçe daha fazla sevmeye başladım. Eskiden Almanya denildiğinde aklıma sadece gri suratlı şehirler ve daha da gri suratlı insanlar gelirdi. Oysa ne büyük hataymış! Almanya hem yemyeşil bir ülkeymiş ve insanları da o kadar da gri suratlı değilmişler...
Bu seferki Almanya gezim Bach’ ın izinde değil. Bu sefer Güney Almanya’ da Baden Württemberg ve Bavaria eyaletlerini geziyoruz. Şu dakikalarda Almanya, İsviçre ve Avusturya’ nın paylaştıkları Kostanz Gölü’ nde bir ada-şehir olan Lindau’ dayım. Otelimizin önünde marina var ve burada da Lindau’ nun sembolü olan meşhur deniz feneri ile Bavyera Arslanı bulunuyor. Az önce çok güzel yağmur yağdı ve her yeri ferahlattı. Hava zaten epeyi serin, yaz değil de ilkbahar havası gibi.
Gündüz ise, Schwarzwald yani Kara Orman bölgesindeydik. Yemyeşil çayırlar ve köknar ormanlarıyla kaplı tatlı tepeler arasında kıvrıla büküle dolaşıp, çeşitli kasabalara uğradık. İlk durak Triberg oldu ve burada Almanya’nın en yüksek şelalesini gördük. Ardından Saat Müzesi’ne gidip, Kara Orman’ da 350 yıldan beri süregelen bir geleneği öğrendik. Guguklu Saat yapımı!!! Burada her yer bunlarla dolu. Bu saatlerin bazıları bir ev boyutunda ama içine girdiğinizde dev bir saatin içine giriyorsunuz aslında. İçi adam boyu dişliler ve çarklarla dolu. Çok eğlenceliydi açıkçası. Öğle yemeğimizi ise, Tuna nehrinin doğduğu yerde, tabiatın kalbinde kurulmuş çok tipik bir aile işletmesinde, tamamen geleneksel yemekler tadarak, gerçek bir ziyafete dönüştürdük. Akşamüstü molamızıTitisee Gölü kıyılarında verip, hem biraz alışveriş yaptık hem de temiz dağ havasına doyduk. Tabii bir de orman meyvelerine...Kara Orman, yaban mersini ve frambuaz gibi, bizde çok fazla bulunmayan orman meyvelerini bolca bulup, satın alabileceğiniz en doğru yer. Biz de elimize birer küçük kutu yaban mersini alıp, gölün kıyısını öyle dolaştık.
En çok merak ettiğim şey, tabii ki meşhur Kara Orman Pastası’ydı. Dünyanın bütün pastanelerinde de bulunabilen, o efsanevi çikolata ve vişneli pastanın anavatanındaydım ve yemeden dönmek ayıp olacaktı ama itiraf edeyim ki, ona sıra gelemedi bir türlü. Öğle yemeğinde gövdeye indirdiğim kuzu budu hala yerinde duruyor olacaktı ki, akşam otelin marinaya hakim terasında otururken, kahveden başka bir şey istemiyordu canım...
Yarın Bavyera’nın çılgın kralı II. Ludwig’in masal şatolarına gideceğiz. Heyecanla bekliyorum, izlenimlerimi en kısa zamanda buraya aktarırım. Hoşçakalın...

Fiyord Postası





Bir haftadan fazladır Norveç' teyim. Temmuz ayına gelmiş olmamıza rağmen burada hava buzz gibi...Abartmayayım aslında, buzz gibi değil ama epeyce soğuk:)) Mont ve kazaklarla dolaşıyoruz ve üstelik de harika yağmurlar yağıyor.

Şu anda kuzeyin en önemli liman kentlerinden biri olan Bergen' deyim ve buraya gelene dek bir çok duraktan geçtik.

İlk durağımız Danimarka'nın başkenti ve bütün İskandinav başkentleri içinde en Avrupalı olanı Kopenhag oldu. Denizle iç içe yaşayan Kopenhag, insanın başını döndüren mimari tasarımlarıyla son derece çarpıcı bir şehir. Deniz kenarına sıralanmış, her biri bir anıt-proje olan yapıları, geçmiş zamanın ihtişamlı saraylarının yanında, bugünün ışığını yansıtıyorlar. Bu sentezi çok sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bu sene açılan Ulusal Tiyatro'nun yeni binası, karşı kıyıdaki Hansen yapısı Opera binası ile o kadar ekileyici duruyor ki, insan neredeyse sadece bu iki yapıyı görmek için bile Kopenhag'a gelebilir.

Kopenhag'dan sonraki durağımız Norveç'in başkenti Oslo oldu. Oslo, İskandinav başkentleri içinde en küçük ve geleneksel olanı. Her tarafı yemyeşil tepelerle çevrili kent, hiç de başkent gibi durmuyor. Oslo Fiyordu'nun her yanına dağılmış, yemyeşil ormanlarla kaplı yüzlerce adanın süslediği manzara, o adaların arasında süzülen yüzlerce yelkenli tekneyle daha da hareketleniyor. Hiç bir başkent bu kadar "Başkent Değilmiş Gibi" olamaz....

Oslo'da en sevdiğim şey tabii ki, Norveçli ressamlarla tanıştığım Ulusal Galeri... Norveç resminin sadece depresif ve obsessif Edward Munch'ten ibaret olduğunu sananlar gerçekten çoooook yanılıyorlar. Onlara hemen Romantik dönemin en önemli ismi Johan Christian Dahl' dan başlayarak, Christian Krogh, Nikolai Astrup, Harald Sohlberg, Fritz Thaulow ile birlikte muhteşem bir kadın ressamlar serisi olan Kitty Kieland, Oda Krogh ve Harriet Backer'i tanımalarını tavsiye ederim. Beni Munch'ten kurtardıkları için, kendilerine minnet borçluyum...

Yine de gerçek Norveç, şehirlerden uzaklaşınca çıkıyor karşınıza. Sarp kayalıklar, derin vadiler, sık ormanlar, sessiz buzullar ve tabii ki zamanın durduğu hissi veren ıssız fiyordlar... Fiyordun ne olduğuna ilişkin, uzun uzun teknik bilgi beklemeyin, VERMEYECEĞİM...Ama size bir iki şey söyleyeceğim ki, yolunuz bu mevsimde, buralara düşerse, yapın:


  • Mutlaka Geiranger Fiyordu'na gidin. Ne yapın ne edin, gidin...Gece burada kalın. Ama oteller yerine, fiyordun kıyısındaki küçük bungalovlarda kalın. Ömrünüze ömür katılacağına bahse girerim.

