Kaşifler Limanı Lizbon
1994 yılının Ocak-Nisan ayları arasında, 3 ay Lizbon’da
kalıp Portekizce öğrenmiştim. Sonra yolum bir defa daha düşmesine ragmen,
kaldığım o üç gün içinde oradan oraya koşturmaktan, hiçbir şey anlamamıştım
Lizbon’dan. İlk gidişimin 20. yıl dönümünde
yolum yine bu güzel şehre düştü ve ben hem hatıralar arasında gezinirken
duygusal anlar yaşadım, hem de o günden bugüne ne değişiklikler olmuş bunları
gözlemleme fırsatı buldum.
Bu sefer mesleki değildi Lizbon’a gidişim, dolayısıyla
sorumlu olduğum bir grubum yoktu. Sadece ben ve eşimdik. Geçtiğimiz Ekim ayının
sonlarında, geçerliliğini yitirecek olan millerimizle, THY’den ödül bilet
alarak uçtuk. Hatta, güzel de denk geldi, çok az bir farkla, ekonomi sınıfı
yerine business sınıfından bilet bulunca, seyahat iyice konforlu bir hale
büründü. Aslında Avrupa destinasyonları içinde uzun sayılabilir Lizbon uçuşu.
Ne de olsa kıtanın en batı noktasına uçuyorsunuz. Giderken neredeyse beş saate
yakın sürüyor. Uçuşun sabahın çok erken bir saatinde olmaması da, hoşuma
gitmedi değil! Business kontuarlarından hızla yaptığımız bilet ve bagaj
işlemleri sonrası, yine hızlıca, Business yolcuları ve THY/Star Alliance Elite
Plus kartı sahiplerinin kullandıkları özel alandan, direkt Lounge İstanbul’a
girdik. Hep gülerek derim zaten: Bu keyfi
ve rahatlığı yaşadıktan sonra, ekonomiye dönüş zor oluyor… Bu arada malum, İstanbul Lounge gittikçe büyüyor.
Eklenen alanlarla dünyanın sayılı dinlenme, bekleme ve hatta eğlenme
alanlarından bürüne dönüşmüş durumda. İkramda da kusur edilmiyor, hatta 5
yıldızlı otel konforu var dersem de yanlış söylemiş sayılmam.
Sakin ve huzurlu bir uçuştan sonra, pırıl pırıl bir havada
Lizbon’a indik. Lizbon Portela Havalimanı, Portekiz’in ana kapısı olarak kabul
ediliyor. Güney Avrupa’nın en büyük havalimanlarından biri olan Portela
Havalimanı’nın iki pisti var. Resmi internet sitesine baktığımda, 2013 yılında
13milyon yolcuya hizmet vermiş olduğunu öğrendim. Şehir merkezine sadece 7 km
uzaklıkta olduğu için, ulaşım da çok kolay. Varışta taksi, dönüşte ise şehrin
ana arterinden geçen belediye otobüsü seçeneklerini kullandık. Taksinin rahat
olacağı muhakkak da belediye otobüsü de hiç fena değildi.
Portekiz küçük bir ülke ama tarihle biraz içli dışlıysanız,
dünyanın en büyük ve zengin sömürge imparatorluklarından birini
Portekizliler’in kurmuş olduklarını hatırlarsınız. 14. Yüzyılın sonlarında, Denizci Henrique
olarak bilinen krallarının öngörüsü ve desteği ile dünyaya açılmaya başlayan
Portekizli denizciler, bir sonraki yüzyılda Keşifler Çağı olarak adlandırılan
çağı başlatan en büyük güç olmuşlar. Bu dönemde Macellan dünyanın çevresinde
turlamış, Vasco da Gama Afrika’nın en Güney ucu Ümit Burnu’nu dönüp Hindistan’a
ulaşmış, yine bir başka Portekizli Pedro Alvares Cabral, Güney Amerika’ya ulaşıp, Brezilya’yı Portekiz’e
bağlamış. 15. ve 16. yüzyıllarda Portekiz’I tam bir dünya imparatorluğu olarak
görüyoruz. Nitekim Asya, Afrika, Güney Amerika ve hatta Okyanusya’ya kadar
uzanan bir coğrafyada, Portekiz, hem ticaret imtiyazları elde etmiş, bir sonraki
adımda da varlık gösterdiği coğrafyaları tamamen kontrolü altına alıp resmen kendine bağlamıştır. Ancak
16. Yüzyılın sonunda İspanya’yla, İngiltere’ye karşı yapılmış yanlış ittifak,
ardından 1755’teki Büyük Deprem, bunu
takip eden yıllarda sadece Avrupa’nın değil, bütün dünyanın dengesini altüst
eden Napolyon Savaşları sonucu, neredeyse bütün kolonilerini kaybeden Portekiz,
1986’da Avrupa Birliği’ne katılana kadar, kendi yalnızlığına gömülmüş bir
şekilde yaşamıştır. Tabii 1974 yılına kadar süren 40 yıllık Salazar diktasından
bahis bile etmek istemem!
