Norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Norveç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Arktik Norveç'e Kıyı Kıyı



Geçen yıl bir haftalık bir gemi seyahati ile Norveç'in kuzey kıyılarına gitmiştim. Aradan aylar geçti ve ben yine aynı rotaya gitmek üzere heyecan çekmeye başladım bile. Aşağıya ise ilk gezinin ardından yazdığım yazıyı ekliyorum. 
Bir tür İko'nun izlenimleri diyebiliriz.



Norveç’in Kuzey Kıyıları
Çok uzun zamandır hayalini kurduğum bir rotadan henüz döndüm. Bedenim burada İstanbul’un karmaşasına karıştı bile ama aklım ve gönlüm hala uzaklarda bir yerlere takılı. Neresi diye soracak olursanız bekletmeden cevabını vereyim: Norveç’in Kuzey Kutup Dairesi’nin de kuzeyinde kalan kıyıları ve tabii ki Kuzey Burnu!
Sonbaharın ilk günlerinde çıktık yola. Bergen’den başlayacak maceramız için heyecanlıydım. Daha gitmeden rüyalarıma giren o uzak ve ıssız topraklara kavuşacak olmanın heyecanıydı bu kesinlikle! Bunca senedir gezi rehberliği yapıyorum, kültür turlarına liderlik ediyorum ama hala bazen yolculuk öncesi kalp çarpıntısından uyuyamıyorum. Bu sefer de böyle oldu ve geceyi uykusuz geçirdim. Ama THY uçağı Oslo’ya konduğunda, heyecanım yerini büyük bir merak duygusuna bırakmıştı bile. SAS aktarmasıyla Bergen ve oradan da Norveç Posta Gemisi HURTIGRUTEN’e ulaştık.



Hurtigruten sistemi alışıldık gemi turlarından çok farklı. Bir kere gemilerinin mütevazı boyutları sayesinde, diğer kocaman gemilerin giremediği her fiyorda girip, yanaşamadığı her limana yanaşabiliyor. Bundan gemilerin küçücük olduğu sanılmasın! Bizimki 622 yolcu kapasiteliydi. Ama tabii ki 4000-5000 kişi alan yüzer köylerin yanında küçük kalıyor… Tam bana göre! Gemilerde konfor var ama lüks yok. Sağlıklı ve taze yemekler var ama 24 saat boyunca açık büfeler yok. Sinema, casino, disko, alışveriş katı v.s gibi şeyler yok. Sessiz, sakin ve manzaraya odaklanan bir gemi seyahati dileyene, gözü her an dolduran nefis görüntüler sunuyor her anlamda. Bergen’den en kuzeydeki Kirkenes’e kadar, 2400 km.lik rota üzerinde 34 limana uğrayarak, kimi limanda yolcu ve mal indirerek, kimilerinde daha uzun kalıp etrafı gezerek bir hafta boyunca dünyayı unuttuk.


Bu sistem 1893’te, o zamanlarda karadan yolu izi olmayan kıyı yerleşimlerine, balıkçı köylerine ulaşabilmek amacıyla kurulmuş. O günlerde tek bir gemiyle başlayan hizmet, bugün 11 gemiyle, yılın her günü, fırtına demeden, karanlık demeden, deneyimli kaptanların idaresinde devam ediyor. Biz Bergen’den kuzeye, Kirkenes’e kadar gittik. İsteseydik, oradan dönüşe geçen gemide kalıp, aynı rotayı güneye doğru, yine aynı limanlara ama bu sefer başka saatlerde uğrayarak yapabilirdik. Zaten bu gemilerin müdavimleri alışkanlık haline getirmişler, öyle yapıyorlar. Sebebi çok açık: Gece uyurken uğranan limanları bir de gündüz gözüyle görebilmek! Biz kuzeye gidip, oradan uçakla güneye döndük. Ama açıkçası beraberimde seyahat eden gezginlere o anda sorsaydım, eminim ki hepsi uçağı boşver, bir hafta daha kalalım, güneye de gemiyle gidelim derlerdi! Öyle sevdik, rahat ettik ve etkilendik!
Bizim gemimiz MS NORDKAPP’tı. Orta büyüklükte, her türlü konforu sunan ama lüks arıyorsanız onu bulamayacağınız bir gemiydi. Kabinler küçük ama rahat ve yeterli donanımda, sabah kahvaltısı ve ogle yemekleri açık büfe, akşam yemekleri ise uğranan limanlardaki yerel üreticilerden günlük temin edilen taze malzemelerle yapılan ve oturmalı düzende masaya servis edilen menülerden oluşuyordu. Gemi mürettebatı çok canayakın ve profesyoneldi. Gündüzlerimiz genellikle 7. Kattaki seyir terası ve 4. Kattaki café ile toplantılar yaptığımız kütüphane arasında geçti. Yanaştığımız limanlarda da çevre gezileri yaparak, sadece kıyı şeridini değil, iç bölgelerde olan güzellikleri de keşfettik.


