Sri Lanka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sri Lanka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bugün, Sri Lanka’nın ilk gerçek başkenti olarak kabul edilen Anuradhapura’dan başlamak istiyorum. Kuruluş dönemi olarak M.Ö 5 yüzyıl verilmesine karşın, yörenin bereketli topraklarındaki insan izleri çok daha eskilere kadar uzanıyor. Ülkenin tarihine yön vermiş krallıklardan Rajarata’nın üçüncü başkenti olduğu zamanlarda, diğer bi deyişle M.Ö 400ler ile M.S 10.yüzyıl arasında, yani yaklaşık 1500 yıllık bir dönem içinde, bütün Sri Lanka’nın hem manevi hem de idari merkeziymiş. En önemli özelliği nedir diye sorulduğunda Budizm’in Hindistan dışındaki ilk kök saldığı yerdir dersem, yeterince ifade etmiş olurum. Hatta ben bu söylemi bir adım daha ileriye taşıyıp, eğer Sri Lanka ve Anuradhapura merkezli bu güçlü krallık olmasaydı, onlar Budist geleneğe sahip çıkmamış olsalardı, bugün belki de Budizm yeryüzünden silinmiş eski inançlardan biri olarak anılacaktı. Oysa hiç de öyle olmadı ve Hindistan’dan gelen keşiş Mahinda, Anuradhapura yakınlarında, Kral Devanampiya Tissa ile buluştu ve bu buluşmanın sonunda, Budizm yepyeni bir hami kazanmış oldu. Anuradhapura ise, manevi bir merkeze dönüştü. Hatta Mahinda’nın rahibe olan kızkardeşi Sangamitta tarafından getirilen kutsal Bodi ağacının bir dalı burada toprağa dikilerek, Budizm’in manevi kök salışı taçlandırıldı.
Hemen bir not düşelim: Mahinda ve Sangamitta, Hindistan tarihinin ilk Budist kralı Aşoka’nın evlatlarıydı ve babalarının isteği üzerine, Budizm’in şefkat ve barış kelamını yaymak üzere görevlendirilmişlerdi. Sangamitta’nın beraberinde getirdiği ağaç dalı ise, Buda’nın altında aydınlanmaya erdiği kutsal ağacın bir dalıydı. İşte bu dal Anuradhapura’da toprağa kavuştuğu andan itibaren bu manevi yol adada kök saldı ve bugün de ülke nüfusunun büyük bir çoğunluğunu aydınlatıyor.

Anuradhapura’daki en önemli ziyaret yeri olan bu ağacın hala yaşadığı tapınak kompleksi Jaya Sri Maha Bodi, dünyanın pek çok yerinden gelen Budist hacıların akınına uğruyor. Dünyanın insan eliyle dikilmiş kayıt altındaki yaşayan en yaşlı ağacı olarak kabul edilen bu ağaç, artık ne yazık ki iyice cılızlaşmış. Yaşamaya devam edebimesi için alttan direklerle desteklenmiş durumda. Ancak ne kadar iyi bakılırsa bakılsın, hayatta her şeyin bir sonu olduğunu hatırlatırcasına, Budizm’in geçicilik prensibinin canlı temsilcisi olarak tapınakta korunuyor.
Anuradhapura’daki en önemli tapınaklardan bir diğeri de, bembeyaz rengiyle bulutlarla yarışan Ruwanwelisaya stupasıdır. Stupalar, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, içine girilmeden, tavaf edilerek ziyaret edilen kutsal yapılardır. Ruwanwelisaya M.Ö 140 yılında, Sri Lanka’nın amansız düşmanı Güney Hindistan kökenli Chola hanedanına karşı kazanılan bir zafer sonrası, Sri Lanka kralı Dutugemunu tarafından inşa ettirilmiş. Uğurlu kabul edilen bir dolunay günü yapımına başlanan stupa, yıllar sonra, binlerce rahip, rahibe ve inananlar eşliğinde, büyük törenlerle kutsanmış. Buda’nın Kutsal Emanetleri, stupanın tam merkezinde yer alan bir hazine dairesine yerleştirilmiş.
