Grönland Haikuları' ndan Bir Demet




-I-
Güneş kayboldu
Deniz artık gri bugün
Buz daha mavi

-II-
Sırta tırmandım
Ufukta buzdağları
Deniz masmavi

-III-
Rüzgar seslendi
İçli bir şarkı gibi
Dalgalar coştu

-IV-
Geçerken duydum
Buzdağının sesi var
Mavi ve beyaz



-V-
Hava duruldu
Yağmur vardı az önce
Gök boncuk mavi

-VI-
Arktik gecede
Batmayan güneş ve ben
İki yalnızız

-VII-
Evden uzakta
Yerle gök arasında
Martılar dostum

-VIII-
Gitmek çok güzel
Dönecek yerin varsa
Yoksa yalnızsın


-IX-
Sarı sıyrıldı
Gri örtünün altından
Su ışık doldu

-X-
Dört yanım duman
Bugün dünya çok sessiz
Nerdesin mavi?

İzlanda Haikuları


-I-
Yeşil, yemyeşil
Şelalenin kıyısı
Gözün kamaşır






-II-
Siyah, simsiyah
Benzemez başkasına
O vahşi kumsal

-III-
Buzdağlarının 
Arasında ayna var
Gök orda yansır



-IV-
Sürprizli olur
Mor ve pembe çiçekler
Lav tarlasında

-V-
Sakin havada
Kayaların içinde
Bulutla yüzer



-VI-
Bulutsuz bir gün!
Tadını çıkar dostum,
Pek kolay gelmez!

Grönland Şiirleri -2-

Kangerlussuaq Fiyordu 21 Haziran Gece



Dün de dedim ya, hayatımda ilk kez şiir yazdım. Grönland ve orada tanıştığım ıssız ve ırak coğrafya, beni kendimle buluşturunca, içimden taşanlara engel olamadım. Olmak da istemedim.
Ama...
Dün akşam ülkemde, her zaman geçip gittiğim yerlerden birinde, havalimanında, insanlık dışı bir saldırı oldu. 36 kişi yaşamını yitirdi. İnsanın insana yaptığı kötülükler zincirine, bir halka daha eklendi ne yazık ki!
Hani insandı en kıymetlisi varlıkların? 
Hani Yaradan her şeyi insan için yaratmıştı?
Hani bizdik en akıllısı yaratılmışların, en O'na benzeyeniydik?
Kim inanır bunlara artık?
Ben değil! Geçmiş olsun!
Ben Tanrı'mı, Yaradan'ımı doğada buluyorum. Ufkun ardında yitip giden bir gün batımını seyrederken, denizin dalgalarındaki fısıltıları dinlerken, ya da yaprakların rüzgarla dansını seyre dalarken, O'nunla buluşuyorum, konuşuyorum, Bir ve Tek oluyorum.
İşte, dün akşam, havalimanı patlaması haberini alır almaz aklıma ilk gelen şeyler yine bunlar oldu:
İnsanın insana yaptığı kötülüklerin sonu YOK!
Ve yapılan bütün bu kötülükler ve ölen her insanla birlikte, her birimizin içindeki Tanrı da ölüyor. 
Ben artık böyle bir dünya istemiyorum, böyle bir ülke istemiyorum, böyle bir DİN de istemiyorum! 
Dün de yazmıştım: İNSANIN AZ TANRI'NIN ÇOK OLDUĞU COĞRAFYALAR'a gittiğimde, O'nunla buluşuyorum.
İşte bu buluşmanın meyvelerinden ikisini daha, dün akşam yaşanan acılara rağmen, paylaşma cüretini gösteriyorum şimdi.
Okuyan sağ olsun!





ALTIN IŞIK

Yılın en uzun günü
Güneş batmıyor
Dalgalarla altın tozu
Sahil parlıyor ışıl ışıl
Balıklar bile altın
Yüzümde güneş, parlıyorum
Dağlar altın, deniz altın,
Saçımdaki rüzgar altın

xxxxx

Biliyorum bitecek bu günler
Ve kış gelecek
Güneş yükselmeyecek ufuktan
Gözüm karşı tepede bekleyeceğim
Sayacağım günleri birer birer
Zaman geçmeyecek
Gölgeler ülkesinde kapana kısılmış
Tam umudun yittiği an
Göreceğim sırtın üstünde altın ışığı

xxxxx

İşte bu yüzden
Yılın en uzun günü
Karanlıkta solup gitmemek için
Yüreğime dolduruyorum altın ışığı


* Bu şiiri, yılın en uzun günü, 21 Haziran'da, MV FRAM'ın 7. katındaki Explorer Lounge'da, manzaraları seyre dalarak yazdım.


