Haiku -2-



-I-
Zümrüt yeşili
Taze çimlere basan
Bebek gibiyim

-II-
Rüzgar getirdi
Portakal çiçeğinin
Rayihasını

-III-
Sen çevirmezsen,
Kitabın sayfaları
Şiiri gizler

-IV-
Yağmur yağıyor
Karanlık sokak sessiz
Gelecek misin?

-V-
Sabah uyandım
Kurşun tadı dilimde
Baktım ki yoksun

-VI-
Dün sordum seni
Ser verip sır vermeyen
Gölgeler soldu


Haiku



-I-
Yaprak düşerken
Sessizce canım acır
Onlar hiç duymaz

-II-
Kan kırmızısı
Damla damla sonsuzluk 
Yudumluyorum

-III-
Kapım kapandı
Rüzgarın güçlü eli
İtiverince

-IV-
Su kıpırtısız
Söğüdün yaprakları
Akıyor sessiz

-V-
Bahar sabahı
Rüzgar kuzeyden gelir
İs, pus dağılır

-VI-
Serçe şakırken
Sesi gelir aklıma
Kızkardeşimin

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri





Geçen yazımda Dalaman’dan başlayıp, Datça’ya kadar gelmiştik. Bu bölümde ise, badem çiçeklerinin peşinde, yarımadanın en uç noktasına uzandığımız günü anlatmak istiyorum.
Geldiğimiz gün, herhalde Datça’nın en doğuk günlerinden biri yaşanıyordu. Fırtınanın etkisiyle ayaklarımız neredeyse yerden kesilmişti birkaç kez. Yine de sezon dışı olmasına rağmen, yarımadanın en sevdiğim yerleşimi olan Yakaköy’de, normalde bu mevsimde kapalı olan çok takdir ettiğim bir işletmede kalma kararımızdan vazgeçmedik.
Evet, Yakaköy, turkuaz renkli sularıyla ünlü Palamutbükü’nün sırtını yasladığı yamaca kurulmuş, taş evleri ve manzarasıyla dikkati çeken çok güzel bir köy. Havası güzel, tertemiz ve pırıl pırıl. Yazın bile o bölgeye gitsem, kalabalık sahillerden ziyade, tepede kurulu bu köyde kalmayı hep tercih ederim. Yakaköy’ün tam karşısında boy sırasına göre dizilmiş gibi duran üç tepecik yer alıyor. Tepeciklerin altında ise, bu üç tepeden ismini alan Triopium adındaki bir antik kenti ya da tapınak kompleksinin kalıntıları görülebilir. Çok eski zamanlarda Tanrı Apollon adına düzenlenen şenliklere katılan ve kimi zaman da ev sahipliği yapan bir yer olduğunu anlatıyor kaynaklar. Ancak daha fazla bir bilgi de yok elimizde. Yüzey araştırmaları dışında pek bir çalışma yapılmamış. Yine de konumu ve sükuneti açısından gezmeyi pek sevdiğim yerlerin başında geliyor.

Ancak tabii ki Datça dendiğinde, hepimizin aklına ilk olarak ünlü Knidos şehri gelir. Akdeniz’le Ege’nin birleştiği noktada kurulmuş, rüzgarları, doğası, Afrodit heykeli ve limanlarıyla ünlü bu güzelim şehre uğramadan döndüğüm olmamıştır. Ancak yaz aylarında dahi insanı serseme çeviren kuvvetli rüzgarları olan Knidos’u, bu soğuk Şubat fırtınasında nasıl ziyaret edecektik? Ben hava raporlarına uymaya karar verdim ve rüzgarın kesileceği güne dek bekleyelim dedim. Nitekim iyi ki öyle yapmışız. Fırtınanın hemen ertesindeki durgun günlerden birinde şehri gezmeye gittiğimizde, yaprak dahi kıpırdamıyordu. Hayatımın en güzel Knidos ziyaretlerinden birini gerçekleştirdim diyebilirim.
Knidos’tan kısaca bahsetmek isterim. İlk bilimsel kazı çalışmaları İngiliz Arkeolog Charles Thomas Newton tarafından 1857-58 arasında yapılmış. Şehri kimin kurduğu yönünde hala kafa karışıklıkları var. Kaynakların çoğunluğu Knidos’un bir Dor yerleşimi olarak, beş diğer Dor kenti ile bir tür federasyonun parçası olduğunu söyler. Dor Hexapolis’i olarak anılan bu federasyonun içinde Rodos adasından üç kent, Halikarnassos ve onun karşı komşusu Kos vardır. İşte bu altı şehir, Apollon adına düzenlenen bu oyunlar ve şenlikler için, yarımadada toplanır, tabiatın uyanışını kutlarlarmış.

