Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Almanya’da Bir Kültür Merkezi: Weimar



Geçtiğimiz hafta Aralık ayının bende uyandırdığı heyecanı pekiştiren bir seyahate çıktık eşimle. En sevdiğim ülkelerden biri olan Almanya’ya gittik ve kısacık beş günün içine çok sayıda sanatsal zenginliği sığdırdık. Eğer Dolmabahçe’de yaşanan katliamın haberini almasaydık, daha da keyifli bir şekilde dönerdik evimize, ama ne yazık ki, ülkemizi hiç rahat bırakmayan üzüntülere bir yenisi daha eklendi. Bu sabah ise bu satırlara başlamışken, sosyal medya üzerinden Kayseri’de yaşanan acı olayın haberi geldi ve bir gezi yazısı yazmak -yine- bir anda çok anlamsız gözüktü gözüme. Artık bu üzüntüler bir son bulsun, biz de şehirlerimizin sokaklarında güvenle gezip dolaşalım, yılın bu son günlerinde, taptaze yeni yılı karşılamanın heyecanını paylaşalım. Tıpkı Almanya’da ve Avrupa’nın pek çok şehrinde kurulmuş noel pazarlarına akın eden insanlar gibi şen şakrak olalım…
Döneyim yazımın konusuna…
Bu yazıda sizlere Weimar şehrinden bahsetmek istiyorum. Almanya’nın tarihinde önemli bir yere sahip olan bu küçük şehir, tertemiz havası, yemyeşil park ve bahçeleri ile büyük yazın ve düşün insanı Goethe’nin mirasıyla ön plana çıkıveriyor hemen. Önce biraz rakamlarla tanıyalım Weimar’ı: Son yapılan nüfus sayımına göre nüfusu 65.000 olan Weimar, her ne kadar sapa bir yerdeymiş gibi dursa da, aslında İstanbul’dan erişilmesi son derece kolay bir şehir. THY ile direkt Leipzig’e gittikten sonra, konforlu ve güzel manzaralı 1 saat 15 dakikalık bir tren yolculuğu sizi bir anda iki yüzyıl öncesine ışınlıyor. Biz de varış noktamızı Leipzig olarak planlayıp, oradan geçtik Weimar’a. Leipzig benim için Almanya’nın en önemli şehirlerinden biridir. Daha önce de Leipzig üzerine bir yazı yazmıştım. Karayolu ile de yaklaşık 80 kmlik bir yolculuk sizi Türingiya’nın bu sakin köşesine ulaştırıyor.
Eyalete adını veren bir Cermen halkı olan Thuringiiler, M.S 6 yyda Weimar’dan da geçen Ilm nehrinin vadisinde, bereket
li kıyılara yerleşmişler. Nitekim Weimar  vadide yapılan bazı bilimsel araştırmalarda, bu ilk yerleşime ait buluntulara rastlanmıştır. Weimar ile ilgili ilk kayıtlar ise M.S 899 yılına uzanıyor ve bu kayıtlarda yerleşimin ismi Wimares olarak geçiyor. İsmin kökeni ile ilgili olarak eski Almanca’daki Wih-Kutsal ve Mari-Bataklık, Durgun Su açıklaması yapılıyor. Belki Ilm nehrinin geçtiği yerlerdeki eski yumuşak toprakları kastediyorlar olabilir. 949 yılından itibaren Weimar Kontluğu’nun merkezine dönüşen yerleşim, pek çok kilise ve sarayla zenginleşir.

Kentin tarihindeki en önemli olayların başında Protestan Reformu’nun başmimarı Martin Luther’in burada defalarca konuk edilmesi ve 1525’te Protestanlığın kabulü gelir. Bu konuyla ilgisi olan bir diğer kişi ise, Alman Rönesans resminin en büyük üstadı kabul edilen ve Martin Luther’in de yakın dostu olan Baba Lucas Cranach’tır. Büyük sanatçı, yaşamının son yılını Weimar’da geçirmiş ve 1553’te burada ölmüştür.  Özellikle Protestanlığı kabul eden soyluların portreleri, dini ve mitolojik konulardaki çok sayıda tabloları ile ahşap oyma eserleriyle de bilinir.

