Bolivya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bolivya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Peru&Bolivya Dönüşü / 2010


Bir Nisan klasiği daha bitti! Peru&Bolivya'dan döndüm dün gece. Aklım, ruhum ve yüreğim, bir kuşun kanadında, Titicaca'ın kıyısında kaldı yine...Ne yapsam bu hissi altedemiyorum. Hep bir yetmemişlik hissi, hep bir geri dönme arzusu...Offf! Benim MUTLAKA birkaç günü GÜNEŞ ADASI'nda geçirmem lazım. Orada güneşi batırmam, gece uyumam ve gölün kıyısında sabah güneşi karşılamam lazım. Andların en güzel zirveleri CORDİLLERA REAL'in karlı tepelerine vuran altın renkli ışığı içime doldurmam lazım. Kıyıda oturup susmam ve içimi dinlemem lazım. Ama kimse olmamalı yamacımda. Bir, hadi bilemedin en fazla iki kişi olmalı el mesafemde. Onlar da benimle susmayı bilmeliler orada, o kıyıda... Arınmalıyım o berrak sulara vuran dağların gölgesinde... Ancak ondan sonra yeniden yollara vurmalıyım kendimi, uzaklara -ama- kendime doğru... Bunu bir gün yapacağım; ne zaman bilemiyorum ama yapacağım...
Klasik soruların cevapları:
  • Her şey çok çok güzel geçti.
  • Evet, grup müthiş kafa dengiydi. Benimle birlikte 31 kişilik büyük bir kafileydik ve herkes birbirinden renkliydi ve/ama aramızdaki uyum, yabana atılacak cinsten değildi doğrusu. karşılıklı sevgi-saygı-anlayış-destek, tur boyunca hayatlarımızı kolaylaştırdı.
  • Evet, iki ülkeyi de özlemişim.
  • Lima müthiş bir değişim geçiriyor. Geçen sene hala inşaat halinde olan okyanus kıyısı parkları bitmiş, yeşermiş bile...Bayıldım:)) Gün geçtikçe daha da fazla seviyorum Lima'yı. Son derece renkli bir kültürü var. Kızılderili, İspanyol, Çinli, Afrikalı ve Japon karması/kırması bir şehrin başka türlüolması mümkün mü ki zaten?
  • Lima Art Museum ya da Museo De Arte Lima "MALİ" restorasyondan sonra açılmış. Üç sergi vardı. Üst katlardaki daimi sergiler ise, seneye açılacak. Bina şahane olmuş...Koloniyal bir bina, yüksek iki katlı, ortası avlulu...Parkeleri koyu ahşap, bina beyaz...Avlu siyah-beyaz karolar... Modern ve etkili bir tarz yakalamışlar...Yolunuz düşerse haberiniz olsun:)) Kahvesi de hiç fena değildi...Oradaki fotoğraf sergisinde öğrendim: Uluslararası İKONCAN'ların olağanüstü fotoğraflarını çeken Mario Testino Peru'luymuş! Benimkisi de ne cehalet!
  • İki sene önceki depremde, neredeyse yerle bir olan PARACAS'ta artık birbirinden şık oteller var. En güzeli bizimkiydi: DOUBLE TREE HİLTON PARACAS... Hem son derece şık, hem yalın, hem de doğal malzemeler kullanılarak dekore edilmiş...Kocaman çakıllarla doldurulmuş süs havuzları, kalın bambulardan yapılmış trabzanlar, ince sazlarla döşenmiş saçak altları. Kumsala atılmış bembeyaz şezlonglar. Gri-beyaz-kahve tonlarının ortasında patlayan bir mavi-yeşil havuz...Tek kelimeyle baştan çıkarıcı....Birkaç gün daha kalabilirdim açıkçası...
  • Bir de Valle Sagrado Urubamba'da ARANWA!!! Eski bir HACİENDA, yani koloniyal çiftlik evi... Müthiş bir projeyle otele dönüştürülmüş. Tam ortasında bir eski kilise, bembeyaz ve gece ışıl ışıl...Etrafını suni bir göletle çevrelemişler. Tepede yıldızlar, sularda kilisenin aksi... Daha fazla söze gerek var mı ki?
  • Machu Picchu'ya giden tren yolu, hızlıca onarılmaya çalışılmış. Bu Perulular gerçekten de çalışkan insanlar. Hep birlikte, el ele vermişler ve imkansızı başarmışlar. Bir geçici tren istasyonu yapmışlar hemen. Biz trendeyken, heyelandan dolayı Urubamba'ya uçan rayları ve köklerinden sökülmüş dev ağaçları gördük. Hatta tren yolunu hala onarıyorlardı ve bazı bölümleri oldukça tehlikeli gibiydi. Biz geçerken rayların üzerindeki taşları kenara çakiyordu bazı görevliler. Aslında Avrupa'da falan olsa, belki de bu hattı açmazlardı bile... Ama Peru'nun turizm gelirlerine çok ihtiyacı var ve eğer Machu Picchu olmazsa turizm çöker. Neyse, artık olmuş bitmiş... İnşallah sezonun bundan sonraki bölümlerinde toparlanırlar.

