Atatürk'e Mektup ve Dua



Ah Atatürk’üm, ah! 

Kıymetini bilemedik, seni anlayamadık.
Osmanlı yönetimi altında öyle cahil bıraktırıldık ki,
senin bize teklif etmiş olduğun ‘efendi’ olma önerini hiç mi hiç anlayamadık.

Toplumumuzun ortalama IQ su 90 dan 89’a düşmüş, bugünlerde.

Allah seni büyük sınavdan geçirdi, senin gibi üstün bir insanı bizim gibi
cahil bir topluma yönetici-lider-öğretmen kıldı.

Bıkmadın, usanmadın, gece gündüz çalıştın, 4000 kitap okudun.
Tutkundan, hedeflerinden şaşmadın. Sabırla bizlerle uğraştın.

Allah’ın sevgili kulu Atatük’üm; Allah, sevdiği kulunu daha çok sınavdan geçirirmiş.

Sakarya Savaşındaki %46 lık kaçak oranı bile seni vazgeçirmedi.

Üşenmedin, ertelemedin,vazgeçmedin. Kırk günde ilk Türk Operasının bestelenmesine ortam hazırladın.

Beni adam yerine koydun, benim çağdaşlaşabileceğime  inandın, inadın….. vazgeçmedin.

Her halinde, her duruşunda, her cümlende büyük bir titizlik vardı. Zerafet vardı. Motivasyon vardı.
Ah Atatük’üm ah, sen, bize Allah’ın büyük hediyesiydin!

Allah sana o Nutku yazırdı, gecelerini verdin, didindin, yaşadıklarını 
kayda geçirdin. En sonuna da o muhteşem özeti koydun: Gençliğe hitabını, uyarını.
Nutkunu okuduktandan sonra inan, yüzüm kızardı, utanmaktan, bütün vücudum ısındı; senin gibi muhteşem insana, öğretmene, layık olamadığım, çürük elma olduğum için.

Yaşar Nuri Hoca’nın söylediği gibi, bir tanecik Atatürk’üm, bana ve bu topluma hakim güçler, Kur’anı öğretmedi, öğretmiyor, beni cahil bırakıyorlar ki, hakim güclere hizmet eden hocaların elinde oyalanayım, o çıkarcıların esiri olayım, korkutulup, teslim olayım, zavallı-gününü biliçsizce yaşayan-sadece tüketen-haddini bilmeyen-farkındalığı olmayan-şehvete kapılmış-maddeye
bağımlı-nereye doğru yol aldığının hiç bilincinde olmayan-üstün/gelişmiş
toplumları küçümseyen bir hale takılı kalayım- ilim ve irfandan nasiplenmeyip, çağdaşlaşmaktan uzak kalayım- her fırsatta insanlara, hayvanlara, tabiat alemine, eşya alemine zulmedeyim-kadınları sadece dişi olarak göreyim-
okumayayım-araştırmayayım-tembel, miskin kalayım-sürekli boş laf edeyim-eğlenceye, vakip kaybına doymayayım- en üstün varlık olabileceğimin hiç farkına varamayayım-müptezel kalayım.

Esir olmam için tüm çıkarcılar senkronizasyon halindeler. Bana, Rabbi’min habibi Peygamber Efendimizi öğretmiyorlar. Çünkü, aydınlanmamdan, edepli davranmamdan, her insanı sevmemden, çok çalışıp, paylaşmaktan, dürüst olmamdan, sözümde durmamdan, iyliği takdir etmemden, şükrümü bilmemden, yapıcı olmamdan, gelişmemden, haddimi bilmemden, gayretli-çalışkan-sevgi dolu olmamdan, üretken olmamdan, sorgulamamdan, farklılıkları sevmemden, dinlemeyi bilmemden, öfkemi kontrol etmemden, aklıselimle
davranmamdan, yenilikci olmamdan, sanatı sevmemden, tabiatı ve hayvanları sevmemden, tarihi iyi-dengeli öğrenmemden korkuyorlar… İstemiyorlar.
Dedikodu yapmamı, boş ilerle uğraşmamı, sorumluluk almamamı, haset ve fitne içinde olmamı istiyorlar.

Cahil kalmamı, korkmamı ve teslim olup esaret içinde günlerimi tüketmemi istiyorlar. Bölünmüş, parçalanmış kişiliğe sahip  olmamı istiyorlar. Hafızasız bir robot olarak sadece nefs tatminin peşinde olmamı istiyorlar.


Akıllı ve üstün toplumlar senin kıymetini çok iyi bildi ve biliyorlar, bir tanecik Atatürk’üm; senden esinleniyorlar. Ne mutlu onlara! Senin üstünlüğünü, yüksek değerlerini  anlamış o toplumlar, tüm diğer evrensel insanları takdir ettikleri gibi seni de çok takdir ediyorlar.

