Myanmar'da Bir Su Dünyası: İNLE GÖLÜ



Birkaç haftalık bir aradan sonra yine evdeyim. Uzun yollardan ve değişik iklimlerden döndüm. Bu sefer tropiklerin güzel coğrafyası Myamar’daydım. Eski adı Birmanya olan bu güzel ama hüzünlü ülkeyi belki de çoğumuz Burma adıyla hatırlıyoruz.  Resmi olarak Burma değil Myanmar Birliği Cumhuriyeti adı kullanılıyor şimdilerde. Şimdilerde dememin bir sebebi var: Ülkeyi yöneten eski cuntacılar, akıllarına estikçe ülkenin adını ve başkentini değiştirip duruyorlar. Bu da yanlış değil, içinde belki bir miktar hiciv var tabii ama 2005 yılında bir anda ortaya çıkıp, ‘’ülkenin başkenti bundan sonra Yangon değil, Nyay Pi Taw’’ dediklerinde kimsecikler inanamıştı. Böyle bir yerin varlığından hiç kimse haberdar değildi. Hoş zaten olamazlardı zira cuntacılar, gizlice koskoca bir başkent inşa ettirmişler ve bunu herkesten saklamışlardı. Halktan saklamak hiç de zor değildi aslında çünkü başta TV kanalları olmak üzere, yazılı ya da görsel bütün medya ellerinde olduğu için, hangi haberi nasıl vermek istiyorlarsa o şekilde veriyorlardı. Eğer bir şey bilinsin istemezlerse de zaten kimsenin çıkıp da bunu haber yapacak durumu yoktu. Yapanların başına gelenleri herkes biliyordu zira: Bir gece ansızın evinden alınıp meçhule götürülmek!!! Bizim de ne yazık ki tarihimizden iyi bildiğimiz bu karanlık sayfalar, neyse ki bu son iki üç yılda azalmış gibi görünüyor, çünkü cunta kendini lağvetti. Demokratik yollarla seçimler yapıldı. Üke artık sivil bir hükümet tarafından yönetiliyor. Ben hala tam olarak güvenemiyorum çünkü hükümetin başındaki herkes emekli generallerden oluşuyor. Eski cunta yönetiminin başındaki General TanShwe her ne kadar artık resmen yönetimde yoksa bile, onun her şeyden, uçan kuştan bile haberi olduğunu herkes biliyor. Onun onayı alınmadan ülkede hiçbir şeyin yapılamayacağını herkes söylüyor. Ve yine bir başka önemli detay ise, ülkenin parlamentosunda, azımsanamayacak bir sandalyeyi, askerler tarafında direkt atanan kişiler dolduruyor. Bunun da adı Disiplinli Demokrasi oluyor! Ben demiyorum! Askerler diyor. Böyle koymuşlar yönetimin adını… 1960’lardaki ilk askeri darbede ülkenin yönetimine Burma Tarzı Sosyalizm demişlerdi… Oradan Disiplinli Demokrasi’ye kadar gelindi. Bakalım bundan sonra ne olacak?
Benim bu yazıya başlarken niyetim size alıp dünyadaki cennet diye nitelendirdiğim yerlerden birine, İnle Gölü’ne götürmekti. Giriş biraz uzun oldu, kusura bakmayın! Malum refleksler devreye girince, böyle oluyor.

İnle Gölü’ne gitmek için uçakla Heho’ya geldik. Oradan otobüsle nefis bir manzara eşliğinde kıvrıla büküle, dağların tepelerin arasından geçip, gölün havzasında kurulu Nyaung Shwe’ye vardık. Buraya seneler önce geldiğimde, Nyaung Shwe uykulu bir kasaba gibiydi. Şimdilerde dünyanın yeni turizm gözdelerinden birine dönüşüyor, orası belli. Özellikle sırtına çantayı vurup yola düşen kısıtlı bütçeli gençler arasında belli yerler moda olur ya, işte bizim Nyaung Shwe de o yolda ilerliyor. Çünkü ucuz konaklama seçenekleri, düzgün yemek yenecek restoranları ve hatta kafeleri, huzur veren manastırları ve tapınaklarıyla bir iki gün geçirmek için ideal bir yer Nyaung Shwe. İnle Gölü’nün kapısı da diyorlar buraya. İşte nitekim biz de bu kapıdan geçerek göle çıktık.
Göle çıkmak için tabii ki otobüsümüze veda ettik ve son derece yakışıklı ahşap teknelere transfer olduk. İnce, uzun ve güçlü gövdeli tekneler bunlar. Uzun şaftlı motor düzeneği sayesinde sığ yerlere bile yaklaşabiliyorlar. Göl üstündeki ve kıyısındaki köylere hem yolcu hem de mal taşımak için senelerdir kullanılıyorlar. Son yıllarda artan turizm hareketleri sayesinde, yabancı misafirlere hizmet için de kullanılmaya başlamışlar. Tabii oranın insanı gibi yerde uzun süre oturmaya alışık olmadıkları için, yabancı misafirlerin teknelerine, ahşap, kolçaklı ve sırt dayamalı son derece konforlu koltuklar yerleştirilmiş. İşte biz de kendimizi bu konforlu koltuklara attık ve bütün güzellik başladı…
Nyaung Shwe’den ayrılınca bir süre kanal adını verdikleri bir su boyunca ilerledik. Kasabadan uzaklaştıkça etraftaki Kuş Koruma Alanı tabelaları arttı. Kitaplarda yazılanlara göre bu bölgede çok sayıda kuş cinsi yaşıyor. Kimi sürekli kimi de sadece yılın belli dönemlerinde göl ve çevresinde gözlemlenebiliyor. Yine okuduklarıma göre göl havzasındaki artan yapılaşma ve nüfus sebebiyle bu doğal alanın gittikçe tehlikeye düştüğü konusu gündeme gelmiş. Turizm iyi güzel de beraberinde mutlaka doğaya ters bir şeyler de getiriyor. 30 yıllık turizmciyim, yıllardır ekmeğimi bu sektörden kazanıyorum ama bazen keşke buraya hiç turist gelmese dediğim oluyor. Çünkü para kazanma derdine düşen herkesin, ileriyi düşünmeden yaptıklarını görünce içim cız ediyor. Hele otel, turistik tesis yapacağız derken yaşanan katliamlar, beni çileden çıkarıyor. Elimde değil…Para hırsı gözleri bürüyünce, akıl pencereden uçup gidiyor. Neyse… Ben yine göle döneyim.