Weimar’ın benim gönlümde ayrı bir yerde olmasının başında, tabii ki Johann Sebastian Bach faktörü geliyor. Büyük besteci 65 yıllık hayatının 9 yılını, 1708-1717 yılları arasında, Weimar’da saray orgculuğu ve devamında saray orkestrası Konzermeister’lığı yaparak geçirmiştir. Evlatlarının bir kısmı burada dünyaya gelmiş ve emrinde çalıştığı soylularla yaşanan bir anlaşmazlık sebebiyle hayatında ilk ve son defa olarak burada hapis edilmiştir. Her ne kadar tatsız bir dönem olarak görülse de, bu hapis süreci onda en büyük teori eserlerinden Well Tempered Clavier olarak bilinen 24 prelüd ve fügün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bildiğimiz kadarıyla Bach, elinde hiçbir müzik aleti olmadan geçirdiği bu süreçte, kafasında, bulmaca çözer gibi bu notaları oluşturmuştur. Ancak ne yazık ki Bach’ın Weimar dönemi eserlerinin pek çoğu yangınlarda yok olup gitmiş!
Weimar yanı zamanda, Alman Edebiyatı’da Weimar Klasizmi olarak anılan ve Goethe, Herder, Wieland ve Schiller ile doruğa erişmiş bir akımın merkezini oluşturmaktadır. Bu olağanüstü insanların burada toplanması sayesinde akıl çağının, aydınlanmanın, doğa sevgisinin, felsefenin ve bilimin tüm prensiplerini özümsemiştir Weimar. Tabii başta devrin Dükü Carl Augustus ile onu yetiştiren ve reşit olana kadar ülkeyi yöneten annesi Düşes Anna Amalia olmak üzere akıllı, basiretli ve açık fikirli yöneticiler, bu yüksek değerlere sahip insanlar için  kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir fikir yaşamı ortamı yarattıklarından, küçücük Weimar, Almanya’nın entellektüel merkezine dönüşmüştür. Örnek olsun! Yine bir tarih vermek gerekirse, 1758-1832 yılları arası, Weimar’ın düşün ve yazın hayatı bakımından en parlak yılları olarak kabul edilir ve Altın Devir olarak adlandırılır. Goethe ve Weimar bağlantısı hakkında ayrı bir yazı  yazacağım için bu bölümü şimdilik burada bırakıyorum.
22 Mart 1832’de Goethe’nin ölümü ile bu devir kapanır ve Gümüş Devir olarak anılan yeni bir sayfa açılır Weimar’da. Bunun en ünlü temsilcisi ise, Macar asıllı müzisyen Franz Lizst’tir. Liszt, 1842’de Weimar’a gelir ve saray orkestrasının direktörlüğünü yapar.  Gençlerin müzik eğitimine büyük önem veren tutumu sayesinde, pek çok kurumun başlangıcını tetikler. 1872’de de Almanya’nın orkestralar için müzisyen yetiştiren ilk müzik okulu olan Franz Lizst Müzik Okulu, yine onun yetiştirdiği öğrencilerinden Carl Müllerhartung tarafından kurulur. Bu okul günümüzde bine yakın öğrencisine, müzikle ilgili her konuda eğitim olanağı sağlıyor.
1860 yılında, Weimar Grand Düklük Sanat Okulu kurulur. Bu tarih, akademik sanat eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. 1902’de Weimar Dükü Ernst tarafından desteklenen Henry van der Velde Weimar Kunstgewerbeschule’yi kurar. Tamamen yepyeni bir akımın temsilcisi olmasına rağmen, dükten gelen destek sayesinde, güçlenen Prusya’nın baskılarına karşı koyarak, burada öğrettikleri ve ortaya koyduklarıyla, farklı bir sanatsal bakış yaratır. Ancak Belçikalı olması sebebiyle, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan olaylar neticesinde, ülkeden uzaklaştırılan van der Velde, okulun başına Walter Gropius’u aday göstermiştir. Bu sayede 1919’da Walter Gropius da, yukarıda adı geçen bu iki okulu birleştirerek, Bauhaus’u kurmuştur. İsim çok, hikaye çok! Hepsi sanat hepsi akıl fikir insanı!

