31 Mayıs 2016 Salı

Yeşil Cennet Sri Lanka


Uzun zaman ara verdik. Yollar, seyahatler, dil kursları ve konser provaları derken bir de bakmışım ki göz açıp kapayana kadar haftalar akmış. Ayrıca ülkenin yüklü gündemi de sakin bir nefes alabilmeyi neredeyse imkansız hale getiriyor. Bir yılın sonlarındayız artık. Zorlu zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Hayat hiç kolay olmadı bu yıl boyunca. Yenisi hepimize güzellikler getirsin diyerek sizleri Sri Lanka’ya götürmek istiyorum.
Eski adı Seylan olan bu ada ülkesini bizler daha çok mis kokulu koyu renkli çaylarıyla biliyoruz. Hindistan’ın güneyinde bir mücevher gibi duran, adı bile egzotik rüzgarları çağrıştıran, harika bir yer Sri Lanka. Marco Polo, Sri Lanka için dünyanın en güzel adası demiş. Arap tüccarlar,  beklenmedik bir anda karşılarına çıkan bu yemyeşil adayı görünce, adına Serendip demişler. Bu isim bir şeylerin peşinde koştururken, beklenmedik bir anda karşılaştığımız başka güzel şeyleri anlatan müthiş bir kelimeye dönüşmüş. Gerçekten adına bu denli yaraşan başka bir yer var mıdır dünyada, bilemiyorum!
Yeşilin her tonuna doyuyorsunuz Sri Lanka’da… Tarihin derinlerine, ikibinbeşyüz yıllık tapınakların arasına dalıyorsunuz Sri Lanka’da… Vahşi doğayla ve hayvanlar aleminin bin türlü suratıyla tanışıyorsunuz. Asya filleri, kırmızı yüzlü maymunlar, binbir renk papağan ve türlü türlü su kuşlarıyla ahbap oluyorsunuz. Ormanların kalbine saklanmış, ağaçların altında adeta sır olmuş konaklama tesislerine bakıp, iç geçiriyorsunuz imrenerek… UNESCO Kültür Mirası tarihi kalıntılar arasında dolanırken, sıcak ve boğucu nemi unutuyorsunuz. Günün sonunda ise, koyu turuncu renkteki has seylan çayıyla kendinizi ödüllendirip, kokulu baharatlarla lezzet katılmış harika yemekler arasında diyetleri unutuyorsunuz.
Bizim konforlu THY uçağımız sabaha karşı İstanbul’dan yola çıkıp, Maldivler’in başkenti Male’de küçük bir stop yaptıktan sonra, yerel saatle 15.30 civarında ülkenin en büyük kenti Colombo’ya vardı. Açık konuşmak gerekirse Colombo öyle pek ahım şahım bir şehir değil. Ama yine de ülkenin dünyaya açılan en büyük kapısı olduğu için, uğrayıp biraz dolanmak keyifli oluyor. Sri Lanka’nın karmaşık etnik yapısını en iyi bu şehirde anlayabiliyor insan. Ülkenin en büyük etnik grubunu %75’lik bir pay ile Sinhala’lar oluşturuyor. Adanın orta, güney ve güneybatı bölgelerinde Sinhala halkı Budist geleneklere bağlı ve Sinhala dilini konuşuyorlar.
Ülkenin ikinci büyük grubu Sri Lanka Tamilleri, Hindu’durlar ve dünyanın en eski dillerinden Tamil dilini konuşuyorlar. Adanın daha çok kuzeyinde, Hindistan’a dönük tarafta yaşarlar. Bir de adanın doğusunda bir bölgede yoğunlaşmışlardır. Ülke nüfusunun %11’ini oluştururlar. Üçüncü büyük etnik grup Moor denen, Arap tüccarların torunlarından oluşan %9.5’luk gruptur. Müslümandırlar ve çoğu Tamil dilini benimsemişlerdir.