Knidos, yarımadanın ucundaki ayrıcalıklı konumu ve korunaklı limanları sayesinde büyümüş, zenginleşmiş ve hatta Adriyatik denizine kadar uzanan bir coğrafyada, bazı koloniler kurmuş. Anadolu Pers istilasına uğrayınca, önce  Sirus’a sonra da Atina’ya boyun eğmişler. Hatta geçen haftaki yazımda, şehirleri istila edilmesin diye, yarımadanın en dar yerinde kanallar kazarak, yarımadanın bulundukları kısmını adaya dönüştürmeyi bile düşündüklerini anlatmıştım.
Büyük İskenler’le başlayan Hellenistik dönem, Knidos için aslında sakin bir dönem olmuştur. Sonra Roma yönetimini görüyoruz. Roma’nın Anadolu’da yayılışı sırasında, Knidos olumlu ve işbirlikçi politikasıyla içişlerinde özerklik kazanıyor.
Knidos’un kurulduğu iki alan var. Şehrin bir bölümü anakarada bulunurken, diğer bölümü eskiden Triopion denilen adanın üzerine kurulmuş. Knidoslular adayı anakaraya köprülerle bağlamışlar. Sonra da denizi doldurup suni bir geçiş yaratarak, şehre bir tane daha liman kazandırmışlar. Bugün gezi teknelerinin gelip bağlandıkları bölge burası işte. Deveboynu denilen bu mevkide bir de meşhur bir deniz feneri bulunuyor. 1931 yılında yapılan fener, iki denizin birleştiği noktayı belirliyor adeta. İçeride 16 tonluk bir sarnıç varmış ve eski fenercinin anlattıklarına göre, suyu keçeyle süzerlermiş, buz gibi su tertemiz olurmuş. Fenerin altı odası varmış. Yapıldığı zamanlarda gazla çalışıyormuş. 19722den itibaren tüpe geçilmiş. 1990’da otomatik olmuş. Şimdi ise elektrik ve güneş enerjisiyle çalışıyor. Her 15 saniyede iki kez çakıyor ve iki şimşek arası 3 saniye. Oldukça güçlü bir fener, 950 mumluk bir gücü var. Bodrum Kırlar’dan görülebiliyor.

Yapılan kazılar sayesinde tiyatro, odeon, Diyonisos tapınağı ve daha başka çok sayıda bina ve tapınak belirlenmiş. Hellenistik dönemin en büyük heykeltraşlarından Praxiteles tarafından yapılan ve bugün artık kaybolup gitmiş  en güzel Afrodit heykeli, Knidos için yapılmış. Ancak günümüze kadar gelebilmiş sonraki dönem kopyalarının hiçbiri Knidos’ta değil, dünyanın değişik müzelerine dağılmış durumdalar.  Yine de Knidos, Afrodit’in şehri olarak anılmaktan vazgeçmiş değil.