Ancak Weimar’ın Almanya tarihindeki en karanlık bölümlerle de ilişkisi var ne yazık ki! Mesela 1. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, dağılan imparatorluk sonrası kurulan cumhuriyetin devamında, anayasanın sağladığı imkanlar ile, ne yazık ki Nasyonal Sosyalist Parti güçlenmiş, Hitler belası doğmuştur. Demokrasi’nin nimetlerini diktatörlük için kullanan liderler her zaman olmuştur, olacaktır da! Weimar bunun en iyi örneğidir. Yine bununla bağlantılı olarak İkinci Dünya Savaşı, soykırımlar ve toplama kampları gerçeği de var Weimar yakınlarında. Bunca güzellikten sadece 8 km uzakta, Buchenwald toplama kampının bulunduğunu, her seferinde unutmak istiyorum! Ve kusura bakmayın ama  yazılarımda, bu kötülüklere yer vermek istemiyorum. Merak edenler varsa, zaten internette her şeyi bulabilir!
Bence Weimar’da yapılması gereken şeylerin başında büyük sanatçı ve diplomat devlet adamı Goethe’nin iki evini ziyaret etmek geliyor. Bu müze-evleri size bir başka yazımda tanıtmayı amaçlıyorum.
Düşes  Anna Amalia Kütüphanesi’ni mutlaka görmeniz gerekir. 1761 yılında temelleri atlan kütüphane 1766 yılında tamamlanır. Düşes kendine ait 5000 cilt kitabı da burada yerleştirerek, zamanla daha da zenginleşip 1milyon esere ulaşacak kurumun ilk adımını atmış. Özellikle Rokoko Salonu ile göz dolduran ktüphane 2004’te bir yangında büyük hasar görmüş. Neyse ki harika bir restorasyon sayesinde, hayata döndü ve ziyaretçilerine büyük bir sürpriz yapıyor.

Şehrin Resim Okulu’na ait eserlerin sergilendiği Saray Müzesi’ni kaçırmayın! Giriş katında Baba Cranach’ın en ünlü Martin Luther tablosu da yer alıyor. En az 3 saatiniz olmalı zira saray beklenmedik bir zenginlikte! Weimar’da yaşamış ünlü sanatçıların isimleriyle anılan salonları görmek isteyeceksiniz.
Yazar Schiller, besteci Lizst’in müze evleri, Bauhaus Müzesi, aydınlanma çağının büyük filozof ve din adamı, Goethe’nin yakın dostu Herder’in vaaz verdiği Aziz Peter ve Paul Kilisesi,  Weimar’da kaçırılmayacaklar listesinde yer alıyor.

Bu kısa yazı sadece bir girizgâh, yapılacak öyle çok şey var ki! Yolunuz düşerse, emin olun çok seveceksiniz…