  • Fiyordlara geldiğinizde, akşam el ayak çekilince, hava da kararmadığı için, mutlaka uzun bir yürüyüşe çıkın. Yanınızda sevdiğiniz bir kaç müzik parçası olsun. Ben fiyordlara en uygun müziğin ya Secret Garden parçaları ya da Sibelius' un Valse Triste' i olduğuna kanaat getirdim.

  • Eğer kaldığınız yerde varsa, mutlaka kano ile fiyord kıyılarında dolanın. Deniz çarşaf gibi oluyor ve martılar tepenizde dolanıyor hep. Kendinizi dünyanın en özgür ruhu hissediyorsunuz o zamanlarda.

  • Gece hava bir türlü kararmadığı için uykunuz da gelmiyor, yani boşuna yatakta dönüp durmayın. Çıkın dışarı ve deniz kenarında oturun. Hatta yürüyün kıyı boyunca. Ben iki senedir bunu yapıyorum... Hem diğerleri uykuda olduğu için dünya üzerindeki tek insan sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz hem de kendi içinize döndüğünüz için, bir sürü yanıtsız kalmış sorunuza, bu yürüyüşler sırasında yanıt buluyorsunuz. Bir tür meditasyon yani...

  • Mutlaka marine edilmiş somon ve çırpılmış yumurta yiyin. Yanında tuzlu tereyağı sürülmüş bir dilim esmer ekmek de olmalı illa ki... Bu geleneksel yeme biçimini kuzeyde öğrendim. "Balıkla yumurta bir arada nasıl olur" diye, tutuculuk yapmayın, HARİKA oluyormuş, gördüm, tattım.

  • Loen Fiyorduna düşerse yolunuz, 624 kişinin yaşadığı kasabanın kilisesini mutlaka görün. Bahçesindeki taştan yapılmış Kelt haçı, her yerde kolay kolay karşınıza çıkacak şeylerden değil gerçekten.

  • Fiyord kıyısındaki çilek bahçelerinden, sahibinden izin isteyerek, çilek toplayıp, yamaçlardan süzülen dağ suyuyla yıkadıktan sonra, afiyetle yiyin. Kimilerine göre bunlar dünyanın en lezzetli çilekleri... Pek haksız sayılmazlar...Tabii bizim küçük, kokulu Osmanlı çileğimiz burada olsa, bunların adı bile okunmaz ama o çileği biz bile bulamaz olduk ya... Kader utansın...

Şimdilik bu kadar... Herkese güzel bir Temmuz diliyorum.

Düşmek Uçmaya Dahildir!

Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum, oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum, okudum, anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.

Friedrich Nietzsche

Türkiye Yarı Finalde

İnanılmaz olan oldu ve Türkiye bir mucize maçı daha kazandı. İmkansız diye bir şeyin olmadığına bir kez daha inandım bu gece. Viyana yine uğurlu geldi. Geçen günlerdeki Çek Cumhuriyeti maçından sonra da aynı şeyi yazmıştım: Mucizeler gerçek olabilir. Hayatta olmaz diye bir şey yoktur.
Şimdi sıra Almanya'da. Belli mi olur? Bir de bakmışısz ki kupa bizde:))
Yani neymiş? İnancını yitirmeyecekmişsin... Koşmaya devam edecekmişsin. Ancak bu şekilde mucizelere ulaşabilirmişsin...
İşte ben de kendi mucizemi bekliyorum şimdi... Koşmaya devaaaaammmm....

Yine epeydir fazla bir şey ekleyememişim. Oluyor işte! Kusura bakmayın...Bu sıralar çok hayhuylu bir dönem geçirdim ve daha aklım başıma gelmeden bu hafta sonu yine yollara düşüyorum. Arka arkaya iki tane tur yapıp, Temmuz'un ortasını bulacağım. İlk durak İskandinavya...Tam zamanı şimdi...Her ne kadar güneş batmak bilmediği için ilk günlerde uyum sağlamakta zorlanıyorsam da, Geiranger Fiyordu'nun kıyısında oturup, ayaklarımı suya sarkıtacağım anı heyecanla bekliyorum. Bu dünya harikası yer hakkında geçen sene şunu yazmışım:


Geiranger Fiyordu, Norveç


Kimilerince “Dünyanın En Güzel Yeri” olarak kabul edilen Geiranger’de bir gün geçirmek, insanın ömrünü uzatıyormuş. Civardaki yeşil tepelerde uzun yürüyüşler yapmak, komşu fiyordlara gidip gelen feribotları saymak, bir türlü kararmak bilmeyen gökyüzünün altında tahta iskeleye oturup, karlı zirveleri seyrederek, dünyanın geri kalanının çılgın kalabalığından uzakta az da olsa vakit geçirebilmek, metropol bunaltısı ve bulantısı çekenler için birebir. Sonunda yatağınıza gitmeye karar verdiğinizde, sizi sarmalayan dağların buzullarından beslenerek denize kavuşan şelalelerin sesleri, gece boyunca eşlik ediyor uykunuza. Manzara işte bu! Sıcaktan bunaldığımız şu günlerde, düşünmesi bile serinletici...

Yukarıya fotoğrafını koydum.




Tabii sadece fiyordlar yok gezimizde. Kopenhag, Bergen, Stockholm ve Oslo gibi harika kuzeyliler de bizi bekliyorlar. En sevdiğim şeylerden biri de, Kopenhag'dan Oslo'ya gemi ile gitmek...Yine yapacağız bunu. Kopenhag'dan ayrılırken hüzünlü Küçük Deniz Kızı' nı selamlamak, sonra narin görünümlü dev rüzgar güllerini seyretmek, bir türlü kararmayan havanın da etkisiyle uyuyamayıp güvertede gezinmek... Bunlar benim bayıldığım şeyler. Sabahın erken saatlerinden itibaren, binlerce adayla bezeli Oslo fiyorduna girmek ve sonunda da kentin limanına yanaşmak gerçekten de seyahatin en keyifli anlarından. Tabii fiyordlar arasındaki vapur gezilerini de atlamamak lazım. Yine deniz, dağ, şelale ve orman manzaralarına doyacak gözümüz gönlümüz.