İnle Gölü 22 km uzunluğunda ve yaklaşık 7 km genişliğinde, kuzey-güney hattında uzanan, etrafı dağlarla çevrili müthiş bir göl. Büyük bir göl ama derinliği ortalama sadece 2 metre! Deniz seviyesinden yaklaşık 900-1000 metre rakımda bulunuyor. Çok sayılmaz tabii ama o kadar yükseklik bile sabah erken saatlerde ve akşam güneş battıktan sonra etrafın bir anda soğumasına sebep oluyor. Myanmar’ın en geniş eyaleti olan Shan eyaletinin güzel bir parçası İnle Gölü. Rakımın katkısıyla tam bir sebze meyve cenneti. Elmalar, mandalinalar, asma kabakları ve son yıllarda artan oranda üzüm! Üzüm derken Myanmar’daki akıl almaz şarapçılık faaliyetlerine de değinmek isterim. İklimin ve toprağın uygun olduğu Shan eyaletinde, yabancı uzmanların katkısıyla, son yıllarda nefis şaraplar üretilmeye başlandı. Bu ülkeye ilk geldiğim 1990’lı yıllarda bunu hayal bile edemezdim. İtiraf edeyim ki ben şaraptan öyle çok anlamam ama tadına baktığım Chardonnay bir harikaydı!


Göl bereketli. Bol miktarda balık çeşidi yaşıyor. Zaten gölü bu kadar ünlü kılan unsurlardan biri de Intha balıkçılarının bizzat kendileri! Neden mi? Çünkü sadece kendilerine has bir balık avlama teknikleri var! Sanırım bu yüzden dünyanın en çok fotoğrafı çekilen balıkçıları da onlar… İncecik teknenin ucunda tek ayakları üzerinde mükemmel dengede durarak, bir yandan öbür taraftaki kollarının altına sıkıştırdıkları uzun küreği diğer ayaklarıyla idare ederken, bir yandan da ağ atıp topluyorlar! Böyle bir denge, koordinasyon ve konsantrasyon başka yerde kolay kolay gözlemlenebilir mi bilmiyorum! Evet belki ünlü Çin sirklerinde veya olimpiyatların jimnastik yarışmalarında gözlemleyebilirsiniz ama hayatın içinde başka bir yerde böylesi olduğunu pek sanmıyorum doğrusu!


