Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salzburg’da ‘’Neşeli Günler’’ Rotası




Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanatla karışık bir yazı yazmış olduğumu gördüm. Ancak bu yazıda size Salzburg civarındaki ünlü göller bölgesi ve özellikle de meşhur müzikal Sound of Music filminin kareleriyle ölümsüzleşen küçük kasabalardan bahsetmek istiyorum. Hatırlarsınız…Türkçe’ye Neşeli Günler diye çevrilmiş, başrolunde Julie Andrews ile Christopher Plummer’ın oynadığı 1965 yapımı oscarlı film! İşte bu unutulmaz filmin büyük bir kısmı Salzburg’da çekilmişti ve yıllardır da Salzburg turizmine Sound of Music turları diye anılan bir kavramı kazandırdı. Özellikle yaz aylarında bu filmin hayranları, otobüslere dolup, Salzburg çevresindeki o ünlü yerleri görmeye giderler. Yerel rehber biraz anlatımlar yapar ve geri kalan zamanda ise otobüsün içinde filmin müzikleri ve ünlü parçaları çalınır. Do-Re-Mi başta olmak üzere… Aslında yemyeşil dağlar, çiçek dolu yamaçlar, masmavi parıldayan göller öylesine güzeldir ki, zaten rehbere de pek fazla iş düşmez!

Fİlmin konusu güzel bir aşk hikayesiyle birlikte ilerleyen İkinci Dünya Savaşı öyküsüdür. Başroldaki rahibe adayımız genç Maria, savaş kahramanı albay olan Von Trapp’ın yedi çocuğuna mürebbiyelik etme göreviyle, Salzburg’un hemen dışındaki harika bir eve çalışmaya gelir. Albay eşini genç yaşta kaybetmiştir. Acısını çocuklarından çıkarmaktadır. Son derece disiplinli ve serttir. Ancak cıvıl cıvıl Maria gelince, tüm ev halkı değişir. Albay da dahil! Ateş bacayı sarar! Evlenirler ancak Avrupa’daki Nazi ilerleyişi Avusturya’yı tamamen etkisi altına almıştır. Nazi karşıtı olduğu bilinen Albay ve ailesi için ortam iyice tehlikeli bir hal alınca, aile hep birlikte dağlardan kaçar. Ancak neticede Hollywood filmin bu tarihi zemininden çok aşk hikayesine gönderme yaptığı için, mutlu son diyebiliriz.

Salzburg, malum, Alpler’in kuzeyindeki en güzel barok kent olarak tanınıyor. Gören herkes, mücevher kutusuna benzeyen bu şehre aşık olur. Tepesindeki görkemli ortaçağ şatosu ve ışıl ışıl meydanları ve kiliseleriyle, kentin her bir köşesi tam bir film seti gibidir. Zaman tüneline girmiş de dörtyüz yıl öncesine gitmişsiniz gibi hissedersiniz. Ayrıca başka hiçbir yerde olmadığı kadar müzikle nefes alıp verir bu şehir. Her ay bir büyük organizasyon ve festival dünyanın her köşesinden gelen müzik sevdalılarına ev sahipliği yapar.

Ben bu yaz yine, kısa bir süre önce müzikle ilgili bir organizasyonda görevli olarak bu güzel şehre gittim. Beraberimdeki misafirler Sound of Music turlarını duymuşlar, haydi gidelim dedik. Mirabell Sarayı’nın çiçek dolu bahçelerinde rehberimizle buluştuk ve kanatlı at Pegasus’la süslü havuzu ve bahçeyi dolaşıp, filmin en meşhur şarkısı Do-Re-Mi’yi mırıldandık her beraber.