Bu turdan hemen sonra ise, Almanya'nın en fotojenik bölgelerine gideceğim: Bavyera, Kara Ormanlar, Rhine Nehri, Şatolar Yolu... Nasıl merak ediyorum anlatamam. Özellikle bu tur sayesinde daha yakından tanıma fırsatı bulduğum, Kral 2. Ludwig'in şatolarını görmek için sabırsızlanıyorum. Adam gerçek bir çılgınmış ve son derece sıradışı bir yaşam sürdürmüş. Onun hakkında ayrıca bir yazı planlıyorum blog için. Yarın öbür gün hazır olur. Ama şimdiden şunu söyleyebilirim ki, gerçek bir deli/dahi ile karşı karşıyayız...

Bu iki zorlu turdan sonra tekrar biraz dinlenme fırsatım olacak. Belki tatil sırası bana da gelir, kimbilir???

Bu gece dolunay, yarın Merkür normal seyrine dönüyor ama yörüngeye oturması zaman alır, iki gün sonra yaz dönencesi... Ortalık toz duman...Arkadaşlar, arkanıza yaslanın, derin nefes alın ve önünüzdeki 3-4 günü sakin geçirmeye bakın. Yeni işlere başlamayın ve eski karmaşık işlerinizi sonuçlandırmaya bakın. Benden söylemesi... Demedi demeyin!

Şimdiden herkese iyi yazlar...

Milli Takımın Öğrettikleri


Turnuvanın en heyecan verici takımı olduğumuz kesin... Son iki maçımızda "Artık Bitti" derken, mucizevi dönüşler yapıp, yenik durumdan maçları çeviren A Millilerimiz, hepimize unutulmayacak dersler verdi.

Demek ki neymiş???

İmkansız diye bir şey yokmuş...

Mucizeler olabilirmiş...

Eğer gerçekten inanır ve istersen önünde hiç bir şey duramazmış...

Umudu asla yitirmemek lazımmış...

90 dakika bitse de, uzatmalar bitmeden iş bitmezmiş...

Maça asılmak lazımmış...

Yaniiiiii......

Herkes kendi maçına asılsın o zaman...


Aptallıklara...

Diyelim ki balıkmışım ben
Sen de balıkçı...
İkimiz de biliriz
Sineğe bile kıyamazsın.
Öyle boş oltayı atarsın denize, bilirsin salak olmadığımı,
Ama aşık olduğumu bilmezsin.

Ben sana inat yakalanırım...
Şaşırırsın, nerden çıktı bu diye...
İstediğin balık değil ki,
Oturmak iskelede

Mecbur çekersin yukarıya
Acı çekiyorum ne de olsa
Dedim ya kıyamazsın...

Uzanırım avuçlarına
Dudaklarıma dokunursun, iğneyi çıkartacaksın ya
Yoksa sevdiğinden falan değil...

Bilirim senin yanında yaşayamayacağımı
Sen de bilirsin.
Öldürmeye kıyamazsın
Bakarsın avucundaki aptal balığa
Ben de sana...

Sonra beni kurtarmayı seçersin...
Ben avuçlarında ölmeyi seçmistim oysa...

Bırakırsın denize, yüzünde kahraman gülümseme
Hayat kurtardın ya biraz önce
Sessizce boğulurken mavilerde
Son kez bakarım iskeleye
İskeledeki aptal balıkçıya
Sen de kurtardığın balığına...

İdemo Dalje!!!

Hayat sürprizlerle dolu ve her ne olursa olsun yaşanmaya değer... Herşey biz insanlar için... Bazı anlar her ne kadar gülecek gücümüz kalmadığını düşünsek bile, yine de çıkar elbet bir şeyler bizi gülümsetecek... Bugün oltaya takılan saçma-komik-tatlı hikaye şu:


CENAZE ARABASININ ŞÖFÖRÜ BİR KIZA SESLENMİŞ:
''ŞİİİİİİİŞT KIZ GELSENE ARABAYLA GEZELİM"
KIZ DA: "HADİ ORDAN BE !!!! " DEYİNCE ADAM :
"SEN NE DİYON BE, MİLLET BU ARABAYA BİNMEK İÇİN ÖLÜYO ÖLÜYOOOOOO" :))

Galiba sinirler iyice bozulmuş olacak ki, saatlerce güldümmmmm:)))
Haydi idemo dalje!!!

Hırvatistan'dan dönünce...3. Bölüm...




Geçen hafta, Hırvatistan turundayken, bir çok yerde, ülke ve bana hissettirdikleri hakkında notlar tuttum. Epeyce malzeme var elimde ama bazı noktalar var ki, buraya aktarmadan geçemeyeceğim.

Hırvatistan genel olarak, çok çok güzel bir ülke. Doğal güzellikleri yanında, tarihi zenginlikleri gerçekten dikkat çekiyor. Ülkede, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi' nde bulunan değişik yerler var.


  • Dubrovnik Eski Kent

  • Trogir Aziz Lorenzo Katedrali

  • Şibenik Aziz Yakub Katedrali

  • Poreç Aziz Eufrasius Bazilikası

Ve bir de tabii ki Doğal Miras Listesi'ndeki inanılmaz Plitvice Gölleri...Hayatımda bu kadar güzel bir mavi görmedim. Koyu boncuk mavisi ile nil yeşili karışımı...Hani, temiz bir poyraz estiğinde İstanbul Boğazı'nın aldığı renk var ya, işte onu alın ve birbirinin içine, küçük şelalaler şeklinde akan, irili ufaklı göllere yerleştirin. İşte o kadar güzel...