Gölün içinde, suların ortasında, kazıkların üzerine kurulu evlerden oluşan çok sayıda köy var. Okulu, marketi, postanesi, sağlık ocağı gibi her türlü ihtiyacın giderildiği noktaların da bolca bulunduğu, sokaklarının sudan oluştuğu, hareketli, yaşam dolu köyler bunlar. Bütün evlerin altında teknelerin çekilip bağlandığı yerler var. Ben bunlara garaj diyorum. Eh karada olsaydık arabayı bırakacaktık değil mi? Evden çıkıp bir komşunuza ya da bakkala gidecekseniz, altınızda bir kayığınızın olması gerekiyor. Ya da okula gideceksiniz ve yaşınız sekiz… Yine hop kayığınıza atlayıp, kendi yaşıtlarınızı da yanınıza doldurup, kürek çeke çeke okula gidiyorsunuz. Yani burada parmak kadar çocuklar, koca koca tekneleri kullanıp, son derece bağımsız ve özgüvenli bir şekilde kendi kendilerine okula gidip geliyorlar. Hepsine baktım: Kıpkırmızı elma yanaklar, akıllı gözler, gülümseyen bir surat ve sağlıklı bir beden! Hiçbirinin elinde ne akıllı telefon vardı ne de İPAD!!! Ve hiçbiri de mutsuz görünmüyordu!
Gölde, Myanmar’ın her yeri gibi, çok sayıda tapınak ve manastır var. Yalnız buradakiler de, evler gibi, gölün ortasında kazıkları üzerinde kurulmuş. Her biri bir diğerinden farklı ögeler içeriyor. Kimi mucizeler gerçekleştiren Buda heykelleri ile ünlü, kimi de müzelik sunaklarıyla… Zamanın durduğu hissi burada da eşlik ediyor insana. Biz bu manastırlardan bazılarını ziyaret ettik. Burada da Myanmar’ın bütün taınaklarında olduğu gibi ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarttık. Dert değil zaten ilk iki günden sonra alıştık ve yollarda bile yalınayak yürümeye başladık.
Yolunuz düşerse diye bir iki not yazayım size:
·      - Phaung Daw Oo Pagodası’nı ziyaret edin. Burada üzelerine yapıştırılan altın varaklar sebebiyle artık amorf hale bürünmüş beş adet Buda heykeli bulunuyor. Ancak bu heykelleri görmek için hacıların yüzlerce kilometre yol yaptıklarını düşnecek olursak, heykellerin ne kadar uğurlu kabul edildiklerini anlarsınız. Bir de efsane var: Bir festival zamanı, bu beş heykel, saltanat kayıklarına benzeyen bir tekneye yüklenip, köy köy dolaştırılırken birdenbire bir fırtına kopar. Tekne devrilir, heykelleri de suya gömülür. Beş heykelin dördünü bulurlar ama ne kadar arasalar da beşincisini bulamazlar. Çaresiz geri döndüklerinde bir de ne görsünler, beşinci heykel tapınaktaki orijinal yerine geri dönmemiş mi? Ondan sonra bu efsane kulaktan kulağa yayılır. İşte şimdi herkes bu kutlu heykelleri görmenin derdinde…
·     -  İnle Gölü’nün Batı kıyısında bulunan Indein Pagodalarını mutlaka görün. Giderken kıvrıla büküle geçtiğiniz labirent gibi kanallar tam bir film karesini hatırlatıyor. Pagodaların önemi ise MÖ. 3 yüzyıld, ünlü Budist Kral Ashoka tarafından başlatılmış olmaları. Kimilerine göre Buda’nın sekiz adet saç telini muhafaza etmek için yapılmışlar.
·      - Haftanın beş günü kurulan yüzer pazarlardan birini yakalamaya çalışın. Eğer daha önce Asya’nın bu yüzer pazarlarından birini görmediyseniz çok hoş bir deneyim olabilir. Yalnız ben ARTIK gitmem çünkü mal satmaya gelmiş köylülerin teknelerinden daha fazla fotoğraf çekmeye gelmiş turist teknesi görünce tepemin tası atıyor! Ama dedim ya siz bana bakmayın! Her köyde ayrı bir gün kuruluyor bu pazarlar ve oranın yerlisi olan kime sorsanız bilirler.
·     - Nga Phe Kyaung adlı manastır geçen yıla kadar kendi adıyla değil de rahiplerin eğittikleri, çemberlerin içinden atlayan kedileriyle ünlü olmuştu. Fakat zaman içinde turistler manastır yerine kedileri görmeye gelmeye başlamışlardı. Bence manastırın güzelliği ve önemi gölgede kalmaya başlamıştı. En sonunda birileri bu duruma bir dur demiş olmalı ki, kediler artık hoplayıp zıplamıyor. Açıkçası ben çok sevindim. Manastırın huzur dolu ruhani havası geri dönmüş sanki!
·      - Gün batımını gölün üzerinde yakalayın. Güneş daha çok alçalamadan dağların ardında kayboluyor ama bir on onbeş dakika sonra etrafın aldığı renkleri gölün ortasından izlemek son derece keyifli! Yalnız unutmayın hava birdenbire soğuyor. Yanınızda size koruyacak bir şeyler mutlaka olsun.
·    -  Son olarak da şu: Bence kıyın paraya ve gölün üzerinde kazıkların üzerinde kurulu o güzel otellerde birinde kalın mutlaka! Sabah gündoğumunu izlemek için en güzel yer bence orası!
Göldeki Bahçeler