Atatürk’üm, senin değerin ortada. Güzel Allah’ım seni özel-üstün bir insan olarak yaratmış, bu dünyaya varoma nedenini anlayasın, bulasın ve gerçekleştiresin diye yollamış. Sana güç verdi, aklını kullandırdı, seni örnek bir insan olarak  insanlığın hizmetine sundu. Allahıma teşekkür  ediyorum, ancak beraberinde  ondan af diliyorum, senin kıymetini bilemediğim için. Cahil kalmayı tercih ettiğim için, Emevi oyunlarına ses çıkartmadığım için, bir türlü kokuşmuş mevcut sistemden beslenmeye razı geldiğim için, Peygamber Efendimizin torunlarını öldürme gafletinde bulunup, karanlığa gömülmeyi esas edinmişlerin yollundan bugünde gidenlerle mertçe mücadele edemediğim için.

Güzel Atatük’üm, sen elinden geleni yaptın. Sana her hakkımı helal ediyorum, helal ediyorum, helal ediyorum1 Güzel Allahımın rahmeti hep üzerinde olsun, mekanın cennet olsun.  Güzel Allahım, Peygamberimiz Efendimizin şefaatini nasip etsin. 

Güzel Allahım , Rabbim yalvarıyorum, sadece sana, sana sığınıyorum:  Çalışkan, gayretli, ümitli, inançlı, samimi, yenilikçi, sevgi ve neşe dolu  bir toplum haline dönüşüp, sana ve tüm insalığa layıkıyle hizmet etmeyi bize nasip et.

Yarabbim, ülkeme, komşularımıza, bölgemize, İslam alemine ve tüm isanlığa huzur nasip et.


Allahım İslam dünyasının kalkınmasını, gelişmesini ve diğer toplumların örnek alabileceği seviyeye yükselmesini nasip et.

Allah’ım bizlere acı, bizleri zulmden kurtar, zalimleri islah eyle.

Yönetici mevkiindeki insanların, Peygamber Efendimizin ahlakıyla aklanmalarını nasip et.

NOT: Bu mektup ve dua sevgili eşim Osman'ın gönlünden süzülüp, kağıda dökülmüştür. Ben bu duyguları böylesine samimi yazamazdım. Paylaşmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

Doğanın İçine Saklı Eski Başkent Orccha



İlk defa Hindistan’a gittiğimde sene 1993’tü. Gençlik yaşlarımın da verdiği cesaretle çok sevdiğim bir arkadaşımla sırtımıza çantamızı vurup yollara düşmüştük. Cebimizde gerçekten çok az bir parayla ve günlük 10 dolar gibi bir bütçeyle, haftalarca gezmiştik bu inanılmaz ülkeyi. O gün bu gündür, her sene birkaç defa gider gelirim Hindistan’a. İnsan asla bıkmıyor ve her seferinde de ilk defa gidiyormuş gibi heyecan duruyor. En azından ben böyle hissediyorum. Hem memleketime dönmüşüm gibi rahat hem de ‘’bakalım bu sefer neler göreceğim acaba’’ diye heyecanlı olurum. Dolayısıyla yazılarımda da mutlaka döner dolaşır Hindistan’ın bir köşesine varırım!

Bu girizgahtan da anlaşıldığı üzere bu yazımda sizlere Hindistan’dan bir köşe tanıtmak istiyorum. Ülkenin ortalarında yer alan harikulade bir başkent ve onu kuran ilginç hükümdarlardan bahsetmek istiyorum. Konumuz ORCHHA!



Hindistan’ın Madya Pradeş eyaletinde bulunan Orchha, kıvrıla kıvrıla akan Betwa nehrinin yarattığı bir yarımada üzerine kurulmuş. Kayalık bir araziye dağılmış kalıntılardan anlaşılan o ki, 16. Yüzyılda oldukça büyük bir öneme ve iktidara sahipmiş.
Şehrin 1531’de kurulduğunu yazıyor kaynaklar. Kuran kim sorusunun cevabı ise Hindu bir Rajput klanı olan Bundela Hanedanlığı oluyor. Bundelalar’ın kökenini araştırdığımız zaman ise, bilinmeyen pek çok detay çıkıyor karşımıza. 10. Yüzyıldan itibaren Hindistan’ın kuzeyine yerleşen İslam kuvvetleri karşısında tutunamayan Bundelalar, 11. Yüzyılda ülkenin ortasındaki bu uzak, dağlık, derin vadilerle kesilen yollarla dolu bölgeye yerleşiyorlar. 14. Yüzyılda adları duyulmaya başlanıyor ve ünlü Afgan kralı Sher Shah Suri’ye karşı 1545-1554 yılları arasında yaptıkları direnişle, daha da tanınır oluyorlar. Ve bu bölge de onların adıyla anılır oluyor: Bundelkhand!

İlk Orchha kralı olarak anılan Rudra Pratap Singh, her yere uzak olmasına ragmen, bu yöreyi kendine yurt ediniyor. Bundelkhand bölgesinin başkentliğini üstlenmek üzere muazzam bir kent planlıyor. Neden burası sorusunun pek çok cevabı var ama bana kalırsa bu vahşi ve zorlu coğrafya, Rudra Pratap Singh’in cesur doğasına pek uyuyor olsa gerek! Ancak kurduğu kentin keyfini süremeden ilginç bir şekilde yaşama veda ediyor. İlginç diyorum zira size aktaracağım hikayede kralın ne kadar gözüpek ve atak olduğunu anlayacaksınız. Anlatılanlara göre kral, bir av partisindeyken, ineği sıkıştırmış üzerine atlamaya hazır bir kaplanla karşılaşıyor. Daha dur demeye kalmadan atından atladığı gibi çıplak elle kaplanın üstüne saldıran kral, doğal olarak aldığı pençe darbeleriyle oracıkta can veriyor. Ondan sonra tahta geçen oğlu 1554’te tahta bir varis bırakamadan ölünce, yerine kardeşi Madhukar Shah geçiyor.