Dünyayı duman sarmış
Her yer çok sessiz bugün
Kanat çırpışı bile suskun kuşların
Balıklar yavaş
Rüzgar asude
Denizin yüzerinde narin kıpırtılar
Ben de sustum, konuşmuyorum
Mutlu Kuzey'de bu öğleden sonra

*18.06.2016 MV Fram Qullissat'a giderken









Grönland Şiirleri



Geçen hafta, uzun bir geziden döndüm: Grönland! 
Batmayan güneş, ıssız kıyılar, masmavi bir gökyüzü, lacivert deniz ve hepsine alışılmadık bir parlaklık katan buzdağları arasında 10 gece 11 gün boyunca olağanüstü bir gemi yolculuğu yaptım. TANRI'NIN ÇOK İNSANIN AZ OLDUĞU YERLER'den biri orası da... Yaradanla bütünleşmenin, nefesini onun nefesinde kaybetmenin en güzel yolu bu coğrafyalardan geçiyor bana kalırsa. Hiçbir tapınağın, kilisenin ya da caminin, hiçbir ibadethanenin vermediği hazzı, birliği, gökkubbenin altında buluyorum ben. Artık böyleyim! Değiştim! Değişiyorum!
Öyle ki, bu gezide, gördüklerim beni öylesine etkiledi ki, içimden şiirler döküldü. Durdurmadım kendimi. Ne geldiyse, bıraktım öylesine. 
Ve şimdi bir cesaret, burada paylaşıyorum...


Arktik Söğüt




SÖĞÜT

Büyümek zor burda
Gücün yetmez rüzgara, kara
Yine de bir kuytu bulup
Dikersin başını asice
Yel gelip yalar geçer
Dik tutarsın, eğmezsin

xxxxx

Büyümek zor burda,
Güneş ha var, ha yok
Olsa bile ısıtmaz, aldatır
Güvenemezsin ışığına, varlığına
Kısacık güler yüzüne, sonra çekip gider
Kalırsın karanlıkla başbaşa
Soğuk vurur, buz vurur
Tutunursun yamaca umutsuzca uçup gitmemek için
Dualarını sayıp dökersin
Ve direnirsin
Dikersin başını asice
Rüzgar geçer
Gece geçer
Kalırsın orada, yamaçta
Ayakta

xxxxx

Büyümek zor burda
Tohum çatlamaz
Çiçek açmaz, meyve vermez
Umutlarını bağrında saklar söğüt
Ve kuytuda
Rüzgarın unuttuğu bir köşede
Tutunur yamaca
Diker başını asice
Direnir, yaşar, büyür...

Eqip Sermia 19.06.2016



UFUK

Ufuk görmeliyim
Açık olmalı etrafım
Rüzgar yüzümde patlamalı,
Soğuk sırtımda

xxxxx

Bir gökyüzü olmalı tepemde
Uçsuz bucaksız, mavi
Bulutlar oynaşmalı birbiriyle
Kimi sarı olmalı, kimi gri

xxxxx

Güneş tam karşımda batmalı
Kırmızıları, pembeleri görmeliyim
Kaybolunca ufkun ardında
Öbür yana dönüp, doğuşunu beklemeliyim

xxxxx

Dağlar denize kavuşmalı
Vadilerinde yürümeliyim
Sabah sisi kalktığında
Çiy damlalarını saymalıyım yaprağın üstünde

xxxxx

Deniz olmalı dağların arasında
Yumuşamalı hava, toprak, taş
Dalgalarına kavuştuğumda
Eriyip gitmeli öfke, korku, telaş

xxxxx

Ufuk görmeliyim mutlaka
Küçücüklüğümü hatırlamak için
Güneş, ay ve yıldızlar
Yukarıdan bakıp şahit olmalılar sessizce

xxxxx

Hava kıtır kıtır olmalı
Dolu dolu nefes almalıyım
Yürürken çakıllar tıkırdamalı ayağımın altında
Bir elim cebimde,
Islık çalmalıyım