Göldeki Bahçeler


Myanmar dünyanın son kapalı ülkelerinden biriydi. Değişmemişti bugüne kadar ama son üç yılda yaşanan politik olaylar sonucu değişim başladı. Ülke aynı kalmayacak. Hızla değişecek, dönüşecek. Halk haklı. Senelerdir o kadar her şeyden mahrum yaşadılar ki, şimdi o açlıkla her şeyi istiyorlar. Nüfus 50milyondan fazla, yani halkın cebinde henüz yeterli parası olmasa da, dünya devleri için gözardı edilemeyecek bir pazar var orada. Yepyeni ve beklenti içinde bir pazar hem de. Kapitalizm eninde sonunda orayı da keşfedecek. Orası da komşularına benzeyecek kaçınılmaz olarak. Myanmar’dayken arkadaşlarıma facebook üzerinden bir mesaj atmıştım. Burada yineleyerek yazımı bitiriyorum: Starbucks gelmeden siz gelin!
Yollarda görüşürüz…


Doğu'nun Büyülü Kenti KOLKATA



Günler çok hızlı geçiyor. Hafta başında tarih attığımda, ooo bu hafta yapacak çok iş var, neyse ki tüm hafta benim  diye düşünüyorum ama o bir hafta nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Bir de bakmışım, hafta sonu gelivermiş. Yazılar yazıyorum kendi zevkime göre ve dünya büyük, anlatacak yer çok, acaba nereden bahsetsem diye düşünürken, bir şey mutlaka beni tetikliyor ve konu belirginleşiyor zihnimde. Bu sefer de Hintli bir arkadaşım harika bir video yollayınca bu haftanın konusu da bir anda belirleniverdi: Hindistan’ın karmaşık ve büyülü şehri KOLKATA!