O dönemde Hindistan’ın en büyük gücü Müslüman Mughal imparatorluğudur. Mughallar’ın hedefi bütün Hindistan’ı kesin bir şekilde kontrolleri altına almaktır. Ancak Bundelalar, yaşadıklari coğrafyanin avantajlarını öyle iyi değerlendirirler ki, Mughallar bir türlü tam olarak başarı sağlayamazlar. Üstelik büyük de kayıplar verirler. Sonunda Mughal hükümdarı Büyük Ekber, bizzat savaşı yönetmeye gider, sonunda Bundelalar’ı yener ve kral Madhukar Shah’ı yakalar.

Askerleriyle birlikte esir düşen Kral Madhukar Shah, Büyük Ekber’in huzuruna çıkarılacağı anı beklerken, hiçbir şekilde aman dilemez ve hatta öldürüleceğini bile bile, Hindular’ın savaşırken alınlarına sürdükleri ve Mughallar tarafından yasaklanmış olan TİLAK’la Ekber’in karşısına dikilir.

Kendisi de böyle deli ve gözüpek bir adam olan Ekber, karşısında duran hasmının cesaretinden etkilenir. Ölümü göze alarak değerlerinden vazgeçmemesi ve dürüstlüğü Ekber’in planlarını bozar ve imparator, idam yerine, ittifak önerir. Böylece Mughallar ve Bundelalar arasında sıkı bir işbirliği kurulur. Bundelalar, Mughallara biat edip, vasallık olurlar ve bütün bölgenin kontrolü onlara verilir. Bundela hükümdarı imparatorluk ordusunun yüksek rütbeli komutanlarından biri haline gelir.

İşte bu sayede iyice güçlenen Bundelalar, o dönemde pek çok güzel yapı inşa ettirmişlerdir. Bunlardan Hindu tanrısı Vişnu’ya adanmış olan tapınaklar, günümüzde hala pek çok inananı, özellikle bayramlarda bu kuş uçmaz kervan geçmez kente çekiyor. Kilometrelerce yol yürüyen hacılar, 16. Yüzyılda inşa edilmiş bu tapınaklarda dualar edip, ayinlere katılıyorlar. Bunlardan en büyüğü olan Chaturburj tapınağı, kentin tepesine çöreklenmiş bir deve benziyor  gerçekten. Büyük kuleleri ve toplu ayinler için planlanmış geniş salonlarıyla, Hindu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.



Benim için Orchha’nın en önemli yapısı, 1605’te  burayı ziyaret etmiş ve bir gece konaklamış olan Mughal imparatoru Cihangir’in adını taşıyan Jahangiri Mahal’dir. Bundela Rajput mimarisinin başyapıtı kabul edilen bu saray, hükümdar Bir Singh Deo tarafından yaptırılıp imparator Cihangir’e ithaf edilmiş. Görkemli Chaturburj tapınağının tam karşısında yer alan saray kompleksinin en büyük ve gözalıcı yapısıdır.  Ancak Jahangiri Mahal’e girmeden önce bir iki detaya daha göz atalım…

Saray kompleksi içinde Harem bölümü olarak kullanılan Raja Mahal’de, bütün duvarlar, başta Tanrı Vişnu’nun hayatından sayfalar olmak üzere, pek çok mitolojik sahnelerle süslenmiş. Fresko tekniğiyle alçı üzerine nakış gibi işlenen bu duvar resimleri eğer yakın zamanda daha ciddi bir koruma atına alınmazsa, maalesef yitip gidecek, bunu anlamak ne yazık ki çok zor değil!
Sevdiğim köşelerden biri de, hakla açık toplantıların yapıldığı Divan bölümüdür. Burası dilimli kemerlerle süslenmiş olduğu için Hindu-İslam sanatının etkilerini yansıtıyor.  Kubbe içleri ve tonozlarda özellikle o yöreye ait bitki ve hayvan varlığının zenginliğini gözler önüne seren duvar resimleri var. Kaplanlar ve kuşlar ilk dikkati çeken ögeler. Günümüzde Bundelkhand yöresi kuş gözlemcileri tarafından dünyanın en özel köşelerinden kabul ediliyor. Bunun yüzyıllarca önce yapılmış olan süslemelerde bile fark ediliyor olması dikkat çekici.  Kaplanlar ise, bölgenin milli parklarında gözlemlenebiliyorlar. Sayıları da gitikçe artıyor, seviniyorum doğrusu!