Bazı anlar benim için unutulmaz oldu:
Bir sabah Kuzey Kutup Dairesi’ni geçeceğimizi bildiğim için, sabahın erken saatlerinde sıkı sıkı giyinip kendimi güverteye attım. Elimde sıcak kahvem ve fotoğraf makinamı unuttuğum için fotoğraflarımı çekmekte kullandığım cep telefonumla beklemeye başladım. Zaten çok sürmedi, anons yapıldı: Birkaç dakika solda gemimizin iskele tarafında, bir adacığın üzerinde, Kuzey Kutup Dairesi’ni simgeleyen anıtı göreceksiniz. Koskoca geminin güvertesinde o sırada sadece ben vardım! Bütün dünya, deniz ve Kutup Dairesi bana kalmıştı sanki! Ve o an geldi! Kayalık bir adacığın üzerinde bir küre! Bir an durup dünya haritasında nerede olduğumu gözümde canlandırdım. Duygu dolu bir andı benim için açıkçası! Çünkü çocukluğumdan beri hayal ettiğim şeylerden birini daha yapıyordum o anda! 66 derece 33 dakika! Kuzey Kutup Dairesi! Gemimizden bir düdük sesi yükseldi, anıtın tam yanından geçtik ve sonra ada yavaş yavaş ardımızda kaldı. Deniz gri, gökyüzü gri ve hava yağışlıydı ama benim içimde gökkuşakları oluşmuştu mutluluktan!


Böyle bir duygusal anı, ünlü Kuzey Burnu’nda da yaşadım. Kimileri Avrupa’nın en kuzey noktası diyor ama başka yerlerin koordinatlarını öne sürerek buna katılmayanlar da var. Yine de 71 derece 10 dakika 21 saniye Kuzey ile benim bugüne kadar ulaştığım en kuzey noktaydı burası! Oradan 90 derece Kuzey Kutbu’na sadece 2000km kaldığını düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu! Normalde her zaman çok rüzgarlı ve kapalı olan Kuzey Burnu bizi o gün pırıl pırıl bir güneş ve neredeyse rüzgarsız bir havayla karşıladı. Deniz masmavi ve sakindi 307 metre aşağıda. Pusulamla kuzeyi tam olarak belirledikten sonra ufuk çizgisine diktim gözümü! O suları aşmaya cesaret eden, 90 dereceye gitmeyi kafaya koymuş nice insanı ve onların hikayelerini düşündüm uzun süre. Amundsen, Nansen, Nobile… Kimi o uğurda canını vermiş nice insanın hatırasına birkaç dakika sessiz kaldım. Kuşları, dalgaları ve rüzgarı dinledim. O boş denizi seyretmek gerçekten beni çok ama çok etkiledi.