İngilizler’in adaya hakim oldukları 19. yüzyılda, çay ve kauçuk plantasyonlarında işçi olarak çalıştırılmak üzere Hindistan’dan getirilen Tamiller’in torunları, ülkenin karmaşık demografik yapısına br başka grubu daha armağan etmiş. Bunlara Hindistan Tamilleri deniyor. Bugün bile daha çok çay plantasyonlarının yoğun olarak bulundupğu bölgelerde yaşarlar ve ada nüfusunun %4’ini oluştururlar. Bunun dışında sayıca az ama sosyal hayatta epeyce ağırlıkları olan benim Beyaz Sri Lankalılar adını taktığım bir grup daha var ki, adanın Avrupalı kolonistlerce yönetildiği dönemi hatırlatıyorlar. Burgher adı verilen bu Avrupa kökenliler, soyadlarından da anlaşıldığı üzere Portekizli, Hollandalı ve İngiliz ailelerin torunları olarak hala adada yaşıyorlar.
Colombo, doğu-batı ticaret yolları üzerinde önemli bir liman olmasıyla ikibin yıldan beridir bilinen, tanınan bir şehirdir. 1982 yılına kadar Sri Lanka’nın resmi başkenti olarak da idari öneme sahipti. Ancak bu idari görev bugün Jayawardenepura Kotte isimli, Colombo’ya yakın ve artık neredeyse şehirle bütünleşmiş bir başka yerleşime verilmiştir. Ama buna rağmen Colombo ülkenin ticari başkenti olma özelliğini sürdürüyor. Ayrıca çevresine topladığı yaklaşık 5.5 milyonluk nüfusuyla en kalabalık bölgeyi oluşturuyor.
Colombo’nun sahip olduğu doğal limanı eski zamanlarda Romalılar’dan Çinliler’e kadar bütün ticaret erbabı biliyormuş. İbn-i Batuta 14. Yüzyılda adayı ziyaret ettiğinde buradan Kalanpu olarak bahsetmiş. Zaten Arap tüccarlar adaya 8. yüzyıldan itibaren yerleşip, Çin, Hindistan ve Arap yarımadası arasındaki ticareti kontrol etmeyi başarmışlar.
Asya’nın zenginliklerine açılan kapı ve önemli bir durak olması sebebiyle, bir süre sonra bölgeye gelen Avrupalılar arasında hakimiyet savaşlarının yaşandığı br arenaya dönüşmüş. 1500’lü yılların başında önce Portekizliler, Sri Lanka’ya sızmışlar. Adadaki krallıklardan biri olan Kotte’nın kralı ile anlaşma imzalayan Portekizliler, sahil bölgelerinde yetişen tarçının ticaretini yapma imtiyazını almışlar. Ayrıca kendilerine Colombo’da bir ticari koloni kurma izni verilmiş. Bu hakimiyet alanlarını zamanla genişleten Portekizliler, bugünkü Colombo’nun ortasında yer alan bölgeye kalelerini kurup, başkentleri ilan etmişler.
Tabii hayat istedikleri kadar kolay sürmemiş zira adanın zenginliklerinden pay almak isteyen Hollandalılar sahneye çıkmışlar. Savaşlar, güç oyunları ve ihanetlerle dolu bir dönemden sonra, 1656’da, destansı bir kuşatmadan sonra, Colombo’yu ele geçiren Hollandalılar, başta tarçın ticareti olmak üzere bütün bu zenginliği Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’na devretmişler. Bu da ancak 1796’ya, İngilizler’in Colombo’yu ele geçirişine dek sürmüş.
Kısa bir dönem bu şekilde idare eden İngilizler, daha kalıcı bir sistem oluşturma peşinde oldukları için, 1815’de adanın son monarşisi olan Kandy Krallığı’nı da Hollandalılar’dan devralmışlar. Resmi olarak İngiliz Seylanı olarak tanımlanan kolonilerini kurmuşlar. Bu yeni dönem ise 1948 yılına dek sürmüş.
Günümüzde Sri Lanka, özellikle ayrılıkçı Tamil Kaplanları ile sürdürülen uzun iç savaşın 2009’da bitmesinden sonra, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine dönüştü. Bir turizm cenneti ve tekstil ülkesi olarak ön plana yükseldi. Tabii adanın en önemli gelir kalemi hala çay!
Colombo’ya düşserse yolunuz yapmanız gereken en önemli şey gün batımında Galle Face Green’de olmak! Burası Hint Okyanusu kıyısında yemyeşil bir kordon boyu olarak tasarlanmış. Yürüyüş alanları var. Halk buraya akın ediyor günün son saatlerinde. Denizden gelen ılık rüzgarla uçurtmalar uçuruyorlar. Ben ise kıyıda kurulu Galle Face otelin tarihi bahçelerinde batan güneşe nazır oturup serin bir kokteyl yudumlamayı pek seviyorum. Tavsiye ederim!
Beira Gölü üzerinde kurulu Gangaramaya Tapınağı’nı ziyaret etmenizi öneririm. Burada Sri Lanka mimarisi ile Hint, Çin ve hatta Tayland mimarisinden esintiler bulabilirsiniz.
Colombo Ulusal Müze benim her zaman ziyaret ettiğim favorilerimdendir. İngiliz Seylanı’nın valisi Sir William Henry Gregory tarafından kurulan müze 1 Ocak 1877’de açılmış. Ülkenin eski krallıklarına ait zenginlikler, heykeller, kabartmalar ve pek çok objenin sergilendiği müze, ülkenin en büyük ve önemli müzesi olarak kabul ediliyor. Müzeyle birlikte kurulan  Ulusal Kütüphane ülkenin en büyük kitap koleksiyonunu barındırıyor. Basılan her şey, ister kitap ister dergi olsun, mutlaka bir nüshası buraya gönderilip arşivleniyor.
Müzenin yanıbaşında bulunan Viharamahadevi Parkı, Colombo şehrinin en büyük parkıdır. Çok bakımlı, yemyeşil ve tertemiz ortamıyla tam bir nefes alma yeridir. Büyük büyuttaki bir Buda heykelini barındırıyor bu güzelim park. Eskiden adı Victoria Parkı imiş ama bağımsızlık kazanılınca pek çok yerde olduğu gibi burada da isimler, yenileriyle değiştirilip, koloni dönemine elveda denilmiş.
Gezilecek yerle içinde Murugan Hindu tapınağını da unutmamam lazım. Güney Hindistan’ın renkli mimarisini ve Gopuram adı verilen dev kulelerini güneye taşıyan bu yapı, tanrı Şiva kültünün Colombo’daki en önemli temsilcisi olarak kabul ediliyor. Sabah erken saatlerde, her yer pırıl pırl iken gitmenizi öneririm.
Tabii yeme içme kısmına da kısaca değineyim: Hindistan cevizi sütü içinde pişirilen deniz ürünleri ve balık yemeklerinden yemeden dönmeyin! Yine hindistan cevizi sütü ile pişirilmiş zerdeçallı mercimek yemeği, diğer bir favorim! Mis kokulu yasemin pirinci ile servis ediliyor. Kahvaltıda ise pirinç unu ve hindistan cevisi sütü ile hazırlanan kreplerden yemenizi tavsiye ediyorum. Bunlara hopper deniyor. Aman Allahım! Özleyeceğiniz tatlardan olacak eminim! Çayı unutmuyoruz tabii ki…
Yollarda görüşürüz,