xxxxx

Özgür olmalıyım vesselam,
Duvara, pencereye, karşı eve değil
Ufka bakmalıyım

20/21.06.2016





Yeşil Cennet Sri Lanka


Uzun zaman ara verdik. Yollar, seyahatler, dil kursları ve konser provaları derken bir de bakmışım ki göz açıp kapayana kadar haftalar akmış. Ayrıca ülkenin yüklü gündemi de sakin bir nefes alabilmeyi neredeyse imkansız hale getiriyor. Bir yılın sonlarındayız artık. Zorlu zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Hayat hiç kolay olmadı bu yıl boyunca. Yenisi hepimize güzellikler getirsin diyerek sizleri Sri Lanka’ya götürmek istiyorum.
Eski adı Seylan olan bu ada ülkesini bizler daha çok mis kokulu koyu renkli çaylarıyla biliyoruz. Hindistan’ın güneyinde bir mücevher gibi duran, adı bile egzotik rüzgarları çağrıştıran, harika bir yer Sri Lanka. Marco Polo, Sri Lanka için dünyanın en güzel adası demiş. Arap tüccarlar,  beklenmedik bir anda karşılarına çıkan bu yemyeşil adayı görünce, adına Serendip demişler. Bu isim bir şeylerin peşinde koştururken, beklenmedik bir anda karşılaştığımız başka güzel şeyleri anlatan müthiş bir kelimeye dönüşmüş. Gerçekten adına bu denli yaraşan başka bir yer var mıdır dünyada, bilemiyorum!
Yeşilin her tonuna doyuyorsunuz Sri Lanka’da… Tarihin derinlerine, ikibinbeşyüz yıllık tapınakların arasına dalıyorsunuz Sri Lanka’da… Vahşi doğayla ve hayvanlar aleminin bin türlü suratıyla tanışıyorsunuz. Asya filleri, kırmızı yüzlü maymunlar, binbir renk papağan ve türlü türlü su kuşlarıyla ahbap oluyorsunuz. Ormanların kalbine saklanmış, ağaçların altında adeta sır olmuş konaklama tesislerine bakıp, iç geçiriyorsunuz imrenerek… UNESCO Kültür Mirası tarihi kalıntılar arasında dolanırken, sıcak ve boğucu nemi unutuyorsunuz. Günün sonunda ise, koyu turuncu renkteki has seylan çayıyla kendinizi ödüllendirip, kokulu baharatlarla lezzet katılmış harika yemekler arasında diyetleri unutuyorsunuz.
Bizim konforlu THY uçağımız sabaha karşı İstanbul’dan yola çıkıp, Maldivler’in başkenti Male’de küçük bir stop yaptıktan sonra, yerel saatle 15.30 civarında ülkenin en büyük kenti Colombo’ya vardı. Açık konuşmak gerekirse Colombo öyle pek ahım şahım bir şehir değil. Ama yine de ülkenin dünyaya açılan en büyük kapısı olduğu için, uğrayıp biraz dolanmak keyifli oluyor. Sri Lanka’nın karmaşık etnik yapısını en iyi bu şehirde anlayabiliyor insan. Ülkenin en büyük etnik grubunu %75’lik bir pay ile Sinhala’lar oluşturuyor. Adanın orta, güney ve güneybatı bölgelerinde Sinhala halkı Budist geleneklere bağlı ve Sinhala dilini konuşuyorlar.
Ülkenin ikinci büyük grubu Sri Lanka Tamilleri, Hindu’durlar ve dünyanın en eski dillerinden Tamil dilini konuşuyorlar. Adanın daha çok kuzeyinde, Hindistan’a dönük tarafta yaşarlar. Bir de adanın doğusunda bir bölgede yoğunlaşmışlardır. Ülke nüfusunun %11’ini oluştururlar. Üçüncü büyük etnik grup Moor denen, Arap tüccarların torunlarından oluşan %9.5’luk gruptur. Müslümandırlar ve çoğu Tamil dilini benimsemişlerdir.