Bir başka heyecan verici an ise, normalden çok erken başlayan Kuzey Işıkları -Aurora Borealis- olayına tanık olduğumuz andı. Aslında günlerin daha kısa, gecelerin daha uzun ve havaların çok daha soğuk olduğu zamanlarda gözlenen bir doğa olayı bu. Güneşten kopup dünyamızın atmosferine giren partiküller,kutupların etrafında bir taç gibi –corona deniyor- toplanırlarlar, yani polarize olurlar. Bu partiküller atmosferin bileşenleriyle reaksiyona girer ve ortaya gecenin karanlığında gözlenebilen bir ışık gösterisi çıkar. İşte buna tanık olduk! Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyindeki en büyük şehir olan Tromsö’yü gezerken o akşam Kuzey Işıkları görülebileceğine dair bir haber aldık.  Tromsö’de Arktik coğrafya üzerine çalışmalar yapan araştırma merkezleri, üniversiteler ve POLARIA Kutup Araştırmaları Merkezi var. Benim de derlemiş olduğum bilgilere göre Tromsö, bu fenomenin en iyi gözlendiği yerlerin başında geliyordu. Bunun üzerine buz gibi havaya, derimizi delip geçen kuzey rüzgarına rağmen, gecenin karanlığında bekledik. Ve ödülümüzü aldık!!! Önce hafiften başlayan aydınlık noktalar çok geçmeden bir ışık seline dönüştü. Gökyüzü dalgalanan ve sürekli şekilden şekile giren, bazen meteor yağmurlarına bazen de havai fişek patlamalarına benzeyen ışık demetleriyle doldu. Bir ara tam tepemizde bir göz oluştu sanki ve o merkezden yayılan ışıklar tüm gökubbeyi doldurarak bizi tamamen ışıktan oluşan devasa bir çadırın içine alıverdiler. Önce heyecandan bağırıp durduk çocuklar gibi ama çok geçmeden büyülenmiçcesine sesimiz soluğumuz kesildi. İçimin ürperdiğini hatırlıyorum. Sanki inanılmaz bir bilimkurgu filminin içine alınmış gibiydik! İki saatten fazla sürdü bu gösteri ve daha önce bunu yaşayanların söylediklerine göre, o akşam görülen ışıklar olağanüstüymüş! Bu da bizim şansımız oldu!
Bir hafta boyunca Norveç’in kıyılarında kuzeye seyahat ettik. Hem kuzey denizlerini hem de şehirleri, köyleri, adaları ve kimselerin göremediği fiyordları tanıdık. Güzel bir deneyim oldu, bu kadarını hiçbirimiz hayal bile etmemiştik. Yeniden döneceğim zamanı şimdiden iple çekiyorum doğrusu…


Yollarda görüşürüz…


Kuzey'in Işığı BERGEN

Bu yazıyı 2014 Eylül'ünde yazmıştım:

Floyen Tepesi'nden Bergen Manzarası


Kısa bir süre önce döndüğüm kuzey seyahatimin etkisinden henüz kurtulamadım. Gözlerimin önünden harikulade manzaralar geçiyor hala. Kimi zaman Norveç’in ıssız kıyılarını özlediğim, soğuk ve ıslak rüzgarını yüzümde hissedip şaşırdığım anlar oluyor. Sonra bir korna veya bir ambulans sesi beni kendime getiriyor ve kendimi İstanbulumuzun o gürültülü ve yorucu karmaşasında buluveriyorum. Yanlış anlaşılsın istemem: Ben İstanbul’u hala seviyorum ama yaşımın getirdiği değişimlerden midir bilemiyorum, sakin ve nüfusu az, medeni yerleri daha çok arar oldum. O yüzden de yakın dostlarıma kuzey coğrafyasının bazı ülkelerini ballandıra ballandıra anlatırken buluyorum kendimi sık sık. İşte bu yazıda da konu olarak Norveç’in renkli köşesi Bergen’i anlatayım dedim.
Bergen Norveç’in gerçekten de en renkli şehirlerinden biri. Şehir merkezinde yaşayan yaklaşık 275bin kişilik nüfusuyla Norveç’in en kalabalık ikinci yerleşimi. Ülkenin en hareketli turistik limanı burada, dolayısıyla turizm en önemli gelir kalemlerinden birini oluşturuyor. Yılın hemen her gününde Bergen limanına büyük yolcu gemileri yanaşıyor ve o yolcular başta UNESCO DÜNYA MİRASI olan eski BRYGGEN’e akarken, şehrin eski limanının etrafını kuşatan bütün tarih kokan mahalleleri de bu hareketten nasibini bolca alıyor.
Bergen Limanı Genel Görünüm