Turdayken aldığım notlardan bir bölümü aşağıya ekliyorum:


Hırvatistan bence turizm yönünden bir çok şeyi başarmış görünüyor. Sahil kentleri kaliteli turistlere de pek çok şey sunabilecek kapasitede donanmış. Restoranlarında iyi yemek yiyip, güzel şaraplar içip, hiç de kazıklanmadan çıkıyorsunuz. Kötü plastik sandalye ve masalar yok ortalıkta. Gözü yormayan güzel mobilyalarla donatılmış meydanlar. Yemek yemeğe gittiğinizde, temiz masa örtüleri ve ayaklı su bardakları... Servis sektöründe kadınlar var. Birçok restoranda kadın elinin değmesiyle oluşan farkı sezinliyorsunuz.
Köylerde bile temizlik göze çarpıyor. Gecekondu kültürü yok. Evler inşa edilip, çatısı oturtuluyor. Bir de güzel boyanıyor ve pencereler, bahçeler çiçekleniyor. Bu ülke daha 15 sene öncesine dek öldürücü bir savaştaydı. Bazı kentler bombalanmıştı. Şimdiki halini görünce inanamıyor insan. Bu kadar kısa sayılabilecek süre içinde, kendini toparlamış olması harika.
Ben açıkçası biraz kıskanıyorum.
Dubrovnik’ten hiç söz etmeyeyim. Orada gerçekten kıskançlığımdan çatlıyorum. Her yan tertemiz. İnşaatlar olmasına rağmen, gözü ve kulağı üzen, yoran hiçbir şey yok. Şehir surları sanki dün yapılmış gibi kenti çevreliyorlar. Eski kentin ana caddesi Stradun,pırıl pırıl parlıyor güneşin altında. Braç adasından getirilmiş beyaz taşlarla döşenmiş her yer. Bu beyaz taş dünyanın değişik köşelerindeki ünlü yapılarda kullanılmış. Örneğin Washington Beyaz Saray, Viyana’da bazı saraylar...Stradun aslında eskiden denizmiş. Üstü kapatılarak caddeye dönüşmüş. Burayı gördüğünde “Che Straduunnn!!!!” diye bağıran Venedikli denizciyi düşünüyorum her seferinde. “Vay anasını, caddeye bakın!”
Tuvaletler her yerde tertemiz. Tabii şüphesiz ülkenin her yerinde bu standartlar bu seviyede tutturulamayabilir ama yine de bizim geçtiğimiz yerlerin hepsinde, en küçük yerde bile, tuvaletler çok temizdi. Pis kokmuyorlar, hepsinde tuvalet kağıdı var, sifonları çalışıyor, sabun var. Bunları hala yazıyor olmak benim için çok üzücü. Deliriyorum bizim memlekette. Peru bile bazı konularda bizden ileri. Bizde, Göreme’nin tuvaletleri, bazı zamanlar, susuzluktan leş gibi kokuyor. İçeri girmek mümkün bile olmuyor. Bir de üstelik paralı!!! Deli olmak işten değil . Daha böyle neler! Pamukkale, İstanbul Sultanahmet...Leş gibi tuvaletlerrrr...Bir de büyük şehiriz! Büyük ülkeyiz! Bundan daha iki sene önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, susuzluktan tuvaletler çalışmıyordu. Hatırlıyorum. Turistleri benzin istasyonunda tuvalete sokup, müzeye öyle geliyorduk. Allahım!!! En son böyle delirdiğim yer Peru olmuştu. İki hafta önceki seyahatte, Allahın dağ başında Raqchi adlı bir yerde, misss gibi bir tuvaletle karşılaştığımda, küçük dilimi yutacaktım.Para vermeye razıyız, yeter ki temiz olsun. Medeniyet göstergeleri bence bunlar. Ve biz maalesef bunlardan ÇOOOK uzağız. Hırvatistan, AB’ye girecek. Neden? Ne gerek var? Zaten bir sürü şeyi bitirmiş kendi kendine. Birçok kişiyle konuştum: İstemiyorlar ama maalesef bu konuyla ilgili bir referandum bile yapılmamış. İnsanlara AB’ye girmek isteyip istemedikleri sorulmamış bile. Bir girişimle imza toplamaya kalkmış AB karşıtları ama maalesef, yeterli sayıda kişiye ulaşılmamış O yüzden referandum, gündeme bile gelememiş. Herkes diyor ki, Biz değil, hükümet istiyor. Galiba bir sürü ülkede aynı şey var. Ve buna demokrasi diyorlar! Neymiş efendim? Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesiymiş! Hadi canım sen de!


Tam anlamıyla içimden geldiği gibi yazdıklarım bunlar... Cümle düşüklükleri varsa bile, değiştirmeyeceğim. Aslında devamı da var ama belki daha sonra koyarım buraya. Bazı cümlelerimi son bölüme yazarsam, başım derde girebilir, hatta darbecilikle ve faşizmle suçlanabilirim:)) İyisi mi bana kalsın!

Hırvatistan'dan dönünce...2. Bölüm...Deniz Orgu




Hırvatistan’daki gezi sırasında en çok hoşuma giden yerlerden biri Zadar kentidir. Hatta hep derim ki, eğer Hırvatistan’da yaşamam gerekse, keyifle seçeceğim kent Zadar olurdu. Neden mi? Çünkü Zadar hem her şeyi bulabileceğiniz ölçüde büyük ama aynı zamanda da alışıldık büyük kent tantanasından uzak bir şehir. Kitapçıları, kafeleri, meydanları ve parkları, hatta yeter miktarda hayhuyu var. Üstelik deniz kenarında ve hareketli bir liman kenti.
Eski şehir, Venedik yönetimi zamanında, Türkler’ in en güçlü ve korkulur oldukları dönemde, heybetli surlarla çevrilmiş. Çok daha önceki yıllara, Roma dönemine uzanırsanız, o zaman da kentin göbeğinde o devrin en büyük tanığı olan Forum’u bulursunuz. Forum etrafı dikenli tellerle çevrilip, kendi geçmişine hapsedilmemiş...Üzerinde, o güzelim taşlarında yürüyorsunuz. Anadolu’da da görmeye alıştığımız şekilde, Forum’dan devşirilen taşlarla, Aziz Donat Kilisesi yapılmış ki, yapı, üç nefli yuvarlak şekliyle, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aday yerlerden olmuş günümüzde...
Amaaaaaa... Bana sorarsanız, Zadar’ın hangi eserini daha çok seviyorum diye, o zaman size vereceğim cevap, bambaşka bir şey olur: DENİZ ORGU !
15 Nisan 2005’de halka açılan bu modern anıt-eser, aslında deneysel bir müzik enstrümanı...Büyük mermer basamakların altına yerleştirilmiş org borularının içinden, denizin dalgaları ile itilen hava geçince, adeta dev bir org çalınıyormuş gibi oluyor. Siz de yüzünüze serin bir rüzgar çarparken hem yürüyüşünüzü yapıyorsunuz, hem de bütün sahil boyunca bu muhteşem konseri dinliyorsunuz. Hele güneş batarken gösteri inanılmaz oluyor. Limana giriş çıkış yapan gemiler, dalgaları büyüterek, konserin uzaklardan bile duyulmasını sağlıyor.
Hırvat mimar, Nikola Basiç tarafından tasarlanan bu eser, 2006 yılında da Avrupa Halka Açık Mekan Tasarımı ve Şehircilik Projesi Ödülü’nü kazanmış.
Deniz kenarında yaşayan kentlerimizde bu pjojenin bir benzeri acaba uygulanabilir mi? Mesela İzmir’in İmbat’ı ya da İstanbul’un Lodos’u, bu doğal konserlerle daha da güzel olmaz mı??? İnsan düşünüyor...