Ve geliyoruz Jahangiri Mahal’e…

Kare şeklinde bir orta avlu etrafında planlanan saray, göreni gerçekten çok şaşırtıyor. Avlunun ortasında yer alan havuz, Hindu saray mimarisinde sıkça karşımıza çıkıyor. İşte bu avlunun etrafında kat kat yükselen yapı, sarı ve kahverengi kumtaşı kullanılarak inşa edimiş. Katlarda toplam 132 odası var ve bir o kadar da yerin altında, mahzen katlarında olduğu söyleniyor.
Simetriyi güçlendirmek adına katların köşelerine büyük, ortalarına ise daha küçük boyutlarda, dört sütun üzerine kondurulmuş bir kubbecikten oluşan Chhatri’ler kullanılmış. İşte bu da tam Hindu mimarisi zaten!

En üst katı boydan boya geçen kafesli koridorlar muhafızların görülmeden dolanmaları ve etrafı gözetlemeleri için tasarlanmış. Bugün ise her ziyeret edenin daracık merdivenlerden tırmanıp vardıklarında nefes kesici manzaralarla karşılaştıkları yerdir bu koridorlar. Buradan  Betwa nehrini, kayalıkları ve ormanlık araziyi seyrederken, bir taraftan da terkedilmiş olmalarına ragmen inatla göğe yükselen tapınak kulelerini saymaktan alamıyorsunuz kendinizi.

Süslemelerde daha çok dantel gibi taş işçiliği ve sırlı seramik panolar göze çarpıyor. Özellikle turkuvaz renkli seramiklerden yapılmış güneş şeklindeki süslemeler, Bundelalar’ın tam bir Rajput klanı olduklarını hatırlatıyor. Zira Hindistan’ın savaşçı kavimlerinden olan Rajput’lar güneşten geldiklerine inanırlar ve pek çok sarayda bu sembolü kullanmışlardır.


Ana giriş kapısının süslemeleri de Hindistan’da olduğumuzu her haliyle hatırlatıyor. Dörtyüz yıllık ahşap kapı olduğu yerde duruyor, bu başlı başına bir sürpriz! Öte yandan kapının iki yanında, hortumlarında taşıdıkları çanlarla girenleri selamlayan iki büyük fil heykeli, Hindistan geleneklerini yansıtıyor. Bugün hala, özellikle Rajastan bölgesinde, karşılama törenlerinde, misafirin geçeceği yolun iki yanına filler dizilir ve davullar, çanlar çalınır. Kumtaşı kolay işlenmesine ragmen, aslında büyük ustalık gerektiren bir taştır. Zira yanlış bir çekiç/keski darbesi, taşı çatlatarak, o ana kadar yapılmış bütün işi mahvedebilir. Dolayısıyla bu saraydaki taş işçiliğinin ne kadar incelikli olduğunu bu bilginin ışığında daha da iyi anlıyoruz.

Tabii her güzel şeyin bir sonu vardır. Bu güzel şehir de ne yazık ki, hükümdarlarının hırsına kurban gidiyor. Bu tabii benim yorumum, tarih kitapları çok daha objektif olarak anlatıyorlar olanı biteni. Yani Bundelalar güçlenip büyüdükçe, aslında ittifak içinde oldukları ve hatta biat ettikleri Mughallar’a karşı bir takım karşı ittifaklar kurma girişimlerinde bulunurlar. Hatta bir seferinde Şah Cihan’a ganimet taşıyan bir kervana saldırıp, talan ederler. Şah Cihan’ı devirip tahta geçen oğlu Aurangzeb, karışıklığı fırsat bilip bölgede huzursuzluk çıkaran ve hatta ayaklanma başlatan Bundelaları yener ve şehirlerini terke zorlar. Böylece yapılan onca mabed, saray ve bahçe sahipsiz kalır. 

Günümüzde Orchha kenti, küçük bir kasaba görünümünde.Yine de  özellikle Agra’dan, UNESCO Dünya Mirası tapınaklarıyla ünlü Khajuraho’ya geçerken iki gün kalınabilir. Sakin ve çok fotojenik bir yer Orchha. Betwa nehri, nehir kıyısındaki kral mezarları, saray kalıntıları ve zengin doğal yaşamı ile ziyaretçilerine Hindistan’ın çılgın kalabalığından uzak, harika bir soluklanma molası olabilir.
Olmaz demeyin, kenara bir not alın yine de…