İngilizler’in adaya hakim oldukları 19. yüzyılda, çay ve kauçuk plantasyonlarında işçi olarak çalıştırılmak üzere Hindistan’dan getirilen Tamiller’in torunları, ülkenin karmaşık demografik yapısına br başka grubu daha armağan etmiş. Bunlara Hindistan Tamilleri deniyor. Bugün bile daha çok çay plantasyonlarının yoğun olarak bulundupğu bölgelerde yaşarlar ve ada nüfusunun %4’ini oluştururlar. Bunun dışında sayıca az ama sosyal hayatta epeyce ağırlıkları olan benim Beyaz Sri Lankalılar adını taktığım bir grup daha var ki, adanın Avrupalı kolonistlerce yönetildiği dönemi hatırlatıyorlar. Burgher adı verilen bu Avrupa kökenliler, soyadlarından da anlaşıldığı üzere Portekizli, Hollandalı ve İngiliz ailelerin torunları olarak hala adada yaşıyorlar.
Colombo, doğu-batı ticaret yolları üzerinde önemli bir liman olmasıyla ikibin yıldan beridir bilinen, tanınan bir şehirdir. 1982 yılına kadar Sri Lanka’nın resmi başkenti olarak da idari öneme sahipti. Ancak bu idari görev bugün Jayawardenepura Kotte isimli, Colombo’ya yakın ve artık neredeyse şehirle bütünleşmiş bir başka yerleşime verilmiştir. Ama buna rağmen Colombo ülkenin ticari başkenti olma özelliğini sürdürüyor. Ayrıca çevresine topladığı yaklaşık 5.5 milyonluk nüfusuyla en kalabalık bölgeyi oluşturuyor.
Colombo’nun sahip olduğu doğal limanı eski zamanlarda Romalılar’dan Çinliler’e kadar bütün ticaret erbabı biliyormuş. İbn-i Batuta 14. Yüzyılda adayı ziyaret ettiğinde buradan Kalanpu olarak bahsetmiş. Zaten Arap tüccarlar adaya 8. yüzyıldan itibaren yerleşip, Çin, Hindistan ve Arap yarımadası arasındaki ticareti kontrol etmeyi başarmışlar.
Asya’nın zenginliklerine açılan kapı ve önemli bir durak olması sebebiyle, bir süre sonra bölgeye gelen Avrupalılar arasında hakimiyet savaşlarının yaşandığı br arenaya dönüşmüş. 1500’lü yılların başında önce Portekizliler, Sri Lanka’ya sızmışlar. Adadaki krallıklardan biri olan Kotte’nın kralı ile anlaşma imzalayan Portekizliler, sahil bölgelerinde yetişen tarçının ticaretini yapma imtiyazını almışlar. Ayrıca kendilerine Colombo’da bir ticari koloni kurma izni verilmiş. Bu hakimiyet alanlarını zamanla genişleten Portekizliler, bugünkü Colombo’nun ortasında yer alan bölgeye kalelerini kurup, başkentleri ilan etmişler.
Tabii hayat istedikleri kadar kolay sürmemiş zira adanın zenginliklerinden pay almak isteyen Hollandalılar sahneye çıkmışlar. Savaşlar, güç oyunları ve ihanetlerle dolu bir dönemden sonra, 1656’da, destansı bir kuşatmadan sonra, Colombo’yu ele geçiren Hollandalılar, başta tarçın ticareti olmak üzere bütün bu zenginliği Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’na devretmişler. Bu da ancak 1796’ya, İngilizler’in Colombo’yu ele geçirişine dek sürmüş.
Kısa bir dönem bu şekilde idare eden İngilizler, daha kalıcı bir sistem oluşturma peşinde oldukları için, 1815’de adanın son monarşisi olan Kandy Krallığı’nı da Hollandalılar’dan devralmışlar. Resmi olarak İngiliz Seylanı olarak tanımlanan kolonilerini kurmuşlar. Bu yeni dönem ise 1948 yılına dek sürmüş.
Günümüzde Sri Lanka, özellikle ayrılıkçı Tamil Kaplanları ile sürdürülen uzun iç savaşın 2009’da bitmesinden sonra, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine dönüştü. Bir turizm cenneti ve tekstil ülkesi olarak ön plana yükseldi. Tabii adanın en önemli gelir kalemi hala çay!
Colombo’ya düşserse yolunuz yapmanız gereken en önemli şey gün batımında Galle Face Green’de olmak! Burası Hint Okyanusu kıyısında yemyeşil bir kordon boyu olarak tasarlanmış. Yürüyüş alanları var. Halk buraya akın ediyor günün son saatlerinde. Denizden gelen ılık rüzgarla uçurtmalar uçuruyorlar. Ben ise kıyıda kurulu Galle Face otelin tarihi bahçelerinde batan güneşe nazır oturup serin bir kokteyl yudumlamayı pek seviyorum. Tavsiye ederim!
Beira Gölü üzerinde kurulu Gangaramaya Tapınağı’nı ziyaret etmenizi öneririm. Burada Sri Lanka mimarisi ile Hint, Çin ve hatta Tayland mimarisinden esintiler bulabilirsiniz.
Colombo Ulusal Müze benim her zaman ziyaret ettiğim favorilerimdendir. İngiliz Seylanı’nın valisi Sir William Henry Gregory tarafından kurulan müze 1 Ocak 1877’de açılmış. Ülkenin eski krallıklarına ait zenginlikler, heykeller, kabartmalar ve pek çok objenin sergilendiği müze, ülkenin en büyük ve önemli müzesi olarak kabul ediliyor. Müzeyle birlikte kurulan  Ulusal Kütüphane ülkenin en büyük kitap koleksiyonunu barındırıyor. Basılan her şey, ister kitap ister dergi olsun, mutlaka bir nüshası buraya gönderilip arşivleniyor.
Müzenin yanıbaşında bulunan Viharamahadevi Parkı, Colombo şehrinin en büyük parkıdır. Çok bakımlı, yemyeşil ve tertemiz ortamıyla tam bir nefes alma yeridir. Büyük büyuttaki bir Buda heykelini barındırıyor bu güzelim park. Eskiden adı Victoria Parkı imiş ama bağımsızlık kazanılınca pek çok yerde olduğu gibi burada da isimler, yenileriyle değiştirilip, koloni dönemine elveda denilmiş.
Gezilecek yerle içinde Murugan Hindu tapınağını da unutmamam lazım. Güney Hindistan’ın renkli mimarisini ve Gopuram adı verilen dev kulelerini güneye taşıyan bu yapı, tanrı Şiva kültünün Colombo’daki en önemli temsilcisi olarak kabul ediliyor. Sabah erken saatlerde, her yer pırıl pırl iken gitmenizi öneririm.
Tabii yeme içme kısmına da kısaca değineyim: Hindistan cevizi sütü içinde pişirilen deniz ürünleri ve balık yemeklerinden yemeden dönmeyin! Yine hindistan cevizi sütü ile pişirilmiş zerdeçallı mercimek yemeği, diğer bir favorim! Mis kokulu yasemin pirinci ile servis ediliyor. Kahvaltıda ise pirinç unu ve hindistan cevisi sütü ile hazırlanan kreplerden yemenizi tavsiye ediyorum. Bunlara hopper deniyor. Aman Allahım! Özleyeceğiniz tatlardan olacak eminim! Çayı unutmuyoruz tabii ki…
Yollarda görüşürüz,