Heykel demişken hemen bir parantez açıp Yakaköy’e geri dönmek isterim zira burada kurulmuş bir sanat merkezi, bahar aylarından itibaren dünyanın dört bir yanından heykeltraşları ağırlayıp, onlara eserlerini yaratma fırsatı tanıyor. Sergiler, konserler, şiir buluşmaları ve daha başka pek çok etkinik ile, ıssız topraklara can getiriyor. Gerçek bir ütopya! Hemen bu akademinin adını vereyim: UKKSA yani Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi. Hayatını sanata adamış bir galerici ve sanat kitapları basımcısı Nevzat Metin tarafından yoktan var edilmiş bir yer burası. İstanbul Moda’da galeri sahibiyken tanımıştık kendisini. Sonra bütün gücünü seferber edip yurdumun bu cennet köşesinde bir hayalini gerçekleştirdi. Datça’ya gelin, Yakaköy’e mutlaka uğrayın ve tabii UKKSA’da durup bir çay için, heykelleri görün.
Dönüyorum Knidos’a…Dediğim gibi havanın da yardımıyla harika bir gezi yaptık o gün. Karış karış gezdik şehri. Tabii bu mevsimde genellikle pek kimseler uğramadığı için, bütün tesisler kapalı olduğundan çok istesek de denize karşı bir bardak çay içemedik. Oysa o durgun havayı bulmuşuz, tam zamanıydı… Belki ileride ufak bir çay kahve makinası koyarlar. Parasını atarız, çayımızı alırız…
Tabii geçen haftaki yazının başında da söylediğim gibi bizim bu mevsimde buralara gelmemizin esas sebebi badem çiçeklerini görmekti. Kış geçen yıllara göre daha cetin geçtiği için çiçekler her yerde açmamıştı henüz ama kuytularda harika manzaralarla karşılaştık. Örneğin Çeşme köyünde, çiçek yüklü bir ağacın fotoğraflarını çekmek için durduğumuzda, bize selam veren Ayhan Amca’nın önerisiyle, o yoldan devam ederek Palamutbükü’ne indik. Bir de ne görelim? Her yer çiçek! Güzel Türkçemizin güzel tabiriyle kendimizi kaybedip, bahçelere daldık, her bir dalı, her bir çiçeği görmek, dokunmak istiyorduk. Geçen sefer de söylemiştim, insanda tatlı bir sarhoşluk, bir hafiflik duygusu yaratyor bu çiçekler. Tıpkı Japonların SAKURA dedikleri kiraz çiçekleri gibi…Bunlar da bizim sakuramız ama ne yazık ki kimsenin haberi yok! Hatta Datça’nın bile bundan faydalanmak gelmiyor aklına. Japonya’da hem yurt içi hem yurt dışı turizm hareketlerinin en çok hızlandığı dönemlerden biridir Sakura dönemi. Hava durumu verir gibi, TVlerde çiçek açma durumu haritaları yayınlanır o dönemde. Ben gitmedim henüz ama çalıştığım kurum, senelerdir geziler düzenler Japonya’ya, çiçekleri görmek isteyenler için. Tabii Japonlar için kutsaldır bu çiçekler. Solmadan, en olgun, en gösterişli oldukları zamanlarında pat diye yere düşerler. Eskiden samuraylar bu çiçeklere bakarak, her şeyin bir gün bir anda sona ereceğini düşünürlermiş. Kamikazeler, savaşta uçaklarına bunları çizerek çıkarlarmış son seferlerine. Her yıl Japonya’da bu fenomen için şenlikler düzenlenir. Festivaller, şiir ve müzik buluşmaları, yürüyüşler yapılır. Kısacık sürse de herkes heyecanla bu dönemi bekler. Ben de her yıl bademlerin açışını görmeye Datça’ya geldiğimde, kaçınılmaz olarak bunu düşünürüm. Biz bunu neden yapmıyoruz? Birileri başlatsa arkası gelir. Evet, Datça’da badem festivali yapılıyor ama Altın Badem Sinema ve Kültür festivali olarak anılan bu festival, Eylül’ün başında düzenleniyor. Ama düşünüyorum da, belki de böyle kalması daha güzel! Kalabalıkların ve gürültünün ortasında seyretmek istemezdim badem çiçeklerini doğrusu. Bizde festival dendi mi, işin neye dönüştüğü ne yazık ki hepimizin malumu. Öyleyse bırakalım, bilen gelsin, bilen görsün, yurdumuzun en son bakir kalmış bölgesine kimsenin eli değmesin.
Bakir deyince aklıma geldi: Burada da imar planları değiştirilmeye çalışılıyor. Yani bu demektir ki, bir gün biri çıkıp, bir kağıdın altına imzayı basacak. İşte o zaman elveda bademler, gelsin yazlık siteler…Olmaz demeyin, 40 yıldır yurdumu geziyorum karış karış, her yerde böyle oldu! Bir tane istisnası yok ne yazık ki! Yine de karamsarlık olmasın!
İkinci konu, dağları taşları yok eden taş ocakları! Burada da, Mesudiye köyünün üzerindeki koca tepe, senelerdir kazıla kazıla gözümün önünde eridi gitti! Hem korkutucu görünüyor, hem havayı ve suyu kirletiyor, hem de bu kadar çok taş ocağına gerçekten ihtiyaç var mı? İstanbul’un her yanında şık şık taş dükkanları açıldı. Ev dekorasyonunda, hastanelerde, otellerde, yeni inşa edilen havalimanlarında doğal taş kullanılıyor. Şimdinin modası da bu ama moda geçince dağlarımız, tepelerimiz ve ormanlarımız gitmiş olacak, kimsenin umurunda değil…
Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım. Badem çiçeği dedik, buralara geldik. İyi ki gelmişiz… Bu yazıyı okuyan sevgili dostlar, lütfen bir sefer siz de kıştır, soğuktur demeyin, bunu deneyin.
Yollarda görüşürüz,






