Hırvatistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hırvatistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hirvatistan 2009

Ne diyeyim? Ben galiba bu ulkeyi pek seviyorum. Su anda baskent Zagreb'de bir internet cafe'de oturmus yazmaktayim. Hava cok sicak. Saat 20.38 ve disarida harika bir aksam var. Az sonra meydanlara, parklara yayilmis kalabaliklara katilip, keyifle yuruyerek otelime donecegim.

Tur sirasinda hava muhtesem oldu. Ne cok sicak ne cok soguk... Her yan yemyesil, baharin en taze halleriyle doluydu. Gecen hafta yazdiklarimda hakliymisim: Gelincikler, katirtirnaklari ve mis gibi kokulariyla pitosborumlar insani cilgina ceviriyordu. MUHTESEMMM!

Grup pek sansliymis bence. Neden mi? Gorulebilecek her seyi fazla fazla gorduler: Split Piskoposundan tutun da, Porec Eufrasius Basilikasi'nda dugune kadar. Zagreb Naif Sanat Muzesi, Ivan Mestrovic Atolyesi, Jarun Golu... Hepsi de basta hesapta olmayan harika surprizler oldu.

Bugun Zagreb de bizi buyuk bir surprizle karsiladi: Valery Gergiev yonetiminde Londra Filarmoni! Yarin aksam ARENA adindaki yepyeni spor kompleksinde! Daha onceki yazilarimi okumus olanlar Gergiev'e hayran oldugumu iyi bilirler. Onu onceki sene Viyana'da Mariinsky Theatre ile izledigimden beri acaba bir daha nerede gorebilecegim diye dusunup durur olmustum. Kismet Zagreb'eymis! Sanirim Rachmaninoff ve Prokofief ile dolu harika bir program bekliyor bizi...

Aklima hain fikirler geliyor bu arada. Kisin belki bir iki ay Zagreb'de yasayacagim. Bu kenti de gittikce daha fazla sevmeye basladim. Medeni, kulturel faaliyetleri zengin ve bizim memlekete oranla oldukca ucuz! Az once parklardan gecerken, birbirleriyle sarmas dolas olmus opusen gencleri izledim(ayip olmasin diye goz ucuyla tabii ki) Serilmisler yemyesil cimenlerin uzerine, BAYILDIMMM... Bir de baska bir parkta bikinisiyle guneslenen genc kizlar vardi. Bir Allahin kulu da bakmiyordu bile. Aslan gibi de guzel kizlardi oysa:))Boyle manzaralar gormeyeli ne kadar cok oldu bizim oralarda. Neredeyse mini etek bile giyilmeyecek sehirde! Gittikce muhafazakarlik agir basiyor ve bizler mahalle baskisi yasiyoruz aslinda. Demiyorum ki Taksim Meydani'nda guneslenelim ama en azindan parklarda opusen gencleri rahat birakalim! Tabii parklarimiz da, opusen genclerimiz de kaldi mi, onu bilemiyorum artik!

Simdilik bu kadar. Iyi aksamlar herkese...

Yeniden Hırvatistan ve ardından Anadolu...