Mükemmel Bir Ortaçağ Yapısı: Wartburg Kalesi



Meslek hayatım içinde en sık gittiğim ülkelerin başında Almanya gelir. Özellikle kültür, sanat ve klasik müzik odaklı geziler için son derece zengin olanaklar sunan, her köşesi çok ilgi çekici bir ülkedir Almanya.
Bu yılın ilkbahar döneminde, büyük besteci Johan Sebastian Bach’ın hayatını takip eden bir gezi rotası üzerinde, müthiş şehirler ve kasabalar tanıdık. Ben bu yazımda ise sizlere Bach’ın doğduğu kent Eisenach’a yükseklerden bakan, ormanlarla kaplı dimdik bir tepenin üzerinde adeta bir kraliyet tacı gibi duran, UNESCO Dünya Kültür Mirası Wartburg Şatosu’ndan bahsetmek istiyorum. Ancak, şatoya geçmeden önce, iki üç cümle de Eisenach hakkında etmem gerekir zira bu küçük kent, tarihteki çok önemli iki kişinin ismiyle, kendisine tarihte çok büyük bir yer açmış durumda. Kim bunlar diye soracak olursanız, birincisi Martin Luther ve diğeri de, az önce belirttiğim gibi, Johann Sebastian Bach.
Önce Bach bağlantısını aktarayım:
Johann  Sebastian Bach’ın, kendisi gibi müzisyen olan babası, 1671 yılında, o zamanlar küçük bir prenslik olan Eisenach’a şehir borazancısı olarak gelir.  Burada en yüksek rütbeli şehir müzisyeni konumuna ulaşır. 1685 yılının 21 Mart’ında, Johann Sebastian Bach burada dünyaya gelir ve hayatının ilk yıllarını, anne ve babasını arka arkaya kaybedene kadar bu şehirde yaşar. 10 yaşındayken hem anne hem de babasından yoksundur artık ve dolayısıyla başka bir şehirde yaşayan büyük ağabeyi Johann Christoph’un yanına taşınır. Günümüzde Eisenach kenti, Bach’ın mirası ile büyük övünç duyuyor  ve harika bir müze ile bu büyük insanın hatıralarını yaşatıyor.
Şimdi gelelim, bu yazımızın konusuna: Martin Luther ve Wartburg Şatosu.
10 Kasım 1483’de Eisleben şehrinde dünyaya gelen Martin Luther, adını tarihe teolog, rahip, keşiş, besteci, Protestanlık’ın babası ve Lüteryenlik mezhebinin kurucusu olarak yazdırmıştır. Erfurt’ta hukuk okurken bir yıldırımdan kılpayı kurtulunca, Tanrı’ya şükranlarını sunabilmek için, keşiş olmaya karar verir. Aziz Agustin tarikatına bağlı bir manastıra girip, ilahiyat eğitimi alır ve aynı yıl rahip olur. Manevi eğitiminin en başından itibaren aklına yatmayan her konuyu araştırıp, eleştirmiştir. Bunların başında, günahların affı anlamına gelen papa damgalı endüljans belgeleri gelir.  "Endüljansın Kuvvetine Dair Tezler" başlıklı, 95 maddeden oluşan bir metin yazıp 31 Ekim 1517 günü piskoposlara gönderir. Endüljans konusundaki vaazlerin teolojik açıdan sağlam bir zemine oturtulmasını ister. Martin Luther bu tezleri üniversitenin bülten panosu sayılabilecek bir yer olan Wittenberg Saray Kilisesi'nin kapısına asar. Sonuçta bu tezler Almanya'da ve komşu ülkelerde Luther'in kendisinin de öngörmüş olmadığı bir hızla yayılınca sadece endüljans satışlarında bir düşüş yaşanmakla kalmaz, bu olay bütün reform hareketinin başlangıcı olur. 
1518 yılında Roma'da Luther'in fikirlerine karşı bir papalık davası açılır. Martin Luther, bu davaların hiçbirini ciddiye almaz hatta İmparator Maximilian onu dinden çıkmış ve sapkın ilan ettiğinde bile bildiğini okumaktan vazgeçmez. Nihayet 5 Haziran 1520 günü Papa X. Leo,  Luther'i bir bildiriyle aforoz eder. Ancak bu belgeyi bu sefer de Luther’in öğrencileri parça parça edip, suya atar. Derken Luther, belki de en meşhur kitabı olan "Von der Freiheit des Christenmenschen" (Hıristiyan Kişinin Özgürlüğü Üzerine) isimli kitabını Papa X. Leo'ya yönelttiği bir açık mektupla birlikte yayımlar. Onun düşüncesinin teolojik ve ideolojik temellerini yansıtan bu küçük eserin özünde "Freiheit" (özgürlük) kavramı vardır.

1521 yılında Luther bu sefer de İmparator Şarlken tarafından Worms Kurulu'na ifade vermek üzere çağrılır. Burada verdiği ifade şöyledir:
"Kutsal Metinler ve akıl yoluyla ikna edilmediğim sürece papalar ve konsillerin otoritesini kabul edemem. Zira bunlar kendi aralarında çelişmekte ve benim vicdanım da sadece Tanrı'nın sözüne bağlıdır. Bu sebeple hiçbir görüşümden dönmüyorum çünkü kişinin vicdanına rağmen yazdıklarını inkar etmesi doğru ve güvenilir olmaz. Tanrı yardımcım olsun".