Ardından otobüse atlayıp, salzburg’dan dışarılara uzandık. İlk fotoğraf molasını Maria’nın manastırı olarak bilinen Nonnberg Manastırı’nın güzelce göründüğü bir noktada verdik. Ancak yol uzun süre durmaya uygun olmadığı için orada fazla kalamadık ve Leopoldskron Sarayı’na doğru ilerledik. Aynı isimle anılan küçük bir gölün kıyısında kurulmuş bu güzel saray, 18. Yüzyılın Rococo özelliklerini en zarif şekilde yansıtan yapıların başında geliyor. 1736-1744 yılları arasında inşa edilmiş ve devrin yöneticileri tarafından özel konut olarak kullanılmış. Defalarca el değiştirmiş ve 1918’de, Salzburg Yaz Festivali’nin kurucularından Max Reinhardt tarafından satın alınmış. İkinci dünya Savaşı’nın karanlık işgal günleri sırasında Naziler bu sarayı kendilerine yakın olan bazı asilzadelerin kullanımına tahsis etmiş. Savaş sonrasından yeniden Reinhardt ailesine dönen sarayda, Marshall Planı’nın bir uzantısı olarak Salzburg Semineri adı altında, Harvard mezunları derneğince, Amerikan dili, kültürü ve tarihi üzerine dersleri verilmiş. Lafı fazlaca uzatmak istemem ama filmde de çok önemli bazı sahnelerin çekiminde dış mekan olarak kullanılmış olan bu güzel saray, bugün otel olarak kullanılıyor.


Leopoldskron Sarayı’ndan sonra, otobüsümüz rotasını bir başka saraya çevirdi: Hellbrunn Sarayı!
1613-1619 yılları arasından Salzburg’un en güçlü psikopos-prenslerinden Markus Sittikus tarafından inşa ettirilmiş olan bu güzel saray, özellikle yaz aylarında piskoposun özel misafirlerini ağırlayıp, saray protokolünü çeşitli eğlenceler ve oyunlarla deldiği yer olmuş. Çeşit çeşit havuzları, fıskiyeli çeşmeleri, heykelleri ve sıcak günleri serinleten gölgeleriyle, devrin en önemli davet mekanlarından biriymiş. Yapay bir mağara içinde mekanik bir düzenek sayesinde hareket eden çok sayıda kukla-heykel o devrin çeşitli mesleklerini simgeliyorlarmış. Kanımda şakacı bir kişilik sergilemek isteyen piskopos, bahçenin hemen her yerine gizli fıskiyeler yaptırmış. Sakin sakin bahçede gezinen misafirler bir anda fışkıran suların altında kalıyorlarmış. Bu saray bugün müze olarak gezilebiliyor.



Ancak bizim Sound of Music turunda oraya uğramamızın bambaşka bir sebebi vardı. Filmin en ünlü sahnelerinden biri olan Maria ile Albay’ın öpücük sahnesinin çekildiği kameriye bu sarayın bahçesine yerleştirilmiş! Filmden bahsedip, o kameriyeyi görmemek olmaz diye düşünüldüğünden olsa gerek, akın akın ziyaretçi geliyor bahçeye. Biz de gidip, gördük bu kendi halinde kameriyeyi ve tabii ki aramızdaki çiftler, hemen bir güzel fotoğraf çektirdiler.



Bir sonraki bölüm göller bölgesi olarak da bilinen Salzkammergutt’daki Sankt Gilgen kasabasıydı. Bu küçük kasaba Wolfgang Gölü’nün kıyısında kurulu yaklaşık dörtbin nüfuslu bir yerleşim yeri. En önemli özelliklerinden biri, Salzburg’un en önemli evladı Mozart’ın annesinin doğum yeri olması! Seneler sonra aynı kasabaya Mozart’ın kızkardeşi Nannerl da gelin olarak gitmiş. Sound of Music filminin dış mekan çekimlerinde ve piknik sahnesinde bu bölgenin güzelliklerine bol bol yer verilmiş. Göl çok büyük değil ama  13 km2’lik yüzölçümü yelken, kano ve yüzme gibi pek çok spor dalına elverişli bir ortam sunuyor. Özellikle yazın cıvıl cıvıl! Gölün diğer kıyısında ise Sankt Wolfang isimli bir başka kasaba daha var. Burası da üçbin nüfuslu küçük bir yerleşim ama ziyaretçisi çok! Kasabada çok önemli bir kilise yer alıyor. Hıristiyanlığı bölgeye yayan en önemli kişilerden olan Aziz Wolfgang tarafından 970’lerde inşa edildiği söylenen bu kilisenin tarih boyunca hacısı da, ziyaretçisi de hiç eksik olmamış.



Salzburg’a dönmeden önce son uğrak yerimiz, Albay’la Maria’nın evlenme törenlerinin çekildiği Mondsee Manastırı’nın kilisesi oldu. Aynı isimli kasabayı de pek sevdik. Özellikle Bavyera’da çok sık rastladığımız renkli ve cephesi duvar resimleriyle süslü pek çok bina burada da kasabayı canlandırıyor. Kilisenin tam karşısında yer alan pastaneler ve kafeler ise yılın her mevsiminde hizmet veriyorlarmış. Bol kremayla servis edilen turtalar ve lezzetli kahveler için iyi adreslerden biri diyebilirim.