İnsan sürekli olarak - benim gibi- dünyanın değişik köşelerindeyse, evinde geçirdiği zamanlar tatile dönüşüyor. Bir haftalık ev tatilim bitti ve yarın sabah erkenden yoldayım yine. En sevdiğim ülkelerden birine doğru uzanacağım: Hırvatistan... Neyse ki bu bir hafta boyunca harika şeyler yaptım: Baharı yaşadım...Arkadaşlarımı gördüm bol bol. Adaya gittim, hala mimozalar vardı. Erguvanları seyrettim. Yemekler yedim, eğlenceli. Sinemaya gittim, gülmeye... Ne diyeyim? Hakkını verdim yani! Şimdi sırada harika bir seyahat daha var.
Bu seyahatte Bosna Hersek'ten başlayarak Dalmaçya kıyılarına ineceğiz. Sonra kıyı kıyı Adriyatik şeridinden kuzeye devam edip, son olarak başkent Zagreb'e ulaşacağız. Normalde yılın bu zamanı, her yer katırtırnakları ve gelinciklerle dolu olur. Bir yanımda henüz tazeliğini Akdeniz mevsiminin kavurucu sıcağına kurban vermemiş yamaçlar, öbür yanımda mücevher gibi serpiştirilmiş yüzlerce adasıyla insanın aklını çelen lacivert deniz...Adriyatik! Umarım hava da yardımcı olur ve tadını çıkartırız...
Sevindiğim diğer şey de, bu turun hemen ardından uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacak olmam: Anadolu Turu! Eteria'nın papaz gruplarıyla yaptığımız klasik turlardan biri olacak ve ben iki senedir bunu yapmadığım için biraz heyecanlıyım. Allahtan turda tek başıma değil de, çok sevdiğim bir rehber arkadaşımla paralel olacağım. Böylece işin yükünü paylaşmış olacağız. Üstelik Mayıs ayında Anadolu da en az Adriyatik kıyıları kadar güzeldir. Kapadokya'da bazı ağaçlar hala çiçektedir ama Çukurova'da buğdaylar iyice büyümüşlerdir bile. Akşehir, Sultandağı üzerinden Dinar'a inerken kesin gelincikler vardır. Hatta haşhaş tarlaları mor ve beyaz çiçekleriyle insanı deli etmeye birebirdir. Nazilli civarında taze çilekler çıkmıştır. Menderes ovası yemyeşildir. Afrodisyas da papatya ve gelinciklerle doludur. Efes'te de iç gıcıklayıcı kokularıyla katırtırnakları açmıştır... Memleketim de pek güzeldir velhasıl! Galiba Anadolu'yu da özlemişim ben...Eeeee...Kolay değil! 24 sene! Rehberlik işte böyle bir şey, insanın ruhuna işliyor. Hayatımın yarısından çoğunu bu şekilde yaşadım ben. Başka bir iş yapmak da aklımın ucundan bile geçmedi şimdiye kadar. Seneler boyu mevsimlerin dönümünü Anadolu yollarında yaşadım. İlkbaharla birlikte uyanan tabiatı, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen tarlaları seyretmek en sevdiğim şeydi. Konya ovasında pancar veya Menderes ovasında pamuk yüklenmiş traktörlerin bölge kooperatifleri önünde kilometrelere varan kuyruklara girişlerini seyretmeyi de çok severdim. Bir de hasatı kaldırdıktan sonra, tarlaları temizlemek için çiftçilerin yaktıkları ateşlerle, alev alev parlayan geniş düzlüklerden geçmeye de bayılırdım. Hele bu geçiş akşamüstü günbatımı saatlerine denk gelirse, hepten geçerdim kendimden. Alacakaranlıkta göz kırpar gibi parlarlardı o ateş öbekleri...Sanırım bu sene bir kısmını yeniden görebileceğim. Ne güzel!
Anlayacağınız dostlar, bahar keyfim devam ediyor...
Haa, unutmadan... Didi Ordu'ya gitti ve yerleşmeye çalışıyor. Karadeniz bölgesi haberlerini de ondan alırız artık:)) Hadi Didiiii!!! Bağlat bir an evvel şu internetini!

Hırvatistan'dan dönünce...3. Bölüm...




Geçen hafta, Hırvatistan turundayken, bir çok yerde, ülke ve bana hissettirdikleri hakkında notlar tuttum. Epeyce malzeme var elimde ama bazı noktalar var ki, buraya aktarmadan geçemeyeceğim.

Hırvatistan genel olarak, çok çok güzel bir ülke. Doğal güzellikleri yanında, tarihi zenginlikleri gerçekten dikkat çekiyor. Ülkede, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi' nde bulunan değişik yerler var.