 
Ruwanvelisaya
   122 metreye uzanan yüksekliği ile, dünyanın en büyük Budist yapıları arasından gösterilen bir başka stupadan daha bahsetmek isterim: Jetavanaramaya. İçinde Buda’nın kuşandığı kemerin bir parçasının saklı olduğuna inanılan bu stupa ise, kral Mahasena tarafından 200’lü yılların sonunda inşa ettirilmiş. Yapımında 93.3 milyon pişmiş tuğla kullanılmış. Bu tuğlaların karışımında %60 ince kum, % 35 kil kullanılmış. Tonlarca ağırlığa karşı dayanıklı olabilmeleri için farklı pişirme teknikleri uygulanmış. Yoksa binlerce ton ağırlığı altında toz olup giderlerdi bugüne kadar! Ayrıca kireçtaşı tozu, kil ve elenmiş kum karışımı ile yapılan bir dolgu maddesi harç olarak kullanılmış. Mühendislik açısından bakıldığında adanın en önemli yapıları arasında olması hiç de şaşırtıcı değil. Eskiden stupanın üzerinde, içinde deniz kabukları, şeker kamışı şurubu, yumurta akı, hindistan cevizi suyu, doğal reçine, yağ, kum, kil ve çakıl bulunan bir alçı karışımı bulunuyormuş. Bugün bu alçı artık yok, dolayısıyla gözalıcı bir tuğla kütleyle karşılaşıyorsunuz. İnanılır gibi değil! Yapımının 15 yıl sürmüş olduğu sanılıyor ama beraberinde büyük bir manastır kompleksi olduğu için tek başına bir tarihlendirme yapabilmek mümkün değil.
Civarda gezilebilecek o kadar çok tapınak ve kalıntı var ki, hepsini bir seferde gezebilmek için en iyi yöntem, eğer yalnız iseniz, yerel bir taksi ile anlaşıp ona göre bir program oluşturmak. Bu sayede kısa sürede hepsini olmasa da en önemlilerini rahatlıkla görebilirsiniz.
Ülkenin ikinci önemli başkenti Polonnaruwa ise bir başka alem!
Sri Lanka krallıkları içinde en önemlilerinden kabul edilen Polonnaruwa Krallığı’nın aynı adlı başkenti olarak M.S 1070 yılından başlayarak adanın idari merkezi rolünü üstlenmiş. Adayı istila eden ve kontrolleri altına alan Güney Hindistan kökenli Chola hanedanını yenerek, adayı yeniden birleştiren kral I.Vijayabahu, Polonnaruwa’nın kurucusu olarak kabul edilir. Ancak eğer ülke tarihindeki kahramanlardan bahsedeceksek, esas yeri Polonnoruwa’nın efsanevi kralı Parakramabahu’ya vermemiz gerekir. Onun idaresinde geçen zamanlar Polonnoruwa’nın Altın Çağı olarak adlandırılır. Şehir tam bir ticaret merkezi ve tarım cennetine dönüşür. Kralın söylediği ünlü bir cümleye istinaden, mühendislik harikaları olarak kabul edilen barajlar, göller ve sulama kanalları yapılır: Gökyüzü cennetinden dünyaya düşen hiçbir damla kullanılmadan denize kavuşmayacaktır! Bu sebeple, onun devrinde inşa edilen devasa göller ve kanallar, eskiden kuraklığın pençesinde zor zamanlar geçiren adanın, bir anda tarım cennetine dönüşmesini sağlar. Sri Lanka, pirinç başta, pek çok ürünü ihraç eder duruma gelir. Bugün bile, bu göller, kanallar tarımla uğraşan insanların yardımına koşuyor. Bu insan yapımı göllerden iriöylesine büyük ki, adına Parakramabahu Samudra yani Parakramabahu Denizi olarak anılıyor.