Lizbon bana, Portekiz’in bir deniz ve keşifler ülkesi olduğu
zamanları hatırlatır hep. Hep o büyülü zamanların peşine düşerim gezdiğim
yerlerde. Çocukluğumun kahramanlarıdır o kaşifler benim için. Bilinmezlerin
peşinde, ucu bucağı görünmeyen sonsuzluklara yelken açan denizcilerin
figürleri, hep hayallerimi süsler hala. Hep düşünürüm: Hiç mi korkmadılar
giderken? Hiç mi ailelerinden ayrılırken, acaba
bir daha onları görebilecek miyim diye düşünmediler? Avrupa’nın en batı ucu
CABO DA ROCA’da, yine okyanusu seyrederken, bu sorular geçti aklımdan. Rüzgarın
her şeyi havalara savurduğu kayalıkların tepesinden, nefes alıp veriyormuş gibi
bir kabarıp bir inen okyanusa bakarken, fotoğraf makinamı iyice ufuk çizgisine
zoom yapıp, bir süre oradan seyrettim denizi. Herhalde sadece bunu gördüler
Macellan’ın denizcileri… Ya da Cabral’ın… Ya da Cenevizli Colomb’un… Anakarayı
arkalarında bıraktıktan sonra günlerce bu maviliğin içinde kaldılar sadece. O
duyguları anlamaya çalışmak bile çok zor! Ben de yelken yaptım, denizlere
açıldım. Yaz veya kış zamanı Ege’de Akdeniz’de günlerce seyahat ettim ama kara
parçası görmediğim hiçbir an bile olmadı! Hep bir yerlerden kerteriz alabildim.
Başım sıkışırsa, karaya çıkabileceğimi hep bildim. Fırtına koptuğunda en yakın
burnun kuytusuna sığındım ama ya onlar? En yakın kara parçasından günler hatta
haftalar önce ayrılmışken, fırtına koptuğunda ne yaptılar, ne hissettiler
acaba? İşte seneler sonra yine CABO DA ROCA’dan Atlas Okyanusu’nu seyrederken
bu sorular gelip geçti içimden. Rüzgara karşı sessizce oturdum dakikalarca…
Sonra da denizde yaşamını yitirmiş tüm ruhlara kendimce bir dua gönderip,
yoluma devam ettim.
Bu seferki Lizbon gezimizde, bol bol tramvaya bindik. Hele
ünlü 28 numaralı tramvay! Ben orada yaşarken böyle bir çılgınlık yoktu, çünkü
bu kadar çok turist yoktu etrafta ve uçakların biri inip biri kalkmıyordu
henüz. Şimdi, dedim ya, tam bir çılgınlığa dönüşmüş durumda. Yerliden çok
yabancı gezmen, sabahın erken saatlerinden itibaren başlangıç durağında
birikip, şehrin yokuşlarla dolu daracık sokaklarından geçerek, gerçekten de
harika bir tur yapan bu tramvaya binmek için birbirleriyle yarışıyorlar artık.
Eskiğimiz kalmasın dedik ve biz de bu tramvaya –itiraf ediyorum defalarca- binip
gezip dolaştık sokakları. Müthiş bir keyifti gerçekten. Gidecek herkese bu
tramvayı hararetle tavsiye ediyorum. Tabii yer bulup oturabilmek büyük şans,
onu baştan söyleyeyim!
Lizbon da tıpkı İstanbul ve Roma gibi yedi tepe üzerinde
kurulmuş. Ufak parke taşlarıyla kaplı yokuşlar, mutlaka, LARGO denilen
meydancıklara açılan daracık sokaklar, kimsenin kesmeyi aklına bile getirmediği
kocaman ağaçlarla dolu uygar parklar, Akdeniz ikliminde olduğumuzu hatırlatan
harika palmiyeler, açık kapılardan dışarıya taşan mis gibi kahve kokusu, binbir
şekilde pişirilen BACALHAU balığı, yani morina ve üzerine bolca tarçın
serpilerek gövdeye indirilen altı milföy hamuruna benzeyen ve içi vanilyalı
krema ile dolu, fırınlanmış PASTEİS DE NATA tatlısı… İşte Lizbon sokakları en
çok bunlarla dolu…
İstanbul’a benzetenler de vardır Lizbon’u. Aslında haksız da
sayılmazlar çünkü şehrin ortasından TAGUS nehri geçiyor. Avrupa’nın pek çok
nehri gibi boz bulanık bir su değil, pırıl pırıl mavisiyle, gerçek bir nehir
bu. Üzerindeki asma köprüsüyle biraz İstanbul’u, bizim Boğaz’ı andırıyor
gerçekten. Nitekim, ben de eskiden, evimi özlediğim zamanlarda, kıyıya inip,
köprüyü ve kıyıları uzaktan seyredip, İstanbul’da olduğumu hayal ederdim. Sonra
aynı şeyi, Lizbon’u özlediğimde İstanbul’da yaptım…
Gezilecek çok yer var tabii. Ben olsam önce ALFAMA’dan
başlardım. Eski Lizbon’un en eski mahallelerinin olduğu yer ALFAMA. Günün hemen
her saatinde gölgeli olan daracık sokakları, Gotik SE Katedrali, Aziz Antuan
Kilisesi, şehre tepeden bakan ve temeli Romalılara kadar uzanan Aziz George Kalesi, bir günlük gezmeye yeter
miktarda malzeme veriyor zaten. Akşamüstü saatlerini ise mutlaka PORTAS DO
SOL’da, ya beyaz minderleriyle çok havalı, şık bir kafede ya da bizim
yaptığımız gibi, manzaralı kaldırıma kurulu sokak kahvesinde geçirin derim.