Seneler önce bir film izlemiştim. İngilizce adıyla hatırlıyorum: City of Joy… Başrolünde geçtiğimiz yıllarda ağır bir hastalık sonucu yaşamını yitiren Patrick Swayze’nin olduğu, Amerikalı bir doktorun, Kolkata’nın fakir gecekondu mahallelerinde yaşadıklarını aktaran, ağır ama iz bırakan bir filmdi. Kolkata’ya gitmemde büyük payı olmuştur.
Kolkata, Hindistan’ın diğer büyük kentlerinden çok farklı bir karaktere sahip. İngiliz koloni dönemi izlerini en çok taşıyan, hala her köşesinde hissettiren bir  şehir burası. Böyle olması doğal çünkü Kolkata, ya da bizim daha çok bildiğimiz adıyla Kalküta, 1911 yılına dek, İngiliz Hindistanı’nın başkentliğini yapmış, ticaretin ve eğitimin merkezi olmuş. HOOGLY nehrinin kıyılarında uzayıp giden rıhtımları, iskeleleri, mal indirip yükleyen mavnalarla, gemilerle doluymuş. Hindistan’ın zenginliklerini tüccarlara ulaştırabilmek amacıyla, ilk tren yolu bu bölgeye döşenmiş. Ülkenin en önemli üniversiteleri 19. yüzyılın ilk yarısında bu şehirde kurulmuş. Nitekim 1817 yılında Hindu Koleji adıyla kurulan Kolkata Presidency University, tüm Hindistan’ın en eski yüksekokuludur.
Kolkata çok zengin bir edebiyat ve sanat mirasının üzerinde yükseliyor. Hiddetli Tanrıça KALİ’nin adını taşıyan şehir, onun coşkun yaratıcı enerjisini simgelercesine, yaratıcılıkta sınır tanımayan sanat ve düşün insanlarının kalesi olmuş. Çağdaş Hint edebiyatı Kolkata’da doğdu denir. Haksız değiller zira bu şehir Nobel ödüllü şair RABİNDRANATH TAGORE’un doğduğu ve eserlerini yarattığı yer. Fakat sadece o mu? Hayır! Onun gibi nice büyük ozanlar, şairler ve yazarlar bu şehirden geçmişler. 
Kolkata Hindistan’ın sosyal reformlarının tetiklendiği şehirdir. Eğitimde devrim yaratan RAM MOHAN ROY ve özellikle MAHATMA GANDHİ’nin en büyük esin kaynağı olan ruhani lider SWAMİ VİVEKANANDA gibi figürler, bağımsız, devrimci ve eşitlikçi Hindistan düşüncesinin babaları olarak kabul edilirler.
PARA adı verilen mahallelere bölünmüş olan şehirde, komşuluk ve birlik duygusu çok kuvvetlidir. Herkes mahallelisini, komşusunu tanır, ihtiyaç anında yanında bulacağını bilir. Her mahallenin ortak kullanılan bir toplantı salonu ve kimi zaman da bir de oyun sahası vardır. Mahalle sakinleri ADDA denilen toplantılarda sık sık bir araya gelip, günlük sorunlardan politika ve felsefi tartışmalara kadar pek çok konuda serbestçe konuşabilirler. Herkesin iyi ya da kötü bir fikri vardır bu şehirde ve bunu dile getirmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir. Hiciv, karikatür, taşlama, sosyal ve politik mesajlar içeren duvar yazıları geçmişte kalmamıştır, bugün de Kolkata’nın hayatının parçasıdır.
Kolkata bir kitap şehridir. 14 üniversitenin yer aldığı şehirde başınızı ne yana çevirseniz, gözünüze bir kitabevi takılır. Şehrin en ünlü sokaklarından KOLEJ CADDESİ, hemen her konuda kaynağa erişebileceğiniz kitabevleri, kule gibi yükselen tozlu ciltlerle dolu sahafları, öğrencilerin değiş tokuş yaptıkları ikinci el kitapçıları ile gençlerin, öğretmenlerin ve kitap kurtlarının uğrak noktasıdır. Şöyle bir söz vardır: Bir kitabı eğer Kolej Caddesi’nde bulamıyorsanız, muhtemelen henüz basılmamıştır. Ülkenin en büyük halk kütüphanesi olan Hindistan Ulusal Kütüphanesi de Kolkata’dadır. Tabii okuma deyince, günlük gazetelerin çeşitliliğine de değinmek gerekir. Kolkata, Hindistan’daki ilk gazetenin basıldığı şehir olarak da apayrı bir öneme sahip. 1780’de basılan BENGAL GAZETTE her ne kadar sadece iki yıl yaşadıysa da, sonrakilerin yolunu açtığı için öncü olarak tarihteki yerini aldı. Bugün İngilizce, Hintçe ve Bengal dilinde basılan pek çok gazete var artık. Tabii Bengal dilinde yayın yapan TV ve radyo kanalları, Bengal sinema sanayinin merkezi TOLLYWOOD ve sayısız tiyatro trubu, Bengal kültürünün korunmasına büyük hizmet ediyorlar.
Bir şehrin değerini yücelten en önemli etmenler tabii ki orada yetişmiş, çalışmış, üretmiş ve yaşamış insanlardır. Kolkata’nın geçmişine baktığımızda, bu şehirle ilgili beş kişinin NOBEL ödülünü kazandıklarını görüyoruz. 1902’de Nobel Tıp ödülünü kazanan SİR RONALD ROSS, 1913 Nobel edebiyat ödülünü kazanan RABİNDRANATH TAGORE, 1930’da Fizik dalında Nobel ödülü kazanan C.V. RAMAN, 1979’da Nobel Barış Ödülü’nü kazanan RAHİBE TERESA ve 1998’de Ekonomi dalında Nobel ödülünü kazanan AMARTYA SEN Kolkata’da doğmuş, eğitim almış ya da yaşamışlardır.
Kolkata yüksek eğitim kalitesi ve insan varlığına ragmen, 1911 yılında, İngiliz Hindistanı’nın başkentinin Delhi’ye taşınmasıyla birlikte belirgin bir düşüşe geçmiş, zaman içinde kendi kaderine terk edilmiştir. Nüfusun durmadan artması, gelenlerin yoksulluk içinde yaşamaya mahkum olmaları, belediye hizmetlerinin neredeyse yok denecek hale gelmesi ve ekonomik yetersizlik Kolkata’yı yaşanması en zor kentlerden birine dönüştürmüştür. Zamanla görkemli binaların sıvaları dökülmüş, çöp dağları kenti istila etmiş, hava kirlenmiş, trafik kilitlenmiş  ve bir gelen bir daha uğramamıştır. Oysa son yıllarda Hindistan’da tablo değişiyor. Küresel krize rağmen Hindistan’ın büyüme hızında büyük bir değişiklik olmadı. Büyük şehirler başta olmak üzere, hayat standartlarında iyileşmenin olduğunu gözlemliyorum. İşte bu gelişme ve düzelme yavaş da olsa Kolkata’ya da yansıyor artık. Kalabalıklar tabii ki azalmadı, binaların hala çok sıkı bir makyaja ihtiyaçları var ama yine de sokaklar daha temiz ve trafik daha çekilir sanki. 

Bu şehrin nesini seviyorsun diye soranlara tam olarak cevap veremiyorum. Çünkü ilk bakışta insanı irkilten, korkutan ve bir an evvel kaçıp gitsem buralardan dedirtecek bir şehir gibi duruyor. Oysa eğer siz de benim gibi bir kitap kurduysanız, bu şehirde mutsuz olmanız neredeyse imkansız. Sokak yiyecekleri konusunda Hindistan’ın en iyilerinden biri Kolkata. Hindistan’da sokakta yemek yenir mi yaa diye sormayın çünkü en lezzetli yiyecekler sokaklarda! Özellikle içine ızgara tavuk ve acı sosun doldurulduğu KATHİ dürümlerini yemeden dönmemek gerekir.
Kolkata’nın diğer bir farkı da tramvayları. Diğer büyük kentlerde çoktan hizmetten kalkmış olan o güzelim tramvayları burada hala görebilmek bile çok hoşuma gidiyor. Tabii modernleşme sevdasıyla hizmetten kaldırılacak olmalarına üzülüyorum ama eğer bu aralarda Kolkata’ya yolunuz düşerse, mutlaka bir tramvay turu yapmanızı öneririm.
Tabii bu deli şehrin en önemli sembolü HOWRAH KÖPRÜSÜ’ne uğramadan, üzerinde yürümeden de dönülmez Kolkata’dan. HOOGLY nehri üzerinde KOLKATA ile HOWRAH bölgesini birbirine bağlayan 705 metrelik bu demir köprü, 3 Şubat 1943’de hizmete açılmış. 8 şeritlik köprünün üzerinden her türlü trafik akıyor. Özel araçlar, sıkış tıkış otobüsler, atlı arabalar, çekçekli hamallar ve eli kolu dolu yayalar… Bir köprünün üzerinde ne kadar vakit geçirebilir ki insan demeyin. Orada, etrafı seyrederek bütün bir günü bile geçirebilirsiniz. Benim başıma geldi, oradan biliyorum…
Howrah Köprüsü