Parakramabahu Denizi

Polonnoruwa’da gezilecek yerlerin başında, kralın saray kompleksi olarak bilinen yerden başlamak en güzeli. Burada sarayın kalıntıları ile birlikte, kaidesi fillerle süslenmiş Konsey Salonu’nun ve kraliyet arınma havuzu Kumara Pokuna’yı görebilirsiniz. Oradan devam ederek, kraliyetin hamiliğini yaptığı Budist geleneğin Polonnoruwa’daki en önemli merkezleri Vatadage ve Hatadage binalarını görmek iyi oluyor. Bu kalıntılar her ne kadar artık kutsal mekanlar olarak işlevde değilse bile, içlerine girerken ayakkabıların çıkarılması gerekiyor. Bu yapılardan yuvarlak bir tabana oturan Vatadage, bir zamanlar Buda’nın kutsal dişini saklamak için inşa edilmiş. Girişteki merdivenlerin başlangıcında, süslü ay taşları yer alıyor. Bu ay taşı denen bloklar, aslında, üzerlerinde pek çok simgeyi barındıran yassı eşik taşlarından iberetler. Ay taşı denmesinin sebebi, yarım ay şeklinde olmaları. Ya da yarım daire. Ama bunları gören ilk yabancılar bu adı vermişler, işte o isim hala devam ediyor. Üzerlerindeki figürler, hem hayvanlar hem de tanımsız göksel varlıklardan oluşuyor. Bu yapının karşısında yer alan Hatadage de diğer kutsal emanetlerin saklandığı bir yapıymış. Bu iki yapı kalıntısının dışında, aynı merkezde, pek çok manevi öneme sahip yapının kalıntısını görüyoruz. Anlaşılan bütün krallığın en önemli hazineleri burada saklanıyormuş.
Benim Polonnoruwa’daki favori yerim ise, doğal taşın kendisine dev kabartmalar olarak nakşedilmiş Buda suretlerinin yer aldığı Gal Vihara denen mekandır.  Büyük Kral Parakramabahu zamanında ve onun tarafından yaptırılan bu dev kabartmalar, Buda’yı çeşitli poisyonlarda gösteriyor. Oturan Buda figürü, derin meditasyon anını simgeliyor. Ayakta duran figürün, kollarını göğsünün üzerinde kavuşturmuş, çok üzgün ifadeli hali, akla Buda’nın en sevdiği öğrencisi, şakirti Ananda’yı getiriyor. Yani sevgili öğretmeninin kısa bir süre sonra dünyadan ayrılacağını bilen Ananda’yı hatırlatıyor. Dolayısıyla bu figür Buda mı yoksa Ananda mı hala tartışılıyor. Üstelik kolların göğüs üzerinde çarpraz kavuşmuş hali, yani bu mudra, başka yerlerde görülmez. Ancak kimileri de bu figürün, insanlığın haline acıyan Buda’yı tasvir ettiğini söylüyor. Normalde sadece Buda tasvir edilirken kullanılan lotus yapraklı kaide burada olduğu için, bana kalırsa bu kabartma Buda’nın kendisi ama son sözü söylemek bana düşmez. Bir de yatar durumda Buda kabartması var ki, bu  da büyük üstadın dünyadan ayrıldığı anı, yani Parinirvana anını tasvir ediyor. Bu dev kabartmalar, yamacın doğal taşına nakşedilmiş müthiş eserlerdir. Açık havada olmasına rağmen yakınlarına girebilmek için burada da ayakkabılar dışarıda bırakılır. Belli günlerde hala ayinler, dualar yapılır. Polonnoruwa’nın en etkileyici miraslarından kabul edilir.
Bu iki başketteki tarihi ve manevi önemi bilen UNESCO, buraların daha da iyi korunabilmesi için, Kültür Mirası olarak tescillemiş bu iki başkenti. Dolayısıyla yolunuz günün birinde Sri Lanka’ya düşerse, uğramadan dönmeyin derim.
Bir sonraki yazıda ise, sizlere bir başka Sri Lanka kralının çılgın projesini anlatacağım.