27 Mayıs 2016 Cuma

Bodrum Haikuları



Bodrum'da bir evimiz var. Küçük bir taş ev. Bir tepenin üzerinde ve çılgın kalabalıktan uzak. Sadece bu dönemde değil, hep uzak. O yüzden kıymetlim işte. O yüzden tam bir sığınak. geçtiğimiz hafta bir dost düğünü için oradaydık. Mevsimin tazeliği henüz geçmemişti ve Nisan'da yağmayan yağmurlar, biz oradayken yağmaya karar vermişlerdi. Çiçekler, kokular ve gökten kopup gelen yüklü damlalar... Hiç dönmesem dedim... Hep kalsam... Yıl boyu kalsam... Ama hayat burada ya, döndük geldik. Geldiğimizden beri de eşimle birbirimize takılıp duruyoruz: Cenneti bırakıp geldik.
İşte bu Bodrum günlerinde bir sabah, hava daha pusunu üzerinden atamamışken, bir fincan kahve eşliğinde çıktı bu haikular. Okuyana can olsun, nefes olsun. Okuyan sağ olsun!


-I-
Gri gökyüzü
Ve esen deli rüzgar
Yağmur geliyor.

-II-
Güne aldanma!
Rüzgarın kollarında 
Yağmur geliyor.

-III-
Kuzeyden kopup
Tepeye çöreklendi
Koca bir bulut

-IV-
Bir yağmur indi
Taşların arasında
Nehirler doğdu

-V-
Narin çiçeği
Mor salkıma benziyor
Jakarandanın

-VI-
Neler anlatır
Ağustos böceğinin
İçli şarkısı?

Ve bunlardan sonra bir de bu aşağıdaki ufaklar çıktı bir yerlerden... Okuduğum kitabın etkisinden midir bilmiyorum ama kadınlık halleri ve ilişkiler üzerine çok düşündüm. Ne mi okuyordum? Çöl Kraliçesi'ni okuyordum. Aslında önce sinemada izledim başrolünü Nicole Kidman'ın oynadığı filmi. Eve döndüğümde nicedir kitaplığımızda duran kitabı okumaya karar verdim. Etkilendim: Bir kadın olarak ve Gertrude Bell'in zor zamanlarını benzer yaşlarda geçirmiş bir kadın olarak etkilendim. Sanırım bu duygularla çıktı bu üç haiku:

-VII-
Dönse de olur
Bir kez gittiyse eğer
Hiç dönmese de

-VIII-
Sen yoksan eğer
Dilim lâl, gözüm âmâ
Ruhum çaresiz

-IX-
Gitmek çok kolay
Kesip atmak da öyle
Maharet, kalmak...