Hayatta kahve içmeyen eşim bile, o sokak kahvesinin sütlü kahvesini o kadar çok
sevdi ki, bir haftada üç kere oraya gittik. Biz böyleyiz biraz…Bir şeyi veya
bir yeri çok beğendiysek, yine oraya döneriz. Başka yerler aramaya kalkmayız
çünkü hiçbiri o çok beğendiğimiz yer gibi olmaz nedense. Ve hep pişman oluruz,
keşke bizim oraya gitseydik diye… Hele o turistik kitaplar var ya, hani şunu
yapın, bunu edin, görülecek 10 yer, top ten listeler falan, onlar hiç bize
göre değil zaten! Bir şehri, sadece görülecek tarihi yerler, kiliseler ve
müzelerden ibaretmiş gibi sunan kitaplara hiç itibar etmeyiz biz. O kitaplarda
yazılı listelerin hiçbirini tam olarak bitirememişizdir ama, koşturmadan,
kendimize göre, harika geziler yapmışızdır her seferinde. Bu sefer de aynı şeyi
yapıp, o güzelim terasta, o lezzetli kahveyle, elimizde kitabımız, yüzümüzde
ılık rüzgar harika akşamlar geçirdik.
BAIRRO ALTO ise, Türkçe’ye tercüme edecek olursak, Yüksek
Mahalle, özellikle son yıllarda hem nitelikli gece hayatı, hem kaliteli
butikler, sanat galerileri ve yine son derece kendine has sokaklarıyla şehrin
en güzel köşelerinden biri. Hemen altında yer alan şık CHIADO semtiyle
birleştirip gezdiğinizde yine çokca zamanınızı alır. CHIADO’nun en ünlü
kahvehanesi A BRASILEIRA, ne kadar turistik olursa olsun, hala çok şık, hala
çok güzel. Portekiz’in ünlü şairi FERNANDO PESSOA’nın heykeliyle de ünlüdür bu
kafe. Tüm hayatını yalnız başına geçiren bu hüzünlü adamın heykeli, yanına
oturan, fotoğraf çektiren, sarılıp yanağından öpen pek çok kişiyle, eski
zamanların yalnızlığına nazire yapar gibi artık hiç yalnız değil. Günü
bitirmenin güzel bir yolu da, Aşağı Mahalle demek olan BAIXA’da gezinip, PRAÇA
DO COMERCİO, yani Ticaret Meydanı’na inerek, nehrin kenarında, köprü manzaralı
bir köşe bulup, sokak müzisyenlerinin güzel nağmelerine kendinizi bırakmak
olabilir bence. Hava geç karardığı için günler uzun Allahtan!
Anlatacak çok şey var daha ama bu haftalık bu kadar olsun.
Haftaya sizi Lizbon’da biraz daha gezdirdikten sonra, izninizle, kısacık da
olsa, Porto’ya götürmek isterim.
Yollarda görüşürüz…
Himalayalar’ın Ejder Krallığı BHUTAN -2-
Geçen haftaki yazımda Bhutan’ın iki önemli şehrine
uğrayıp,biraz da manastır geleneğinden söz etmiştik. Bu hafta da, izninizle, kaldığımız
yerden devam etmek istiyorum.
Yolunuz başkent Thimpu’ya düştüğünde, etrafı gezip dolaşmak
için bir tam gün rahat rahat yeter. Şehrin en canlı yeri, neredeyse bütün kent
merkezini boydan boya kateden Nordzin Lam caddesi ve burada bulunan Saat Kulesi
Meydanı’dır. Burada hem çok kaliteli oteller, hem de nitelikli el sanatları ve
hatta antika objeler bulabileceğiniz dükkanlar vardır. Ben bu caddeyi ve
meydanı öellikle akşamüstü saatlerinde çok severim zira o saatler halkın akşam
alışverişlerini yapıp evlerine yollandıkları saatlerdir. Sokaklar cıvıl cıvıl
insan kaynar. Renkli giysileriyle kadınlar, kimi artık kot pantolonlu kimi
geleneksel giysileri içinde erkekler, sırt çantalı öğrenciler, köylerine dönme
telaşı içindeki çiftçiler ve kızıl giysileriyle rahipler doldurur sokakları.