Hırvatistan'dan dönünce...1. Bölüm...






Uçağım birkaç saat önce İstanbul'a indiğinde suratıma çarpan sıcak rüzgar, Zagreb'deki serinlikten sonra, resmen sersemletti beni. Şimdi evimin rahat ortamında, son hafta boyunca yaptıklarımızı düşündükçe, Adriyatik kıyılarında müthiş bir bahar yaşadığımızı iyice anladım.

Hırvatistan'da Mayıs muhteşem oluyormuş meğer. Eğer gidecekseniz, bence Mayıs süper bir dönem. Tabii eğer tatil denince sadece deniz ve kum düşünenlerdenseniz, Mayıs ayı biraz erken olabilir ama henüz etrafı turistler basmadan, her yanın yemyeşil olduğu bu taze mevsimde orada olmak, inanın sizi çok daha fazla mutlu kılacaktır.

Bizim rotamız Bosna Hersek'te Saraybosna ve Mostar ile başladı. Sonra Adriyatik kıyılarına kırdık dümeni ve Dalmaçya'da Dubrovnik, ilk durağımız oldu. Dubrovnik, dünyanın en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birinin içinde, eski mahalleleri, daracık sokakları ve romantik ortamıyla insanı büyülüyor. Pırıl pırıl temizlenmiş, onarılmış ve son acı savaşın küllerini üzerinden atmış. UNESCO tarafından "Dünya Kültür Mirası Listesi"ne alınan kent, modern limanıyla, her gün binlerce turisti ağırlıyor.

Split, ülkenin en büyük ikinci şehri. Aslında şehri pek sevmiyorum ama yine de UNESCO listesinde bulunan İmparator Diocleziano'nun sarayı, inanılmaz... Her tarih meraklısının bayılacağı güzellikte bir yer. Split eski kent, imparatorun sarayının kalıntıları içinde kalmış. Oradayken aklıma gelen şey hep, Bizans Büyük Saray oluyor nedense... Keşke birazını görebilseydik! İmparator, doğum yeri Salona'ya çok yakın bir koyda, emeklilik günlerini huzurla geçireceği bir saray inşa ettirip, görevinden kendi rızasıyla ayrılınca, buraya yerleşiyor. Onun ölümünden sonra, metruk hale düşen bu saraya, 6. yüzyılın sonunda, Avarlardan kaçan Salonalılar yerleşiyor. Ondan sonra da, saray kalıntıları yavaş yavaş gerçek bir şehre dönüşüyor. Diocleziano, imparatorluğu zamanında, bütün Hristiyanları düşman belleyip, birçoğunu feci işkencelerle idam ettirmiş. Sonra gün gelip kendi göçüvermiş bu dünyadan ve PANTEON benzeri mezarında, sonsuz uykusuna yatırılmış. Sonra yüzyıllar geçip de Salona'dan gelen, artık Hristiyanlaşmış insanlar, beraberlerinde aziz saydıkları kişilerin kutsal emanetlerini getirince, imparatorun mezarı, katedrale dönüştürülmüş ve bu emanetler, oraya gömülüvermiş. İmparatorun lahti, sırra kadem basmış...Onun yerinde şimdi azizlerin lahitleri duruyor. İşte ironi diye buna derim ben! Sen tüm hayatın boyunca Hristiyanlardan nefret et, sonra gel onlarla koyun koyuna yat, hem de sonsuza dek! İnanılmaz hikaye, değil mi?

Dalmaçya Kıyıları

Dünyada olup biten bin türlü acı olayın üstüne, şu anda HIRVATİSTAN'dayım... Nasıl iyi geldi anlatamam! Mayıs ayının en güzel renkleri, bütün yamaçları donatmış...Her yer katırtırnakları, laleler ve binbir türlü zambakla kaplı... MUHTEŞEMMM...
İlk fırsat bulduğumda daha etraflıca yazacağım... Ama şunu hemen söyleyebilirim ki, DUBROVNİK bir harika:))

Myanmar Felaketi ve Düşündürdükleri



Bu dünyanın en çok sevdiğim köşelerinden biridir Myanmar ve geçen haftadan beri orada yaşanmakta olan trajedi, içimi acıtıyor. Güneydoğu Asya'yı vuran en büyük felaketlerden biri olan uğursuz NARGİS kasırgası, binlerce insanı kurban almakla yetinmedi, yüzbinlercesinin de evsiz barksız, aç ve susuz kalmasına sebep oldu. Yaklaşık bir milyon kişi, muhtemel salgın hastalıkların tehdidi altında kıvranmakta. Her türlü sıkıntıda, üzüntüde dahi pırıl pırıl gülümsemesini yitirmeyen Myanmar halkının bu şartlarda hala gülümseyebildiğini hiç sanmıyorum.