Ve tabii o çılgın kalabalığın ortasında, köprünün ayaklarının altında dünyanın en güzel pazarı yatıyor dediğimde de inanın lütfen! Hayatımda böyle güzel çiçekler, böyle taze renkler görmedim, böyle baş döndürücü kokular duymadım! Üzerlerinden sabah çiği damlayan lotus tomurcukları, tapınaklarda tanrılara sunulan parlak sarı kadife çiçekleri, güller, orkideler, yaseminler, franjipanlar…Adını bilmediğim daha yüzlerce çeşit çiçek… Acaba çiçekler gerçekten mi çok güzeller yoksa etraf o kadar yoksul ve kir pas içinde ki o yüzden mi böyle geliyorlar gözüme bilemiyorum ama her ne olursa olsun, dünyada böyle büyük tezatların yaşandığı yerler çok çok azdır, orası kesin! Özellikle sabahın erken saatlerinde çiçek pazarına gidebilenler, dünyanın en ilginç mezatlarından birine tanık olacaklardır. 2000’den fazla üretici ve satıcı, her gün tonlarca çiçek satıyor bu pazarda. Tapınaklarda, düğünlerde, evlerde, otellerde ve cenazelerde hep çiçek kullanılıyor Hindistan’da. 14 milyon insanın yaşadığı bir şehirde de böylesine büyük bir çiçek pazarının olması doğal öyleyse… 125 yıldır bu noktada kurulan çiçek pazarı eskiden bu kadar büyük değilmiş. Şehrin büyümesiyle birlikte büyüyen pazar, nehrin kıyısından biraz içeri taşınmış ve bugünkü yerine oturmuş. Alıcılar, aracılar, boyunlarında fotoğraf makinalarıyla gezmenler, chai-walla denen çaycılar, çiçeklerden kolyeler, taçlar, çelenkler yapan kadınlar, oyun oynayan çocuklar pazarın içindeki yaşamın ayrılmaz parçalarını oluşturuyorlar. Burada da saatler geçirebilir insan… Fotoğraf çekmeyi seven gezginlerin işi zor!

Şehirde başka neler yapılabilir diye soranlara ufak bir liste vereyim:
·     - Victoria Anıtı, şehrin tarihine ışık tutan belge ve sergileriyle ilk ziyaret yerlerinden biridir. Taj Mahal’den esinlenerek 1906’da inşa edilmiş bu yapı, şehrin simgelerinden kabul edilir. Kentin kalbinde yer alıyor. Etrafında MAIDAN denen, halkın buluştuğu, kriket ve futbol oynadığı, yoga yaptığı kocaman yeşil alan var. Orayı da görmüş olursunuz.
·      - Asya’nın en büyük müzesi olan Hindistan Müzesi (INDIAN MUSEUM), doğa tarihinden sanata kadar uzanan bir yelpazede, dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Batıdaki Smithsonian ve British Museum gibi köklü kurumlara rakip olabilecek nitelikte bir müze. Hakkıyla gezebilmek için birkaç gün gerekebilir.
·      - Mark Twain tarafından Süveyş’in doğusundaki en muhteşem otel olarak tanımlanan, Rudyard Kipling’in eserlerinde kendine yer bulmuş, Doğu’nun İncisi  Great Eastern Hotel’e de bir uğrayın derim. Ben eski otelleri çok severim. Mümkünse, bütçeme uygunsa, oralarda kalırım, o tarihi çekerim içime. Orada kalmış olan yazarlar varsa, o yazarların eserlerini yanıma alır, zamanda yolculuğa çıkarım kendimce.
·      - Eski ROYAL CALCUTTA TURF CLUB’un binasında, eski deri koltuklara gömülüp br akşam içkisi yudumlamak ya da Cumartesi günleri düzenlenen at yarışlarını izlemek, eski koloni döneminin ışıltısına tanık olmak için en kolay yollardan biri bence. Kolkata’nın en güzel binalarından biri olan kulüp binası, mermer döşemeleri, tik ağacından yapılmış kapıları ve kristal avizeleriyle göz alıyor.
·      - Kolkata’nın en eski restoranlarından PARK caddesindeki MOULİN ROUGE’a uğramanızı öneririm. Hint, Çin ve Avrupa mutfaklarından oluşan zengin bir menüsü var.
·      - Kitapçılarıyla ünlü Kolej Caddesi’ndeki, her daim kalabalık, her daim gürültülü ama son derece çekici COFFEE HOUSE kahvehanesine gitmeden dönülmez şehirden. Bengal kültür hayatının merkezi olagelmiş, nice yazarlara, şairlere, devrimcilere ve öğrenciye kucak açmış bu kahvehanede, öğrenciler ve öğretmenlerle kahve içip, sohbet edebilirsiniz.
Coffee House Kolkata