Ben Bergen turu yaparken kendime göre bir rota oluşturdum zaman içinde. Genellikle HANSA BİRLİĞİ’nin KONTOR adı verilen tüccarlar kolonisinin bulunduğu, rengarek ahşap binalarının koruma altına alındığı BRYGGEN’den başlarım. Burası benim gözlemediğim kadarıyla, maalesef kitle turizminin aşındırıcı etkisine maruz kalan noktalardan birine dönüşmüş durumda. Evet, bu yüzlerce yıllık ahşap binalar hala çarpıcı, hem tarihi dokusu hem de reçine kokusu ile büyüleyici ama o kadar fazla sayıda insan aynı anda mahalleye doluşuyor ki, etrafı görebilmek, evlerin arasında gezinebilmek büyük bir meseleye dönüşmüş durumda. Bu gidişe bir dur denilmesi gerekecek bence. Çünkü turizm iyi güzel de, turizme kurban edilen tarihin yerine de yenisini koymak mümkün değil! Biz böyle çok fazla değerimizi yitirdik. Bu yöreyi turizme açıyoruz müjdeler olsun! denildiğinde fena halde irkilmemin sebebi belki de budur! Neredeyse 30 yıllık turizm yaşamımda, turizme açıyoruz denilerek nice değerlerin ve doal güzelliklerin yok edilişini kendi gözlerime gördüm, yaşadım. Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde! İçindeki turistik mağazalarla, restoranlarla ve daha pek çok ıvır zıvırla -bana kalırsa- karakterini yitirmeye başlayan BRYGGEN’i de aynı sona kurban etmeden, sevgili Norveçli dostlarımın tez elden önlem almalarını diliyorum. Peki BRYGGEN nedir?
Kontor

Bryggen

Almanya’nın LÜBECK kentinde kurulan bir tücaret birliğinden bahsetmek lazım bu noktada: HANSA BİRLİĞİ. Tarihçilerin ortak kanısına göre 1159 yılında, bölgeyi ele geçiren Bavyera ve Saksonya Kralı Henry, hem ticari hem de savunma amaçlı bir birliğin kuruluşuna liderlik eder. Amaç Baltık Denizi’nde ve kıyı kentlerinde korku yaratan akınların ve korsanlık faaliyetlerinin önünü kesip, ticaret için güvenli limanlar yaratmaktır. Başta Vikingler olmak üzere kuzeyin cesur ama talana ve yağmaya meraklı topluluklarını, askeri yönden organize bir şekilde engellemek, yollarını kesmek ve bu sayede güven ortamı yaratarak limanlarda ticareti arttırmaktır. HANSA BİRLİĞİ Kuzey Almanya’nın önemli bir limanı olan LÜBECK’te kurulur. 13-15. Yüzyıllar arasında Lübeck, Kuzey ve Baltık denizleri arasındaki en önemli kavşak haline dönüşür. Novgorod’dan Londra’ya, Köln’den Bergen’e kadar uzanan bir coğrafyada tek hakim HANSA BİRLİĞİ olur. Bu geniş coğrafyada KONTOR’lar kurulur. Bunlar, kuruldukları topraklarda, neredeyse, kendi kurallarından başkasına uyma ihtiyacı bile göstermeyen tüccar yerleşimleridir. Yazıhaneler, ofisler, depolar, yeme içme yerleri ve diğer ihtiyaçların hepsinin giderilebildiği mikro-kentlere dönüşür bu Kontorlar. Yazılı kurallar kadar yazılı olmayan kurallar da geçerli hale dönüşür. Sevilen veya üzerlerinde kolay tahakküm kurulabilen, zararsız tüccarlar desteklenirken sevilmeyen, tehlikeli bulunan ve al gülüm ver gülüm sistemine tam entegre edilemeyenin de dedikodular, spekülasyonlar ve boykotlarla kuyusu kazılır. Paranın gücüyle yerel yöneticiler satın alınır ve yerel politika üzerinde söz sahibi olunur. Arada sırada bazı prensler ya da krallar başkaldırmaya kalksalar, kafalarına Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun tokmağı iniverir. Arkasına aldığı imparatorluk ve kilise desteği sayesinde Lübeck merkezli birlik, bütün Avrupa’yı idare etmeye başlar adeta. Bu parlak dönemin sonsuza dek sürmeyeceği İsveç’in Baltık’ta güçlenmesi, Danimarka’nın kuzey denizlerindeki hakimiyetini kurması, Novgorod’daki kontorun kapanması ve Brugge’deki limanın neredeyse ölmesi ile kendini belli eder. Bununla beraber Almanya topraklarındaki prensler de güçlenmektedirler. 16. Yüzyıldaki reformasyon ile Protestanlığın zemin kazanmasıyla tüm Avrupa’ya yayılan kargaşa, güney limanlarında Osmanlı tehlikesi de diğer faktörler olur. Neticede bazı üyeleri yavaş yavaş birliği terk eder. Kalanlar ise bu birliği ismen de olsa sürdürürler. Günümüzde  Lübeck, Hamburg ve Bremen, kendilerini hala Özgür Hansa Şehirleri olarak tanımlamaktadırlar. Çok sevimli bir konu olmamasına ragmen bir başka detay da, 1937’de seçim kampanyası sırasında Lübeck’e gelen Hitler’in, buradaki konuşmasında Hansa Birliği’nin eski ihtişamlı günlerine dönüleceğini müjdelemiş olmasıdır.
Hansa Birliği Müzesi