Geçtiğimiz haftalarda en sık duyduğun şey neydi diye bir soran olsa hiç tereddüt etmeden şu cevabı veririm: Yahu bu mevsimde ne işiniz var Datça’da?
Evet, bir grup yakın arkadaş olarak, bu ufak seyahati planlamaya başladığımız andan itibaren en sık karşılaştığımız soru bu olmuştu. Şubat başında, Türkiye’nin hemen her yerinde hala yoğun kış şartları yaşanırken, İstanbul kuvvetli lodos fırtınalarına teslim olup, şehrin hem hava hem de deniz trafiği kilitlenirken, okulların ikinci sömestri yeni başlamışken, ne işimiz olabilirdi Datça’da? Türkiye’nin batısındaki en ücra köşeye gitmek nereden gelmişti aklımıza?
Haksız sayılmazdı soranlar ama bilmedikleri bir şey vardı: Ben bunu hemen her sene yapıyordum! Yani hemen her sene, Ocak sonu Şubat başı gibi, İstanbul’dan atladığım gibi Dalaman uçağına, soluğu oralarda alıyordum. Peki illa bu zaman mı? Daha bahar olsa? Şöyle havanın daha yumuşadığı, çiçeklerin fışkırdığı, tabiatın uyandığı bir Ege baharında olsa olmaz mı? Tabii olur, olur da tabiatın uyuduğunu kim söyledi? Benim her yıl oralara, tam da bu mevsimde gitmemin en büyük sebebi, zaten tabiatın en büyük hediyelerinden birine tanıklık etmek arzum! Peki nedir bu hediye? Badem çiçekleri!
Her yıl, Ocak sonu Şubat başı, ufak ufak tomurcuklar patlamaya başlar Datça’nın ötesinde. O kış havalar çok soğuk yapmışsa, o zaman Şubat’ın ortasını bulabilir. Tabiat Ana bu, öyle saatli saniyeli program yaptırılmaz ki kendisine! O bilir en iyi zamanı evlatlarını güneşin koynuna uzatmak için… Ben hep Şubat ayının ilk on günü içinde o bölgede bulundum ve mutlaka bu doğa şenliğine denk gelmeyi başardım.