Turizm gerçekten ilginç bir sektör! Bir film, bir kasabanın, hatta bütün bir yörenin hayatını tamamen değiştirebiliyor. Biz bu tek bir gün içinde bunu yaşadık. Bir filmin peşine düşen binlerce insanın Salzburg ve çevresine kattığı zenginliği düşününce, kendi ülkemizde de turizmi çeşitlendirerek, ne kadar çok farklı gelir kapısı oluşturabiliriz diye düşünüp durdum.
Eğer yolunuz yaz mevsiminde buralara düşserse bu turu sizin de yapmanızı öneririm. Film bahane, yöre bir şahane!


ARTS-In Viyana'da

Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi: Bir resim atölyesinde, beceremesem de, bir şeyler yaratabilmek!!! Sanatla uğraşmak, o yaratıcı havayı solumak ve sevdiğim dostlarla bunları paylaşmak.  Evet, hala yeteneğim olmadığı ve hiçbir şey yapamadığım konusunda kendimle mücadele halindeyim ama olsun, eninde sonunda ortaya kayda değer bir şeyler çıkarabileceğim, biliyorum...
Neyse, konu benim sızlanmalarım değil. Esas konu şu: ARTS-IN ekibiyle harika bir gezi yaptık. Atölyemizin ilk kültür&sanat gezisini, müzelerini gezmek ve sergilerinde kendimizi kaybetmek hedefiyle VİYANA'ya yaptık. Neden Viyana? Viyana, çünkü ben o şehri ve müzelerini çok iyi biliyorum. Viyana çünkü müzeleri bir harika! Viyana, çünkü sergiler de bu mevsimde hızlanıyor. Ve tabii ki Viyana, çünkü o güzelim şehir müziğin başkentlerinden...Ve biz 6-10 Kasım arasında, sabahtan akşama kadar müzeleri, sergileri gezdik, nefis yemekler leziz pastalar yedik, Filarmoni'de konser, Devlet Operası'nda bale izledik. Zenginleştik, döndük... 
Sabiha Gökçen'den kalkan Pegasus uçağıyla, rahat bir yolculuk sonrası, Viyana'ya vardık. Önceden ayarladığım transfer hizmeti sayesinde, hiç vakit kaybetmeden otele vardık ve hemen şehir merkezine indik. Eski kent merkezinde güzel bir akşam üstü yürüyüşü yaptık ve o akşam yemeğimizi, 1905'ten beri hizmette olan ünlü schnitzel'ci Figlmüller'de yedik. 
Ertesi günkü programda Viyana Sanat Tarihi Müzesi'ni gezdik. Sanat tarihi okuyan herkesin mutlaka görmeyi hayal edeceği pek çok klasik eseri orada gördük. Başta Bruegel olmak üzere, Vermeer, Arcimboldo, Dürer, Cranach, Rubens, Caravaggio, Rafael,yarım günümüzü aldı. O gün öğleden sonra Leopold Müzesi'ne gittik. Viyana'nın ünlü müzeler semtinde yer alan bu modern müze, bütün dünyanın en önemli Egon Schiele koleksiyonuna sahip. Ayrıca 1900 yılı Viyana'sının da tüm önemli isimlerini barındırıyor. Gustav Klimt, Oscar Kokoschka, Kolo Moser, Richard Gerstl ve o dönemde Viyana'yı Avrupa'nın en gözde kenti yapmış herkes orada. Bir de Kokoschka sergisi olunca, günün diğer yarısını da orada geçirmiş olduk. O güzel günün sonunda bizi bir de müthiş konser bekliyordu: Viyana Filarmoni'nin evi Musikverein'da, en sevdiğim orkestralardan biri olan, Lepzig'in Gewandhausorchester'ı, yine çok sevdiğim ünlü İtalyan şef Riccardo Chailly yönetiminde Brahms'ın eserlerinden oluşan bir konser hazırlamıştı. Salon süper, orkestra harika, solist mükemmel olunca, hepimiz kendimizden geçtik.