Bodrum Haikuları



Bodrum'da bir evimiz var. Küçük bir taş ev. Bir tepenin üzerinde ve çılgın kalabalıktan uzak. Sadece bu dönemde değil, hep uzak. O yüzden kıymetlim işte. O yüzden tam bir sığınak. geçtiğimiz hafta bir dost düğünü için oradaydık. Mevsimin tazeliği henüz geçmemişti ve Nisan'da yağmayan yağmurlar, biz oradayken yağmaya karar vermişlerdi. Çiçekler, kokular ve gökten kopup gelen yüklü damlalar... Hiç dönmesem dedim... Hep kalsam... Yıl boyu kalsam... Ama hayat burada ya, döndük geldik. Geldiğimizden beri de eşimle birbirimize takılıp duruyoruz: Cenneti bırakıp geldik.
İşte bu Bodrum günlerinde bir sabah, hava daha pusunu üzerinden atamamışken, bir fincan kahve eşliğinde çıktı bu haikular. Okuyana can olsun, nefes olsun. Okuyan sağ olsun!


-I-
Gri gökyüzü
Ve esen deli rüzgar
Yağmur geliyor.

-II-
Güne aldanma!
Rüzgarın kollarında 
Yağmur geliyor.

-III-
Kuzeyden kopup
Tepeye çöreklendi
Koca bir bulut

-IV-
Bir yağmur indi
Taşların arasında
Nehirler doğdu

-V-
Narin çiçeği
Mor salkıma benziyor
Jakarandanın

-VI-
Neler anlatır
Ağustos böceğinin
İçli şarkısı?

Ve bunlardan sonra bir de bu aşağıdaki ufaklar çıktı bir yerlerden... Okuduğum kitabın etkisinden midir bilmiyorum ama kadınlık halleri ve ilişkiler üzerine çok düşündüm. Ne mi okuyordum? Çöl Kraliçesi'ni okuyordum. Aslında önce sinemada izledim başrolünü Nicole Kidman'ın oynadığı filmi. Eve döndüğümde nicedir kitaplığımızda duran kitabı okumaya karar verdim. Etkilendim: Bir kadın olarak ve Gertrude Bell'in zor zamanlarını benzer yaşlarda geçirmiş bir kadın olarak etkilendim. Sanırım bu duygularla çıktı bu üç haiku:

-VII-
Dönse de olur
Bir kez gittiyse eğer
Hiç dönmese de

-VIII-
Sen yoksan eğer
Dilim lâl, gözüm âmâ
Ruhum çaresiz

-IX-
Gitmek çok kolay
Kesip atmak da öyle
Maharet, kalmak...

Haiku -4-



-I-
Ufkun ötesi
Yakın olur bir anda
Kalbin bilince

-II-
Yedi rengimi 
Toprağa katıyorum
Açsın baharlar

-III-
Karayı gördüm
Karanlık bir odada
Kuşku duymadan

-IV-
Yedi rengimi
Toprağa katıyorum
Açsın baharlar

-V-
Sessiz akıyor 
Nehrin suları bugün
Kış yaklaşıyor


Haiku -3-



-1-
Sen misin yoksa
Gözlerimden süzülüp
Nehre kavuşan?