İşte aklımızda bu bilgilerle İstanbul’dan, yine kuvvetli lodos eşliğinde havalandık. Sabiha Gökçen’den tam iki saat rötarla kalkan uçağımız, Dalaman’a yaklaşırken, rüzgarın etkisiyle adeta sörf yapıyordu. Hem kalkışta hem de inişte sarsılsık, sallandık ama çok şükür, sorunsuz  indik. Bir araba kiralamıştık, zaten rötar sebebiyle yeterince vakit kaybettiğimizden pek fazla oyalanmadan, hemen yola düştük.
Hava parçalı bulutlu ve çok rüzgarlıydı. O rüzgarla içimize işleyen soğuk, bize İstanbul’u arattı desem yanlış söylemiş sayılmam. Dalaman’dan kırdım direksiyonu Ortaca ve Gökova istikametine. Radar kontrolleri sebebiyle 90kmyi aşmamaya gayret ederek, yemyeşil narenciye bahçelerini içimize sindire sindire batıya doğru ilerlemeye başladık. Ağaçlar yüklüydü ama ne yazık ki beklenmedik soğuklar üreticiyi fena vurmuş. Donan meyveler, onların tabiriyle yanmış. Yollardaki tezgahlarda mis kokulu portakallar, mandalinalar satılıyordu, o tezgahlardan birinde durup meyve satın aldığımızda öğrendik bu durumu. Üzüldük tabii… O kadar emek, bir anda heba oluyor!
Marmaris’e yaklaşırken, şehri tepeden gören manzara noktasında ufak bir fotoğraf molası verdik. Aklıma çocukluğumdaki Marmaris görüntüleri gelse de, altımda uzanan beton deryası, o görüntülerin çoook uzaklarda kaldığının canlı kanıtıydı adeta. Deniz ile Marmaris’in yayıldığı ovayı çevreleyen dağların arasında yeşil tek bir boşluk alan kalmamış. Şehir bütün yeşil ovayı yutmuş ve yetmemiş, dağlara doğru tırmanıyor… Bu kadarına artık dayanamıyorum. Bu açgözlülükle nereye kadar? Buna nasıl izin veriliyor? Bu katliam bir gün duracak mı? Büyümek gelişmek tabii iyi bir şey ama böyle olmamalı! Bütün temiz su havzalarını, ormanları ve yeşil alanları yok ederek, hepsinin üzerine beton yığarak, kendimizi ve daha da önemlisi gelecek nesilleri, evlatlarımızı öldürüyoruz. Cinayetin binbir türü vardır, bunun benim gözümde cinayetten hiçbir farkı yok!
İçimizi çeke çeke, tekrar arabaya doluşup, daha fazla görmemek için Marmaris’i hızla geçtik. İçeriye girmedik bile! Hisarönü’ne yaklaşırken, azıkan karınlarımızın çağrısına daha fazla direnemeyip, yaz kış açık, efsanevi pideci Mavi’ye uğradık. Mehmet Yaşin’in Lezzet Durakları programına çıkıp, gazeteye de yazı konusu olunca artık iyice meşhur oldu bu işletme ama hiç haksız değil bu ünü, zira hayatınızda yiyeceğiniz en ince hamurlu, çıtır pideyi burada tadacaksınız. Garanti veriyorum!
Pide molasından sonra, tekrar yola koyulduk ve bir sonraki fotoğraf molası olarak ünlü Balıkaşıran Geçidi’ne vardık. Burası en tepede 350 metre rakıma erişen, manzaralarıyla ünlü harika bir nokta. Yarımadanın en dar yeri. Öyle ki zirvede durduğunuz noktada bir yanda Ege, diğer yanda Akdeniz’i seyredebiliyorsunuz. Yarımadanın genişliği burada 800 metreye iniyor. Kuzeye bakan tarafından Bördübet , güneye bakan tarafında ise Hisarönü, bencik limanı yer alıyor. Balık bir yandan öbürüne aşabilir gibi geliyor gerçekten insana. Direnen doğanın zerafetini, gücünü ve sükunetini hissediyorsunuz. İşte bu diyor insan! Ormanın yeşili, denizin laciverti ve gökyüzünün mavisi… İşte bunu korumak lazım! Hiç olmazsa burası kalsın! Diğer yerleri mahvettiniz, bari burayı bırakın evlatlarımıza çığlığı yükseliyor içimizden.
Bu noktada tam bu mevki hakkında anlatılan bir efsaneyi aktarmak gerekir. Binlerce yıl evvel, Persler Anadolu’yu istila ettikleri zaman, İyonya’nın da Pers işgalinde kaldığı haberini alan Knidoslular, ellerine kazma küreklerini alarak, tam bu kıstakta, yarımadalarını anakaradan koparmaya çabalamışlar. Knidos’u bir adaya dönüştürüp, işgalden kaçabileceklerini düşünmüşler. Ancak taşları kıranları başta gözleri olmak üzere her yerlerinde onulmaz yaralar açılmaya başlamış. Bunun tanrıların bir gazabı olduğunu düşünen Knidoslular, bu sevdadan vazgeçmişler.
Fotoğraflarımızı çektikten sonra, yola devam ediyoruz. Viraj viraj yaklaşıyoruz Datça’ya ve önce, merkeze 4 km mesafede bulunan Gebekum mevkine varıyoruz. Burası aslında o kadar önemli ki! Koruma altında olmasına rağmen, yeterince korunamamış bir sahil şeridi. Farklı bir ekosistemi var. Yürüyen kumlar da denen, kum tepecikleri ile, tamamı fosillerden oluşmuş incecik taneli bir kumsalı var. Bazı bölümleri dikenli tellerle çevrili olmasına rağmen, daha önceki yıllarda bu fosil kumların üzerine berbat yazlık siteler ve çirkin tatil köyleri inşa edilmiş bile. Koruyamamışız yani! Neyse ki, yurdumuzun diğer sahil yörelerine nazaran, daha az buradaki betonlaşma. Ama ne yazık ki uzun sürmez zira gözlerini bu son kalmış bakir yöreye diken rant sevdalıları, buradaki imar planını değiştirmek için senelerdir çırpınıyorlar. Biliyorum ki, günün birinde bir rüşvet zinciri kurulacak ve buraları da bir anda imara açılacak. Hep böyle oldu ne yazık ki! Datça’da yaşayan yerli halk, diğer yörelerden daha farklı, delidolu Knidos’luların torunları diyorum ben onlara. Bugüne kadar direndiler, eminim daha da direnecekler… Gebekum’un bir diğer önemli özelliği ise, denizi ve kuvvetli rüzgarı. Deniz genellikle dümdüz ama yarımadanın öte yanından aşıp da gelen rüzgarı epeyce kuvvetli. Bu durum rüzgar sörfü yapmak için elverişli bir ortam yaratıyor. Bir iki sörf okulu tabelası gördüm. Eminim yaz mevsiminde, burası rengarenk sörflerle dolup taşıyordur. Bu mevsimde pek kimsecikler yoktu etrafta.
Yine bu civarda, Datça merkeze 8km mesafede, yeldeğirmenleriyle ünlü Kızlan köyünü görmeden geçmemek lazım. Yarımadanın en fazla rüzgar alan noktası burası olduğundan çok sayıda değirmen bulunuyor.
Datça’nın şehir merkezine girmeden, iki gece kalacağımız Yakaköy’e doğru devam ettik. Ve benim en sevdiğim manzaralar başladı. İlk badem çiçeklerimizi de bu noktada gördük. Bembeyaz çiçekleriyle gerçekten gelin başlarını andıran dalları görünce, sevinçle gülmeye başladık. Neden bilmiyorum ama bu çiçeğe kesmiş ağaçlar insanın içine tanımsız bir mutluluk hissi veriyor. Sarhoşluğa benzer bir mutluluk, ya da eskilerin Euforia dedikleri türden bir mutluluk… Aklın başında ama tatlı bir duygu seliyle ayakların yerden kesilmiş… İşte bende bu duyguları uyandırıyor bu badem çiçekleri.
Bir sonraki yazımda sizlere badem çiçeklerini ve biraz da Knidos’un kış halini anlatacağım.
Kış bitmeden baharı getirdik, iyi de oldu!
Yollarda görüşürüz,