Kentin beyaz eldivenli trafik memuru, en fiyakalı haliyle, Thimpu’nun kalbi
sayılan kavşaktaki yerini alır ve bir orkestra şefi gibi o renkli kalabalığı
idare eder. Kalabalık derken tabii öyle gözünüzde büyütmeyin! Ne de olsa sadece
yüzbin nüfuslu bir şehirden bahsediyoruz burada! Fakat yine de son yıllarda,
ülkenin dışa açılma politikası paralelinde, ithalatta bazı kolaylıklar
sağlanmasıyla, motorlu taşıt sayısında önemli bir artış gözlemliyorum. Eskiden
şahsi otomobiller bu kadar çok değildi. Etrafta görülen araçların hemen hemen
hepsi ya resmi ya da toplu taşıma yapan, bizdeki minibüs dolmuşlara benzeyen
araçlardı. Artık hali vakti yerinde aileler, kendi otomobilleri olsun
istiyorlar ve bunlar genellikle yakın komşu Hindistan’dan ithal ediliyor. Araç
demişken aklıma geldi: Eğer yolda BHUTAN1 plakalı bir jipe rastlarsanız,
anlayın ki, kralla burun buruna geldiniz demektir! Olmaz demeyin, benim başıma
iki defa geldi!
Thimpu’dan doğuya yolculuk çok keyiflidir. Önce tatlı bir
rampayla şehirden ayrılırsınız. Kıvrılarak tırmanılan bir tepenin yamacında,
halkın çok sevdiği ve kendisiyle
özdeşleştirdiği Himalaya Servileri arasında, SİMTOKHA Dzong görülür. Bu
dzong’un ülke tarihinde önemli bir yeri var. Bhutan’ın, bağımsız bir krallık
olarak dünya sahnesine çıktığı yıl olan 1907’den itibaren, milli birlik ve beraberlik
duygusunu güçlendirebilmek için, yolu izi olmayan vadilerin içinde
birbirlerinin varlığından bile habersiz şekilde yüzyıllardır yaşamış halk
topluluklarını dil yoluyla birleştirme fikri doğmuş. Bu konuda iyi
yetiştirilmiş öğretmenlere büyük iş düştüğünden, seçilen kişilerin ortak bir
çatı altında eğitilmeleri konusu gündeme gelmiş. İşte Simtokha Dzong, bu büyük
eğitim kampanyasının ve Bhutan dili üzerine yapılan çalışmaların merkezi
olmuştur.
Oradan tırmanmaya devam ederek 3050 metrede bulunan ünlü
DOCHULA geçidine gelirsiniz. Eğer şansınız yaver giderse, yani hava açıksa, buradan
Himalayaların karlı zirvelerini, yemyeşil tepelerin üzerinden seyredebilirsiniz.
Ben çok severim bu geçidi! En yüksek noktada inşa edilmiş 108 stupacık ve
ağaçları donatan beş renkli dua bayrakları, etrafta hem ruhani hem de neşeli
bir atmosfer yaratır. Büyük tütsülüklerde yakılan ardıç dalları, etrafa tatlı
bir odun ve çam kokusu yayarlar. Buradan her geçtiğimde bir dilek tutarım hem
kendim, hem sevdiklerim, hem de ülkem için. Bu yoldan geçen bütün yolcular
mutlaka minik bir mola verip, küçük bir dua anı yaratırlar kendilerine.
Dolmuşlar bile buradaki ana stupanın etrafında bir tur atarak, yola sağ salim
devam etmeyi dilerler.
Bu yolun devamı PUNAKHA vadisine kadar yokuş aşağı ve
virajlarla doludur. Zaten Bhutan’da karayolu demek birbiri ardına virajlara
girip çıkmak demektir. Aslında bu sonsuz sayıda vadilerin arasında asfalt kaplı
bir yol bulabilmek bile mucize! Bundan çok kısa bir süre oncesine kadar bu
yollar bile yoktu! Viraj meselesine gelince… Diyorum ya, dağlardan inip
çıkıyorsunuz, bir vadiden öbürüne atlıyorsunuz… Nasıl viraj olmasın ki? Zaten
Bhutan’da çok sevdiğim bir söz vardır: Bhutan’daki
tek düz yol, Paro havalimanının pistidir!
Bu virajları aşıp da vadi tabanına ulaştığınızda, rakım 900
metrelere indiği için, bitki örtüsünde önemli bir değişiklik görürsünüz. Dev
boyutlardaki kaktüs cinsleri ve harikulade renklerde çiçekler, Himalayaların
alçak ve korunaklı vadilerinde rastlanan mikro-klima bölgelerinden birine
geldiğinizi kanıtlar. Artık sub-tropikal iklim kuşağındasınızdır. Çok severim o
manzaraları… Yamaçlarda oluşturulmuş tarım taraçaları ve rüzgarla dalgalanan
sarı pirinç başakları… Aralarında yüksek çatılı köy evleri… Ve tabii ki mutlaka
vadiye hakim noktalarda konumlanmış irili ufaklı manastırlar…
Bu manastırların içinde, en görkemlisi, başrahip Je
Kenpo’nun kışlık sarayı olarak kullanılan PUNAKHA Dzong’dur. Ülkenin kurucu
babası kabul edilen ZHABDRUNG NAWANG NAMGYEL’in kutsal emanetlerinin de saklandığı
bu önemli manastır, 1637’den 1907’ye kadar Bhutan’ın idari merkezi olmuş.
