Eylül...

Ne kadar uzun bir ara olmuş yine... Ne kadar ihmal etmişim sevgili blogumu... Ahh ahh!!! Kızıyorum kendime ama bir yandan da hayatımın deli akışı içinde böyle aralar olabileceğini hatırlayıp, sakinleşiyorum. 
Temmuz ayında yazdığım en son yazıdan sonra epeyi değişiklik oldu yine. Özetleyecek olursam:

  • Bodrum'dan planladığımızdan erken döndük. Osman oruç tutuyordu ya, Bodrum'un sıcagı ona iyi gelmedi. Benim de zaten İstanbul'a bir toplantı için günübirlik gelip gitmem gerekiyordu. Osman'a haydi İstanbul'a dönelim dedim. Çok sevindi ve hemen ertesi gün toparlanıp İstanbul'a döndük. Açık konuşayım bana da iyi geldi buraya dönmek. Arkadaşlarımı özlemişim, şehri özlemişim, Şişli evimizi özlemişim. Hiç üzülmedim döndüğümüze. 
  • Endonezya turuna gittim. Yaklaşık iki haftalık uzunca bir seyahati, son derece başarılı bir şekilde bitirip, evime geri döndüm. Gelenler içinde sevgili dostların da olması, bana kendimi çok rahat hissettirdi. Güzel sohbetler oldu, paylaşımlar kaliteliydi. Gördüklerimiz çok etkileyiciydi. Çok şanslıydık zira Toraja'da müthiş cenaze törenlerine denk geldik yine. O yörenin gömü adetleri ve cenaze gelenekleri o kadar çarpıcı ki, gruptaki herkes çok etkilendi. Oraya giderken yaptığımız 10 saatlik yolculuk bile canımızı acıtmadı. Herkesin ortak fikri BU YOLA DEĞER oldu.
  • Turun sonunda eve dönmek her zamanki gibi büyük ödüldü benim için. Havalimanında Osman karşıladı yine. Grubu servisle yolladıktan sonra, havalimanındaki Starbucks'da oturup birer kahve içtik. Ben turun ana hatlarını oracıkta anlattım, o da bana anlattı neler yaptığını. Bu ritüel çok hoşuma gidiyor. Eve dönmeden, hayatın akışına katılmadan önce, orada, hemen havalimanında durup, birbirimizle hasret gideriyoruz. Sonra taksiye atlayıp eve döndüğümüzde, koşturmaca başlıyor yeniden.
  • Ankara'dan Osman'ın can dostu Gülgün geldi. Eylül'ün güzel havalarını fırsat bilip harika geziler yaptık. İstanbul'un eski mahallelerinden yürüyerek harika yerler gezdik. Bir gün şu rotayı yürüdük: Süleymaniye - Beyazıt meydanı (cami gezildi) - Sahaflar - Kapalıçarşı - Mahmutpaşa - Tahtakale - Mısır Çarşısı - Eminönü - Galata Köprüsü - Karaköy - Bankalar Caddesi - Kamondo Merdivenleri - Galata - Doğan Apartmanı - Tünel.... Hepsini yürüdük. Müthiş bir deneyim oldu. Yürüyerek insan çok daha farklı algılıyor etrafını. 
  • Harika sergiler izledik: Pera Müzesi'nde, 9 Eylül Üniversitesi öğrencilerinin işlerinden oluşan bir sergi var, hepimizin yüreğine su serpildi sanki. Bu kadar aydın ve açık fikirli gençlerin oldukları bir ülkede karanlık kolay kolay çökmez dedik kendi kendimize. Fakan o serginin ardından Koç Vakfı'nın İstanbul Araştırmaları merkezindeki Köy Enstitüleri sergisi, bizi yeniden yasa boğdu. Türkiye inanılmaz bir atılım yapmış sadece 14 yıl içinde ama sonra bir anda treni kaçırmış siyaset sebebiyle. Öyle fotoğraflar vardı ki, insan inanamıyor gerçekten. Kızlar erkekler beraber kayak yapıyorlar. El sanatları almış yürümüş. Fakir köy çocuklarının elinde kemanlar, mandolinler. Bandolar kurulmuş, fotoğraflarını gördük. Ama sonra ne olmuş? Hepsi elden kayıp gitmiş... İnsan üzülmesin de ne yapsın? Bildiğim kadarıyla buralarda komünist yetiştiriyorlar diyerek, Amerika'nın baskısıyla kapatılmış enstitüler. ve köylümüz bir kere daha kendi kaderine, kendi karanlığına itilmiş. Kızların kafaları yeniden kapatılmaya başlanmış. Ve bugün geldiğimiz nokta da belli zaten, konuşmaya gerek yok fazla... 
  • Yemekler yedik dışarıda... İstanbul Modern'in içindeki restoranda, beyaz ve siyah pirinçle yapılan mantarlı pilavı lütfen deneyin. Uzun zamandır yediğim en lezzetli şey. Bir de Pera Palas'ın karşısındaki MEZE adlı restoranda, istiridye mantarı içinde balık mezesini tadın. Ölümcülll!!! Bir de közlenmiş yeşil biber içine doldurulmuş taze lor ve mango mezesini tadın. Bittim bittim!!! Ahh diyette olmayacaktım ki!!!
  • Yaa eveeeettt... Bildiğiniz anlamda diyete başladım. Kibrit kutusu beyaz peynir ve kızarmış ekmek falan da var yani... Ama üzerimde birikmiş her türlü ağırlığı atabilmemin yolu disilinli bir yoldan geçiyor ve ben bu disiplini kendi kendime sağlayamadığım için, yine sevgili NESRİN'in kapısını aşındırmaya başladım. Çok mutluyum!!! 
  • İki defter tutuyorum: Biri Julia Cameron'un The Artist's Way kitabından esinlenerek başladığım SABAH SAYFALARI'm ve diğeri de gelecek sene MAYIS ayında yapacağım CAMINO DE SANTIAGO yolu'na hazırlık amacı taşıyan MOR SAYFALAR... Her ikisi de güzel gidiyor. Hele SABAH SAYFALARI'mı yazamasam bir şey eksik kalıyor içimde. O kadar alıştım ki, sabah uyanır uyanmaz aklıma ilk gelen şey bu oluyor. Elle yazmak resmen hipnotize edici bir şey ve bağımlılık yapıyor. Üstelik çok da hoş bir duygu. Sayfaların yavaş yavaş dolması, dolarken yumuşaması, hafifçe kabarması...Deftere yazmak çok bambaşka bir duygu...
  • Bugün Türkan'ların atölyesine gideceğim. Resimle olan inişli çıkışlı ilişkime fırsat varken eğilmek istiyorum artık. Ne çıkacak bilmiyorum ama her ne çıkarsa, bana iyi gelecğei kesin...
Eveeeettt... Eylül geldi... Sonbahar kokuları doldurdu İstanbul'u ama EGE'de hala yaz olduğunu biliyorum. Bir iki hafta içinde, Osman'la 5 günlük bir Ege kaçamağı yapacağız inşallah. Yazı orada bitirmeyi umuyorum. 
Yukarıya koyduğum fotografı turdaki dostlarımdan Melih Anık çekmiş... Sağolsun... Turdayken bulabildiğim yazı anlarından birisi bu sayede kayda geçti... Teşekkürler ve sevgiler Melih Anık!!!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri

Kadınsal Durumlar Ekibi' ne İthaf

Bodrum Haikuları