Salzburg’da ‘’Neşeli Günler’’ Rotası




Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanatla karışık bir yazı yazmış olduğumu gördüm. Ancak bu yazıda size Salzburg civarındaki ünlü göller bölgesi ve özellikle de meşhur müzikal Sound of Music filminin kareleriyle ölümsüzleşen küçük kasabalardan bahsetmek istiyorum. Hatırlarsınız…Türkçe’ye Neşeli Günler diye çevrilmiş, başrolunde Julie Andrews ile Christopher Plummer’ın oynadığı 1965 yapımı oscarlı film! İşte bu unutulmaz filmin büyük bir kısmı Salzburg’da çekilmişti ve yıllardır da Salzburg turizmine Sound of Music turları diye anılan bir kavramı kazandırdı. Özellikle yaz aylarında bu filmin hayranları, otobüslere dolup, Salzburg çevresindeki o ünlü yerleri görmeye giderler. Yerel rehber biraz anlatımlar yapar ve geri kalan zamanda ise otobüsün içinde filmin müzikleri ve ünlü parçaları çalınır. Do-Re-Mi başta olmak üzere… Aslında yemyeşil dağlar, çiçek dolu yamaçlar, masmavi parıldayan göller öylesine güzeldir ki, zaten rehbere de pek fazla iş düşmez!