Yeşil Cennet Sri Lanka


Uzun zaman ara verdik. Yollar, seyahatler, dil kursları ve konser provaları derken bir de bakmışım ki göz açıp kapayana kadar haftalar akmış. Ayrıca ülkenin yüklü gündemi de sakin bir nefes alabilmeyi neredeyse imkansız hale getiriyor. Bir yılın sonlarındayız artık. Zorlu zamanlar geçirdik, geçiriyoruz. Hayat hiç kolay olmadı bu yıl boyunca. Yenisi hepimize güzellikler getirsin diyerek sizleri Sri Lanka’ya götürmek istiyorum.
Eski adı Seylan olan bu ada ülkesini bizler daha çok mis kokulu koyu renkli çaylarıyla biliyoruz. Hindistan’ın güneyinde bir mücevher gibi duran, adı bile egzotik rüzgarları çağrıştıran, harika bir yer Sri Lanka. Marco Polo, Sri Lanka için dünyanın en güzel adası demiş. Arap tüccarlar,  beklenmedik bir anda karşılarına çıkan bu yemyeşil adayı görünce, adına Serendip demişler. Bu isim bir şeylerin peşinde koştururken, beklenmedik bir anda karşılaştığımız başka güzel şeyleri anlatan müthiş bir kelimeye dönüşmüş. Gerçekten adına bu denli yaraşan başka bir yer var mıdır dünyada, bilemiyorum!
Yeşilin her tonuna doyuyorsunuz Sri Lanka’da… Tarihin derinlerine, ikibinbeşyüz yıllık tapınakların arasına dalıyorsunuz Sri Lanka’da… Vahşi doğayla ve hayvanlar aleminin bin türlü suratıyla tanışıyorsunuz. Asya filleri, kırmızı yüzlü maymunlar, binbir renk papağan ve türlü türlü su kuşlarıyla ahbap oluyorsunuz. Ormanların kalbine saklanmış, ağaçların altında adeta sır olmuş konaklama tesislerine bakıp, iç geçiriyorsunuz imrenerek… UNESCO Kültür Mirası tarihi kalıntılar arasında dolanırken, sıcak ve boğucu nemi unutuyorsunuz. Günün sonunda ise, koyu turuncu renkteki has seylan çayıyla kendinizi ödüllendirip, kokulu baharatlarla lezzet katılmış harika yemekler arasında diyetleri unutuyorsunuz.
Bizim konforlu THY uçağımız sabaha karşı İstanbul’dan yola çıkıp, Maldivler’in başkenti Male’de küçük bir stop yaptıktan sonra, yerel saatle 15.30 civarında ülkenin en büyük kenti Colombo’ya vardı. Açık konuşmak gerekirse Colombo öyle pek ahım şahım bir şehir değil. Ama yine de ülkenin dünyaya açılan en büyük kapısı olduğu için, uğrayıp biraz dolanmak keyifli oluyor. Sri Lanka’nın karmaşık etnik yapısını en iyi bu şehirde anlayabiliyor insan. Ülkenin en büyük etnik grubunu %75’lik bir pay ile Sinhala’lar oluşturuyor. Adanın orta, güney ve güneybatı bölgelerinde Sinhala halkı Budist geleneklere bağlı ve Sinhala dilini konuşuyorlar.
Ülkenin ikinci büyük grubu Sri Lanka Tamilleri, Hindu’durlar ve dünyanın en eski dillerinden Tamil dilini konuşuyorlar. Adanın daha çok kuzeyinde, Hindistan’a dönük tarafta yaşarlar. Bir de adanın doğusunda bir bölgede yoğunlaşmışlardır. Ülke nüfusunun %11’ini oluştururlar. Üçüncü büyük etnik grup Moor denen, Arap tüccarların torunlarından oluşan %9.5’luk gruptur. Müslümandırlar ve çoğu Tamil dilini benimsemişlerdir.