Bergen’den yola çıktık ve nerelere geldik! Biz yine dönelim Bergen’e…
İşte Bergen turu sırasında genellikle ilk uğrak yerim bu birliğin BRYGGEN mahallesindeki Kontor’u olur.  Bu labirentler ve koridorlarla birbirlerine bağlanan ahşap binaların arasından geçtikten sonra, eski liman bölgesine yürürüm. Burada neredeyse yüz yıl öncesine dek kullanılan eski yük indirme vinçlerini gösteririm. Hansa Birliği Müzesi de buradadır. Sonraki durağım ise her gelenin çok büyük keyif alarak gezdiği Balık Pazarı olur.
Balık Pazarı denilen bölge öyle çok da büyük değil ama rengarenk ve fotojenik bir yer. Burada hem eski usül tezgahlar, hem de yeni inşa edilen daha modern bir çarşı var. Bu tezgahlarda deniz kabuklularından tutun da balina etine kadar pek çok değişik lezzeti tatmak mümkün. Ben en çok karidesli açık sandöviçleri seviyorum. Önce çavdar ekmeğinin üzerine ince bir kat terayağı sürülür. Sonra kıtır bir kat marul yerleştirilir. Haşlanmış yumurta dilimleri konulur ve tazecik pespembe karidesler dökülür. Öyle üç beş tane değil bol bol! Üzerine hem renk hem de lezzet için bir iki ince dilim limon yerleştirilir. Hardalla hafifçe renklendirilmiş gerçek mayonez de yanına konulunca, güzel bir bira ısmarlamak da farz olur artık! Eşime göre biraz da sarımsak ilave edilse daha iyi olur ama bizim kuzeyli arkadaşlar pek itibar etmiyorlar nedense!
Bergen’e gidip Floyen Tepesi’ne çıkmamak olmaz. Dolayısıyla ben Bergen turumda mutlaka Floibanen denen funikülerle yukarıya çıkarım. 320 metre yükseklikten eski Bergen Limanını seyretmek, şehri kuşatan tepeleri görmek, fiyordu ve diğer detayları incelemek Bergen’in neden bu kadar büyük önemi olduğunu anlamaya yetiyor. Fiyord, açık denizin yıkıcı etkilerinden uzak ve eski limanın girişinde yer alan adalar ise bu etkiyi daha da kırıp, güvenli bir sığınak ortamı yaratıyor. Bu yüzden bu liman geçmişte önemli olmuş ve zamanla Norveç’in en büyük limanına dönüşmüş. Şehrin adının neden Bergen olduğunu da tepeye çıkınca anlıyorsunuz çünkü Bergen kelimesinin kökeni BERG ve bu da dağ anlamına geliyor. Hatta kimi kaynaklara göre Bergen’in eski kent bölgesini çevreleyen yedi tepesi var! Saymaya kalktığınızda yediden daha fazlasını sayıyorsunuz ama yine de denemeye değer!
Bergen Eski Liman

Bergen’de çok sevdiğim bir başka şey de, seneler boyu gide gele yaratmış olduğum ve sadece bana ait olduğu konusunda romantik bir fikre kapıldığım Ahşap Evler Mahallesi yürüyüşü! Denizi ve balık pazarını ardımda bırakıp Bergen’in eski mahallelerinin içlerine doğru yürürüm grubumla. Kutsal Haç Kilisesi’nin yanından yukarı tırmanan merdivenlere yöneliriz.  Burası harika bir mahalledir. 19. Yüzyıldan kalma binaların arasından geçerek hafifçe yukarı uzanırız. İşte bu noktada bir labirent başlar. Sokaklar sadece bir kişinin geçişine izin verecek şekilde daralır. Grubumla tek sıra halinde yürürüz. Beyaz ahşap evler, renkli kapılar, önlerine dizilmiş sıra sıra çiçek dolu saksılar, park edilmiş bisikletler, çengellerden sarkan çiçeklikler, yosun tutmuş parke taşlar ve süslü pencereler bu mahallenin en belirgin özellikleridir. Limandaki ve balık pazarındaki kalabalık bu mahallelerde görülmez. Hayatın içine doğru girdiğimizi hissederim bu sokaklarda ve çok hoşuma gider.
Ahşap Evler