Müzik ve Kültür Şehri Leipzig



Bach'ın Kilisesi Aziz Thomas Kilisesi

Her yıl Haziran ayının on gününü kapsayan bir dönem içinde, Almanya’nın en hızlı gelişen kentlerinden Leipzig, klasik müziğin babası Johann Sebastian Bach adına düzenlenen müzik festivaliyle, dünyanın dört bir yanından gelen BACH sevdalıları ile en iyi BACH yorumcularını buluşturur. Her zaman müzikle iç içe yaşamış olan bu tarihi şehrin kiliseleri, konser ve opera evleri, tarihi binalarının değişik amaçlarla kullanılmış salonları, festivalin doğal sahnelerine dönüşür. Korolar, orkestralar ve solistler bu on gün boyunca hem Usta Bach’ın hem de o yılın teması olarak seçilmiş diğer bestecilerin eserlerini icra ederler. Büyük ve önemli bir buluşmadır bu festival ve Leipzig kentini keşfetmek için de iyi bir fırsattır. Ben de geçtiğimiz haftalarda oradaydım ve bazı notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 530binlik bir nüfusu var Leipzig’in, çok büyük sayılmaz. İsmini Slav kökenli olan bir kelime Lipsk yani Ihlamur Ağaçları’ndan alıyor. Romalılar da URBS LİPSİ demişler, Ihlamur Ağaçları Kenti. Sonraları Kutsal Roma Germen İmparatorluğu devrinde kısaca LİPSİA denmiş. Bugünkünden çok da farklı değil yani. İLM nehrinin kıyısında kurulmuş şehir ve Saksonya ovalarından geçen ticaret kervanlarının rotasındaki önemli duraklardan birine dönüşmüş zamanla. Yazılı belgelerde kentin adına ilk olarak 1015 yılında rastlanıyor ve 1065 yılında da ticaret imtiyazları verildiğini görüyoruz. Hatta Meissen Prensi Otto, Leipzig kentine biri Paskalya diğeri de Eylül ayı sonundaki Başmelek Mikail yortusunda olmak üzere, senede iki defa ticari fuar kurma izni vermiş. İşte bu izin sayesinde başlayan fuar geleneği hala sürüyor Leipzig’de ve Leipzig Fuarı LEİPZİGER MESSE günümüzde dünyanın devam eden en eski fuarı ünvanını koruyor.

Ticari yönden gelişen ve hareket kazanan Leipzig, 1409’da kurulan üniversitesi ile Almanya’nın en önemli Hukuk Okulu’na ve çok sayıda basımevine kavuşur. İmparatorluk Adalet Sarayı ve Alman Milli Kütüphanesi burada kurulur. Bugün de Hukuk Fakültesi ve Kitap Fuarı ile gurur duyan bir şehirden bahsediyoruz. Hatta Frankfurt’ta düzenlenen dünyanın en büyük kitap fuarından söz açıldığında Leipzigliler, ‘’Orası en büyüğü olabilir am en kalitelisi bizimkisi’’ derler. Frankfurt POP bizimkisi KLASİK derler! Her ne olursa olsun bütün bunların yüzyıllarca önce başlamış ve hala devam eden gelenekler olduğunu düşününce, insan tabii ki kıskanmadan edemiyor.

Leipzig’de Avrupa tarihinin önemli sayfalarından biri yaşanmıştır. Napolyon Fransası’na karşı birleşen Prusya, Rusya, Avusturya ve İsveç, Leipzig Savaşı olarak da bilinen muharebe sonunda Napolyon’a ilk büyük yenilgisini tattırmıştır. Bu yenilgi gelecekteki çöküşün habercisi olarak kabul edilmiş, yenilmez sanılan Napolyon’un da yenilebileceği görülmüş, moraller düzelmiş ve çok değil sadece bir yıl sonra Napolyon gerçekten de yıkılmıştır. İşte o savaşın yaşandığı yerde tam yüz yıl sonra açılan dev anıt, bugün de gururla göğe yükseliyor. Savaşlar olmasın diye!

Şehrin müzikal birikiminden bahsedecek olursak en büyük yeri büyük besteci Bach’a vermemiz gerekir. 1723-1750 yılları arasında şehrin en önemli eğitim kurumlarından olan Aziz Thomas Okulu’nda KANTOR’luk görevini sürdürmüş olan büyük Bach, eserleri, çalışkanlığı, sebatkarlığı ve kimi zaman da dik kafalılığı ile Leipzig’in tarihine kazınmıştır. Okulun ve bağlı olduğu kilisenin korosunu yönetmiş, hafta sonu ayinleri için motetler, kantatlar, bayramlar ve yortular için oratoryolar, pasyonlar bestelemiş, hem okulun öğrencilerini hem de kalabalık ailesini idare etmiş, misafir ağırlamış, çevre prenslere soylulara devrin lisanına uygun mektuplar döşenmiş, kısacası çok çalışmış, çok! Oğullarından ikisi de babalarının yoluna düşüp müzisyen olmuşlar, hatta içlerinden Carl Phillip Emanuel Bach, Mozart’ı bile etkilemiş, saygısını kazanmış. Gelin görün ki, büyük Bach ölünce, devrin değişen müzik zevkine göre biraz démodé kalan besteleri, okulun arşivine kaldırılmış ve tozlu raflarda unutulmuş gitmiş. Hem de tam bir yüzyıl boyunca! Ama kader yine ilginç bir oyun oynamış ve kentin orkestrası Gewandhaus’un başındaki bir diğer büyük besteci Meldelssohn, bir dizi tesadüf sonucu karşılaştığı notaları görüp, bestecisinin peşine düşünce, Leipzig’in tarihi kilisesinin kantoru JOHANN SEBASTİAN BACH ismiyle karşılaşmış. Bach Rönesansı diye anılan dönem de böyle başlamış! Işte o rönesans, bugün bizi müzik insanlarının vardıkları şu sonuca taşımış: Müzik tarihi ikiye ayrılır: BACH’tan önce ve BACH’tan sonra!