İngilizler’in adaya hakim oldukları 19. yüzyılda, çay ve kauçuk plantasyonlarında işçi olarak çalıştırılmak üzere Hindistan’dan getirilen Tamiller’in torunları, ülkenin karmaşık demografik yapısına br başka grubu daha armağan etmiş. Bunlara Hindistan Tamilleri deniyor. Bugün bile daha çok çay plantasyonlarının yoğun olarak bulundupğu bölgelerde yaşarlar ve ada nüfusunun %4’ini oluştururlar. Bunun dışında sayıca az ama sosyal hayatta epeyce ağırlıkları olan benim Beyaz Sri Lankalılar adını taktığım bir grup daha var ki, adanın Avrupalı kolonistlerce yönetildiği dönemi hatırlatıyorlar. Burgher adı verilen bu Avrupa kökenliler, soyadlarından da anlaşıldığı üzere Portekizli, Hollandalı ve İngiliz ailelerin torunları olarak hala adada yaşıyorlar.
Colombo, doğu-batı ticaret yolları üzerinde önemli bir liman olmasıyla ikibin yıldan beridir bilinen, tanınan bir şehirdir. 1982 yılına kadar Sri Lanka’nın resmi başkenti olarak da idari öneme sahipti. Ancak bu idari görev bugün Jayawardenepura Kotte isimli, Colombo’ya yakın ve artık neredeyse şehirle bütünleşmiş bir başka yerleşime verilmiştir. Ama buna rağmen Colombo ülkenin ticari başkenti olma özelliğini sürdürüyor. Ayrıca çevresine topladığı yaklaşık 5.5 milyonluk nüfusuyla en kalabalık bölgeyi oluşturuyor.
Colombo’nun sahip olduğu doğal limanı eski zamanlarda Romalılar’dan Çinliler’e kadar bütün ticaret erbabı biliyormuş. İbn-i Batuta 14. Yüzyılda adayı ziyaret ettiğinde buradan Kalanpu olarak bahsetmiş. Zaten Arap tüccarlar adaya 8. yüzyıldan itibaren yerleşip, Çin, Hindistan ve Arap yarımadası arasındaki ticareti kontrol etmeyi başarmışlar.
Asya’nın zenginliklerine açılan kapı ve önemli bir durak olması sebebiyle, bir süre sonra bölgeye gelen Avrupalılar arasında hakimiyet savaşlarının yaşandığı br arenaya dönüşmüş. 1500’lü yılların başında önce Portekizliler, Sri Lanka’ya sızmışlar. Adadaki krallıklardan biri olan Kotte’nın kralı ile anlaşma imzalayan Portekizliler, sahil bölgelerinde yetişen tarçının ticaretini yapma imtiyazını almışlar. Ayrıca kendilerine Colombo’da bir ticari koloni kurma izni verilmiş. Bu hakimiyet alanlarını zamanla genişleten Portekizliler, bugünkü Colombo’nun ortasında yer alan bölgeye kalelerini kurup, başkentleri ilan etmişler.
Tabii hayat istedikleri kadar kolay sürmemiş zira adanın zenginliklerinden pay almak isteyen Hollandalılar sahneye çıkmışlar. Savaşlar, güç oyunları ve ihanetlerle dolu bir dönemden sonra, 1656’da, destansı bir kuşatmadan sonra, Colombo’yu ele geçiren Hollandalılar, başta tarçın ticareti olmak üzere bütün bu zenginliği Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’na devretmişler. Bu da ancak 1796’ya, İngilizler’in Colombo’yu ele geçirişine dek sürmüş.
Kısa bir dönem bu şekilde idare eden İngilizler, daha kalıcı bir sistem oluşturma peşinde oldukları için, 1815’de adanın son monarşisi olan Kandy Krallığı’nı da Hollandalılar’dan devralmışlar. Resmi olarak İngiliz Seylanı olarak tanımlanan kolonilerini kurmuşlar. Bu yeni dönem ise 1948 yılına dek sürmüş.
Günümüzde Sri Lanka, özellikle ayrılıkçı Tamil Kaplanları ile sürdürülen uzun iç savaşın 2009’da bitmesinden sonra, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine dönüştü. Bir turizm cenneti ve tekstil ülkesi olarak ön plana yükseldi. Tabii adanın en önemli gelir kalemi hala çay!