Bir arkadaşımla konuşurken şöyle demiştim: Yaşanacak yer Bergen! Gerçekten de böyle düşünüyorum. Müzeleri zengin, milliyetçi romantizm akımının ünlü bestecilerinden Edward Grieg’in adını taşıyan konser salonuyla klasik müziği onurlandıran, opera, tiyatro ve pek çok festivalle hareketlenen kültür yaşamıyla iddialı bir şehir Bergen. Hele bir de benim gibi yağmuru seviyorsanız o zaman mutsuz olmanız mümkün değil. Neden mi? Çünkü yerel bir deyişe göre Bergen’de yılın 363 günü yağmur yağar! Eğer güneşli bir güne denk geldinizse keyfini sürmeye bakın, uzun sürmeyecektir!
Yollarda görüşürüz…



İskandinavya'da Yaz

Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...

Batmayan Güneş

Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:

Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!


Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!

Kopenhag - Oslo Arasinda, Denizin Ortasinda Bir Yerlerden...

Bu sacma yaziya aslinda dun basladim ama bir turlu bitiremedim. Su anda gemideyim ve yazinin iki paragrafini ayri ayri tarihledim. Zaten onemli seyler de yok, sadece durumdan haberdar olun diye yaziyorum.
.....................................................................................................................................................................

17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...

Kopenhag'a dün geldim ama sanki bir haftadır buradaymışım gibi hissediyorum. Uçağım Kastrupp havalimanına indiğinde, hava gri ve yağmur yüklüydü sonra akşama doğru bulutlar dağıldı ve hava açtı. Bugün hava bütün gün pırıl pırıldı, masmavi bir gökyüzü, sıfır bulut. Ben zevkten kendimden geçtim resmen. En sevdiğim iklim bu zira: Hava pırıl pırıl güneşli ama buna rağmen sıcaklık 20/23 derece civarını aşmıyor, belki güneşte rüzgar almayan bir köşede durursanız, biraz daha sıcak olabilir ama genelde üzerinize bir şal ya da hafif bir kazak alma ihtiyacı duyuyorsunuz... Tam yürümelik, gezmelik, deniz kenarında dalgaları dinleyip, yelkenli tekneleri seyretmelik... Şimdi günümün ennn güzel anını anlatıyorum: Luisiana adlı Modern Sanat Müzesi'nde, bahçedeki Miro ile Henry Moore heykelleri arasından süzülüp, Oresund kanalı manzaralı, yemyeşil bahçeli kafede, çikolatalı muffin ve büyük macchiato eşliğinde kitap okuyup, kendimi güneşe bıraktığım anı hayal edin! Önümde masmavi bir deniz ve yelkenliler... Yüzümde sıcak güneş... Kafamda tatlı hayaller... Eh daha ne olsun? Güzel değil mi?
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...



Fiyord Postası





Bir haftadan fazladır Norveç' teyim. Temmuz ayına gelmiş olmamıza rağmen burada hava buzz gibi...Abartmayayım aslında, buzz gibi değil ama epeyce soğuk:)) Mont ve kazaklarla dolaşıyoruz ve üstelik de harika yağmurlar yağıyor.

Şu anda kuzeyin en önemli liman kentlerinden biri olan Bergen' deyim ve buraya gelene dek bir çok duraktan geçtik.

İlk durağımız Danimarka'nın başkenti ve bütün İskandinav başkentleri içinde en Avrupalı olanı Kopenhag oldu. Denizle iç içe yaşayan Kopenhag, insanın başını döndüren mimari tasarımlarıyla son derece çarpıcı bir şehir. Deniz kenarına sıralanmış, her biri bir anıt-proje olan yapıları, geçmiş zamanın ihtişamlı saraylarının yanında, bugünün ışığını yansıtıyorlar. Bu sentezi çok sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Bu sene açılan Ulusal Tiyatro'nun yeni binası, karşı kıyıdaki Hansen yapısı Opera binası ile o kadar ekileyici duruyor ki, insan neredeyse sadece bu iki yapıyı görmek için bile Kopenhag'a gelebilir.

