5 Mart 2012 Pazartesi

Bahar...Filmler...

Havada bahar kokusu! Güneş şahane. Hava pırıl pırıl. İstanbul'un göbeğinde yaşamama rağmen, içimde bir bahar coşkusu. Sanki kırlara atıp kendimi yalınayak koşacakmışım gibi bir his! Şişli'ye hiç uymayan!!! Pencereden dışarıya baktığımda kentin çirkin binalarını görüyorum ama içimde bir taraf biliyor ki şu anda adada, bahar başladı. Bir ara, havalar birazcık daha yumuşadığında, adaya taşınacağım ve mevsimi, baharı en güzel renkleriyle yaşayacağım.
Bu zamanlarda aklıma Ege köyleri düşüyor. Yemyeşildir şimdi oralar, otlar boyuma ulaşmıştır. Aralarda papatyalar, sarı çiçekler, meyve ağaçları...Yamaçlar yağmura doymuş, yumuşacıktır şimdi. Keşke kaçabilsem, keşke gidebilsem...
Yazıyla dolu bir yaşam sürmek istiyorum. Güzel manzaralı bir pencere önünde oturup, sadece yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Ne mi yazacağım? Anlatacak aslında o kadar çok hikayem var ki, sadece bunları yazmaya başlasam, zaten senelerce sürecek bir tempo oluşur. Dünyanın sevdiğim köşelerini anlatsam, zaten iki iç kitap çıkar. Biraz araştırma yapmak, derleme yapmak, aralarından en uygununu seçip, kağıda dökmek... Bunları da istiyorum. Tek derdim, başlamak! Başlamak işin yarısı derler ya...Ama bir de diğer yarısı var: İstikrarla devam etmek! Ben genellikle işin o kısmında sınıfta kalıyorum. Bu sefer kendime söz verdim, kalmayacağım. Başlayacağım ve bitireceğim...
Evde dinlendim bu hafta, çok iyi geldi. Hele dişim çekildikten sonraki üç gece 12şer saat uyudum nedense... Demek ki ihtiyaç varmış, demek ki bedenimin istediği şey buymuş. Bol bol DVD seyrettim... Eski filmler vardı içlerinde. Örneğin Fatih Akın'ın DUVARA KARŞI'sını seyrettim en son. Ne kadar sert ve kuvvetli bir filmmiş meğer...Hep söylerlerdi de bir türlü fırsatım olamıştı. Haklılarmış...Sibel de Birol da nefis oynamışlar.
THE HELP de güzelmiş. Irkçılığa karşı Amerika'nın vicdan muhasebesi filmlerinden biri daha diye düşündüm seyrederken. Yine de hikayesi güzel, duygu sömürüsü olmayan, derli toplu bir filmdi.
THE DESCENDANTS, bence George Clooney'in devleştiği filmlerden biri. Sıradan bir adamın sıradışı zamanlardaki hikayesini nasıl abartısız anlatmış! Yine bana göre en iyi erkek oyuncu Oscar'ını George Clooney'e vermeleri gerekiyordu. Evet ben THE ARTİST'i çok sevdim ama yine de o kadar, yani bir sürü OSCAR verilecek denli bir film olduğunu düşünmüyorum. Yine de gürültülü patırtılı, bir sürü özel efektlerde donanmış mega prodüksiyonlar arasında, sessiz ve sakin haliyle benim de gönlümü fethetmişti.
EJDERHA DÖVMELİ KIZ'ın Hollywood versiyonunu seyrettim. Kim ne derse desin ben bayıldım! Zaten Daniel Craig'e hayranımdır, anti kahraman LİSBETH SALANDER rolünde Rooney Mara müthişti... O güzelim kızın makyaj ve giysiyle o hale dönüşmüş olmasına inanamadım. Her tarafı piercingle kaplı bir surat, cılız bir beden... Giysileri çuval gibi üzerinden dökülüyor. Kaşları açık renk boyanmış, yok edilmiş. Rolüne cuk oturmuş...OLMUŞ!!! Kimse gücenmesin ama ben AMERİKAN filmlerinde rolüne uymayan, oturmayan, kötü rol yapan kimseye pek rastlamadım. Sadece filmlerde değil, dizilerde de bu böyle genellikle. CASTİNG denilen o şey her ne ise, adamlar işin sırrını biliyor!
Bu hafta da evdeyim ve bir sürü film var sırada.
Bu arada, benden daha ULVİ yazılar bekleyen bazı dostlarım var, onlar kusura bakmasınlar... İçimden gelenler böyle sıradan, dünyevi ve uçucu yazılar. Yani Türk basınında önemli sayfalara yerleşmiş, yarım sayfalık yerleri dolduran bir sürü kanaat önderinin köşe yazıları gibi...

1 yorum:

Hande dedi ki...

Valla ben seviyorum ne yazarsan... Bak canım film seyretmek istedi bu kez de. Özellikle şu Ejderha Dövmeli Kız'ı. Kitabını da okumadım zaten... Ben kitapsız mı oldum artık ne! Okuyamıyorum doktor hanım.