Dış basına yansıyan haberler gerçekten son derece ürkütücü. Ülkenin güney kısmı adeta sular altına gömülmüş durumda. Uydu fotoğraflarını okuyunca anlıyorsunuz ki, birçok köy haritadan resmen silinmiş. İnsanın aklı almıyor bu şekilde bir doğal felaketi... Her türlü şarta meydan okumaya pek meraklı insanoğlu, işte böyle zamanlarda aslında ne denli çaresiz olduğunu hatırlayıveriyor doğanın öfkesi karşısında. Volkanların püskürmesi, depremlerin toprağı boydan boya yarması, fırtınaların koca koca ağaçları köklerinden sökerek istediği yöne savurması, sel sularının çamurlu ağzıyla önüne gelen herşeyi yutması, dalgaların köpürerek kıyılara saldırması... Bunlar insana ne kadar miniminnacık olduğunu hatırlatan sahneler değildir de nedir? Amaaaaa...İnsanoğlu ders alıyor mu??? Buna verilecek cevabın ne olduğu hepimizce son derece aşikar...

Myanmar, toprak altı zenginlikleri çok olan bir ülke. Dünyanın en büyük yakut madenleri orada. Petrol açısından da fakir sayılmaz. Toprakları bereketli, özellikle İrrawady nehrinin geçtiği yerler oldukça verimli. Dünyanın açlık çeken pek çok ülkesine oranla şanslı bile sayabiliriz. Her ne kadar halkı zengin olmasa da, yaygın tarım sayesinde kendine yeter derecede üretim yapabiliyor. Hayvancılık da çok önemli. Zaten ülke nüfusunun büyük bir kısmı toprakla iç içe yaşamakta. Şehirlerde yaşayan nüfusun bile mutlaka kırsalla, kopmayan bir bağı var. Aslında o kadar iyi durumda olabilecek bir ülke ki! Maalesef yüzyıllar boyu kötü yönetilmiş. Topraklarında güçlü krallıklar kurulup yıkılmış, büyük savaşlar olmuş, 19. yüzyılda İngiltere'nin Hindistan merkezli bölge hakimiyeti Myanmar'ı da etkisi altına almış. Emperyalizme karşı duran bir grup insanın önderliğinde, bağımsızlığına kavuşmus Myanmar ama maalesef bu beraberinde huzuru getirememiş. Sonunda iş gelmiş kilitlenmiş askeri yönetimlere. Bugün ise Myanmar, hala askeri rejimle yönetilmekte. Baştaki cuntanın, dünyanın en kapalı totaliter rejimini sürdürdüğünü okuyorsunuz gazetelerde. Kimi gazeteciler bir adım ileri gidip, cuntayı kendi gölgesinden bile korkan bir paranoyağa benzetiyorlar. İnsan hakları ihlalleri, faili meçhul cinayetler, kayıplar, sebepsiz tutuklamalar... Myanmar hakkında duyulan şeyler sadece bunlar. Hele bu son felaket, gözlerin iyice bu ülkeye çevrilmesine neden oldu. Cunta beceriksizlikle suçlandı. Halkına yardım götürmekte geciktiği yazılıp çizilirken, dışarıdan gelen yardımların da kabul edilmediği, cuntanın bu işe de taş koyduğu söylenip duruldu. Hatta askerlerin fakir halka yardım edeceklerine, yüksek rütbeli subayların evlerinin önünü süpürmekle meşgul oldukları yazıldı. Bunlarda şüphesiz gerçek payı vardır ama benim hala birtakım şüphelerim var.

Ben artık dünyanın büyük medyasında yazılıp çizilenlerin doğruluğundan şüphe ediyorum. Bu büyük medyanın hakim güçler tarafından istenildiği şekilde kullanıldığını düşünüyorum. Dünya kamuoyu üzerinde istenilen hava yaratılabilsin diye, herşeyin ve her haberin istenildiği gibi yontulduğunu düşünüyorum. Demiyorum ki cunta sütten çıkmış ak kaşık! Tabii ki totaliter bütün rejimler, son derece sevimsiz ve insanlık dışıdır ama bu okunanlar da gerçek mi???Şimdiiiii...Myanmar'ın tarihine bakıldığında görülen bir gerçek var: Ülke devrin büyük güçleri tarafından sürekli bölünüp yönetilmek istenmiş. Myanmar gerçek bir etnik grup, dil ve renkler mozayiği...İşte yüzyıllar boyunca bu farklılıklar öne sürülüp, pompalanarak Myanmar'ın birliği yok edilmeye çalışılmış...Amaç bölmek, zayıflatmak ve ardından da ülkenin bütün toprak zenginliklerini rahat rahat sömürmek. Maalesef bu gerçek!!!!! Emperyalizmin acımasız pençeleri, bir ülkenin böğrüne saplandığında, dirlik ve düzen kalmaz orada. İşte Myanmar'ın da başına gelenler bunlardır... Cuntanın varlığı, ülkenin içine kapalılığı, ABD başta olmak üzere batılı yabancılara güvenememeleri... Bunlar sebepsiz yere oluşmuş refleksler değil! İpin ucu kaçmış, katılıyorum ama ateş olmayan yerden de duman çıkmaz!

Bütün bu felaketlerin içinde, yaşama savaşı veren yüzbinlerce insan için dua ediyorum. Bir an evvel bu yaraların kapanmasını ve yaşamın olabildiğince çabuk normale dönmesini diliyorum. Cuntanın bu felaketten bir ders çıkarmasını istiyorum: Dünyada yapayalnız kalmak iyi birşey değildir. Felaketlerde elinizi tutacak dostlarınız olmalı. Sadece kişisel boyutta değil, ülkesel boyutta da geçerlidir bu kural. Veeee herşey çabucak düzelsin istiyorum ki Aralık ayı geldiğinde yine bu çok sevdiğim ülkeye gidebileyim. Bagan'da İrrawady nehri üzerinde güneş batarken, oturup o renkleri içime çekebileyim. Yangon'da Strand Hotel'e gidip, koloniyal barında içki içebileyim, Shwedagon'da ilahilere eşlik edip, Mandalay'da kukla tiyatrolarını seyredebileyim. İnle'de gölün ortasında kazıklar üstünde kurulu otelimizde sabah uyanıp, balkonumun altından geçen İnta balıkçılarını selamlayabileyim.

Canım Myanmar! Dayan güzel ülke!