  • Dubrovnik Eski Kent

  • Trogir Aziz Lorenzo Katedrali

  • Şibenik Aziz Yakub Katedrali

  • Poreç Aziz Eufrasius Bazilikası

Ve bir de tabii ki Doğal Miras Listesi'ndeki inanılmaz Plitvice Gölleri...Hayatımda bu kadar güzel bir mavi görmedim. Koyu boncuk mavisi ile nil yeşili karışımı...Hani, temiz bir poyraz estiğinde İstanbul Boğazı'nın aldığı renk var ya, işte onu alın ve birbirinin içine, küçük şelalaler şeklinde akan, irili ufaklı göllere yerleştirin. İşte o kadar güzel...


Turdayken aldığım notlardan bir bölümü aşağıya ekliyorum:


Hırvatistan bence turizm yönünden bir çok şeyi başarmış görünüyor. Sahil kentleri kaliteli turistlere de pek çok şey sunabilecek kapasitede donanmış. Restoranlarında iyi yemek yiyip, güzel şaraplar içip, hiç de kazıklanmadan çıkıyorsunuz. Kötü plastik sandalye ve masalar yok ortalıkta. Gözü yormayan güzel mobilyalarla donatılmış meydanlar. Yemek yemeğe gittiğinizde, temiz masa örtüleri ve ayaklı su bardakları... Servis sektöründe kadınlar var. Birçok restoranda kadın elinin değmesiyle oluşan farkı sezinliyorsunuz.
Köylerde bile temizlik göze çarpıyor. Gecekondu kültürü yok. Evler inşa edilip, çatısı oturtuluyor. Bir de güzel boyanıyor ve pencereler, bahçeler çiçekleniyor. Bu ülke daha 15 sene öncesine dek öldürücü bir savaştaydı. Bazı kentler bombalanmıştı. Şimdiki halini görünce inanamıyor insan. Bu kadar kısa sayılabilecek süre içinde, kendini toparlamış olması harika.
Ben açıkçası biraz kıskanıyorum.
Dubrovnik’ten hiç söz etmeyeyim. Orada gerçekten kıskançlığımdan çatlıyorum. Her yan tertemiz. İnşaatlar olmasına rağmen, gözü ve kulağı üzen, yoran hiçbir şey yok. Şehir surları sanki dün yapılmış gibi kenti çevreliyorlar. Eski kentin ana caddesi Stradun,pırıl pırıl parlıyor güneşin altında. Braç adasından getirilmiş beyaz taşlarla döşenmiş her yer. Bu beyaz taş dünyanın değişik köşelerindeki ünlü yapılarda kullanılmış. Örneğin Washington Beyaz Saray, Viyana’da bazı saraylar...Stradun aslında eskiden denizmiş. Üstü kapatılarak caddeye dönüşmüş. Burayı gördüğünde “Che Straduunnn!!!!” diye bağıran Venedikli denizciyi düşünüyorum her seferinde. “Vay anasını, caddeye bakın!”
Tuvaletler her yerde tertemiz. Tabii şüphesiz ülkenin her yerinde bu standartlar bu seviyede tutturulamayabilir ama yine de bizim geçtiğimiz yerlerin hepsinde, en küçük yerde bile, tuvaletler çok temizdi. Pis kokmuyorlar, hepsinde tuvalet kağıdı var, sifonları çalışıyor, sabun var. Bunları hala yazıyor olmak benim için çok üzücü. Deliriyorum bizim memlekette. Peru bile bazı konularda bizden ileri. Bizde, Göreme’nin tuvaletleri, bazı zamanlar, susuzluktan leş gibi kokuyor. İçeri girmek mümkün bile olmuyor. Bir de üstelik paralı!!! Deli olmak işten değil . Daha böyle neler! Pamukkale, İstanbul Sultanahmet...Leş gibi tuvaletlerrrr...Bir de büyük şehiriz! Büyük ülkeyiz! Bundan daha iki sene önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, susuzluktan tuvaletler çalışmıyordu. Hatırlıyorum. Turistleri benzin istasyonunda tuvalete sokup, müzeye öyle geliyorduk. Allahım!!! En son böyle delirdiğim yer Peru olmuştu. İki hafta önceki seyahatte, Allahın dağ başında Raqchi adlı bir yerde, misss gibi bir tuvaletle karşılaştığımda, küçük dilimi yutacaktım.Para vermeye razıyız, yeter ki temiz olsun. Medeniyet göstergeleri bence bunlar. Ve biz maalesef bunlardan ÇOOOK uzağız. Hırvatistan, AB’ye girecek. Neden? Ne gerek var? Zaten bir sürü şeyi bitirmiş kendi kendine. Birçok kişiyle konuştum: İstemiyorlar ama maalesef bu konuyla ilgili bir referandum bile yapılmamış. İnsanlara AB’ye girmek isteyip istemedikleri sorulmamış bile. Bir girişimle imza toplamaya kalkmış AB karşıtları ama maalesef, yeterli sayıda kişiye ulaşılmamış O yüzden referandum, gündeme bile gelememiş. Herkes diyor ki, Biz değil, hükümet istiyor. Galiba bir sürü ülkede aynı şey var. Ve buna demokrasi diyorlar! Neymiş efendim? Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesiymiş! Hadi canım sen de!