1907’de modern Bhutan Krallığı oluşunca, başkent Thimpu’ya geçmiş. Yine de
Bhutan’ın manevi gücünün esas olarak buradan geldiğini söylersem yanılmış
olmam. Gelenek olduğu üzere, kışın sertleştiği aylarda, başkent Thimpu’daki
Tashicho Dzong’da yaşayan başrahip JE KENPO, bir merasim ile Thimpu’dan
ayrılıp, aynı virajlı yoldan aşağıya, Punakha’ya iner ve buradaki görkemli
dzong’a yerleşir. Kış bitene kadar orada kalır. Tabii eskiden yolun olmadığı
zamanlarda, kayalık yamaçlardaki daracık patikalardan yapılan bu haftalar süren
zorlu yolculuk, hep büyük bir endişe kaynağı olurmuş herkes için. Bu yolculuk
sırasında kimi zaman hayatını kaybeden rahipler olurmuş. Artık konforlu
araçlarla sadece dört saat süren bu yolculuk, eminim eskisi kadar endişe
kaynağı olmuyordur kimseye.
Bhutan’ın iki önemli nehri PO CHU (Baba Nehir) ve MO CHU
(Ana Nehir), vadinin en güzel yerinde birleşirler. İşte bu noktaya kurulmuştur
Punakha Dzong! Alelade bir seçim olmadığı aşikar! Ve ülkenin bence en görkemli,
en iyi korunmuş ve en iyi bakılan manastırıdır. 2011’de kraliyet düğününe de ev
sahipliği yapmıştı bu güzelim dzong. Geçmişte kimi sel baskınları tarafından
epeyce hırpalanmış olsa da artık nehirlerin ıslah edilmeleri sayesinde o tip
büyük tehlikeler yok gibi duruyor. Ama doğa bu! Ne kadar ıslah edilebilir ki?
Gün gelir, Himalayalardan gürül gürül aşağı inen sular yine gönüllerine göre
davranabilirler elbette…
Her zaman olduğu gibi, bu manastır da tam bir renk cümbüşü
sunar ziyaretçilerine. Sessiz avluları ve huzurlu dua salonlarıyla, bir köşeye
çekilip, kendi içine dönme fırsatı sunar dileyene. Fotoğrafçılar için de belki
de en çok mesai gerektiren manastırdır barındırdığı zenginlikleriyle. Budizmin
simgelerinden banyan ağacı, bu vadinin iklimi sayesinde, bu manastırın giriş
avlusunda en görkemli haliyle yerini bulmuştur. Neden Budizm’in simgesidir bu
ağaç diye soracak olursanız, Buda aydınlanmaya giden meşakkatli yolun sonunda,
bir banyan ağacının altına oturup derin meditasyonuna dalmış ve en nihayet
hakikate erişmişti. İşte bu sebeple, bu arayışın simgelerinden biri haline
gelmiştir bu güzelim ağaç.
İki haftadır anlatmaya çalıştığım gibi, dünyanın en özel, en
kapalı kutu ülkelerinden biridir Bhutan. Her şeyin hızla değiştiği,
aynılaştığı, küreselleşen dünyamızın, henüz küreselleşmeyi –şükürler olsun ki- tamamlayamamış
köşelerinden biridir. Eskisine nazaran
çok daha kolay ulaşılabilir Bhutan’a. Ben genellikle Nepal üzerinden geçiyorum
ama Delhi üzerinden de aktarma yapılabilir. Yeter ki uçuş günleri iyi
hesaplansın. Tabii vize ve otel başvurusunu yapmak için bu organizasyona çok
önceden başlamak gerekir. Rehbersiz gezemezsiniz. Tek kişi bile olsanız size
bir rehber ve bir de şoförlü araç tahsis ediliyor. Öyle kafama esti, haftaya
atlayıp gideyim denilecek yerlerden değildir Bhutan. İşte zaten de bu yüzden
günümüze kadar korunarak gelebildi.
Diyelim yolunuz düştü. Bence kaçırmamanız gereken bazı
şeyler var tabii:
·
Paro Çarşısı’nda gezinti
·
Paro’da ULUSAL MÜZE
·
Paro Rinpung Dzong
·
Okçuluk müsabakası (Ülkenin milli sporu olduğu
için bütün şehirlerde mutlaka müsabaka sahaları oluyor)
·
Peynir sosuyla pişirilmiş acı biber yemeği
HEMADATSİ (Acıyla arası iyi olanlara kesinlikle deneyin diyorum)
·
Yürüyüşle aranız iyiyse, yükseklik korkunuz da
yoksa o zaman ünlü TAKSTANG MANASTIRI, yani KAPLAN YUVASI MANASTIRI gezisini
öneririm. Ama dediğim gibi eğer azıcık yükseklik korkunuz dahi varsa, unutun
gitsin! Çünkü kayalık merdivenlerin tırmanışı ve özellikle de geri inişi bazı yerlerde
gerçekten tüyler ürpertici olabiliyor.