Colombo’ya düşserse yolunuz yapmanız gereken en önemli şey gün batımında Galle Face Green’de olmak! Burası Hint Okyanusu kıyısında yemyeşil bir kordon boyu olarak tasarlanmış. Yürüyüş alanları var. Halk buraya akın ediyor günün son saatlerinde. Denizden gelen ılık rüzgarla uçurtmalar uçuruyorlar. Ben ise kıyıda kurulu Galle Face otelin tarihi bahçelerinde batan güneşe nazır oturup serin bir kokteyl yudumlamayı pek seviyorum. Tavsiye ederim!
Beira Gölü üzerinde kurulu Gangaramaya Tapınağı’nı ziyaret etmenizi öneririm. Burada Sri Lanka mimarisi ile Hint, Çin ve hatta Tayland mimarisinden esintiler bulabilirsiniz.
Colombo Ulusal Müze benim her zaman ziyaret ettiğim favorilerimdendir. İngiliz Seylanı’nın valisi Sir William Henry Gregory tarafından kurulan müze 1 Ocak 1877’de açılmış. Ülkenin eski krallıklarına ait zenginlikler, heykeller, kabartmalar ve pek çok objenin sergilendiği müze, ülkenin en büyük ve önemli müzesi olarak kabul ediliyor. Müzeyle birlikte kurulan  Ulusal Kütüphane ülkenin en büyük kitap koleksiyonunu barındırıyor. Basılan her şey, ister kitap ister dergi olsun, mutlaka bir nüshası buraya gönderilip arşivleniyor.
Müzenin yanıbaşında bulunan Viharamahadevi Parkı, Colombo şehrinin en büyük parkıdır. Çok bakımlı, yemyeşil ve tertemiz ortamıyla tam bir nefes alma yeridir. Büyük büyuttaki bir Buda heykelini barındırıyor bu güzelim park. Eskiden adı Victoria Parkı imiş ama bağımsızlık kazanılınca pek çok yerde olduğu gibi burada da isimler, yenileriyle değiştirilip, koloni dönemine elveda denilmiş.
Gezilecek yerle içinde Murugan Hindu tapınağını da unutmamam lazım. Güney Hindistan’ın renkli mimarisini ve Gopuram adı verilen dev kulelerini güneye taşıyan bu yapı, tanrı Şiva kültünün Colombo’daki en önemli temsilcisi olarak kabul ediliyor. Sabah erken saatlerde, her yer pırıl pırl iken gitmenizi öneririm.
Tabii yeme içme kısmına da kısaca değineyim: Hindistan cevizi sütü içinde pişirilen deniz ürünleri ve balık yemeklerinden yemeden dönmeyin! Yine hindistan cevizi sütü ile pişirilmiş zerdeçallı mercimek yemeği, diğer bir favorim! Mis kokulu yasemin pirinci ile servis ediliyor. Kahvaltıda ise pirinç unu ve hindistan cevisi sütü ile hazırlanan kreplerden yemenizi tavsiye ediyorum. Bunlara hopper deniyor. Aman Allahım! Özleyeceğiniz tatlardan olacak eminim! Çayı unutmuyoruz tabii ki…
Yollarda görüşürüz,



Sri Lanka Dönüşü


Dün akşamüstü Sri Lanka' dan döndüm. Otuz derecelik, nemli bir tropikal sıcağı ardımda bırakıp, İstanbul'un buzzz gibi havasina inince, hem içim, hem bedenim, hem de ruhum üşüdü.

