23 Temmuz 2013 Salı

Yaz Geçerken

Bu yaz ayları hızlı mı geçiyor yoksa bana mı öyle geliyor? Bunu özellikle sevgili arkadaşım Tütü ile sık sık konuşuruz. O, bir yaz çocuğu olmasını da etkisiyle, yaz aylarını pek sever. Ben onun kadar düşkün değilimdir yaz aylarına. Hatta sıcakla başım hiç de hoş değildir. Daha da ötesi, laf aramızda, ben aslında kış aylarını severim. Havaların erken kararması bile sorun olmaz benim için, bu durum da hoşuma gider aslında. Güneş ve kumsal kızı hiç olmadım hayatımda. On dakikadan fazla güneşte kalırsam, içime fenalık gelir.  Denizi severim sevmesine de illa içinde olacağım diye bir kaide de yok yani... Su kenarında olmak bana yeter. Dağları da en az deniz kadar severim. Hatta dağ manzarasını deniz manzarasına tercih bile edebilirim. Neyse, konu dağıldı yine... Başta da diyordum ki bu yaz ayları hızlı mı geçiyor ne???
Aslında Tütü çalıştığı zamanlarda şöyle derdi: Zaten yaz dediğin ne ki? Toplasan 10 tane hafta sonu ediyor!!! Neyse ki şu son yıllarda kendini emekli etti de, artık daha uzun bir yaz dönemine kavuştu. Ama haklı gerçekten. Çalışanlar için, hele hele İstanbul'daysan eğer, o hevesle beklediğin yaz aylarından elinde kalan, en kabadayısından 10 adet hafta sonu oluyor!!! Bozdur bozdur harca misali!!! Ben ise, çok yoğun çalıştığım zamanlarda, yaz ayları dendiğinde hep ''Back to Back'' yani arka arkaya attığım turları düşünürdüm. Allahın 50 derece sıcağındaki Efes'ler, öğle güneşindeki Kapadokya'lar, bitmek tükenmek bilmeyen Pamukkale yolları, elektrik parasından tasarruf olsun diye chiller'ları gece kapatıldığında hamama dönen ucuz otel odaları, pilav yoğurt dışında bir şey yeme gafletine düşersen  cırcır olduğun açık büfeler eşlik etti senelerce yaz aylarıma. Tabii her mesleğin cilveleri var, bizimkiler de biraz bunlardı...Amaaaaaaa... Öyle şeyler vardı ki karşılığında, yine de vazgeçemiyordun, ben de vazgeçemedim senelerce... PARA değildi benim için...ASLA olmadı!!! Benim için bazı anlar güzel ve özeldi. Mesela: 

  • Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde üst üste yığılan grupların arasında, omuz omuza müze gezisini kan ter içinde yapıp bitirdikten sonra, müzenin bahçesinde gölgeli bir köşede diğer rehber arkadaşlarla geyik yapmak
  • 700 kilometrelik Kapadokya-Pamukkale hattını bitirip otele gelince, aynı yoldan geçmiş rehberanla bir masada toplaşıp, sohbetleşmek
  • Zelve'deki büyük ceviz ağacının gölgesinde serinlemek
  • Kuzu akşamı rehber odası geyiği
  • Grupların dönüş transferi sonrası hep beraber soluklanma (En iyi grup giden gruptur)
  • Afrodisias DOĞA RESTAURANT...
  • Topkapı Sarayı'nda, Konyalı'da rehber masası
Aklıma bir çırpıda gelen şeyler bunlar... Ben galiba Anadolu turlarına çıkmayı özlemişim biraz:)) Ama dedim ya, benim hayatımda, para amaç olmadı hiç bir zaman. Evet, tabii ki hayatımı sürdürmek için para kazanmam gerekiyordu ama neredeyse 25 sene, sadece para kazanmak için de her gece evden ayrı da yaşanmaz be arkadaş!!! Başka motivasyonlar gerekir! Başka bir sevda girer işin içine... Ben de bu işin arkadaşlarla yaşanan kısmını sevdiğim için uzun seneler keyifle yapabildim. Bu vesileyle, senelerce aynı tozlu yolları, aynı masaları, aynı otel lobilerini, aynı sabah erken transferlerini paylaştığım rehber arkadaşlarıma sevgi ve selam olsun! 
Ama hayat değişiyor, ben artık bir süredir Anadolu turları yapmaz oldum. Annemin vefatıyla yaşamaya başladığım süreçte, mesleki hayatımda radikal bir dönüşüm oldu. Sadece yurtdışı turlar yapmaya başladım. Ama yine de bazen, bu akşam olduğu gibi, o eski günleri özleyip, yad ediyorum... Kimbilir, belki senede bir iki tane tur yapar, memlekette ne var ne yok bir bakarım... 
Dedim ya, yazın ortası oldu artık. Benimkisi hızlı geçiyor. Kısa bir süre sonra çok sevdiğim İZLANDA turuma gideceğim. Özledim o toprakları... 
Büyükada, İtalya, Datça derken, Temmuz bitmiş neredeyse... 
Umarım devamı da şimdiye kadar geçtiği gibi keyifli geçer... 
Kabul ediyorum, saçma bir yazı oldu. Başlarken aklımda bambaşka şeyler vardı ama yazı kendiliğinden böyle aktı. Biraz eski tur günlerime güzelleme gibi oldu, varsın olsun!!! Go with the flow!!! 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Datça ve İtalya... Ardından ÇALIŞMA MASASI

