Son yılların en kuvvetli fırtınası dediler, kapınızı bacanızı iyice sağlama alın dediler, ev dışında yapılacak işleriniz varsa yapın sonra bir daha çıkmayın dediler; söylenenlerin hepsini yaptım, bekliyorum artık. Dışardaki uğultu gittikçe artıyor, sanki kurtlar evin önünde toplanmış bir şeyleri protesto ediyorlar. Pencereden bakıyorum, ne kurt var ne başka bir şey...Bütün canlılar gizlenmişler kovuklarına, kuşlar da uçmuyor sanki, insanlar zaten günlerdir evlerinde hapis. Taş toplayan komşum bile gözlerini devirerek, istersen bu havada yalnız kalma, ne de olsa alışkın değilsin, yabancısın, ürkersin, korkarsın dedi ama ben istemedim. İlk fırtınada anne babasının yanına koşan ürkek çocuklar gibi davranmak istemedim açıkçası. 
Hava kurşun renginde, bulutlarda mor ve griler... Geçmişimin güneşli mavilerinden ne kadar da uzaktayım. Hatıralarım üşüşünce zihnime, gözlerimi pencereye çevirmem yeterli oluyor, ne bir mavi, ne bir ağaç... Hemen dönüveriyorum şimdiye... 
Deniz kudurmuş gibi. Hiddetle çalkalanıyor. Poseidon bir şeylere kızmış , bütün hırsını suları dimdik yükselen kayalıklara çarparak alıyor sanki. Çılgın gibi etrafı birbirine katan rüzgar da, kayalıklarda patlayan denizin bütün soğuk tuzunu taşıyıp üzerimize yapıştırıyor. Pencerenin camı bağak bağak... Saçlarım yapış yapış, sert... Gözlerim yanıyor kimi zaman tuzdan. Dilimi kurumuş dudaklarımda gezdirdiğimde ise tek aldığım tat, tuz... Tuz, tuz ve yine tuz...Ekmek tuzlu, kurutulup saklanan balık tuzlu, üçer üçer gezen koyunların sütünden yapılan peynir tuzlu, sıcak memleketlerden getirilen muhteşem görünümlü meyveler bile - sanki- tuzlu. Ya da benim dilim tuzlu, içim tuzlu... Geçen gün üzerine yattığım çimenlerde gezdirdim elimi, kokladım, tuz kokuyordu... Deniz çevreliyor dört bir yanımı ve sanki yavaşça herşeyin içine işliyor. Sinsice ama kötü niyetli değil, bu onun doğası...Adanın fırtınaları gibi. Korkutucu ama kötü niyetli değil. Gayet net! Geliyor, vuruyor ve gidiyorlar. Biliyoruz geleceklerini, hazırlanıyoruz, bekliyoruz, vuruyorlar ve gidiyorlar demişti komşum, bir şişe Brennivin'i kapıdan bırakarak. Başın sıkışırsa bundan iki yudum al, rahatlarsın demişti. Başım sıkışmadan aldım o iki yudumu ve boğazımdan bir alev topu indi mideme. Rahatladım mı? Rahatladım... Keşke her şey bu kadar net olsa hayatta. Bilsek geleceğini, hazırlansak, beklesek korksak da. Olmuyor işte, o zaman hayat olmuyor. Hayat bir sürü bilinmeyeni olan upuzun bir denklemle boğuşurken labirentlerin içinden yürümek demek. Bir sonraki adımının seni gerçekte nereye taşıdığını bilememen demek. Eyvah artık düşüyorum dediğinde, bir anda uçabildiğini fark etmen demek. Planlı programlı olmuyor, hayat haber vermiyor... Evini, arabasını, malını mülkünü ve bir sürü şeyini sigorta yaptıranları kimi zaman anlayamıyorum. Hayat yüklü bir MACK gibi üzerinden geçtiğinde, dünyanın en sağlam sigortası bile ne işe yarar ki? 

Garajın sert sert çarpan kapısı düşüncelerimden koparıyor beni. Çıkıp kapatmam lazım ama korkuyorum fırtınanın içine dalmaya. Bir yudum Brennivik daha alsam işe yarar mı acaba? El fenerimi alıp, dışarı fırlıyorum hızlıca, ayaklarım iyice nemlenmiş likenlere batıyor bileğime kadar. Dengemi korumaya çalışarak garaja kadar yürüyorum. Kapının menteşesinden kurtulmuş kanadını yerine takıp tam kapatacakken, neredeyse sessiz bir havlama sesi geliyor kulağıma. El fenerini o tarafa çeviriyorum: Kızıl kahve tüyleri olan büyükçe bir çoban köpeği... Başka zaman karşıma çıksa böyle beklenmedik bir anda korkarım ama bu fırtınanın içinde hiç de korkutucu gelmiyor, aksine bir yerlerden güvenilir bir dost gönderilmiş gibi hissediyorum. Konuşmaya başlıyorum, benim dilimi anlar mı acaba? Yavaşça, biraz da korkarak ona yaklaşıyorum, bir kitapta okuduğum gibi avuç içimi gösteriyorum, yine havlamaya benzer o sesi çıkarıyor ama hüzünlü gözlerini fark ettiğimde bu köpeğin benden daha fazla korktuğunu anlıyorum. Karşılıklı sakınımlı adımlarla birbirimize yaklaşıyoruz.  Tatlı bir sesle konuşmayı sürdürüyorum. Hoşgeldin diyorum, ne iyi ettin de geldin diyorum, burada durma eve gel benimle diyorum. Yine sessizce havlıyor ve burnunu bacağıma sürtüyor. Dost arıyor, dost arıyorum, birbirimizi buluyoruz. Garajdan çıkıyorum, peşimden geliyor, yavaş yavaş yürüyorum, yavaş yavaş takip ediyor. Evin kapısını açıyorum, içerinin yumuşak ışığı dışarı doğru yayılıyor, kenara çekilip, haydi içeri diyorum, sessice hav diyor, yumuşak  ışığın içine ilerliyoruz. Fırtına bir anda daha az korkutucu görünmeye başlıyor. Yine de geliyor, biliyorum, bekliyorum, bekliyoruz. 

Hiç yorum yok:

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...