·
THİMPU ana caddede ve Saat Kulesi Meydanı’ndaki
çarşılarda akşam üzeri gezintisi.
Kaçırmayın…Bir kaldırımda durup etrafı seyretmek bile bence büyük keyif.
·
PUNAKHA DZONG
·
Eski dokusunu neredeyse hiç kaybetmemiş, WANGDUE
PHODRANG DZONG.
·
Programınızı yaparken vaktinizi bol
tutabildiyseniz eğer, o zaman mavi çamlar vadisi PHOBJİKA’ya uğramadan
dönmeyin. Burada cenneti bulacaksınız. Hele bir de Kasım ayından itibaren
oradaysanız, o zaman Tibet’ten kışı geçirmek için buraya gelen SİYAH BOYUNLU
TURNALAR’ı gözlemleyebilirsiniz.
Bunlar benim favorilerim. Bir fikir vermesi için ekledim.
Tabii hepimizin deneyimleri farklı olacaktır. Seyahatin güzel yanı da bu değil
mi zaten?
Yollarda görüşürüz…
Not: Bu yazı kokpit.aero sitesinde yayınlanmıştır.
Kokpit.Aero sitesindeki BHUTAN yazım...1. Bölüm
Off Allahım!!! Yine uzun bir ara ve yine disiplinden şaşmış bir İKO!!! İnsanın blogu olur da, bu kadar ara verir mi yazmaya? Eh oluyormuş işte!
Bu süreçte turlarıma devam ettim. Kitaplar okudum. Yazılar yazdım. Ev hayatımın tadını çıkardım. Arkadaşlarımla güzel zamanlar geçirdim. Keyfime göre seyahat ettim. Ve bir de internet sitesinde yazmaya başladım. ... http://kokpit.aero/
Havacılık üzerine hazırlanmış bir site ama beni de dünyanın çeşitli köşelerine pencere açmam için kadrolarına dahil ettiler. Aslında bana da çok iyi oldu çünkü böylece yazma disiplinimden uzaklaşmamış oluyorum. Bu sefer biraz tembellik yapıp, oraya yolladığım bir yazıyı ekleyeceğim aşağıya.
Bu süreçte turlarıma devam ettim. Kitaplar okudum. Yazılar yazdım. Ev hayatımın tadını çıkardım. Arkadaşlarımla güzel zamanlar geçirdim. Keyfime göre seyahat ettim. Ve bir de internet sitesinde yazmaya başladım. ... http://kokpit.aero/
Havacılık üzerine hazırlanmış bir site ama beni de dünyanın çeşitli köşelerine pencere açmam için kadrolarına dahil ettiler. Aslında bana da çok iyi oldu çünkü böylece yazma disiplinimden uzaklaşmamış oluyorum. Bu sefer biraz tembellik yapıp, oraya yolladığım bir yazıyı ekleyeceğim aşağıya.
Himalayalar’ın Ejder Krallığı BHUTAN -1-
İnsanın işi gezmek ve gezdirmek olunca, uçmak, hayatının
doğal bir parçası haline geliyor. Havalimanlarının bitmeyen kontrollerinden
geçip, yorgun argın bindin mi uçağa, bağlıyorsun kemerini, kontrolü bırakıyorsun
kaptanlarına ve arkana yaslanıp keyif yapıyorsun. Biraz da uzunsa yolculuk,
yemekten sonra biraz film, biraz kitap, azıcık da uyku derken bir de bakmışsın,
dünyanın öbür yanına gelmişsin bile! Uzaklar yakın oluvermiş! Bu yüzden
seviyorum uçmayı ve hala her uçuş öncesi heyecanlanıyorum.
Becerebilirsem, mutlaka cam kenarından yer alıp, burnumu
pencereye dayarım merakla. Aşağıda akıp giden manzaraları seyrederken, bir
yandan da uçuş haritasını takip ederek, dünyanın hangi köşesindeyim onu
anlamaya çalışırım. Hah şimdi Ganj’ın
üstündeyim, şimdi Sahra Çölü’nü geçiyoruz, uzakta Etna yanardağı görülüyor
diye konuşurum kendi kendime. Dünya altımda dev bir Mercator Haritası gibi
serilmişken, gündüz uçuşları sırasında ne mümkün başka bir şeyle ilgilenmem! Keyiften
kendimden geçerim adeta.
Ama bazı yerlere uçmayı daha da çok severim. Kalbim daha
hızlı atar, beraberimdekilere sirayet eder bu heyecanım. Uçuşun rotasından
mıdır, inilen toprakların büyüsü müdür tam bilemiyorum ama o diyarlara uçmak
bana mutluluk verir hep. İşte kokpit.areo’daki yazılarıma başlarken, öncelikle
bu yerleri paylaşmak istiyorum sizlerle…
Bu hafta, neresi
olsun, neresi olsun diye düşünürken aklıma gelen cennet köşelerden Bhutan’a
götürmek istiyorum sizleri.