Neredeyse yaz bitti!!!
Gerçekten de bazen böyle hissediyorum. Elde güzel şeyler var ama...Boşa gitmemiş bir zaman dilimi... 
Öncelikle Datça, Osman'ın sergisi nefis geçti. Serginin hazırlığı, heyecanı, kitabı, çerçevesi derken zaman nasıl uçup gitmiş hiç anlamadık. Büyük gün gelip çattığında, jetonumuz bir anda büyük bir gürültüyle düştü. Sergi açıyorduk!!! UKKSA'da güzel bir topluluk katılımıyla, ressam İbrahim Çiftçioğlu'nun sunuşu, Datça Belediye Başkanı Sayın şener Tokcan'ın da katılımı ve güzel konuşmasıyla anlam kazanan harika bir açılış oldu. Yerel şaraplar ve meyveler eşliğinde, güzel müzik ve zeytin ağaçlarının desteğini de alarak, çok güzel zaman geçirdik. 
Serginin ilerleyen günlerinde çeşitli şehirlerden gelen dostlarımız da bu maceramızı daha da zenginleştirdiler. Hepsine kocaman bir teşekkür!
Ardından İtalya'ya gittik...
Toscana ve Umbria!!!
Hiç dönmek istemedim.
Küçük şehirlerde kaldık. Ortaçağ atmosferini olduğu gibi koruyan, doğası da bozulmamış, gözüdönmüş kapitalizme kurban edilmemiş yerlerden geçtik. İnsan olduğumuzu hatırladık. Kimse bizi kazıklamaya kalkmadı. Kimse hak etmediği parayı kazanma çabasında değildi çünkü... Yemekler yedik, hakkını ödedik. Küçük ve son derece nezih otellerde kaldık, ederini ödedik. Kimse eşeği boyayıp zebra diye yutturmaya kalkışmadı... Akşamları yürüyüşler yaptık aydınlatılmış ortaçağ sokaklarında. Her geceyarısına doğru dondurmalar yedik maaile sokaklarda dolaşan İtalyanlarla. Otellerde, otel sahiplerinin hiç gocunmadan valiz taşıdıklarına, çöp döktüklerine, müşterilere çay kahve taşıdıklarına ve gelenlerin arabalarını park ettiklerine tanık olduk. Otel derken, öyle ''antin kuntin'' işletmelerden bahsetmiyorum. Bunlardan kimi bir kaç yüzyıllık Toscana çitfliği, kimi de onbeşinci yüzyıldan kalan Dükler Sarayı'nın misafirhanesiydi... Spoleto'da, asil bir ailenin eski sarayında kaldık, sahibi zarif mi zarif hanımefendi her sabah taze kek yapıp, kahvaltı büfesine getiriyordu. İşte o zaman anladık: Tarlan varsa içinde, teknen varsa kıçında, işin varsa başında olacaksın kardeşim!!! FARK BU!!! Gocunmadan, üşenmeden, severek çalışırsan eğer, başarı senin olur... Bizde öyle mi? Hangi doğru dürüst işletmenin sahibini böyle görüyorsun işin başında? Hemen hemen hepsi bir işletme müdürü diye birini bulup oturtur işin başına, ondan sonra seyreyle gümbürtüyü... Haa, bir de kalitesiz hizmete dünya kadar para istemeyi de başarı sayarlar. Benim de halkımın ''cebi dolu görgüsü boş'' kısmı, buralara paraları basıp, o beş para etmeyen işletmelere hem para, hem sözde statü, hem de küstahça bir temelsiz özgüven kazandırırlar. Olan bizim gibi parası kendine göre daha kıymetli, hesabı daha temkinli ama dünya görgüsü daha fazla olup da, kalite talep edenlere olur... Kazıkları yer yer otururuz ve en sonunda evimizden dışarı çıkmamaya başlarız. 
Neyse, yine yaşlı kadınlar gibi söylenmeye başladım. 
Fotoğraflar da koymayı umuyorum ileride...
Şimdilik bu kadar!!! Artı Bir Kanal'da Haberler başlamak üzere. Artık başka kanal izlemiyorum. Ya HALK TV ya da ARTI BİR!!! Keep on Chapulling!!! 

Haa!!! Bir de unutmadan: Artık Şişli' de de bir çalışma masam oldu!!! BAYILIYORUMMMMM!!! Yani artık yazı köşem var!!! Yazmamak, üretmemek için hiç bir bahanem kalmadı artık...