Tabii her zaman diyorum, bunlar benim listelerim. Siz yola düşmeden önce bir okuyup kendi listelerinizi oluşturun. Ancak o listelere harfi harfine uyacağım diye kendinizi harap edip, içinde yaşadığınız anın büyüsünü sakın ola ki kaçırmayın! Şehirler her zaman sürprizler hazırlar ziyaretçilerine. Siz o sürprizleri  yakalamaya çalışın en çok!
Yollarda görüşürüz…


Kathmandu’nun Küçük Tibet’i BODHNATH



Nepal, Hindu ve Budist geleneklerin birbiriyle harmanlanmış olduğu harika bir ülkedir. Bu iki din arasındaki sınırlar öylesine belirsizdir ki, biri nerede biter de öbürü başlar, anlamakta zorlanırsınız. Himalaya bölgesinin bütün eski Animist ve Şaman geleneklerini barındıran Tibet Budizmi’nin hakim olduğu yerlerdeki tapınaklar ve mahalleler, bu kadim kültürün en iyi gözlemlendiği yerlerdir. Bana kalırsa, bu yerlerin en güzeli, en renklisi ve sıradışı deneyimler sunanı, Kathmandu vadisindeki Küçük Tibet olarak da adlandırılan BODHNATH’tır.



Bodhnath, beyaza boyanmış, devasa bir stupa’nın etrafında, daireler çize çize, dalga dalga yayılan, manastırlar, evler ve dükkanlarla dolu, renkli ve hareketli bir mahalledir. Büyük Stupa’nın tarihsel anlamda, kökeni tam olarak bilinmiyor. Birbiri ardına anlatılan, birbirine karışmış efsanevi öykülerden yola çıkacak olursak, stupanın yapımına tanrıların, göksel varlıkların ve krallarla tüccarların karıştığını görürüz. Oysa bunların hiçbirini kanıtlayacak somut bilgi yoktur. Ben de o bölgede rehberlik yaptığımda, tarihi bilgilerin çoğunu aktarırken, ‘’efsane nerede başlıyor bilemiyorum’’ diye itirafta bulunurum hep. Aslında laf aramızda kalsın, tarihin efsaneyle karışık olması hoşuma gitmiyor da değil! Hayal gücüme daha fazla yer açıyormuşum gibi de hissediyorum.
Önce stupa nedir, kısaca onu aktarayım: Stupa, içine önemli Budist rahiplerin küllerinin, bir takım kutsal emanetlerin ya da kutlu yazıtların konulduğu, genellikle bir höyüğe benzeyen, yarım küre şeklinde bir yapıdır. İçine girilmez, hacılar, ziyaretçiler yapıyı tavaf ederler. Kökeni Budizm’den çok daha öncelere uzanır. Çok eskilerde, yaşama veda etmiş ermişlerin, bağdaşa benzer mükemmel duruş olan LOTUS duruşunda gömüldüklerini biliyoruz. İşte ilk stupaların, bu gömülen ermişlerin üzerinde oluşturulan tepeciklerden yola çıktığı düşünülmektedir. Bütün Kuzey ve Güney Asya’ya yayılan bu yapı şekli, her ülkenin kendi geleneğine ve alışkanlıklarına göre hem isim hem de form almıştır. Örneğin Tibet’te CHORTEN denir, doğuya gidildikçe PAGODA olur. Kimi kat kat yükselir, kimi yuvarlak ve alçak olur. Ama mana aynıdır… Yapı tavaf edilirken, mana ile ilişkiye girilip, o mana idrak olunur… Tıpkı Kabe’ye giden hacıların yaptıkları gibi… Madde dünyasını terk et, manaya odaklan!