Bundan birkaç sene önce Bhutan dediğimde, çoğu insanın
kaşları havaya kalkar ve Bhutan mı? Orası
neresi? Öyle bir ülke mi var?
diye sorular gelirdi. Şimdi gittikçe azaldı bu sorular. Bu konuda özellikle
sayın Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan Bhutan gezisi
yazısının çok büyük bir payı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
Bhutan, Himalaya Dağları arasındaki bereketli vadilerde
kurulmuş, dünyanın tek Budist krallığıdır. Manevi hayatın içsel
zenginlikleriyle yoğrulmuş ve Budist öğretiler ışığında medeni kanunlarını
oluşturmuş bu sakin ve sessiz ülkenin doğal güzellikleri ve tarihi değerleri saymakla
bitmez. Bhutanlılar ülkelerine DRUK YUL diyorlar, yani Yıldırım Ejderin Ülkesi…
Ülkenin bayrağındaki beyaz ejderha da bunu simgeliyor. İnanışa göre Bhutan’ın
kurucu ataları vadiye geldiklerinde onları gümbür gümbür yıldırımlar
karşılamış. Manevi uyanış ve birliğin simgesi olarak kurulan Budist okullara,
DRUK yani Ejder okulu demişler. Böylece ejder hem güç hem de maneviyatın
birleştiği en önemli sembol olarak sonraki dönemlerde bayrakta yerini almış. Çoğumuzun
hatırlayacağı gibi, Çin başta olmak üzere, ejderha ya da diğer adıyla dragon
simgesi, Asya’nın pek çok kültüründe, imparatorluk gücünü simgeleyen çok
kudretli bir simgedir.
Ülkenin coğrafyası tamamen dağlık ve tepeliktir. Uçaktan
bakıldığında kıvrım kıvrımdır aşağısı. 7000lik zirvelerin arasında, sıra sıra
uzanan 4000lik dağlar ve bu dağların arasında ortalama 2200 metre rakımda,
sıkışmış gibi duran vadiler görülür. Kentler de bu sıkışık vadilerde kurulmuş
olduğu için, bildiğimiz anlamda geniş alanlara yayılmış, büyük şehirleri yoktur
Bhutan’ın. Yüzbini aşan nüfusuyla en büyük şehir olan başkent Thimpu, Bhutan’ın
hem idari hem de manevi merkezidir. Kraliyet Sarayı, meşruti monarşinin yürütme
gücü parlamento ve ülkenin manevi lideri başrahip JE KENPO’nun resmi konutu,
büyük TASHİCCHO MANASTIRI, buradadır. Aslında ülkeyi kral ve başrahip birlikte
idare ediyorlar dersem, yanlış söylemiş sayılmam. Çünkü Bhutan’lıların sosyal
yaşantıları dini olayların etrafında şekillenir, tapınakları her zaman
ziyaretçilerle dolar taşar ve her erkek hayatının bir döneminde mutlaka ama
mutlaka manastır hayatı yaşar, oradaki dini eğitimden geçer. Krallar bile!
Rahipliğinin yapmamış erkek, bizdeki askerliğini yapmamış erkek gibi kabul
edilir neredeyse. Meslek hayatına atılamaz, evlenmede zorluk çeker. Dolayısıyla
da Bhutan tam bir manastırlar ülkesidir.
Ülkenin en önemli bayramları, festivalleri, törenleri hep bu
manastırlar tarafından düzenlenirler. Binlerce rahip vardır bu devasa çarkın
içinde ve hepsinin idaresinden, düzeninden sorumlu kişi, ülkenin manevi lideri
başrahip Je Kenpo’dur. Manastırların içindeki renkli tapınaklarda hem kral hem
de Je Kenpo’ya ayrılmış tahtların varlığı, ülkenin yönetim anlayışının apaçık
bir göstergesidir. Din ve devlet işleri farklı kişilerin idaresinde, yani bir
anlamda birbirlerinden ayrı olmalarına ragmen, birbiriyle bir bütünlük
oluşturur. Kral ve Je Kenpo, uyum içinde ülkeyi yönetmekle ve halkın mutluluğu,
huzuru için çalışmakla yükümlüdürler. Budist yasaları bunları zorunlu kılar! Ve
Bhutan’a ulaştığınız andan itibaren hissettiğiniz o sükunet ve huzur hissi,
sanırım bu uyumdan ileri geliyor.