Fİlmin konusu güzel bir aşk hikayesiyle birlikte ilerleyen İkinci Dünya Savaşı öyküsüdür. Başroldaki rahibe adayımız genç Maria, savaş kahramanı albay olan Von Trapp’ın yedi çocuğuna mürebbiyelik etme göreviyle, Salzburg’un hemen dışındaki harika bir eve çalışmaya gelir. Albay eşini genç yaşta kaybetmiştir. Acısını çocuklarından çıkarmaktadır. Son derece disiplinli ve serttir. Ancak cıvıl cıvıl Maria gelince, tüm ev halkı değişir. Albay da dahil! Ateş bacayı sarar! Evlenirler ancak Avrupa’daki Nazi ilerleyişi Avusturya’yı tamamen etkisi altına almıştır. Nazi karşıtı olduğu bilinen Albay ve ailesi için ortam iyice tehlikeli bir hal alınca, aile hep birlikte dağlardan kaçar. Ancak neticede Hollywood filmin bu tarihi zemininden çok aşk hikayesine gönderme yaptığı için, mutlu son diyebiliriz.

Salzburg, malum, Alpler’in kuzeyindeki en güzel barok kent olarak tanınıyor. Gören herkes, mücevher kutusuna benzeyen bu şehre aşık olur. Tepesindeki görkemli ortaçağ şatosu ve ışıl ışıl meydanları ve kiliseleriyle, kentin her bir köşesi tam bir film seti gibidir. Zaman tüneline girmiş de dörtyüz yıl öncesine gitmişsiniz gibi hissedersiniz. Ayrıca başka hiçbir yerde olmadığı kadar müzikle nefes alıp verir bu şehir. Her ay bir büyük organizasyon ve festival dünyanın her köşesinden gelen müzik sevdalılarına ev sahipliği yapar.

Ben bu yaz yine, kısa bir süre önce müzikle ilgili bir organizasyonda görevli olarak bu güzel şehre gittim. Beraberimdeki misafirler Sound of Music turlarını duymuşlar, haydi gidelim dedik. Mirabell Sarayı’nın çiçek dolu bahçelerinde rehberimizle buluştuk ve kanatlı at Pegasus’la süslü havuzu ve bahçeyi dolaşıp, filmin en meşhur şarkısı Do-Re-Mi’yi mırıldandık her beraber.


Ardından otobüse atlayıp, salzburg’dan dışarılara uzandık. İlk fotoğraf molasını Maria’nın manastırı olarak bilinen Nonnberg Manastırı’nın güzelce göründüğü bir noktada verdik. Ancak yol uzun süre durmaya uygun olmadığı için orada fazla kalamadık ve Leopoldskron Sarayı’na doğru ilerledik. Aynı isimle anılan küçük bir gölün kıyısında kurulmuş bu güzel saray, 18. Yüzyılın Rococo özelliklerini en zarif şekilde yansıtan yapıların başında geliyor. 1736-1744 yılları arasında inşa edilmiş ve devrin yöneticileri tarafından özel konut olarak kullanılmış. Defalarca el değiştirmiş ve 1918’de, Salzburg Yaz Festivali’nin kurucularından Max Reinhardt tarafından satın alınmış. İkinci dünya Savaşı’nın karanlık işgal günleri sırasında Naziler bu sarayı kendilerine yakın olan bazı asilzadelerin kullanımına tahsis etmiş. Savaş sonrasından yeniden Reinhardt ailesine dönen sarayda, Marshall Planı’nın bir uzantısı olarak Salzburg Semineri adı altında, Harvard mezunları derneğince, Amerikan dili, kültürü ve tarihi üzerine dersleri verilmiş. Lafı fazlaca uzatmak istemem ama filmde de çok önemli bazı sahnelerin çekiminde dış mekan olarak kullanılmış olan bu güzel saray, bugün otel olarak kullanılıyor.