-2-
Bahar dediler
İşaret ettim hemen
Tomurcukları

-3-
Menekşem açmış
Penceremin önünde
Orkidem küsmüş

-4-
Rüzgar sabırsız
Bulutlar daha alçak
Mevsim dönüyor

-5-
Mektup yazarken
Aşık oldum ben sana
Mektup kimeydi?


Haiku -2-



-I-
Zümrüt yeşili
Taze çimlere basan
Bebek gibiyim

-II-
Rüzgar getirdi
Portakal çiçeğinin
Rayihasını

-III-
Sen çevirmezsen,
Kitabın sayfaları
Şiiri gizler

-IV-
Yağmur yağıyor
Karanlık sokak sessiz
Gelecek misin?

-V-
Sabah uyandım
Kurşun tadı dilimde
Baktım ki yoksun

-VI-
Dün sordum seni
Ser verip sır vermeyen
Gölgeler soldu


Haiku



-I-
Yaprak düşerken
Sessizce canım acır
Onlar hiç duymaz

-II-
Kan kırmızısı
Damla damla sonsuzluk 
Yudumluyorum

-III-
Kapım kapandı
Rüzgarın güçlü eli
İtiverince

-IV-
Su kıpırtısız
Söğüdün yaprakları
Akıyor sessiz

-V-
Bahar sabahı
Rüzgar kuzeyden gelir
İs, pus dağılır

-VI-
Serçe şakırken
Sesi gelir aklıma
Kızkardeşimin

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri





Geçen yazımda Dalaman’dan başlayıp, Datça’ya kadar gelmiştik. Bu bölümde ise, badem çiçeklerinin peşinde, yarımadanın en uç noktasına uzandığımız günü anlatmak istiyorum.
Geldiğimiz gün, herhalde Datça’nın en doğuk günlerinden biri yaşanıyordu. Fırtınanın etkisiyle ayaklarımız neredeyse yerden kesilmişti birkaç kez. Yine de sezon dışı olmasına rağmen, yarımadanın en sevdiğim yerleşimi olan Yakaköy’de, normalde bu mevsimde kapalı olan çok takdir ettiğim bir işletmede kalma kararımızdan vazgeçmedik.
Evet, Yakaköy, turkuaz renkli sularıyla ünlü Palamutbükü’nün sırtını yasladığı yamaca kurulmuş, taş evleri ve manzarasıyla dikkati çeken çok güzel bir köy. Havası güzel, tertemiz ve pırıl pırıl. Yazın bile o bölgeye gitsem, kalabalık sahillerden ziyade, tepede kurulu bu köyde kalmayı hep tercih ederim. Yakaköy’ün tam karşısında boy sırasına göre dizilmiş gibi duran üç tepecik yer alıyor. Tepeciklerin altında ise, bu üç tepeden ismini alan Triopium adındaki bir antik kenti ya da tapınak kompleksinin kalıntıları görülebilir. Çok eski zamanlarda Tanrı Apollon adına düzenlenen şenliklere katılan ve kimi zaman da ev sahipliği yapan bir yer olduğunu anlatıyor kaynaklar. Ancak daha fazla bir bilgi de yok elimizde. Yüzey araştırmaları dışında pek bir çalışma yapılmamış. Yine de konumu ve sükuneti açısından gezmeyi pek sevdiğim yerlerin başında geliyor.

Ancak tabii ki Datça dendiğinde, hepimizin aklına ilk olarak ünlü Knidos şehri gelir. Akdeniz’le Ege’nin birleştiği noktada kurulmuş, rüzgarları, doğası, Afrodit heykeli ve limanlarıyla ünlü bu güzelim şehre uğramadan döndüğüm olmamıştır. Ancak yaz aylarında dahi insanı serseme çeviren kuvvetli rüzgarları olan Knidos’u, bu soğuk Şubat fırtınasında nasıl ziyaret edecektik? Ben hava raporlarına uymaya karar verdim ve rüzgarın kesileceği güne dek bekleyelim dedim. Nitekim iyi ki öyle yapmışız. Fırtınanın hemen ertesindeki durgun günlerden birinde şehri gezmeye gittiğimizde, yaprak dahi kıpırdamıyordu. Hayatımın en güzel Knidos ziyaretlerinden birini gerçekleştirdim diyebilirim.
Knidos’tan kısaca bahsetmek isterim. İlk bilimsel kazı çalışmaları İngiliz Arkeolog Charles Thomas Newton tarafından 1857-58 arasında yapılmış. Şehri kimin kurduğu yönünde hala kafa karışıklıkları var. Kaynakların çoğunluğu Knidos’un bir Dor yerleşimi olarak, beş diğer Dor kenti ile bir tür federasyonun parçası olduğunu söyler. Dor Hexapolis’i olarak anılan bu federasyonun içinde Rodos adasından üç kent, Halikarnassos ve onun karşı komşusu Kos vardır. İşte bu altı şehir, Apollon adına düzenlenen bu oyunlar ve şenlikler için, yarımadada toplanır, tabiatın uyanışını kutlarlarmış.