Özlemişim doğrusu. İyi geldi:)) Bir de tabii işin güzel yanı, harika dostlar edindim bu seyahatte. Birbirinin dilinden anlayanların bir araya gelmesi ne iyi, değil mi???

Dünyanın En Tuhaf Kenti La Paz





Bundan birkaç sene evvel, La Paz’a ilk kez geldiğimde, gördüklerim karşısında gözlerime inanamamıştım, kelimenin tam anlamıyla nutkum tutulmuştu. Şehir hakkında okuduklarımla, araştırıp bir araya getirdiklerim, bana sıradışı bir yerle tanışacağımın ipuçlarını vermişti ama insan yine de, bazı şeyleri görmeden tam olarak anlayamıyor. Ben de La Paz’ ı tepeden görünce, derin bir çukurun içinde uzayıp giden kent dokusu karşısında, hayrete düşmüştüm.
La Paz 1548 yılında İspanyol Conquistadores’ lerden Alonso de Mendoza tarafından, bölgenin AYMARA yerlilerinin yaşadığı Choquiapo köyünün üstüne Nuestra Senhora de la Paz adıyla kuruluyor. Yakınlardaki zengin altın ve gümüş yataklarının peşinde olan İspanyollar, ateşli silah üstünlüklerini kullanarak yerlileri neredeyse esir alıp, Batı’daki okyanus sahiline akıtıyorlar bu zenginlikleri. Oradan da ver elini İspanya! Bütün bu hareketin orta noktasında yer alan La Paz, hızlı bir gelişim süreci izleyerek And Dağları’nın Altiplano olarak adlandırılan yüksek düzlüklerinin en zengin kenti konumuna geliyor. Ülke Simon Bolivar’ın önderliğinde, 1825 yılında bağımsızlığını kazanınca, La Paz özgür Bolivya yönetiminin merkezi oluyor. Bugün de her türlü zorluğa rağmen, Bolivya’nın başkentliği görevini sürdürüyor.
Derin bir kanyonun içinde kurulu kent, yukarıdan bakıldığında gerçekten tüyler ürpertici bir görünüme sahip. Yukarıda bulunan uydu kent El Alto ile aşağıda bulunan Prado ve hatta daha da aşağıdaki varsıl mahalleler arasındaki rakım farkı 1000 metreden fazla. O kadar ki, tepede değil ağaç ot bile bitmezken, aşağıdaki yumuşak iklimli ve bol oksijenli mahallelerde, palmiyeler ve begonvilli bahçeler bulunuyor. Fark dehşet verici! Bol oksijenden bahsetmişken şunu unutmamak lazım: La Paz, şehir merkezinde ulaşılan 3600 metrelik rakımı ile, dünyanın en yüksek başkenti ünvanını elinde tutuyor. Yukarı şehir El Alto’ da 4100 metrede bulunan uluslararası havalimanı, dünyanın en yüksek rakımlı alanlarından biri...Her isteyenin kolaylıkla iniş kalkış yapabileceği bir alan değil zira bu yükseklikte havanın kaldırma kuvveti deniz seviyesine göre o kadar az ki, uçaklarda bazı ayarların özel olarak denetlenmesi gerekiyor. Gerçek bir ustalık ve alışkanlık gerektiriyor bu tip iniş kalkışlar.