Ardından Wartburg Şatosu’na çekilip İncil’i Almanca’ya tercüme etmeye başlar. Bu, büyük bir devrimin de son aşamasıdır. Kutsal kitabı kendi dilinde okuyup anlayan kitleler, din adına ya da din kavramı kullanılarak yapılan haksızlıkları görünce, büyük ayaklanmalar yaşanır. Bu ayaklanmalar ve manevi hayatın özgürleşmesi fikirleri, Roma Katolik Kilisesi’nin yaptırımlarına başkaldırılar Avrupa’nın dört bir yanına yayılır. Bu halk hareketleri o güne dek yapılanlara karşı büyük bir Protesto niteliğindedir. Bu sayede Protestanlık doğar. İşte bu olayların başlangıç noktası olarak kabul edilen yer, Wartburg Kalesi’ndeki o küçücük odadır.



Gelelim kaleye:

Ortaçağ’da inşa edilmiş olan Wartburg, Eisenach kentinin güneybatısında, 410 metre yükseklikte konumlanmış, gerçekten çok haşmetli bir kaledir. Adını Almanca dilinde Gözetleme Kulesi anlamına gelen Warte kelimesinden aldığı söylense de, bazı öykülerde başka türlü anlatılır: Kalenin temel taşını 1067’de koyduran Ludwig der Springer, o haşmetli tepeyi görünce, şöyle seslenmiş: Warte Berg! Bekle Ey Tepe! Senin üzerine kalemi inşa ettireceğim! Anlaşıldığı üzere Warte ayn zamanda Bekle anlamına da geliyor. Siz hangisini sevdiyseniz, o versiyonu kullanın…


1999 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak tescillenen yapı, Martin Luther’den önce de, 1211-1228 arasında Macaristan asıllı Azize Elisabeth’e yuva olmuş. Türingen Margravı IV. Ludwig’le evlendirilmek üzere sadece 4 yaşındayken bu kaleye gönderilen, 14 yaşında evlenip, Haçlı Seferleri’ne katılan kocası öldüğünde 20 yaşında dul kalan bu kraliçe, varını yoğunu ihtiyaç sahipleri için harcamış ve hastalara şifa dağıtabilmek için hastaneler inşa ettirmiş. 1231’de, 24 yaşında hayata veda eden bu kraliçe, ölümünden sadece beş yıl sonra Roma Katolik Kilisesi tarafından azize olarak ilan edilmiş.

Kale 13.yyın başlarına kadar Ortaçağ Almanya’sının en önemli merkezlerinden biri olmuş. Hatta o dönemlerde halk ozanlarının arasındaki ünlü şarkı yarışmasının yapıldığı yer de, yine Wartburg Kalesi’ymiş. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra, ünlü Alman besteci Richard Wagner, Tannhauser operasında bu geleneği konu almıştır.

1521 Mayıs’ından 1522 Mart’ına kadar, Martin Luther, papa tarafından afaroz edildikten sonra, güvenliğinden endişe eden kuvvetli idarecilerin yardımı ve telkini ile, Junker Jörg yani Şövalye George adıyla bu kalede kalmış. İşte bu kalış sırasında, sadece 10 hafta içinde, Yeni Ahit’i Eski Yunanca’dan Almanca’ya tercüme etmiş.  Her ne kadar ilk tercüme bu olmasa da, en çok okunanı ve Reform hareketini en çok etkileyeni Luther’in bu tercümesi olmuş.



Kalenin ünlü konukları arasında mutlaka Johann Wolfgang von Goethe’yi saymam gerekir. 1777 yılında, kalede 5 hafta kalan Goethe, kalenin ve etrafındaki bütün binaların çizimlerini yapmış.  Onun önerileri doğrultusunda, kalenin farklı bölümleri bir müzeye dönüştürülmüş. İşte bugünkü ziyaret ettiğimiz müzenin düzenini bir şekilde taa o zamanlarda yapılmış bu çizimlere ve önerilere borçluyuz.

Wartburg kalesindeki en büyük yapı Palas olarak adlandırılan bölümdür. 1157-1170 arasında Romanesk tarzda inşa edilmiştir ve Alpler’in kuzeyindeki dini olmayan en iyi korunmuş Romanesk yapı ünvanını elinde bulundurmaktadır. Palas bölümü kalenin en ilgi çekici ve göz alıcı bölümüdür. Burada orijinal Romanesk tavan süslemeleri ve işli sütunlardan bir kısmının görülebildiği Şövalyeler Odası, Ziyafet Salonu ve Azize Elisabeth’in yaşamından sahneler içeren mozaiklerle süslü, ünlü Elisabeth Odası bulunmaktadır. Sarayın Sangersaal adındaki Şarkıcılar Salonu, ünlü Tannhauser operasının 2. Sahnesinde geçen salondur ve dekorasyonu o devirleri hatırlatan bir şekilde muhafaza edilmiştir.