Kopenhag'dan sonraki durağımız Norveç'in başkenti Oslo oldu. Oslo, İskandinav başkentleri içinde en küçük ve geleneksel olanı. Her tarafı yemyeşil tepelerle çevrili kent, hiç de başkent gibi durmuyor. Oslo Fiyordu'nun her yanına dağılmış, yemyeşil ormanlarla kaplı yüzlerce adanın süslediği manzara, o adaların arasında süzülen yüzlerce yelkenli tekneyle daha da hareketleniyor. Hiç bir başkent bu kadar "Başkent Değilmiş Gibi" olamaz....

Oslo'da en sevdiğim şey tabii ki, Norveçli ressamlarla tanıştığım Ulusal Galeri... Norveç resminin sadece depresif ve obsessif Edward Munch'ten ibaret olduğunu sananlar gerçekten çoooook yanılıyorlar. Onlara hemen Romantik dönemin en önemli ismi Johan Christian Dahl' dan başlayarak, Christian Krogh, Nikolai Astrup, Harald Sohlberg, Fritz Thaulow ile birlikte muhteşem bir kadın ressamlar serisi olan Kitty Kieland, Oda Krogh ve Harriet Backer'i tanımalarını tavsiye ederim. Beni Munch'ten kurtardıkları için, kendilerine minnet borçluyum...

Yine de gerçek Norveç, şehirlerden uzaklaşınca çıkıyor karşınıza. Sarp kayalıklar, derin vadiler, sık ormanlar, sessiz buzullar ve tabii ki zamanın durduğu hissi veren ıssız fiyordlar... Fiyordun ne olduğuna ilişkin, uzun uzun teknik bilgi beklemeyin, VERMEYECEĞİM...Ama size bir iki şey söyleyeceğim ki, yolunuz bu mevsimde, buralara düşerse, yapın:


  • Mutlaka Geiranger Fiyordu'na gidin. Ne yapın ne edin, gidin...Gece burada kalın. Ama oteller yerine, fiyordun kıyısındaki küçük bungalovlarda kalın. Ömrünüze ömür katılacağına bahse girerim.

  • Fiyordlara geldiğinizde, akşam el ayak çekilince, hava da kararmadığı için, mutlaka uzun bir yürüyüşe çıkın. Yanınızda sevdiğiniz bir kaç müzik parçası olsun. Ben fiyordlara en uygun müziğin ya Secret Garden parçaları ya da Sibelius' un Valse Triste' i olduğuna kanaat getirdim.

  • Eğer kaldığınız yerde varsa, mutlaka kano ile fiyord kıyılarında dolanın. Deniz çarşaf gibi oluyor ve martılar tepenizde dolanıyor hep. Kendinizi dünyanın en özgür ruhu hissediyorsunuz o zamanlarda.

  • Gece hava bir türlü kararmadığı için uykunuz da gelmiyor, yani boşuna yatakta dönüp durmayın. Çıkın dışarı ve deniz kenarında oturun. Hatta yürüyün kıyı boyunca. Ben iki senedir bunu yapıyorum... Hem diğerleri uykuda olduğu için dünya üzerindeki tek insan sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz hem de kendi içinize döndüğünüz için, bir sürü yanıtsız kalmış sorunuza, bu yürüyüşler sırasında yanıt buluyorsunuz. Bir tür meditasyon yani...

  • Mutlaka marine edilmiş somon ve çırpılmış yumurta yiyin. Yanında tuzlu tereyağı sürülmüş bir dilim esmer ekmek de olmalı illa ki... Bu geleneksel yeme biçimini kuzeyde öğrendim. "Balıkla yumurta bir arada nasıl olur" diye, tutuculuk yapmayın, HARİKA oluyormuş, gördüm, tattım.

  • Loen Fiyorduna düşerse yolunuz, 624 kişinin yaşadığı kasabanın kilisesini mutlaka görün. Bahçesindeki taştan yapılmış Kelt haçı, her yerde kolay kolay karşınıza çıkacak şeylerden değil gerçekten.

  • Fiyord kıyısındaki çilek bahçelerinden, sahibinden izin isteyerek, çilek toplayıp, yamaçlardan süzülen dağ suyuyla yıkadıktan sonra, afiyetle yiyin. Kimilerine göre bunlar dünyanın en lezzetli çilekleri... Pek haksız sayılmazlar...Tabii bizim küçük, kokulu Osmanlı çileğimiz burada olsa, bunların adı bile okunmaz ama o çileği biz bile bulamaz olduk ya... Kader utansın...