Yine klasik müzikten devam edecek olursak pek çok ünlü ismin bu şehirle bir şekilde ilişkisi olduğunu görürüz: Az önce yukarına adını zikrettiğim Mendelssohn, 1843 yılında Almanya’nın ilk konservatuarını Leipzig’de kurmuştur. Richard Wagner Leipzig’de doğmuştur. Robert Schumann ve sevgili eşi, esin perisi Clara Schumann Leipzig’de yaşamışlardır. Gustav Mahler bir süre Leipzig Operası’nda şef olarak çalışmştır. Şehrin bir numaralı orkestrası Gewandhaus’u yönetenlerin arasında Kurt Masur, Artur Nikisch gibi efsane isimler vardır. Ve Almanya’nın en ünlü erkek çocuklar korosu olan 1212 yılında kurulmuş THOMANERCHOR hem kilisede hem de bu ünlü orkestra eşliğinde konserler vermektedir.

Dediğim gibi Leipzig çok büyük bir şehir sayılmaz. Uzun bir hafta sonu gezip görmek için yeterli olacaktır. THY’nın direkt uçuşuyla üç saatten az bir sürede Leipzig-Halle’ye ulaşabilirsiniz. Müziğe meraklı gezginlere pek çok önerim olacak: Bach Dostları Cemiyeti’nin de merkezi olan BACH HAUS müzesi ve karşısında yer alan Aziz Thomas Kilisesi bence ilk durak olmalıdır. Aziz Thomas Kilisesi’nde BACH’ın mezarı yer alıyor. Bunun da ötesinde bu kiliseyi protestanlığın babası Martin Luther ve Bach’tan sonraki yıllarda da Mozart ziyaret etmiş. O büyülü havayı koklamak kimi mutlu kılmaz ki? Müzikten devam edersek Mendessohn Evi ve Schumann Evi ile dünyanın en iyi müzik aletleri müzesi sayabileceğimiz GRASSİ MUSEUM’u mutlaka görün derim. Eğer Arnold Böcklin, Max Liebermann, Caspar David Friedrich, Monet, Rodin gibi isimler sizi heyecanlandırıyorsa, o zaman Güzel Sanatlar Müzesi kaçınılmaz. Bu müzede Leipzig’li sanatçı Max Klinger’in 1902’de Viyana’da sergilenen ve  dünyanın en ünlü heykellerinden biri olarak kabul edilen devasa Beethoven heykeli de yer alıyor.

Şehrin sokaklarında yürürken Aziz Nikolai Kilisesi’ne de uğramayı ihmal etmeyin çünkü Berlin Duvarı’nın yıkılmasına giden yolu açan BARIŞ AYİNLERİ bu kilisede ve etrafındaki meydanda başlamıştı. Anlamlı ve içi ile dışı birbiriyle tam bir tezat oluşturan harika bir kilise!

Bir başka önemli yazın ve düşün adamı, Alman Romantizmi’nin babası Wolfgang von Goethe de Leipzig’de öğrencilik yıllarını geçirmiş. Eski Borsa Sarayı’nın önündeki Genç Goethe heykeli bu hatırayı günümüze taşıyor. Yine onun izinden gidecek olursak, Goethe’nin FAUST’unda bahsedilen ünlü birahane, AUERBACHS KELLER’de bir yemek yemek ve bira tokuşturmak, edebiyat düşkünlerinin mutlaka yapacakları listesinde yer almalıdır bence.

Yola çıkmadan önce şehrin bir numaralı orkestrası GEWANDHAUS’un internet sitesinden konser tarihlerine bir göz atmanızı öneririm. Dünyanın en iyi akustiğine sahip konser salonlarından bir olan bu mekanda, dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul edilen bu orkestranın bir konserini yakalamak çok güzel olmaz mı? Hala ikna olmadıysanız orkestranın mottosunu yazıyorum size: RES SEVERA VERUM GAUDIUM yani GERÇEK KEYİF MÜHİM BİR MESELEDİR!!! Salondaki dev orgun altında parlıyor bu yazı… Ben her seferinde gülümsüyorum bu yazıyı okuduğumda. Gerçekten de mühim mesele! Son yıllarda İstanbul gibi neredeyse yirmi milyonluk dev bir –sözde- dünya metropolünün sanat konularında içine düştüğü durum düşünüldüğünde, gerçek bir konser salonumuzun olmadığı, operamızın yerinde yeller estiği, balenin neredeyse unutulduğu, şehrimizin orkestrası İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın senelerdir evsiz kalıp, AVM’lerin içindeki çok amaçlı tuhaf toplantı salonlarına hapsolduğu düşünülecek olursa, gerçek keyfin çok mühim bir mesele olduğu bir kez daha ortaya çıkar! İşte sadece yarım milyonluk nüfusuyla bize ders veren Leipzig’i bütün bu güzellikleri hatırlamak için de gezmek gerekir bana kalırsa.
Avrupa’nın en yaşanılası ikinci kenti seçilen Leipzig’i yılın her dönemi gezip görebilirsiniz. Kent merkezinde MİTTE denilen bölgede bir otel seçerseniz bütün bu yazdığım yerleri yürüyerek dolaşabilirsiniz.

Yemesi içmesi güzel, keyifli mekanları ekonomik, kültür etkinlikleri son derece kaliteli bir şehir tanımak isterseniz, Leipzig’e gidin derim.