Kalenin diğer bölümlerinde dolanırken, kendinizi gerçekten de ortaçağa ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. UNESCO da aynı fikirde olacak ki, 1999 yılında, kaleyi, Orta Avrupa Feodal Döneminin Mükemmel Örneği olarak tescil etmiş ve koruma altına almıştır.



Günümüzde Wartburg, bulunduğu Türingen eyaletinin Weimar’dan sonra en çok ziyaret edilen ikinci yeri ünvanını taşıyor. Tepenin üzerinde ormanın içindeki konumuyla her gideni büyülüyor. Bir önceki cümlede adı geçen Weimar’ı merak etmeye başladığınızı tahmin ediyorum  ama bu da bir sonraki yazının konusu olsun,

Müzik ve Kültür Şehri Leipzig



Bach'ın Kilisesi Aziz Thomas Kilisesi

Her yıl Haziran ayının on gününü kapsayan bir dönem içinde, Almanya’nın en hızlı gelişen kentlerinden Leipzig, klasik müziğin babası Johann Sebastian Bach adına düzenlenen müzik festivaliyle, dünyanın dört bir yanından gelen BACH sevdalıları ile en iyi BACH yorumcularını buluşturur. Her zaman müzikle iç içe yaşamış olan bu tarihi şehrin kiliseleri, konser ve opera evleri, tarihi binalarının değişik amaçlarla kullanılmış salonları, festivalin doğal sahnelerine dönüşür. Korolar, orkestralar ve solistler bu on gün boyunca hem Usta Bach’ın hem de o yılın teması olarak seçilmiş diğer bestecilerin eserlerini icra ederler. Büyük ve önemli bir buluşmadır bu festival ve Leipzig kentini keşfetmek için de iyi bir fırsattır. Ben de geçtiğimiz haftalarda oradaydım ve bazı notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Yaklaşık 530binlik bir nüfusu var Leipzig’in, çok büyük sayılmaz. İsmini Slav kökenli olan bir kelime Lipsk yani Ihlamur Ağaçları’ndan alıyor. Romalılar da URBS LİPSİ demişler, Ihlamur Ağaçları Kenti. Sonraları Kutsal Roma Germen İmparatorluğu devrinde kısaca LİPSİA denmiş. Bugünkünden çok da farklı değil yani. İLM nehrinin kıyısında kurulmuş şehir ve Saksonya ovalarından geçen ticaret kervanlarının rotasındaki önemli duraklardan birine dönüşmüş zamanla. Yazılı belgelerde kentin adına ilk olarak 1015 yılında rastlanıyor ve 1065 yılında da ticaret imtiyazları verildiğini görüyoruz. Hatta Meissen Prensi Otto, Leipzig kentine biri Paskalya diğeri de Eylül ayı sonundaki Başmelek Mikail yortusunda olmak üzere, senede iki defa ticari fuar kurma izni vermiş. İşte bu izin sayesinde başlayan fuar geleneği hala sürüyor Leipzig’de ve Leipzig Fuarı LEİPZİGER MESSE günümüzde dünyanın devam eden en eski fuarı ünvanını koruyor.

Ticari yönden gelişen ve hareket kazanan Leipzig, 1409’da kurulan üniversitesi ile Almanya’nın en önemli Hukuk Okulu’na ve çok sayıda basımevine kavuşur. İmparatorluk Adalet Sarayı ve Alman Milli Kütüphanesi burada kurulur. Bugün de Hukuk Fakültesi ve Kitap Fuarı ile gurur duyan bir şehirden bahsediyoruz. Hatta Frankfurt’ta düzenlenen dünyanın en büyük kitap fuarından söz açıldığında Leipzigliler, ‘’Orası en büyüğü olabilir am en kalitelisi bizimkisi’’ derler. Frankfurt POP bizimkisi KLASİK derler! Her ne olursa olsun bütün bunların yüzyıllarca önce başlamış ve hala devam eden gelenekler olduğunu düşününce, insan tabii ki kıskanmadan edemiyor.