Tam anlamıyla içimden geldiği gibi yazdıklarım bunlar... Cümle düşüklükleri varsa bile, değiştirmeyeceğim. Aslında devamı da var ama belki daha sonra koyarım buraya. Bazı cümlelerimi son bölüme yazarsam, başım derde girebilir, hatta darbecilikle ve faşizmle suçlanabilirim:)) İyisi mi bana kalsın!

Hırvatistan'dan dönünce...2. Bölüm...Deniz Orgu




Hırvatistan’daki gezi sırasında en çok hoşuma giden yerlerden biri Zadar kentidir. Hatta hep derim ki, eğer Hırvatistan’da yaşamam gerekse, keyifle seçeceğim kent Zadar olurdu. Neden mi? Çünkü Zadar hem her şeyi bulabileceğiniz ölçüde büyük ama aynı zamanda da alışıldık büyük kent tantanasından uzak bir şehir. Kitapçıları, kafeleri, meydanları ve parkları, hatta yeter miktarda hayhuyu var. Üstelik deniz kenarında ve hareketli bir liman kenti.
Eski şehir, Venedik yönetimi zamanında, Türkler’ in en güçlü ve korkulur oldukları dönemde, heybetli surlarla çevrilmiş. Çok daha önceki yıllara, Roma dönemine uzanırsanız, o zaman da kentin göbeğinde o devrin en büyük tanığı olan Forum’u bulursunuz. Forum etrafı dikenli tellerle çevrilip, kendi geçmişine hapsedilmemiş...Üzerinde, o güzelim taşlarında yürüyorsunuz. Anadolu’da da görmeye alıştığımız şekilde, Forum’dan devşirilen taşlarla, Aziz Donat Kilisesi yapılmış ki, yapı, üç nefli yuvarlak şekliyle, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aday yerlerden olmuş günümüzde...
Amaaaaaa... Bana sorarsanız, Zadar’ın hangi eserini daha çok seviyorum diye, o zaman size vereceğim cevap, bambaşka bir şey olur: DENİZ ORGU !
15 Nisan 2005’de halka açılan bu modern anıt-eser, aslında deneysel bir müzik enstrümanı...Büyük mermer basamakların altına yerleştirilmiş org borularının içinden, denizin dalgaları ile itilen hava geçince, adeta dev bir org çalınıyormuş gibi oluyor. Siz de yüzünüze serin bir rüzgar çarparken hem yürüyüşünüzü yapıyorsunuz, hem de bütün sahil boyunca bu muhteşem konseri dinliyorsunuz. Hele güneş batarken gösteri inanılmaz oluyor. Limana giriş çıkış yapan gemiler, dalgaları büyüterek, konserin uzaklardan bile duyulmasını sağlıyor.
Hırvat mimar, Nikola Basiç tarafından tasarlanan bu eser, 2006 yılında da Avrupa Halka Açık Mekan Tasarımı ve Şehircilik Projesi Ödülü’nü kazanmış.
Deniz kenarında yaşayan kentlerimizde bu pjojenin bir benzeri acaba uygulanabilir mi? Mesela İzmir’in İmbat’ı ya da İstanbul’un Lodos’u, bu doğal konserlerle daha da güzel olmaz mı??? İnsan düşünüyor...