İşte Kathmandu’nun büyük beyaz stupası Bodhnath da bu şekilde, tam olarak adı konulamayan bir tarihte, ama günümüzden en az 2000 yıl önce, bu şekilde inşa edilmiş, son derece önemli bir stupadır. Yapını bugünkü boyutlarına 14. Yüzyılda kavuştuğu yönündeki bilgiler pek çok kaynakta bulunuyor.
Stupanın inşa edildiği yer, geleneksel kervan yolları üzerinde, Himalayalar’ın zorlu dağ geçitlerinden önceki düzlüklerdir. Eskiden, Lhasa’dan yola çıkan kervanlar, dağlar bitip de düze kavuştuklarında, onları o zorlu geçitlerde bin türlü beladan koruyan gözeten tanrılara ve ruhlara teşekkür amacıyla, bu noktada, stupayı tavaf ederler, tütsüler yakıp dualar söylerlermiş. İşleri bitip de geri dönme zamanı geldiğinde, dağlara vurmadan evvel, yine bu noktada dualar ve ilahiler eşliğinde, tanrılara yakarıp sağ salim bir yolculuk dilerlermiş. 
Bodhnath’taki büyük stupa, Nepal’in en büyüğü. Aslında bütün Asya’daki en büyük stupalardan biri olduğunu biliyoruz. Tabii Endonezya ya da Myanmar’da farklı formlarda ama aynı görevi gören pek çok stupa-pagoda olduğu için, böyle bir sıralama yapmak pek de kolay değil. Yine de Tibet Budizmi’nin Tibet dışındaki en büyük ve en kutsal stupasının Bodhnath olduğunu söylemek lazım.
Stupa’nın bütününde pek çok önemli simge yer alıyor. Yapının dokuz katı, Budizm’in Tanrılar Dağı olarak adlandırılan, mitolojik Meru Dağı’nın katlarını simgeliyor. Kat kat gökyüzüne uzanan onüç çember, aydınlanmaya giden yoldaki aşamaları anlatıyor. Dört ana yöne bakan gözler, Tibet Budizmi’ndeki Beş Bilgelik Budası’ndan dördünü simgelerken, beşincisi tam merkezdeki büyük beyaz stupada yer alıyor. Bu beş Bilgelik Budası, aynı zamanda evrendeki beş elementi simgeliyor. Ateş, Su, Hava, Toprak ve Eter… Bunlardan bizler için en kafa karıştıranı Eter olabilir ama buradaki eter denilen madde evrendeki her şeyi kuşatan boşluğun, sonsuzluğun simgesi oluyor. Metafizik anlamlar da yükleniyor bu boşluğa… Meditasyon sırasında ulaşılmaya çalışılan o hiçlik, boşluk hali de bu olsa gerek… Stupanın üzerinde dalgalanan beş renkli dua bayrakları da bu elemetleri simgeliyor. Rüzgarların o bayraklardaki duaları evrenin dört bir yanına dağıttığına inanılıyor.
Bodhnath’a gittiğiniz zaman, çevrenin renkli ve hareketli halinden büyük keyif alıyorsunuz. Pek çok yerli ve yabancı gezgin tarafından ziyaret edilen bu kutsal merkez, manevi hayatla dünyevi hayatın en iyi şekilde buluştuğu yerlerden biri bana kalırsa. Etrafında pek çok manastır var ve buradaki tapınaklardan yükselen dua sesleri, her zaman ruhani etkiyi güçlendiriyor. Ancak  dünyevi hayatın gerçeği ticaret de kendini tam gaz hissettiriyor burada. Etrafta el sanatları konusunda çok zengin, kaliteli dükkanlar var. Bronz heykeller, minyatürler, cepte taşınabilecek muskalar, tespihler gibi Tibet Budizmi ile ilgili pek çok objeyi bulabileceğiniz bu dükkanlarda uzun dakikalar geçirebilirsiniz.

Bence yapılacak en güzel şeylerden biri şu: Öğleden sonra ışığında Bodhnath’a gidin. Önce stupayı, Tibetli hacılarla birlikte, saat yönünde tavaf edin. Onların arasına karışın. Sonra stupanın üstüne çıkın ve yine saat yönünde yürüyerek mahalleye tepeden bir bakış atın. Sonra aşağıya inip, stupanın ana girişinin tam karşısında yer alan manastırın balkonuna çıkın. Stupa oradan şahane görünüyor. Manastırın büyük dua salonuna girip, bir köşede sessizce oturun, etrafı inceleyin, birkaç dakika sessizce meditasyon yapın, içinize dönün. Oradaki sesleri dinleyin, kokuları içinize çekin. Sonra yeniden aşağıdaki kalabalığın içine karışıp yürüyün. Rahiplerin de alışveriş yaptıkları dükkanlardan alışveriş yapın. Dolunay akşamıysa oradan hiçbir yere ayrılmayın ve hava karardıkça yakılan binlerce kandilin ışığında stupanın nefes alır gibi dalgalandığını hayal edin.
Kathmandu’ya ulaşmak artık çok kolay. THY İstanbul’dan direkt uçuşlara başladı başlayalı, Nepal artık daha yakın. Vizeyi de kapıda alıyorsunuz. Daha ne olsun? Tabii Nepal tarihi ve doğal anlamda çok zengin bir ülke, bu anlattıklarım okyanusta sadece bir damla. Siz yola çıkın, gerisi gelir nasıl olsa…
Yollarda buluşuruz…


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...