Şehrin eski bölümünde yer alan “Cadılar Çarşısı” La Paz’a çok yakışıyor bence. Burada satılan ürünler kurutulmuş lama ceninlerinden başlayıp zehirli ve sarhoş edici San Pedro kaktüslerine dek uzanan geniş bir yelpazeye sahip. Eh, sadece domates, patates ve mısır satılsa olmazdı ki zaten! Şehrin ruhuna uymazdı! Burada Toprak Ana, Büyük Tanrıça Pachamama’ ya, adak törenlerinde sunulan bir çok tanıdık tanımadık obje var. Ama en ilginçleri rengarenk bolluk bereket sembolleri; sevişen kadın erkek heykelcikleri; daha önce bahsettiğim kurutulmuş lama ceninleri; minik büyü bebekleri; şekerden yapılmış paralar; renkli fotokopiyle çoğaltılmış euro ve dolar desteleri; kartondan yapılıp süslenmiş ev, araba, otobüs, kamyon, dükkan ve hatta sahnede şarkı söyleyen rock grubu şeklindeki sunular... Fakat işin daha da ilginci, Pachamama’ ya sunulan bu sembollerin ve akılalmaz objenin, Titicaca Gölü kıyısında kurulu Copacabana’daki büyük hac merkezi olan Meryem Ana Kilisesi önünde de satılıyor olması. Hem de Tanrı’nın Anası’na sunmak için! İşte yerliler Hristiyanlığı ancak bu şekilde benimsemişler. Meryem’ i Pachamama ile özdeş tutarak. Birini öbürüne dönüştürerek... Tıpkı bizim Anadolu topraklarının Kibele’sinin, Hititler’in Hepat’ının, İyonya’nın Efes Artemisi’ nin Meryem Ana’ ya dönüşmesi gibi...
Şimdi “bana göre mutlaka yapılması gerekenler” listesi vereyim:
· İlk önce şehrin tepesinde durup kutsal İllimani tepesinin fotoğrafını çekin. Resmen şehrin tepesinde dikilmiş bir deve benziyor.
· Sonra şehrin en dibine inip, Kapadokya vadilerini andıran Ay Vadisi’ni gezin.
· Ülkenin Parlamentosunun ve resmi Başkanlık Sarayı’nın yer aldığı Murillo Meydanı’ nda, Şeref Kıtası’nın bayrak törenini izleyin. Kimi akşamüstlerinde başkan Evo Morales de eşlik ediyor onlara. Bir kaldırım kenarında oturup kalabalığı seyretmek o kadar keyfli ki...
· Şehrin koloniyal mahallelerinin renkli evleri arasında dolanırken, bırakın haritayı ve kaybolun. Nasıl olsa her yer yokuş... Yokuş aşağı indiğinizde hep merkeze ulaşıyorsunuz. Kaybolmanız mümkün değil. Birazcık da şansınıza güvenin. En güzel fotoğraf kareleri bu şekilde yakalanıyorlar.
· San Fransisco Kilisesi’ nde akşam ayinini kaçırmayın. Halkla içiçe olmanın en iyi yolu. Kilise her akşam dolup taşıyor.
· Cadılar Çarşısı’ ndan bereket muskası alın. Denemeye değer. Haa, bir de her ihtimale karşı bir deste dolar ve euro alın. Belli mi olur? Ya tutarsa?
· Akşam yemeğinizi Huari restoranda yerseniz, bir de güzel dans ve müzik gösterisi izlersiniz. Yemekler fena değil. Domates soslu balık istemeyin sakın zira sos derken bildiğiniz salçadan bahsediyorlarmış, bu sefer gittiğimde öğrendim. Balığın canına okunmuştu...Bir de etrafınızda bir sürü turist olacaktır şüphesiz ama başka nerede görebilirsiniz ki Bolivya danslarını? Sıkacaksınız dişinizi artık!
Gün olur da yolunuz Bolivya’ ya düşerse, mutlaka haberim olsun. Oralarda yapılacak daha bir sürü renkli şey var. Ama hepsini buraya yazarsam size ne kalacak araştırmak için? Yola gitmenin en güzel yanlarından biri de önce evde çalışmaktır bence...