Arktik Norveç'e Kıyı Kıyı



Geçen yıl bir haftalık bir gemi seyahati ile Norveç'in kuzey kıyılarına gitmiştim. Aradan aylar geçti ve ben yine aynı rotaya gitmek üzere heyecan çekmeye başladım bile. Aşağıya ise ilk gezinin ardından yazdığım yazıyı ekliyorum. 
Bir tür İko'nun izlenimleri diyebiliriz.



Norveç’in Kuzey Kıyıları
Çok uzun zamandır hayalini kurduğum bir rotadan henüz döndüm. Bedenim burada İstanbul’un karmaşasına karıştı bile ama aklım ve gönlüm hala uzaklarda bir yerlere takılı. Neresi diye soracak olursanız bekletmeden cevabını vereyim: Norveç’in Kuzey Kutup Dairesi’nin de kuzeyinde kalan kıyıları ve tabii ki Kuzey Burnu!
Sonbaharın ilk günlerinde çıktık yola. Bergen’den başlayacak maceramız için heyecanlıydım. Daha gitmeden rüyalarıma giren o uzak ve ıssız topraklara kavuşacak olmanın heyecanıydı bu kesinlikle! Bunca senedir gezi rehberliği yapıyorum, kültür turlarına liderlik ediyorum ama hala bazen yolculuk öncesi kalp çarpıntısından uyuyamıyorum. Bu sefer de böyle oldu ve geceyi uykusuz geçirdim. Ama THY uçağı Oslo’ya konduğunda, heyecanım yerini büyük bir merak duygusuna bırakmıştı bile. SAS aktarmasıyla Bergen ve oradan da Norveç Posta Gemisi HURTIGRUTEN’e ulaştık.



Hurtigruten sistemi alışıldık gemi turlarından çok farklı. Bir kere gemilerinin mütevazı boyutları sayesinde, diğer kocaman gemilerin giremediği her fiyorda girip, yanaşamadığı her limana yanaşabiliyor. Bundan gemilerin küçücük olduğu sanılmasın! Bizimki 622 yolcu kapasiteliydi. Ama tabii ki 4000-5000 kişi alan yüzer köylerin yanında küçük kalıyor… Tam bana göre! Gemilerde konfor var ama lüks yok. Sağlıklı ve taze yemekler var ama 24 saat boyunca açık büfeler yok. Sinema, casino, disko, alışveriş katı v.s gibi şeyler yok. Sessiz, sakin ve manzaraya odaklanan bir gemi seyahati dileyene, gözü her an dolduran nefis görüntüler sunuyor her anlamda. Bergen’den en kuzeydeki Kirkenes’e kadar, 2400 km.lik rota üzerinde 34 limana uğrayarak, kimi limanda yolcu ve mal indirerek, kimilerinde daha uzun kalıp etrafı gezerek bir hafta boyunca dünyayı unuttuk.


Bu sistem 1893’te, o zamanlarda karadan yolu izi olmayan kıyı yerleşimlerine, balıkçı köylerine ulaşabilmek amacıyla kurulmuş. O günlerde tek bir gemiyle başlayan hizmet, bugün 11 gemiyle, yılın her günü, fırtına demeden, karanlık demeden, deneyimli kaptanların idaresinde devam ediyor. Biz Bergen’den kuzeye, Kirkenes’e kadar gittik. İsteseydik, oradan dönüşe geçen gemide kalıp, aynı rotayı güneye doğru, yine aynı limanlara ama bu sefer başka saatlerde uğrayarak yapabilirdik. Zaten bu gemilerin müdavimleri alışkanlık haline getirmişler, öyle yapıyorlar. Sebebi çok açık: Gece uyurken uğranan limanları bir de gündüz gözüyle görebilmek! Biz kuzeye gidip, oradan uçakla güneye döndük. Ama açıkçası beraberimde seyahat eden gezginlere o anda sorsaydım, eminim ki hepsi uçağı boşver, bir hafta daha kalalım, güneye de gemiyle gidelim derlerdi! Öyle sevdik, rahat ettik ve etkilendik!
Bizim gemimiz MS NORDKAPP’tı. Orta büyüklükte, her türlü konforu sunan ama lüks arıyorsanız onu bulamayacağınız bir gemiydi. Kabinler küçük ama rahat ve yeterli donanımda, sabah kahvaltısı ve ogle yemekleri açık büfe, akşam yemekleri ise uğranan limanlardaki yerel üreticilerden günlük temin edilen taze malzemelerle yapılan ve oturmalı düzende masaya servis edilen menülerden oluşuyordu. Gemi mürettebatı çok canayakın ve profesyoneldi. Gündüzlerimiz genellikle 7. Kattaki seyir terası ve 4. Kattaki café ile toplantılar yaptığımız kütüphane arasında geçti. Yanaştığımız limanlarda da çevre gezileri yaparak, sadece kıyı şeridini değil, iç bölgelerde olan güzellikleri de keşfettik.


