Bir Akşam Yemeği


Dünden bir sahne anlatmak istiyorum sizlere:
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...

Yorumlar

Süheyl Kadak dedi ki…
Muhteşem...
Bir Tolstoy romanının girişi gibi.
Ben izlerken yoruldum ama siz gezmeye (yada işe) biz okumaya devam.
Elinize sağlık.

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf

Bodrum Haikuları