Üçüncü gün modern müze MUMOK, çağdaş sanat salonu KUNTSHALLE ve günü taçlandırmak için Secession'da Klimt'in Beethoven Frizi ziyaretleri yaptık. İlginç sergiler izledik ve erken akşam yemeğimizi Cafe Central'de yemeyi tercih ettik. Zaten çok severim orayı...Neo-Gotik iç mekan, tarih kokan atmosfer ve olağanüstü lezzetli pastalarıyla, her Viyana seferimde uğradığım yerlerden biridir Cafe Central... 
Dördüncü gün sabah uyanır uyanmaz kendimizi Belvedere Sarayı'nda bulduk. Müze daha açılmadan kapısına dayandık. Niyetimiz ilk iş olarak Klimt'in ünlü The Kiss tablosunu görmekti. Tabii müzede sadece Klimt yok. Schiele başta olmak üzere bütün Viyana 1900 ekibi, Avusturyalı Empresyonistler, Biedermeier dönemi sanatçıları hepsi o müzedeler. Gruplar halinde Klimt'in Kiss'ine akın edip sonra koşa koşa müze dükkanına akın eden uzakdoğuluların aksine, önce diğer bütün katları ve salonları gezdik ve sonunda ''pastanın üstündeki çilek'' olması için Klimt'e gittik. Yalnız açık konuşayım ki benim için o sabahın sürprizi başkasıydı. Tabii bunda Belvedere Sarayı'ndeki eserleri daha önceden defalarca görmüş olmamın da etkisi vardı. Benim için esas kazanım Aşağı Belvedere'deki Emil Nolde sergisi oldu. Hele Nolde'nin Nazi yönetimi tarafından yasaklı sanatçı konumuna düşürüldüğü zamanlarda gizlice yaptığı suluboyalar var ya, aldı götürdü beni... Bu kadar içsel, bu kadar kendiliğinden ve bu kadar samimi olamaz hiçbir şey! Hala gözlerimi kapattığımda o resimleri görüyorum. Hatta, abartmıyorum, döndüğümden beri geceleri rüyamda o sergiyi yeniden geziyorum. 
Öğleden sonra Albertina'da başka bir sergi vardı: Matisse ve Fovistler. Renklerin nasıl korkusuzca kullanıldığını görmek için Fovistlere bir bakmak lazım. Kırmızı bulutlar, pembe caddeler, yeşil kumsallar... Alışıldık renk paletlerini bir tarafa bırakın e gönlünüzden hangi renk geçiyorsa, korkmadan kullanın. İnsan teninde yeşil, mor olur mu demeyin, ben gördüm, oluyor, hem de şahane oluyor... Matisse yapmış, Andre Derrain yapmış... Cesaret!
Beşinci gün, 10 Kasım'dı. Hepimizin aklı ve gönlü saat 09.05'te Türkiye'deydi. Ve yurttan gelen Anıtkabir'e sevgi seli haberleri içimizi umutla doldurdu. Karanlıklar aydınlanmaya başlamıştı... Ve bütün devlet erkanının, Atamızın önünde, kendi tabirleriyle ''sap gibi'' dikildikleri haberleriyle keyiflenerek yurda indik... 

