20 Aralık 2010 Pazartesi

Doğumgünümün Ardından


Valla öyle uzun ve süslü sözlere gerek yok: Dün benim doğumgünümdü. Geldi ve geçti...Facebook üzerinden pek çok dostum ve arkadaşım iyi dileklerini yolladılar, bazı çok yakın dostlarım - onlar kendilerini iyi bilirler- telefon açıp en detone sesleriyle "Happy Birthday To You" şarkısını söylediler. Akşamında da can dostlarımla birlikte "süpper şahane" bir yemek yedik. Daha ne olsun?

Dün akşam ve gün boyu bunlar olurken, kafamın bir köşesi sürekli olarak hayatı anlamlı kılan şeylerle ilgiliydi. Bence hayatı anlamlı kılan şeylerden en önemlisi, dostlarla birlikte yaşanan bu özel zamanlar. Geçen haftalarda hastalanıp evde kaldığımda, bunları düşünecek zamanım da oldu. Hayatımın sürekli bir koşturmaca içinde geçtiğini farkettim. Evet, yaşadığım hayatı çok seviyorum, özellikle işimi çok seviyorum ama arada bana ve "gerçek" hayata kalan zaman o kadar sınırlı oluyor ki, biraz o gerçekliği ıskalıyormuşum gibi hissediyorum.

İnsan değişiyor. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Hep dediğim gibi her saniye moleküllerimiz değişiyor, nasıl değişmeyelim ki? Büyüyoruz, bir sürü şey yaşıyoruz, hayatın akışı içinde kimi zaman kuvvetli akıntılar bizi oradan oraya sürükleyiveriyor. Karşı koymak istesek de değişim kaçınılmaz oluyor. Galiba ben de büyüdüm ve değiştim. Artık yaşamdan istediklerim, bundan dört beş sene önce istediklerim değil, farkındayım... Şu anda en çok ihtiyaç duyduğum şey dinginlik! Dümdüz bir deniz olsun istiyorum hayatım. İçim de dümdüz olsun ve ben cam gibi yüzeyde kendi yansımamı seyredeyim istiyorum. Kendime ayna olmak istiyorum. İçime dönmek ve orada kalmak istiyorum.

Memleketin hay huyu çok yoruyor beni. CHP kongresi bile yordu beni, düşünün gerisini... TVde haberleri seyrettiğim zaman yoruluyorum. Başta başbakanımız olmak üzere bütün politikacılar orada ve hepsi de kocaman seslerle birbirlerine laf atıp duruyorlar. Seviye İLKOKUL!!! Tartışma ve açık oturumları seyretmiyorum. Diziler zaten berbat!!! Senelerdir seyretmiyorum... Züppelikten değil, yoruluyorum... Hep bir entrika, hep bir ağlama, feryat figan... İçim kaldırmıyor.

Bir hayalim var: Kathmandu yakınlarındaki manastırıma gidip, haftalık sessizlik meditasyonlarına katılmak! Ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum ama gerçekten bu hayal beni ayakta tutuyor son zamanlarda.

Yine de hayatımda şahane şeyler olmuyor değil. Geçen hafta yıllardır görmediğim iki dostumu yeniden buldum. Bütün ortaokul ve lise yıllarımı birlikte yaşadığım iki özel kadın hayatıma yeniden girdiler. Merkür'ün terste olduğu zaman sıkça olur böyle şeyler. Eski dostlardan haber alırsınız, karşılaşırsınız...Ama bu seferki resmen hayatımın orta yerine bomba gibi düştü. Nefis oldu nefis!

Neyse, konunun en başına dönecek olursam, dün doğumgünümdü. Kırklı yaşlarım da birer birer geçiyorlar. Otuzlu yaşlarımın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştım ve kırk yaşına girdiğimde şöyle demiştim: KIRKLI YAŞLARIM BÖYLE OLMAYACAK! Henüz tam anlamıyla başaramadım ama doğru yolda olduğumu biliyorum:))

Hoşgeldin 43:))

14 Aralık 2010 Salı

Vize Almak İsterseniz Diye...

Adını vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinin Schengen vizesi için istedikleri:
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...

10 Aralık 2010 Cuma

Hayal...


Bir yer hayal ediyorum.