Bhutan’a varış noktamız, her zaman, ülkenin uluslararası
uçuşlara açık tek havalimanı olan PARO havalimanıdır. Etrafı 5500 metrelik zirvelerle
çevrili 2230 metre rakımdaki bu havalimanı dünyanın en zorlarından biri olarak
kabul ediliyor. O karla kaplı zirvelerin arasından, adeta iğne deliğinden iplik
geçirir gibi uçağı geçirmek ve aynı zamanda
vadinin içinde patlayan Himalaya rüzgarlarıyla baş etmek, her
babayiğidin harcı olmasa gerek! Bildiğim kadarıyla, bu havalimanına iniş kalkış
yapabilecek ehliyette sadece 8 pilot var. Sadece gündüz saatlerinde iniş
kalkışa izin veriliyor. Görüş şartları pilotların istediği nitelikte değilse,
hiçbir sorgu sual olmadan, pilot tamamdır
diyene kadar uçaklar hareket ettirilmiyor. İnternette şöyle bir araştırma
yaptığınızda bulacağınız PARO’ya iniş videoları gerçekten tüylerinizi
ürpertecek. Ben her seferinde yolcularımı korkmamaları yönünde uyarıyorum çünkü
zirvelerin arasında ardı ardına yapılan zigzaglardan sonra artık tam bitti iniyoruz derken, son anda bir U
dönüşü yapılıyor ki, evlere şenlik! Hatta inişe geçildiği anda pilot bir anons
yaparak, korkmayın, bu normal bir
prosedürdür diyor ve ardından, herhalde ortamı yumuşatmak için, son derece
huzurlu bir müzik yayınına geçiliyor ama yine de ben, itiraf ediyorum, her
toprağa değdiğimizde, pilotu sarılıp öpmek istiyorum. Pistin uzunluğu 2000
metre, dolayısıyla yere değdiğimiz anda sıkı bir fren bekliyor bizi. Ve ardından alkış patlıyor her seferinde. Ben
bazen kendimi tutamayıp ıslık da çalıyorum - ki bu aramızda kalsın lütfen!
Paro, ortasından pırıl pırıl bir nehrin geçtiği, harika bir
vadide kurulmuş. 20000 nüfusu var ve sokakta
kime sorsanız Paro, ülkemizin dünyaya
açılan kapısıdır der gülümseyerek.
Her ne kadar ülkenin başkenti Thimpu olsa bile, Parolular, ülkenin
şimdilik tek uluslararası havalimanına ev sahipliği yaptıkları için,
kendilerini şanslı ve gururlu hissediyorlar. Vadiye tepeden hükmeden ünlü Paro
RINPUNG Manastırı, Bhutan’ın en önemli sembollerinden. Hem burada eğitim alıp
barınan yüzlerce rahibe, hem de bölgenin idari işlerinin görüldüğü devlet
dairelerine ev sahipliği yapıyor. Ziyarete açık olduğu saatler içinde bu
manastırların gezilmesinde ve fotoğraflanmasında herhangi bir sakınca yok.
Yanınızda her zaman, gerekli kayıt işlemlerini yapan yerel bir rehberiniz
bulunacağı için, size sadece etrafı dolaşıp, sessizliğin, olağanüstü renklerin
ve genç rahiplerin sevimli gülümsemelerinin tadını çıkarmak kalıyor.
Manastırlar hakkında da bir iki kelime etmek lazım çünkü ülkenin
geleneğinde DZONG olarak adlandırılan bu kale-manastırların çok büyük yeri var.
Dzong’lar kuvvetli dış duvarlarıyla, sadece dünyevi hayatla manevi hayatı
birbirinden ayırmakla kalmamış aynı zamanda içine sığınanlara, savaş
zamanlarında güvenlik de sağlamış. Günümüzde dzong’lar bir bölgenin, dini,
askeri, idari ve sosyal merkezi olarak kabul edilirler. İç düzenleri iki bölüme
ayrılmıştır: İçinde tapınakaların, dua salonlarının ve rahiplerin
yatakhanelerinin bulunduğu dini kısım ve bölgenin devlet dairelerinin, mahkemelerin
ve diğer resmi işlerin görüldüğü idari kısım. Dzongların dış duvarları düz
beyaz olmasına ragmen iç kısımlarında çok renkli ahşap süslemeler, Budist
geleneğe ait rengarenk işlenmiş duvar resimleri ve parlak dini semboller
kullanılmıştır. Birbirlerine koridorlar ve gölgeli geçitlerle bağlanan avlularda,
Tibet Ay takvimine göre hesaplanan günlerde, TSECHU adı verilen törenler
yapılır. İşte bu törenler, bölge halkının en önemli sosyalleşme fırsatıdır.
Kadınlar en şık KİRA’larını erkekler en iyi GHO’larını giyip öyle giderler
dzonglara. Genç yaşlı hiç fark etmez, herkes katılır bu kutlamalara. Masklar
takmış ve renkli giysilere bürünmüş rahipler,Tibet Budizmi’nin kurucusu Guru
Rinpoche ve onun öğretisiyle ilgili kutsal danslar yaparlar. Davulların nabız
vuruşunu andıran ritimleri, genç rahiplerin üflediği boruların seslerine
karışır avlularda ve bütün bu karmaşanın içinde, bir tatlı huzur kaplar içinizi.
Bu güzelliklere dalmışken yazı akıp gitmiş ve ben anlatmak
istediklerimi bitirememişim henüz. Öyleyse, Bhutan’ın vadileri arasındaki
gezimize haftaya devam edelim. Ne dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...