Atölye ARTS-IN Viyana yolunda, Sabiha Gökçen'de uçak saatini beklerken.

Atölye ARTS-IN Viyana'ya vardı. Opera Cafe'de yorgunluk kahvesi...

Dünyanın en ünlü müzik salonu MUSIKVEREIN GROßEß HALL. Namı diğer Altın Salon.

Gecenin solisti ünlü Yunanlı keman virtüözü Leonidas Kavakos ARTS-IN ekibiyle

Atölye ARTS-IN Avusturya Parlamentosu önünde


Avusturya Parlamentosu

Viyana Belediye Sarayı

Cafe Central

Atölye ARTS-IN Belvedere Sarayı önünde

Viyana STAATSOPER'in bu seneki modern perde tasarımı


Anish Kapoor İstanbul'da Sergisi Kapsamında ''Klasik Müzelerde Çağdaş Sanatın Yeri'' Paneli Bölüm II

Dün başladığım panel notlarıma geri dönmek ve yazımı tamamlamak istiyorum. 
Anish Kapoor İstanbul'da sergisi kapsamında düzenlenen ilk panelin konusu Klasik Müzelerde Çağdaş Sanatın Yeri idi. Panelistlerin kimler olduklarını bir önceki yazıdan bulabilirsiniz. Sadece şunu hatırlatmak isterim: New York MOMA direktöründen tutun da, Berlin İslam Sanatları Müzesi ve Londra V&A Müzesi direktörlerine kadar, dünya sanatına yön veren insanları dinlemek tam bir ayrıcalık oldu ve ben ana be an zenginleştiğimi hissettim.
Dün kaldığım yerden devam edecek olursam, öncelikle Güler Sabancı'nın çok güzel bir sorusuna değinmem gerekir. 
Bundan sonrasını yine günlüğümden aktarıyorum:

Sabancı şöyle dedi: Abu Dhabi müthiş bir müze yaptırıyor. Louvre Abu Dhabi olacak. Şu anda dünyanın her yerinden sanat eserleri satın alıp koyuyorlar. Bu bir şehri dünyanın sanat merkezlerinden, özellikle de çağdaş sanat merkezlerinden biri yapmaya yeter mi? Cevaplar yine bence net değildi ama orada çok hoş bir tartışma ve ardından da ortak karar doğdu: Paranın el değiştirmesiyle birlikte sanat eserlerinin de yer değiştirmeye başladığı gerçeği! Ve bu noktada FREER COLLECTION örneği verildi. (Washington DC'deki ünlü Smithsonian kompleksi içinde Asya koleksiyonu ile tanınan müze) Savaş sonrasının karmaşık dönemlerinde ve Çin'deki halk devrimi çalkantısı sırasında o eserlerin Çin, Japonya başta olmak üzere Asya'nın pek çok ülkesinden toplanıp Amerika'ya getirildiği söylendi. Bugün de başkentin en önemli bulvarındaki nefis bir müzenin içinde sergileniyor bu eserler. Günümüzde de Detroit kenti iflasını ilan ettikten sonra müzesini kapattı. Şehrin ekonomisine katkı sağlayabilmek için müzenin eserleri satışa çıkarıldı. Yani söylenmek istenen şey, sanat eserlerinin çeşitli yollarla yer değiştirdikleri ve bunun da normal olduğuydu. Tabii bu mümkün ama yine de bazı şeylerin yerinde kalmasının önemine de vurgu yapıldı. Ve söz konusu LOUVRE olduğu için, yine o örnekten yola çıkarak şu soru ortaya atıldı: Fransızlar Mona Lisa'yı satarlar mı hiç? Ben adım gibi eminim ki böyle bir şey söz konusu dahi olamaz bir Fransız için...Ve paneldeki Fransız'a, Bay Jarrige'e soru yöneltildi. Jarrige, Musee Guimet'nin eski direktörü, bence hafif kaçamak bir cevap verdi. belki içinde bulunduğu durumda böyle bir diplomatik cevap vermek en doğrusuydu da ondan öyle yaptı. Ve şöyle dedi: O bizim krala hediye edilmişti. O kralın soyu ve mirasçıları hala yaşıyorlar. Biz bir başkasına hediye edilmiş bir şeyi nasıl satabiliriz? Bu mümkün değil...Aile fertleri var zaten bizden önce. Ve yine tekrarlıyorum: Bir Fransız'a silah zoruyla bile Mona Lisa'yı sattıramazsınız! Bazı şeyler yerinde kalmalıdır. Öyle güzel ve özeldir...Ben de aynen böyle düşünüyorum.