Leipzig’de Avrupa tarihinin önemli sayfalarından biri yaşanmıştır. Napolyon Fransası’na karşı birleşen Prusya, Rusya, Avusturya ve İsveç, Leipzig Savaşı olarak da bilinen muharebe sonunda Napolyon’a ilk büyük yenilgisini tattırmıştır. Bu yenilgi gelecekteki çöküşün habercisi olarak kabul edilmiş, yenilmez sanılan Napolyon’un da yenilebileceği görülmüş, moraller düzelmiş ve çok değil sadece bir yıl sonra Napolyon gerçekten de yıkılmıştır. İşte o savaşın yaşandığı yerde tam yüz yıl sonra açılan dev anıt, bugün de gururla göğe yükseliyor. Savaşlar olmasın diye!

Şehrin müzikal birikiminden bahsedecek olursak en büyük yeri büyük besteci Bach’a vermemiz gerekir. 1723-1750 yılları arasında şehrin en önemli eğitim kurumlarından olan Aziz Thomas Okulu’nda KANTOR’luk görevini sürdürmüş olan büyük Bach, eserleri, çalışkanlığı, sebatkarlığı ve kimi zaman da dik kafalılığı ile Leipzig’in tarihine kazınmıştır. Okulun ve bağlı olduğu kilisenin korosunu yönetmiş, hafta sonu ayinleri için motetler, kantatlar, bayramlar ve yortular için oratoryolar, pasyonlar bestelemiş, hem okulun öğrencilerini hem de kalabalık ailesini idare etmiş, misafir ağırlamış, çevre prenslere soylulara devrin lisanına uygun mektuplar döşenmiş, kısacası çok çalışmış, çok! Oğullarından ikisi de babalarının yoluna düşüp müzisyen olmuşlar, hatta içlerinden Carl Phillip Emanuel Bach, Mozart’ı bile etkilemiş, saygısını kazanmış. Gelin görün ki, büyük Bach ölünce, devrin değişen müzik zevkine göre biraz démodé kalan besteleri, okulun arşivine kaldırılmış ve tozlu raflarda unutulmuş gitmiş. Hem de tam bir yüzyıl boyunca! Ama kader yine ilginç bir oyun oynamış ve kentin orkestrası Gewandhaus’un başındaki bir diğer büyük besteci Meldelssohn, bir dizi tesadüf sonucu karşılaştığı notaları görüp, bestecisinin peşine düşünce, Leipzig’in tarihi kilisesinin kantoru JOHANN SEBASTİAN BACH ismiyle karşılaşmış. Bach Rönesansı diye anılan dönem de böyle başlamış! Işte o rönesans, bugün bizi müzik insanlarının vardıkları şu sonuca taşımış: Müzik tarihi ikiye ayrılır: BACH’tan önce ve BACH’tan sonra!

Yine klasik müzikten devam edecek olursak pek çok ünlü ismin bu şehirle bir şekilde ilişkisi olduğunu görürüz: Az önce yukarına adını zikrettiğim Mendelssohn, 1843 yılında Almanya’nın ilk konservatuarını Leipzig’de kurmuştur. Richard Wagner Leipzig’de doğmuştur. Robert Schumann ve sevgili eşi, esin perisi Clara Schumann Leipzig’de yaşamışlardır. Gustav Mahler bir süre Leipzig Operası’nda şef olarak çalışmştır. Şehrin bir numaralı orkestrası Gewandhaus’u yönetenlerin arasında Kurt Masur, Artur Nikisch gibi efsane isimler vardır. Ve Almanya’nın en ünlü erkek çocuklar korosu olan 1212 yılında kurulmuş THOMANERCHOR hem kilisede hem de bu ünlü orkestra eşliğinde konserler vermektedir.