Leopoldskron Sarayı’ndan sonra, otobüsümüz rotasını bir başka saraya çevirdi: Hellbrunn Sarayı!
1613-1619 yılları arasından Salzburg’un en güçlü psikopos-prenslerinden Markus Sittikus tarafından inşa ettirilmiş olan bu güzel saray, özellikle yaz aylarında piskoposun özel misafirlerini ağırlayıp, saray protokolünü çeşitli eğlenceler ve oyunlarla deldiği yer olmuş. Çeşit çeşit havuzları, fıskiyeli çeşmeleri, heykelleri ve sıcak günleri serinleten gölgeleriyle, devrin en önemli davet mekanlarından biriymiş. Yapay bir mağara içinde mekanik bir düzenek sayesinde hareket eden çok sayıda kukla-heykel o devrin çeşitli mesleklerini simgeliyorlarmış. Kanımda şakacı bir kişilik sergilemek isteyen piskopos, bahçenin hemen her yerine gizli fıskiyeler yaptırmış. Sakin sakin bahçede gezinen misafirler bir anda fışkıran suların altında kalıyorlarmış. Bu saray bugün müze olarak gezilebiliyor.



Ancak bizim Sound of Music turunda oraya uğramamızın bambaşka bir sebebi vardı. Filmin en ünlü sahnelerinden biri olan Maria ile Albay’ın öpücük sahnesinin çekildiği kameriye bu sarayın bahçesine yerleştirilmiş! Filmden bahsedip, o kameriyeyi görmemek olmaz diye düşünüldüğünden olsa gerek, akın akın ziyaretçi geliyor bahçeye. Biz de gidip, gördük bu kendi halinde kameriyeyi ve tabii ki aramızdaki çiftler, hemen bir güzel fotoğraf çektirdiler.



Bir sonraki bölüm göller bölgesi olarak da bilinen Salzkammergutt’daki Sankt Gilgen kasabasıydı. Bu küçük kasaba Wolfgang Gölü’nün kıyısında kurulu yaklaşık dörtbin nüfuslu bir yerleşim yeri. En önemli özelliklerinden biri, Salzburg’un en önemli evladı Mozart’ın annesinin doğum yeri olması! Seneler sonra aynı kasabaya Mozart’ın kızkardeşi Nannerl da gelin olarak gitmiş. Sound of Music filminin dış mekan çekimlerinde ve piknik sahnesinde bu bölgenin güzelliklerine bol bol yer verilmiş. Göl çok büyük değil ama  13 km2’lik yüzölçümü yelken, kano ve yüzme gibi pek çok spor dalına elverişli bir ortam sunuyor. Özellikle yazın cıvıl cıvıl! Gölün diğer kıyısında ise Sankt Wolfang isimli bir başka kasaba daha var. Burası da üçbin nüfuslu küçük bir yerleşim ama ziyaretçisi çok! Kasabada çok önemli bir kilise yer alıyor. Hıristiyanlığı bölgeye yayan en önemli kişilerden olan Aziz Wolfgang tarafından 970’lerde inşa edildiği söylenen bu kilisenin tarih boyunca hacısı da, ziyaretçisi de hiç eksik olmamış.



Salzburg’a dönmeden önce son uğrak yerimiz, Albay’la Maria’nın evlenme törenlerinin çekildiği Mondsee Manastırı’nın kilisesi oldu. Aynı isimli kasabayı de pek sevdik. Özellikle Bavyera’da çok sık rastladığımız renkli ve cephesi duvar resimleriyle süslü pek çok bina burada da kasabayı canlandırıyor. Kilisenin tam karşısında yer alan pastaneler ve kafeler ise yılın her mevsiminde hizmet veriyorlarmış. Bol kremayla servis edilen turtalar ve lezzetli kahveler için iyi adreslerden biri diyebilirim.



Turizm gerçekten ilginç bir sektör! Bir film, bir kasabanın, hatta bütün bir yörenin hayatını tamamen değiştirebiliyor. Biz bu tek bir gün içinde bunu yaşadık. Bir filmin peşine düşen binlerce insanın Salzburg ve çevresine kattığı zenginliği düşününce, kendi ülkemizde de turizmi çeşitlendirerek, ne kadar çok farklı gelir kapısı oluşturabiliriz diye düşünüp durdum.
Eğer yolunuz yaz mevsiminde buralara düşserse bu turu sizin de yapmanızı öneririm. Film bahane, yöre bir şahane!


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...