Yalnızca


Çiçeğim, bu yaşamak değil
Tek tek
Ne geceler bir şeye benzer, ne yollar böyle
Tek tek
Kuzular meler mi ıssızlıklarda
Kuş uçar mı
Kavaklar sallanır mı hiç
Tek tek

İşte görüyorsun doğar yavaşça
Büyür
Çoğalır yıldızlar
Tek tek

İşte görüyorsun kıyılarda
Başlar maviden
Kaplar mor dalgalar denizleri
Tek tek

Çiçeğim, olmaz ki dağlar dağ
Sular su
Ölümler ölüm karanlıklarda
Tek tek


Fazıl Hüsnü Dağlarca

Dünyanın En Tuhaf Kenti La Paz





Bundan birkaç sene evvel, La Paz’a ilk kez geldiğimde, gördüklerim karşısında gözlerime inanamamıştım, kelimenin tam anlamıyla nutkum tutulmuştu. Şehir hakkında okuduklarımla, araştırıp bir araya getirdiklerim, bana sıradışı bir yerle tanışacağımın ipuçlarını vermişti ama insan yine de, bazı şeyleri görmeden tam olarak anlayamıyor. Ben de La Paz’ ı tepeden görünce, derin bir çukurun içinde uzayıp giden kent dokusu karşısında, hayrete düşmüştüm.
La Paz 1548 yılında İspanyol Conquistadores’ lerden Alonso de Mendoza tarafından, bölgenin AYMARA yerlilerinin yaşadığı Choquiapo köyünün üstüne Nuestra Senhora de la Paz adıyla kuruluyor. Yakınlardaki zengin altın ve gümüş yataklarının peşinde olan İspanyollar, ateşli silah üstünlüklerini kullanarak yerlileri neredeyse esir alıp, Batı’daki okyanus sahiline akıtıyorlar bu zenginlikleri. Oradan da ver elini İspanya! Bütün bu hareketin orta noktasında yer alan La Paz, hızlı bir gelişim süreci izleyerek And Dağları’nın Altiplano olarak adlandırılan yüksek düzlüklerinin en zengin kenti konumuna geliyor. Ülke Simon Bolivar’ın önderliğinde, 1825 yılında bağımsızlığını kazanınca, La Paz özgür Bolivya yönetiminin merkezi oluyor. Bugün de her türlü zorluğa rağmen, Bolivya’nın başkentliği görevini sürdürüyor.
Derin bir kanyonun içinde kurulu kent, yukarıdan bakıldığında gerçekten tüyler ürpertici bir görünüme sahip. Yukarıda bulunan uydu kent El Alto ile aşağıda bulunan Prado ve hatta daha da aşağıdaki varsıl mahalleler arasındaki rakım farkı 1000 metreden fazla. O kadar ki, tepede değil ağaç ot bile bitmezken, aşağıdaki yumuşak iklimli ve bol oksijenli mahallelerde, palmiyeler ve begonvilli bahçeler bulunuyor. Fark dehşet verici! Bol oksijenden bahsetmişken şunu unutmamak lazım: La Paz, şehir merkezinde ulaşılan 3600 metrelik rakımı ile, dünyanın en yüksek başkenti ünvanını elinde tutuyor. Yukarı şehir El Alto’ da 4100 metrede bulunan uluslararası havalimanı, dünyanın en yüksek rakımlı alanlarından biri...Her isteyenin kolaylıkla iniş kalkış yapabileceği bir alan değil zira bu yükseklikte havanın kaldırma kuvveti deniz seviyesine göre o kadar az ki, uçaklarda bazı ayarların özel olarak denetlenmesi gerekiyor. Gerçek bir ustalık ve alışkanlık gerektiriyor bu tip iniş kalkışlar.
Şehrin eski bölümünde yer alan “Cadılar Çarşısı” La Paz’a çok yakışıyor bence. Burada satılan ürünler kurutulmuş lama ceninlerinden başlayıp zehirli ve sarhoş edici San Pedro kaktüslerine dek uzanan geniş bir yelpazeye sahip. Eh, sadece domates, patates ve mısır satılsa olmazdı ki zaten! Şehrin ruhuna uymazdı! Burada Toprak Ana, Büyük Tanrıça Pachamama’ ya, adak törenlerinde sunulan bir çok tanıdık tanımadık obje var. Ama en ilginçleri rengarenk bolluk bereket sembolleri; sevişen kadın erkek heykelcikleri; daha önce bahsettiğim kurutulmuş lama ceninleri; minik büyü bebekleri; şekerden yapılmış paralar; renkli fotokopiyle çoğaltılmış euro ve dolar desteleri; kartondan yapılıp süslenmiş ev, araba, otobüs, kamyon, dükkan ve hatta sahnede şarkı söyleyen rock grubu şeklindeki sunular... Fakat işin daha da ilginci, Pachamama’ ya sunulan bu sembollerin ve akılalmaz objenin, Titicaca Gölü kıyısında kurulu Copacabana’daki büyük hac merkezi olan Meryem Ana Kilisesi önünde de satılıyor olması. Hem de Tanrı’nın Anası’na sunmak için! İşte yerliler Hristiyanlığı ancak bu şekilde benimsemişler. Meryem’ i Pachamama ile özdeş tutarak. Birini öbürüne dönüştürerek... Tıpkı bizim Anadolu topraklarının Kibele’sinin, Hititler’in Hepat’ının, İyonya’nın Efes Artemisi’ nin Meryem Ana’ ya dönüşmesi gibi...
Şimdi “bana göre mutlaka yapılması gerekenler” listesi vereyim:
· İlk önce şehrin tepesinde durup kutsal İllimani tepesinin fotoğrafını çekin. Resmen şehrin tepesinde dikilmiş bir deve benziyor.
· Sonra şehrin en dibine inip, Kapadokya vadilerini andıran Ay Vadisi’ni gezin.
· Ülkenin Parlamentosunun ve resmi Başkanlık Sarayı’nın yer aldığı Murillo Meydanı’ nda, Şeref Kıtası’nın bayrak törenini izleyin. Kimi akşamüstlerinde başkan Evo Morales de eşlik ediyor onlara. Bir kaldırım kenarında oturup kalabalığı seyretmek o kadar keyfli ki...
· Şehrin koloniyal mahallelerinin renkli evleri arasında dolanırken, bırakın haritayı ve kaybolun. Nasıl olsa her yer yokuş... Yokuş aşağı indiğinizde hep merkeze ulaşıyorsunuz. Kaybolmanız mümkün değil. Birazcık da şansınıza güvenin. En güzel fotoğraf kareleri bu şekilde yakalanıyorlar.
· San Fransisco Kilisesi’ nde akşam ayinini kaçırmayın. Halkla içiçe olmanın en iyi yolu. Kilise her akşam dolup taşıyor.
· Cadılar Çarşısı’ ndan bereket muskası alın. Denemeye değer. Haa, bir de her ihtimale karşı bir deste dolar ve euro alın. Belli mi olur? Ya tutarsa?
· Akşam yemeğinizi Huari restoranda yerseniz, bir de güzel dans ve müzik gösterisi izlersiniz. Yemekler fena değil. Domates soslu balık istemeyin sakın zira sos derken bildiğiniz salçadan bahsediyorlarmış, bu sefer gittiğimde öğrendim. Balığın canına okunmuştu...Bir de etrafınızda bir sürü turist olacaktır şüphesiz ama başka nerede görebilirsiniz ki Bolivya danslarını? Sıkacaksınız dişinizi artık!
Gün olur da yolunuz Bolivya’ ya düşerse, mutlaka haberim olsun. Oralarda yapılacak daha bir sürü renkli şey var. Ama hepsini buraya yazarsam size ne kalacak araştırmak için? Yola gitmenin en güzel yanlarından biri de önce evde çalışmaktır bence...