Şelalelerin gürül gürül, ormanların koyu yeşil, denizlerin derin mavi olduğu bir yer... Dış dünyaya kapanıp kendi içime açılabileceğim sessiz bir yer. Öyle sessiz ki kalbimin pompaladığı kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı sesi bile duyabileceğim bir yer... Kendimle yüksek sesle konuşabileceğim, hatta kocaman haykırabileceğim bir yer... Yüreğimde zamanın açtığı gedikleri ve boşlukları, derin nefeslerle doldurabileceğim bir yer... Kayıplarım için "gerçekten" yas tutup ağlayabileceğim bir yer... Gözyaşlarım bittiğinde yüzümü yıkayıp tazelenmek için sularında arınacağım bir yer... Uzun uzun, yalınayak yürüyebileceğim yemyeşil yumuşacık çayırların ve toprak patikaların olduğu bir yer... Tabiatın içine karışabileceğim ve pagan köklerime dönebileceğim bir yer...Mevsimlerin akışını, döngüsünü hissedebileceğim, görüp koklayabileceğim bir yer... İçimi dinleyerek kendimle dertleşebileceğim bir yer... Kadim zamanlar bilgeliğimin aslında hala içimde bir yerlerde durduğunu farkedip ona yeniden dokunabileceğim bir yer... O bilgeliğe, o bilgeye, o bilgiye koşulsuz şartsız teslim olmayı öğrenebileceğim bir yer... İçimde derinlere kök salmış ve artık taşlaşmış dünle, kalbimi sıkıştırıp duran kaypak ve şüpheci yarını yerlerinden söküp, onların yerine tüm ihtişamıyla bugünü koyabileceğim bir yer... Şimdinin gücünü sonsuzluğuma katabileceğim bir yer...

İşte, böyle bir yer hayal ediyorum...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hastalık Durumları - Bölüm II

Biraz yazı dizisi gibi olacak ama hastalık devam ediyor ve ilk günlerdeki yüksek ateş artık geçmiş olsa da hala hayata dönüş operasyonu yapabilmiş değilim. Evde mıyıl mıyıl oturuyorum. Pazartesi sabahı, günlerdir geçmeyen başımın ağrısı artık canıma tak edince, son blog yazımdan hemen sonra, hastaneyi arayıp, ilk müsait kulak-burun-boğaz doktorundan randevu aldım. Saat 10.00da doktorun karşısında oturmuş, haftanın özetini veriyordum.
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalardır taş taşımışım da, Çin Seddi'ni inşa etmişim gibi bir haldeyim. Salondan mutfağa geçerken nefes nefese kalıyorum HALA! Pazartesi sabahı doktorun verdiği yeni ilaçların arasında, bir de durumuma uygun nitelikte ağrı kesici olduğundan, artık başım ağrımıyor. Bu iyi bir şey, çünkü artık kitaplarımı çok daha rahat okuyabiliyorum. Belki yarından itibaren, ders bile çalışabilirim. Şubat ayındaki Rajastan turunun notlarını hazırlayabilirim mesela. Bu arada Shantaram bitti bitiyor. Bugünlerde İdefix'ten ısmarladıklarım da gelir herhalde. Okumakta olduğum diğer kitap Food Energetics, müthiş bir araştırma kitabı. Yiyeceklerin ruhsal-duygusal-besleyici özelliklerini anlatıyor. HIZLI ya da YAVAŞ yiyecekler diye bir ayrım olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama şimdi biliyorum ve eğer bunların dengesini tutturamazsam ben de hızlı ya da yavaş olmaya eğilimli olurmuşum; bunu da öğrendim:))Hep aynı tür yiyecekleri bedenine alan, alıştığı modelin dışına çıkmayan veya fanatik vejetaryan-vegan-frutaryan- çiğ gıdacı takılanların eninde sonunda dengeyi yitirip, nasıl çamurlara saplandığını anlatıyor. Dengeli Beslenme denen şeyin, sadece kaloriler, yağ oranları, şu kadar sodyum, bu kadar potasyum v.s gibi sayılara dökülen değerler olmadığını ve hatta aslında bunların dışındaki boyutun daha önemli olduğunu söylüyor. İnsanların yemek seçimlerine bakarak, neredeyse kişiliklerini okuyor. Meraklısına hitap edecek türde, bence kayda değer bir başvuru kitabı... Tabii bir de işin eski zaman bilgeliği kısmı var ki, beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Daha henüz oralara gelmedim, bakalım kadim öğretiler ne diyor bu konuda? Bu arada konu ilginizi çekerse kitabın yazarının sitesine tıklayın: www.stevegagne.com
Evde olmak güzel, okumak güzel, yazmak güzel... Bir de kitabımı toparlayabilirsem, nefis olur ama bende bir tembellik, bir yaydırmaca... Neyse, her şey zamanında! Şimdi dinlenme ve hücrelerimi yenileme zamanı. Yorgun bedenimi serme zamanı... Paul Lafargue'a selam olsun: TEMBELLİK HAKKI'mı kullanma zamanı...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Hastalık Durumları