Sri Lanka yemyeşil bir ada, her bölgesi ayrı güzel... Hatta o kadar muhteşem ki, ünlü gezgin Marco Polo, dünyanın en güzel adası demiş Sri Lanka için. Arap tüccarlar bu adanın zümrüt rengi güzelliğinden etkilenip, ismini Serendip koymuşlar. "Bir güzelliği ararken, beklenmedik başka bir güzellikle karşılaşıp, derin bir mutluluğa erişme" anlamında, İngilizce Serendipity kelimesinin de kökü olmuş bu gizemli isim. Bunları düşünürken, aklıma geçen sene FEST için yazdığım yazılardan biri geldi. Dünyanın sevdiğim adaları hakkındaydı bu yazı ve bir bölümünde de Sri Lanka' dan bahsetmiştim. Onun bir kısmını buraya alayım hemen:

Beni etkileyen bir başka ada ise, Sri Lanka’dır. Her ülkenin bir rengi olsa, Sri Lanka’nınki yeşil olurdu kesinlikle... Hayatımda yeşilin bu kadar çok çeşidini daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Amazon ormanlarında bile! Kıyılar yeşil, ovalar yeşil, dağlar zaten yemyeşil, çay ekili yamaçlar kıvrım kıvrım yeşil, dağlar arasında saklı vadiler derin yeşil... Bu yeşile fon oluşturan gökyüzü ise parlak mavi, topraksa kıpkırmızı! Hepsinin içinde de , beyaza boyanmış, göğe yükselen tapınaklar, dagobalar... İnanılmaz bir manzaradır orada görülen! Başkent Colombo başlı başına bir alemdir! Okyanus kıyısında birkaç kilometre boyunca uzanan meşhur Galle Face kordonunda yapılan yürüyüş, satıcılar, şakalaşan gençler, uçurtma uçuran çocuklar, kikirdeyip göz süzen genç kızlar, ağırbaşlı orta yaşlı çiftler arasında geçer ve eğer bir de gün batımı saatlerinde yapılmışsa, hayatınızın unutulmazları arasına girer hemencecik. Kordonun bitimindeki Galle Face otelinin, deniz kıyısındaki koloniyel bahçesinde yudumlanan meşhur Seylan çayı da Sri Lanka’nın olmazsa olmazlarındandır. Ama kıyı bırakılıp, adanın iç kısımlarına geçilince, yeşil daha da artar. Ada tarihinin parlak dönemlerinde krallar tarafından yaptırılmış, her biri bir göl olan dev su rezervuarları bu sonsuz yeşillik içinde, ayna gibi parlarlar. Bence adanın en ilginç yerlerinden biri, Buda’nın dişinin saklandığı meşhur tapınağın yer aldığı eski başkentlerden Kandy’dir. Buradaki ruhsallık şehrin her köşesine sinmiş gibidir. Neredeyse, dokunularak bile hissedilebilir. Ama bana sorduklarında, benim için en unutulmaz olan yer kesinlikle Nuwara Eliya’daki çay bahçeleri ve orada kaldığımız Çay Fabrikası Oteli’dir. Umarım bu manzarayı yine görebilirim. Gece geç saatte geldiğimiz için, aslında tam olarak anlayamamıştık nerede olduğumuzu. Vadinin dibinde otobüsümüzü bırakıp, minibüslere doluşmuş ve sarsıla sarsıla yükselmeye başlamıştık. Dışarıda parlak bir ay vardı ve etrafımızı gümüşi bir ışıkla sarmalıyordu. Otele vardığımızda hepimizi tatlı bir sürpriz bekliyordu. Otel gerçekten de eski bir çay fabrikasından dönüştürülerek yapılmıştı. İçinde hala eski çay işleme makinaları duruyordu. Ama hepimiz en büyük sürprizi sabah erkenden uyanınca yaşamıştık. 2000 metrenin üzerindeydik, bulutlar altımızdaydı, etrafımızdaki tepelerin çayla kaplı yamaçları bu bulutları delip, çevremizde dans ediyorlardı sabah sisiyle ve bütün bunların da üstünde muhteşem bir güneş parlayarak, her şeyi altın bir ışıkla yıkıyordu... Gözlerimize inanamamıştık ve hepimiz dışarı fırlamıştık mutlulukla! Çocuklar gibiydik, neşeyle bahçelere dalmıştık... Hayatımda bu kadar keyifle kahvaltıya oturan bir grup daha görmemiştim... Herkesin dilinde bir şarkı vardı neredeyse. Herkes kahkaha atıyordu. Unutulmaz olmuştu burası artık...

Geçen sene böyle yazmışım. Bu seneki izlenimlerimi ise daha sonra paylaşacağım. Ama şimdiden söyleyebilirim ki, bu sene de en az geçen seneki kadar eğlenceli ve unutulmaz oldu seyahatimiz...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...