Pürlen'in Gözyaşları...


Bir duru sözle gönül alana,
Bir kuru dalla çiçekle gelene
Gitti gidiyor yaralı yüreğim
Gitti gidiyor kanadından tut!

A benim gözleri görmeyenim
A benim kadrimi bilmeyenim
A benim hasreti dinmeyenim
Beni elinle ellere gönderme

Ah anam garip anam,

Ne sarayda ne handa bir zalim ocağında sevdam ağlıyor
Ne gam ölsem uğrunda beni zehir zemberek diller dağlıyor

Düşünen Kadın


Su anda Madrid Barajas Havalimanı’ ndaki özel yolcu salonunun yeşil kanepelerinden birinde, adeta evimdeymişçesine, sere serpe uzanmiş dinlenirken, aklım son senelerde şekil değiştiren yaşantımın detaylarına takıldı. Durup dururken gelmedi aklıma bu düşünceler, minik, önemsiz şeyler bu düşüncelere dalmama yol açtı.
Dün gece okyanusun üzerinden karanlık gökyüzünü yararak, Doğu’ya doğru uçarken, ilk okyanus aşırı uçuşumu düşünmüştüm. Kaç sene önceydi, hatırlamıyorum bile. Ama çok heyecanlandığımı ve saatlerce, altımda uzanan bomboş okyanusu seyrettiğimi hatırlıyorum. Galiba yine Peru’ya uçmuştum ilk defa okyanus üstünden. Ne yenilikti Tanrım!!! Uyumamak için, uçuşun her saniyesini doya doya yaşamak için, kendimi zorlamıştım. Uzun gelmişti, adeta bitmek bilmemişti ve sonunda Lima’ya indiğimde, dünyanın bir ucuna geldiğimi iliklerimde hissetmiştim. Gerçekten de dünyanın diğer ucundaydım ve bu benim için bir ilkti!
Şimdi ise köprülerin altından çok sular aktı. Artık dünyanın her yeri benim gerçekten evim gibi oldu. Okyanus aşırı uçmak benim için artık dünyanın en normal şeyi. Avrupa uçuşlarını uçuştan saymıyorum bile! Kadıköy dolmuşuna binmek gibi bir şeye dönüştü resmen. Bunu ukalalık ya da şımarıklıktan yazmıyorum. Saf gerçek bu!
Az önce Madrid’e indiğimde, Lima’ya her gidiş gelişimde soluklanıp, kahve içtiğim özel salona uğradım. Buraya girmemi sağlayacak kartımı İstanbul’da evde unuttuğumu Lima’ya giderken yine burada farketmiştim iki hafta önce. Kapıdaki görevli genç adam, gerekli ödemeyi alıp, beni içeri kabul etmişti sorunsuz. Demin buraya geldiğimde, yine aynı görevli genç adam vardı ve beni hatırladı. İçeri aldı hemen ve “Evinize Hoşgeldiniz” dedi. Bir anda kafama dank etti! Dünyanın her köşesi artık benim evim olmuş! Onun Arap asıllı iş arkadaşı yüzüme bakıp, beni adımla selamlayınca, iyice şaşırdım. Beni Ocak ayındaki Peru’ya gidişimden hatırlamış meğer...Şaşırdım kaldım...
İşte bu küçücük olay, bir anda kafamın içindeki kapıları açmaya başladı birer birer. Çocukluk hayallerimi düşündüm. Neler yapmayı düşlemiştim ve şimdi onların neresindeyim diye düşünmeye başladım. Farkettim ki, aslında yapmak istediğim bir sürü şeyi, hala genç sayılabilecek yaşta yapmışım, başarmışım. Bitirmiş kenara koymuşum...İşte şimdi farkediyorum ki, aslında çok şanslıyım!
Hayatta en çok istediğim şey, dünyayı görmek, her köşesini tanımaktı. Kariyer, para pul, şöhret hiçbir zaman umurumda olmamıştı baştan beri. Şimdi durup da yaşantıma bakınca, işte bu isteğimin en güzel şekilde gerçekleştiğini görüyorum. Nereye gidersem gideyim, dünya benim evim olmuş! Kathmandu’nun sokaklarından, Berlin’in müzelerine; Paris’in kafelerinden, Cusco’nun renkli meydanlarına; Himalayalar’dan And Dağları’na dünya benim! Tibet’in platolarını da biliyorum, Amazon’un ormanlarını da... İskandinavya fiyordlarını da seviyorum, Tayland’ın adalarını da...Ve işin en güzeli bunların hepsi de benim parçam gibi. Yabancılık çekmiyorum, kendimi evimde hissediyorum...
İşte Madrid Barajas Havalimanı’ ndaki dinlenme molamın bana düşündürttükleri...Az sonra uçağa atlayıp, istanbul’a geliyorum. Bir kaç gün “gerçek” evimde kalıp, sonra yine yollara devam edeceğim. Ama dürüstçe söylemem gerek: Bu gidişlerin en güzel yanı EVE DÖNMEK!!!

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...