Dediğim gibi Leipzig çok büyük bir şehir sayılmaz. Uzun bir hafta sonu gezip görmek için yeterli olacaktır. THY’nın direkt uçuşuyla üç saatten az bir sürede Leipzig-Halle’ye ulaşabilirsiniz. Müziğe meraklı gezginlere pek çok önerim olacak: Bach Dostları Cemiyeti’nin de merkezi olan BACH HAUS müzesi ve karşısında yer alan Aziz Thomas Kilisesi bence ilk durak olmalıdır. Aziz Thomas Kilisesi’nde BACH’ın mezarı yer alıyor. Bunun da ötesinde bu kiliseyi protestanlığın babası Martin Luther ve Bach’tan sonraki yıllarda da Mozart ziyaret etmiş. O büyülü havayı koklamak kimi mutlu kılmaz ki? Müzikten devam edersek Mendessohn Evi ve Schumann Evi ile dünyanın en iyi müzik aletleri müzesi sayabileceğimiz GRASSİ MUSEUM’u mutlaka görün derim. Eğer Arnold Böcklin, Max Liebermann, Caspar David Friedrich, Monet, Rodin gibi isimler sizi heyecanlandırıyorsa, o zaman Güzel Sanatlar Müzesi kaçınılmaz. Bu müzede Leipzig’li sanatçı Max Klinger’in 1902’de Viyana’da sergilenen ve  dünyanın en ünlü heykellerinden biri olarak kabul edilen devasa Beethoven heykeli de yer alıyor.

Şehrin sokaklarında yürürken Aziz Nikolai Kilisesi’ne de uğramayı ihmal etmeyin çünkü Berlin Duvarı’nın yıkılmasına giden yolu açan BARIŞ AYİNLERİ bu kilisede ve etrafındaki meydanda başlamıştı. Anlamlı ve içi ile dışı birbiriyle tam bir tezat oluşturan harika bir kilise!

Bir başka önemli yazın ve düşün adamı, Alman Romantizmi’nin babası Wolfgang von Goethe de Leipzig’de öğrencilik yıllarını geçirmiş. Eski Borsa Sarayı’nın önündeki Genç Goethe heykeli bu hatırayı günümüze taşıyor. Yine onun izinden gidecek olursak, Goethe’nin FAUST’unda bahsedilen ünlü birahane, AUERBACHS KELLER’de bir yemek yemek ve bira tokuşturmak, edebiyat düşkünlerinin mutlaka yapacakları listesinde yer almalıdır bence.

Yola çıkmadan önce şehrin bir numaralı orkestrası GEWANDHAUS’un internet sitesinden konser tarihlerine bir göz atmanızı öneririm. Dünyanın en iyi akustiğine sahip konser salonlarından bir olan bu mekanda, dünyanın en iyilerinden biri olarak kabul edilen bu orkestranın bir konserini yakalamak çok güzel olmaz mı? Hala ikna olmadıysanız orkestranın mottosunu yazıyorum size: RES SEVERA VERUM GAUDIUM yani GERÇEK KEYİF MÜHİM BİR MESELEDİR!!! Salondaki dev orgun altında parlıyor bu yazı… Ben her seferinde gülümsüyorum bu yazıyı okuduğumda. Gerçekten de mühim mesele! Son yıllarda İstanbul gibi neredeyse yirmi milyonluk dev bir –sözde- dünya metropolünün sanat konularında içine düştüğü durum düşünüldüğünde, gerçek bir konser salonumuzun olmadığı, operamızın yerinde yeller estiği, balenin neredeyse unutulduğu, şehrimizin orkestrası İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın senelerdir evsiz kalıp, AVM’lerin içindeki çok amaçlı tuhaf toplantı salonlarına hapsolduğu düşünülecek olursa, gerçek keyfin çok mühim bir mesele olduğu bir kez daha ortaya çıkar! İşte sadece yarım milyonluk nüfusuyla bize ders veren Leipzig’i bütün bu güzellikleri hatırlamak için de gezmek gerekir bana kalırsa.
Avrupa’nın en yaşanılası ikinci kenti seçilen Leipzig’i yılın her dönemi gezip görebilirsiniz. Kent merkezinde MİTTE denilen bölgede bir otel seçerseniz bütün bu yazdığım yerleri yürüyerek dolaşabilirsiniz.

Yemesi içmesi güzel, keyifli mekanları ekonomik, kültür etkinlikleri son derece kaliteli bir şehir tanımak isterseniz, Leipzig’e gidin derim.


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...