Knidos, yarımadanın ucundaki ayrıcalıklı konumu ve korunaklı limanları sayesinde büyümüş, zenginleşmiş ve hatta Adriyatik denizine kadar uzanan bir coğrafyada, bazı koloniler kurmuş. Anadolu Pers istilasına uğrayınca, önce  Sirus’a sonra da Atina’ya boyun eğmişler. Hatta geçen haftaki yazımda, şehirleri istila edilmesin diye, yarımadanın en dar yerinde kanallar kazarak, yarımadanın bulundukları kısmını adaya dönüştürmeyi bile düşündüklerini anlatmıştım.
Büyük İskenler’le başlayan Hellenistik dönem, Knidos için aslında sakin bir dönem olmuştur. Sonra Roma yönetimini görüyoruz. Roma’nın Anadolu’da yayılışı sırasında, Knidos olumlu ve işbirlikçi politikasıyla içişlerinde özerklik kazanıyor.
Knidos’un kurulduğu iki alan var. Şehrin bir bölümü anakarada bulunurken, diğer bölümü eskiden Triopion denilen adanın üzerine kurulmuş. Knidoslular adayı anakaraya köprülerle bağlamışlar. Sonra da denizi doldurup suni bir geçiş yaratarak, şehre bir tane daha liman kazandırmışlar. Bugün gezi teknelerinin gelip bağlandıkları bölge burası işte. Deveboynu denilen bu mevkide bir de meşhur bir deniz feneri bulunuyor. 1931 yılında yapılan fener, iki denizin birleştiği noktayı belirliyor adeta. İçeride 16 tonluk bir sarnıç varmış ve eski fenercinin anlattıklarına göre, suyu keçeyle süzerlermiş, buz gibi su tertemiz olurmuş. Fenerin altı odası varmış. Yapıldığı zamanlarda gazla çalışıyormuş. 19722den itibaren tüpe geçilmiş. 1990’da otomatik olmuş. Şimdi ise elektrik ve güneş enerjisiyle çalışıyor. Her 15 saniyede iki kez çakıyor ve iki şimşek arası 3 saniye. Oldukça güçlü bir fener, 950 mumluk bir gücü var. Bodrum Kırlar’dan görülebiliyor.

Yapılan kazılar sayesinde tiyatro, odeon, Diyonisos tapınağı ve daha başka çok sayıda bina ve tapınak belirlenmiş. Hellenistik dönemin en büyük heykeltraşlarından Praxiteles tarafından yapılan ve bugün artık kaybolup gitmiş  en güzel Afrodit heykeli, Knidos için yapılmış. Ancak günümüze kadar gelebilmiş sonraki dönem kopyalarının hiçbiri Knidos’ta değil, dünyanın değişik müzelerine dağılmış durumdalar.  Yine de Knidos, Afrodit’in şehri olarak anılmaktan vazgeçmiş değil.