Bazı anlar benim için unutulmaz oldu:
Bir sabah Kuzey Kutup Dairesi’ni geçeceğimizi bildiğim için, sabahın erken saatlerinde sıkı sıkı giyinip kendimi güverteye attım. Elimde sıcak kahvem ve fotoğraf makinamı unuttuğum için fotoğraflarımı çekmekte kullandığım cep telefonumla beklemeye başladım. Zaten çok sürmedi, anons yapıldı: Birkaç dakika solda gemimizin iskele tarafında, bir adacığın üzerinde, Kuzey Kutup Dairesi’ni simgeleyen anıtı göreceksiniz. Koskoca geminin güvertesinde o sırada sadece ben vardım! Bütün dünya, deniz ve Kutup Dairesi bana kalmıştı sanki! Ve o an geldi! Kayalık bir adacığın üzerinde bir küre! Bir an durup dünya haritasında nerede olduğumu gözümde canlandırdım. Duygu dolu bir andı benim için açıkçası! Çünkü çocukluğumdan beri hayal ettiğim şeylerden birini daha yapıyordum o anda! 66 derece 33 dakika! Kuzey Kutup Dairesi! Gemimizden bir düdük sesi yükseldi, anıtın tam yanından geçtik ve sonra ada yavaş yavaş ardımızda kaldı. Deniz gri, gökyüzü gri ve hava yağışlıydı ama benim içimde gökkuşakları oluşmuştu mutluluktan!


Böyle bir duygusal anı, ünlü Kuzey Burnu’nda da yaşadım. Kimileri Avrupa’nın en kuzey noktası diyor ama başka yerlerin koordinatlarını öne sürerek buna katılmayanlar da var. Yine de 71 derece 10 dakika 21 saniye Kuzey ile benim bugüne kadar ulaştığım en kuzey noktaydı burası! Oradan 90 derece Kuzey Kutbu’na sadece 2000km kaldığını düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu! Normalde her zaman çok rüzgarlı ve kapalı olan Kuzey Burnu bizi o gün pırıl pırıl bir güneş ve neredeyse rüzgarsız bir havayla karşıladı. Deniz masmavi ve sakindi 307 metre aşağıda. Pusulamla kuzeyi tam olarak belirledikten sonra ufuk çizgisine diktim gözümü! O suları aşmaya cesaret eden, 90 dereceye gitmeyi kafaya koymuş nice insanı ve onların hikayelerini düşündüm uzun süre. Amundsen, Nansen, Nobile… Kimi o uğurda canını vermiş nice insanın hatırasına birkaç dakika sessiz kaldım. Kuşları, dalgaları ve rüzgarı dinledim. O boş denizi seyretmek gerçekten beni çok ama çok etkiledi.


Bir başka heyecan verici an ise, normalden çok erken başlayan Kuzey Işıkları -Aurora Borealis- olayına tanık olduğumuz andı. Aslında günlerin daha kısa, gecelerin daha uzun ve havaların çok daha soğuk olduğu zamanlarda gözlenen bir doğa olayı bu. Güneşten kopup dünyamızın atmosferine giren partiküller,kutupların etrafında bir taç gibi –corona deniyor- toplanırlarlar, yani polarize olurlar. Bu partiküller atmosferin bileşenleriyle reaksiyona girer ve ortaya gecenin karanlığında gözlenebilen bir ışık gösterisi çıkar. İşte buna tanık olduk! Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyindeki en büyük şehir olan Tromsö’yü gezerken o akşam Kuzey Işıkları görülebileceğine dair bir haber aldık.  Tromsö’de Arktik coğrafya üzerine çalışmalar yapan araştırma merkezleri, üniversiteler ve POLARIA Kutup Araştırmaları Merkezi var. Benim de derlemiş olduğum bilgilere göre Tromsö, bu fenomenin en iyi gözlendiği yerlerin başında geliyordu. Bunun üzerine buz gibi havaya, derimizi delip geçen kuzey rüzgarına rağmen, gecenin karanlığında bekledik. Ve ödülümüzü aldık!!! Önce hafiften başlayan aydınlık noktalar çok geçmeden bir ışık seline dönüştü. Gökyüzü dalgalanan ve sürekli şekilden şekile giren, bazen meteor yağmurlarına bazen de havai fişek patlamalarına benzeyen ışık demetleriyle doldu. Bir ara tam tepemizde bir göz oluştu sanki ve o merkezden yayılan ışıklar tüm gökubbeyi doldurarak bizi tamamen ışıktan oluşan devasa bir çadırın içine alıverdiler. Önce heyecandan bağırıp durduk çocuklar gibi ama çok geçmeden büyülenmiçcesine sesimiz soluğumuz kesildi. İçimin ürperdiğini hatırlıyorum. Sanki inanılmaz bir bilimkurgu filminin içine alınmış gibiydik! İki saatten fazla sürdü bu gösteri ve daha önce bunu yaşayanların söylediklerine göre, o akşam görülen ışıklar olağanüstüymüş! Bu da bizim şansımız oldu!
Bir hafta boyunca Norveç’in kıyılarında kuzeye seyahat ettik. Hem kuzey denizlerini hem de şehirleri, köyleri, adaları ve kimselerin göremediği fiyordları tanıdık. Güzel bir deneyim oldu, bu kadarını hiçbirimiz hayal bile etmemiştik. Yeniden döneceğim zamanı şimdiden iple çekiyorum doğrusu…


Yollarda görüşürüz…


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...