Vee tam da Shantaram'lık bir durum oldu ve ben Güney Hindistan'a gidemedim. Tura bir gün kala, ateşim 39.5'a fırladı. İlaç aldığım halde düşmedi. Bunun üzerine sabah kendimi Amerikan Hastanesi'ne attım. Serum takıldı, ateş düştü. Bana bakan doktor net konuştu: Gidemezsin!!! Bu kadar yüksek ateşe neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Gidersen zatürreye çevirir. En az beş gün yatacaksın. Eğer evde yatacaksan çıkmana izin veririm yoksa burada yatacaksın! Beynimden vurulmuşa döndüm. Güney Hindistan'a Faruk Bey'le gitme şansımı tepmek zorunda kaldım ve tıpış tıpış eve geldim. Ateşim yine fırladı ve iki gün boyunca 39'larda seyretti. İşte o ateşin yarattığı inanılmaz yorgunluğu hala atabilmiş değilim. Evdeyim. Yaptığım en fazla hareket yatak odasından salondaki üçlü kanepeye kadar yürümek. Bunu yaptığımda bile nefes nefese kalıyorum.
Son haftalarda üst üste olaylar yaşadım. Önce İtalya'da çantamın çalınması ve acentanın tur avansı da dahil olmak üzere para, opera biletleri, pasaportum, nüfus cüzdanım ve kredi kartlarım gibi herşeyimin gitmesi, ardından bir koşu Ankara'ya gidip, bir günde pasaport çıkarma macerası -ki beni tüketti- , sonra bu beklenmedik hastalık ve Güney Hindistan'a gidememek... Biraz fazla geldi üst üste...
Bir şeyler oluyor yine galiba. Yıldızlarda bir hareketlilik var herhalde. İnşallah en kötüsü geçmiş, bitmiştir.
Bu hastalık günlerimde evde kalınca, ilk günlerde hiç bir şey yapamadım. İnternete girip mail kontrolü bile yapacak gücüm yoktu. Konsantrasyonumu toparlayamadığım için, kitap da okuyamıyordum. TV'nin karşısında aptal aptal uzanıp, her türlü saçma Sit Com'u izledim. Aldığım ilaçlar uyku yapıyordu, bol bol uyukladım. Nuriye Hanım tam bir anne şefkatiyle şımarttı beni. Hayatımda hiç içmediğim miktarda su içtim. Baş ağrım hiç ama hiç geçmedi. Hala devam ediyor. Bakalım daha ne kadar sürecek?
Bu arada nefis bir içecek tarifi: Ihlamur, çubuk tarçın, gül, elma kabuğu, limon parçaları...Güzelce demleyin. Süzüp için. Sıcak hatta oda sıcaklığında bile içilebiliyor. Durup durup bunu içtim. Normal çayı istemedi vücudum nedense...Oysa hayattaki en büyük dualarımda biri "Allahım beni çaysız bırakma"dır. Buna rağmen bu sefer içemedim. İstemedi bünye...
Şimdi Shantaram'ı okumaya devam ediyorum. 900'e sayfaya yakın kitap, öyle hop diye bitmiyor tabii ki. Arada Elif Şafak'ın FİRARPEREST'ini okudum bitirdim. Sanırım gazetelere yazdıklarını toplamış bir kitapta. Deneme tadında...Zaten oldum olası deneme severim...Bir çırpıda okudum ve yine Elif Şafak'ı ÇOK KISKANDIM. Kim ne derse desin, ben bu kadını yetenekli buluyorum. Dili kullanma tarzı hoşuma gidiyor. Evet, Osmanlıca hayranı ve evet, cemaat destekli. Evet, DİŞİ ORHAN PAMUK olmak istiyor. Evet, polemiklerle besleniyor. Hepsini biliyorum ama bunlar onu beğenmeme mani olmuyor. Kocasına gıcık oluyorum, önüne serilen imkanları kıskanıyorum, güzelliği neredeyse içimi acıtıyor. Ama yine de okurken "Vay anasınıi ne güzel yazmış" demekten başka şey gelmiyor elimden. Aşk nefret ilişkisi benimkisi. Yeni romanını da heyecanla bekliyorum açıkçası. Bakalım, ne zaman çıkacak?
Neyse, okumayı sürdürdüğüm bir başka ilginç kitap ise FOOD ENERGETİCS. Yiyeceklerin ruhsal, duygusal ve besleyici güçleri hakkında yazılmış kapsamlı bir çalışma. Okurken hem çok büyük keyif alıyorum hem de bir çok şey öğreniyorum. Ne mutlu!
Şimdilik bu kadar. Bakalım daha kaç gün evdeyim?