Heykel demişken hemen bir parantez açıp Yakaköy’e geri dönmek isterim zira burada kurulmuş bir sanat merkezi, bahar aylarından itibaren dünyanın dört bir yanından heykeltraşları ağırlayıp, onlara eserlerini yaratma fırsatı tanıyor. Sergiler, konserler, şiir buluşmaları ve daha başka pek çok etkinik ile, ıssız topraklara can getiriyor. Gerçek bir ütopya! Hemen bu akademinin adını vereyim: UKKSA yani Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi. Hayatını sanata adamış bir galerici ve sanat kitapları basımcısı Nevzat Metin tarafından yoktan var edilmiş bir yer burası. İstanbul Moda’da galeri sahibiyken tanımıştık kendisini. Sonra bütün gücünü seferber edip yurdumun bu cennet köşesinde bir hayalini gerçekleştirdi. Datça’ya gelin, Yakaköy’e mutlaka uğrayın ve tabii UKKSA’da durup bir çay için, heykelleri görün.
Dönüyorum Knidos’a…Dediğim gibi havanın da yardımıyla harika bir gezi yaptık o gün. Karış karış gezdik şehri. Tabii bu mevsimde genellikle pek kimseler uğramadığı için, bütün tesisler kapalı olduğundan çok istesek de denize karşı bir bardak çay içemedik. Oysa o durgun havayı bulmuşuz, tam zamanıydı… Belki ileride ufak bir çay kahve makinası koyarlar. Parasını atarız, çayımızı alırız…
Tabii geçen haftaki yazının başında da söylediğim gibi bizim bu mevsimde buralara gelmemizin esas sebebi badem çiçeklerini görmekti. Kış geçen yıllara göre daha cetin geçtiği için çiçekler her yerde açmamıştı henüz ama kuytularda harika manzaralarla karşılaştık. Örneğin Çeşme köyünde, çiçek yüklü bir ağacın fotoğraflarını çekmek için durduğumuzda, bize selam veren Ayhan Amca’nın önerisiyle, o yoldan devam ederek Palamutbükü’ne indik. Bir de ne görelim? Her yer çiçek! Güzel Türkçemizin güzel tabiriyle kendimizi kaybedip, bahçelere daldık, her bir dalı, her bir çiçeği görmek, dokunmak istiyorduk. Geçen sefer de söylemiştim, insanda tatlı bir sarhoşluk, bir hafiflik duygusu yaratyor bu çiçekler. Tıpkı Japonların SAKURA dedikleri kiraz çiçekleri gibi…Bunlar da bizim sakuramız ama ne yazık ki kimsenin haberi yok! Hatta Datça’nın bile bundan faydalanmak gelmiyor aklına. Japonya’da hem yurt içi hem yurt dışı turizm hareketlerinin en çok hızlandığı dönemlerden biridir Sakura dönemi. Hava durumu verir gibi, TVlerde çiçek açma durumu haritaları yayınlanır o dönemde. Ben gitmedim henüz ama çalıştığım kurum, senelerdir geziler düzenler Japonya’ya, çiçekleri görmek isteyenler için. Tabii Japonlar için kutsaldır bu çiçekler. Solmadan, en olgun, en gösterişli oldukları zamanlarında pat diye yere düşerler. Eskiden samuraylar bu çiçeklere bakarak, her şeyin bir gün bir anda sona ereceğini düşünürlermiş. Kamikazeler, savaşta uçaklarına bunları çizerek çıkarlarmış son seferlerine. Her yıl Japonya’da bu fenomen için şenlikler düzenlenir. Festivaller, şiir ve müzik buluşmaları, yürüyüşler yapılır. Kısacık sürse de herkes heyecanla bu dönemi bekler. Ben de her yıl bademlerin açışını görmeye Datça’ya geldiğimde, kaçınılmaz olarak bunu düşünürüm. Biz bunu neden yapmıyoruz? Birileri başlatsa arkası gelir. Evet, Datça’da badem festivali yapılıyor ama Altın Badem Sinema ve Kültür festivali olarak anılan bu festival, Eylül’ün başında düzenleniyor. Ama düşünüyorum da, belki de böyle kalması daha güzel! Kalabalıkların ve gürültünün ortasında seyretmek istemezdim badem çiçeklerini doğrusu. Bizde festival dendi mi, işin neye dönüştüğü ne yazık ki hepimizin malumu. Öyleyse bırakalım, bilen gelsin, bilen görsün, yurdumuzun en son bakir kalmış bölgesine kimsenin eli değmesin.
Bakir deyince aklıma geldi: Burada da imar planları değiştirilmeye çalışılıyor. Yani bu demektir ki, bir gün biri çıkıp, bir kağıdın altına imzayı basacak. İşte o zaman elveda bademler, gelsin yazlık siteler…Olmaz demeyin, 40 yıldır yurdumu geziyorum karış karış, her yerde böyle oldu! Bir tane istisnası yok ne yazık ki! Yine de karamsarlık olmasın!
İkinci konu, dağları taşları yok eden taş ocakları! Burada da, Mesudiye köyünün üzerindeki koca tepe, senelerdir kazıla kazıla gözümün önünde eridi gitti! Hem korkutucu görünüyor, hem havayı ve suyu kirletiyor, hem de bu kadar çok taş ocağına gerçekten ihtiyaç var mı? İstanbul’un her yanında şık şık taş dükkanları açıldı. Ev dekorasyonunda, hastanelerde, otellerde, yeni inşa edilen havalimanlarında doğal taş kullanılıyor. Şimdinin modası da bu ama moda geçince dağlarımız, tepelerimiz ve ormanlarımız gitmiş olacak, kimsenin umurunda değil…
Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım. Badem çiçeği dedik, buralara geldik. İyi ki gelmişiz… Bu yazıyı okuyan sevgili dostlar, lütfen bir sefer siz de kıştır, soğuktur demeyin, bunu deneyin.
Yollarda görüşürüz,



Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...