Hırvatistan'dan dönünce...1. Bölüm...






Uçağım birkaç saat önce İstanbul'a indiğinde suratıma çarpan sıcak rüzgar, Zagreb'deki serinlikten sonra, resmen sersemletti beni. Şimdi evimin rahat ortamında, son hafta boyunca yaptıklarımızı düşündükçe, Adriyatik kıyılarında müthiş bir bahar yaşadığımızı iyice anladım.

Hırvatistan'da Mayıs muhteşem oluyormuş meğer. Eğer gidecekseniz, bence Mayıs süper bir dönem. Tabii eğer tatil denince sadece deniz ve kum düşünenlerdenseniz, Mayıs ayı biraz erken olabilir ama henüz etrafı turistler basmadan, her yanın yemyeşil olduğu bu taze mevsimde orada olmak, inanın sizi çok daha fazla mutlu kılacaktır.

Bizim rotamız Bosna Hersek'te Saraybosna ve Mostar ile başladı. Sonra Adriyatik kıyılarına kırdık dümeni ve Dalmaçya'da Dubrovnik, ilk durağımız oldu. Dubrovnik, dünyanın en iyi korunmuş ortaçağ kalelerinden birinin içinde, eski mahalleleri, daracık sokakları ve romantik ortamıyla insanı büyülüyor. Pırıl pırıl temizlenmiş, onarılmış ve son acı savaşın küllerini üzerinden atmış. UNESCO tarafından "Dünya Kültür Mirası Listesi"ne alınan kent, modern limanıyla, her gün binlerce turisti ağırlıyor.

Split, ülkenin en büyük ikinci şehri. Aslında şehri pek sevmiyorum ama yine de UNESCO listesinde bulunan İmparator Diocleziano'nun sarayı, inanılmaz... Her tarih meraklısının bayılacağı güzellikte bir yer. Split eski kent, imparatorun sarayının kalıntıları içinde kalmış. Oradayken aklıma gelen şey hep, Bizans Büyük Saray oluyor nedense... Keşke birazını görebilseydik! İmparator, doğum yeri Salona'ya çok yakın bir koyda, emeklilik günlerini huzurla geçireceği bir saray inşa ettirip, görevinden kendi rızasıyla ayrılınca, buraya yerleşiyor. Onun ölümünden sonra, metruk hale düşen bu saraya, 6. yüzyılın sonunda, Avarlardan kaçan Salonalılar yerleşiyor. Ondan sonra da, saray kalıntıları yavaş yavaş gerçek bir şehre dönüşüyor. Diocleziano, imparatorluğu zamanında, bütün Hristiyanları düşman belleyip, birçoğunu feci işkencelerle idam ettirmiş. Sonra gün gelip kendi göçüvermiş bu dünyadan ve PANTEON benzeri mezarında, sonsuz uykusuna yatırılmış. Sonra yüzyıllar geçip de Salona'dan gelen, artık Hristiyanlaşmış insanlar, beraberlerinde aziz saydıkları kişilerin kutsal emanetlerini getirince, imparatorun mezarı, katedrale dönüştürülmüş ve bu emanetler, oraya gömülüvermiş. İmparatorun lahti, sırra kadem basmış...Onun yerinde şimdi azizlerin lahitleri duruyor. İşte ironi diye buna derim ben! Sen tüm hayatın boyunca Hristiyanlardan nefret et, sonra gel onlarla koyun koyuna yat, hem de sonsuza dek! İnanılmaz hikaye, değil mi?

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...