Şimdilik bu kadar... Herkese güzel bir Temmuz diliyorum.


Yine epeydir fazla bir şey ekleyememişim. Oluyor işte! Kusura bakmayın...Bu sıralar çok hayhuylu bir dönem geçirdim ve daha aklım başıma gelmeden bu hafta sonu yine yollara düşüyorum. Arka arkaya iki tane tur yapıp, Temmuz'un ortasını bulacağım. İlk durak İskandinavya...Tam zamanı şimdi...Her ne kadar güneş batmak bilmediği için ilk günlerde uyum sağlamakta zorlanıyorsam da, Geiranger Fiyordu'nun kıyısında oturup, ayaklarımı suya sarkıtacağım anı heyecanla bekliyorum. Bu dünya harikası yer hakkında geçen sene şunu yazmışım:


Geiranger Fiyordu, Norveç


Kimilerince “Dünyanın En Güzel Yeri” olarak kabul edilen Geiranger’de bir gün geçirmek, insanın ömrünü uzatıyormuş. Civardaki yeşil tepelerde uzun yürüyüşler yapmak, komşu fiyordlara gidip gelen feribotları saymak, bir türlü kararmak bilmeyen gökyüzünün altında tahta iskeleye oturup, karlı zirveleri seyrederek, dünyanın geri kalanının çılgın kalabalığından uzakta az da olsa vakit geçirebilmek, metropol bunaltısı ve bulantısı çekenler için birebir. Sonunda yatağınıza gitmeye karar verdiğinizde, sizi sarmalayan dağların buzullarından beslenerek denize kavuşan şelalelerin sesleri, gece boyunca eşlik ediyor uykunuza. Manzara işte bu! Sıcaktan bunaldığımız şu günlerde, düşünmesi bile serinletici...

Yukarıya fotoğrafını koydum.




Tabii sadece fiyordlar yok gezimizde. Kopenhag, Bergen, Stockholm ve Oslo gibi harika kuzeyliler de bizi bekliyorlar. En sevdiğim şeylerden biri de, Kopenhag'dan Oslo'ya gemi ile gitmek...Yine yapacağız bunu. Kopenhag'dan ayrılırken hüzünlü Küçük Deniz Kızı' nı selamlamak, sonra narin görünümlü dev rüzgar güllerini seyretmek, bir türlü kararmayan havanın da etkisiyle uyuyamayıp güvertede gezinmek... Bunlar benim bayıldığım şeyler. Sabahın erken saatlerinden itibaren, binlerce adayla bezeli Oslo fiyorduna girmek ve sonunda da kentin limanına yanaşmak gerçekten de seyahatin en keyifli anlarından. Tabii fiyordlar arasındaki vapur gezilerini de atlamamak lazım. Yine deniz, dağ, şelale ve orman manzaralarına doyacak gözümüz gönlümüz.


Bu turdan hemen sonra ise, Almanya'nın en fotojenik bölgelerine gideceğim: Bavyera, Kara Ormanlar, Rhine Nehri, Şatolar Yolu... Nasıl merak ediyorum anlatamam. Özellikle bu tur sayesinde daha yakından tanıma fırsatı bulduğum, Kral 2. Ludwig'in şatolarını görmek için sabırsızlanıyorum. Adam gerçek bir çılgınmış ve son derece sıradışı bir yaşam sürdürmüş. Onun hakkında ayrıca bir yazı planlıyorum blog için. Yarın öbür gün hazır olur. Ama şimdiden şunu söyleyebilirim ki, gerçek bir deli/dahi ile karşı karşıyayız...

Bu iki zorlu turdan sonra tekrar biraz dinlenme fırsatım olacak. Belki tatil sırası bana da gelir, kimbilir???

Bu gece dolunay, yarın Merkür normal seyrine dönüyor ama yörüngeye oturması zaman alır, iki gün sonra yaz dönencesi... Ortalık toz duman...Arkadaşlar, arkanıza yaslanın, derin nefes alın ve önünüzdeki 3-4 günü sakin geçirmeye bakın. Yeni işlere başlamayın ve eski karmaşık işlerinizi sonuçlandırmaya bakın. Benden söylemesi... Demedi demeyin!

Şimdiden herkese iyi yazlar...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...