Titicaca Notları

Sabah yine gün doğmadan uyanıp yol çıktık. La Paz sokaklarında henüz hayat başlamamıştı. Her yer kapkaranlık ve sessizdi. Otobüsümüze atlayıp, henüz kalabalıklaşmamış caddelerden hızla geçerek, önce yukarı kent EL ALTO’ya ulaştık. El Alto,La Paz’ın tersine çoktan uyanmış ve günlük karmaşasına bürünmüştü. Kamyonlar, minibüsler ve yayalar kuralsızlığın tadını çıkara çıkara gül gibi geçinip gidiyorlardı her zamanki gibi. O sıralarda gün ağırmaya başladı ve etrafımızdaki tantanayı seyrederken, ufuk çizgisini belirleyen karlı dağları da görmeye başladık. Cordillera Real denilen bu dağlar gerçekten görkemli manzaralar yaratıyorlar. Hele La Paz’ın tepesine bir dev gibi dikilmiş İLLİMANİ dağı, unutulmaz! Karla kaplı muhteşem bir kütle!
Bu satırları yazarken, Titicaca Gölü’nde bir kapalı hidrofoil içindeyim. Erkenden ilk olarak yüzer adaları ziyarete gittik. Uros Iruitos denilen topluluğun, Tortora denilen sazlardan yaptıkları bu adalar, her ne kadar artık turistler için bir mizansen gibi görünse de, binlerce yıllık kültürü anlamanın tek yolu. Yüzer adaya gitmek için hidrofoilden, küçük teknelere aktarma yaptık ve manzaranın güzelliklerini içimize çeke çeke, çıktık saz adanın üstüne. Adanın şefi karşıladı bizi ve kendi öz lisanı olan Pukina dilinde hoşgeldiniz dedikten sonra, adaların geleneklerini anlattı. İnsan gerçekten gözünü kapatıp dünya haritasını zihninde canlandırdığında, bir anda daha bir farkına varıyor nereye geldiğinin. Ben böyle uzak coğrafyalara geldiğimde hep bunu yaparım. Çok da hoşuma gider.
Su dakikalarda Ay Adası’na gidiyoruz. Huatajata’dan teknemize başka turistler de bindiler. Sanırım onlar da bizim turumuzu yapıp ardından Copacabana’da kıyıya çıkacaklar. Hatta belki onlar da Peru’ya geçeceklerdir bizim gibi.
Hava bulutlu ama çok parlak, insanın gözünü alıyor hatta. Bulutların sıyrıldığı yerlerde, boncuk mavisi bir gökyüzü görünüyor. Belki öğlene doğru hava açar da biz de bu parlak maviyi görebiliriz. Hava bu yükseklikte inanılmaz derece temiz, görüntü çok net. Ekvatora da yakın olduğumuz için güneş ışınları dik geliyor ve başka yerlerde olmayan bir netlik kazandırıyor herşeye. Titicaca gölü, 8560 km2lik yüzölçümüyle, gerçek bir iç deniz. %52si Peru’nun, geri kalanı ise Bolivya’nın. Yılın her günü ulaşıma açık. Vızır vızır tekneler işliyor bazı noktalar arasında. Bazı geçitlerde otomobiller, motosiklerler ve hatta otobüsler bile adeta sala benzeyen deniz araçlarıyla karşıdan karşıya geçiyorlar. Manzara gerçekten güzel. Gölün etrafı karla kaplı bembeyaz tepeleriyle mavi gökyüzüne işlenmiş gibi duran And Dağlarıyla çevrili. Şu anda bile kafamı sağa çevirdiğimde kocaman bir dağ kütlesiyle gözgöze geliyorum.
Tiquina Boğazı’na geldik ve şu anda bir otobüsü karşıdan karşıya geçirdikleri içi beklemek zorunda kaldık. Kaptanımız teknemizin sirenlerini çalıyor şu sırada. Bu hem donanma üssüne hem de Bolivya bayrağına bir selam anlamını taşıyor. İnsanın bu dağlarla çevrili, 4000 metrelik bir ülkede donanma da neyin nesi diye sorası geliyor. Cevabı tarihte yatıyor. 19.yüzyılın sonunda Peru ve Bolivya birleşerek, Şili’ye savaş açıyorlar. Sebep nitrat zengini Atacama çölünün bir parçasına sahip olabilmek. Maalesef, savaş Peru ve Bolivya için tam bir hezimet oluyor. Şili Peru’yu işgal edip, Lima’ya kadar giriyor ve Bolivya da zaten az olan deniz kıyısını bu yenilgiyle hepten kaybediyor. Savaşın üstünden epeyi zaman geçmiş olmasına rağmen Bolivyalılar hala denizi kaybetmiş olmanın acısını taşıyorlar içlerinde. Bugün Bolivya donanması, Titicaca Gölü ve büyük nehirlerdeki güvenlikten sorumlu bir yerel güç konumunda.
Az sonra ilk İnka Manco Capac’ın karısı ve kızkardeşi Mama Occlo’nun doğum yeri olan Ay Adası’na ulaşmış olacağız. Ardından Manco Capac’ın doğum yeri Güneş Adası’na devam edeceğiz. Öğle yemeğimizi de orada yiyip, Copacabana’da kıyıya çıkacağız.

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...