Paneldeki önemli konulardan biri de müzeler ve ülkeler arası eser / sanat paylaşımı oldu. Yani eserlerin sergilenmek üzere başka müzelere ve başka ülkelere gönderilmesi... Konuşmalardan ve beden dillerinden anladığım kadarıyla müze direktörleri bu konuda çok dikkatli ve seçici davranıyorlar. V&A'nın direktörü bu konuda üzücü bir örnek verdi: Bir seferinde Mısır'da bir sergi açtık. Ortak sunum için Kahire'ye eserler yolladık. Ancak eserler tamamen zarar gördüler. Bu da bizim için çok büyük bir ders oldu. Bence direktörler haklı. Bu nadide eserler bence de dünyanın, insanlığın mirası ve kim daha iyi bakabilecekse, daha iyi koruyabilecekse onun elinde olmalıdır. Kültür ve sanata ülke bütçesinden önemli paylar ayırıp bunu doğru kullanabilen ülkelerin elinde olmalıdır bu eserler. Değerlerini bilenler ve anlayanlar sahip çıkmalıdır bu eserlere... Yoksa hepsi gerçekten heba oluyor, yok oluyor... Uşak müzesinde yaşanan KARUN HAZİNELERİ felaketini ve bende yarattığı büyük utancı hala unutabilmiş değilim... Hazineyi Türkiye'ye getirebilmek için dünyanın parası harcandı, davalar, avukatlar senelerce uğraşıldı ve sonunda hazine memlekete geldi. Geldi de ne oldu? İlk soyan müze müdürü olmadı mı? Hatırlayanlar olacaktır eminim: Tam bir ''Organize İşler'' dümeniyle o eserlerin kopyaları yapılıp müzeye yerleştirildi ve orjinalleri satıldı. Ayrıca her Berlin'e gittiğimde, Pergamon Müzesi'ni her gezdiğimde ve gezdirdiğimde içim tabii ki cız ediyor ama bir taraftan biliyorum ki eğer o tapınak bizim topraklarda kalsaydı bugün hiç YOKTU!!! Olmayacaktı!!! Bizde maalesef ahlaksızlık öyle boyutlara ulaştı ki, yurtdışındaki eserlerimizin artık orada kalmasını çok daha hayırlı buluyorum. Hiç olmazsa dağılıp gitmez, un ufak edilmezler. 

İki gün boyunca paneller ve sergi sayesinde çok şey öğrendim, ufkum daha da genişledi. İnsanı hayatta tutan şeylerden biri kesinlikle sanat! İçinde sanat olmadan sürdürülen bir yaşamın çok boş ve sıradan olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu yüzden, SSM'ye, Sn.Nazan Ölçer'e, Sn. Güler Sabancı'ya ve bu sergiyi bu şehre taşımak için emek vermiş herkese çok teşekkür ederim. Ve bu sergi vesilesiyle bu paneli düzenleyenlere de kocaman bir teşekkür daha!

Ancaaakkk...Bir de yergim var: Nerede diğer müzeciler? Nerede yurdumun önce gelen galericileri? Nerede sanat yazarları? Nerede bizim sanat dünyamızın kanaat önderleri? İçinde magazin olan  her yere gidip boy gösterirler ama böylesine önemli bir panelde neredeydiler? Düşünün şehrimizin MODERN MÜZESİ'nin başkanı bile o güzelim panelde yoktu! YOKTUUUU!!! MOMA direktörü orada, Londra V&A orada, Berlin, Harvard v.s orada ama İstanbul Modern YOK!!!!! Sn. Oya Eczacıbaşı sadece serginin açılış günü oradaydı. Sergiyi şöyle bir gezip gitti. Sanki rakipler ne yapmışlar acaba diye görmeye gelmiş gibi... Diyeceğim o ki, kırk fırın ekmek yememiz lazım... Lafta bizden iyisi yok ama realitede görgü ve kültür eksikliğimiz aşikar! 

ANISH KAPOOR İstanbul'da... Ve müthiş bir PANEL: Klasik Müzelerde Çağdaş Sanatın Yeri I. BÖLÜM



Çağdaş Sanat denince, aklıma ilk gelen isimlerden biridir Anish Kapoor. Bundan seneler önce New York'taki mabedim METROPOLİTAN Müzesi'nde, sanatçının ayna çalışmalarından birini gördüğümde, hakkında hiç br şey bilmediğim bu HİNTLİ'ye aşık olmuştum. Biraz okuyunca, yaşamını İngiltere'de sürdüren Kapoor'un, alışıldık kalıpları tamamen reddeden yaklaşımını anlamaya çalışmıştım kendimce. Hint kökenli diyorum hala, oysa bal gibi biliyorum ki onun skalasındaki sanat insanlarını, herhangi bir ülkenin sınırlarıyla tanımlamaya kalkışmak, onların özgür ruhuna ket vurmak oluyor bir yerde. Neden milliyetiyle tanımlamaya devam ediyoruz sanatçıları? Bilmiyorum...Sanki Hintli yada Türk veya Danimarkalı deyince bir şey mi değişiyor? Bu kalıbı madem beğenmiyorum, öyleyse bir daha kullanmayayım...
Neyse...Anlatmaya çalıştığım şeyden yine uzağa düştüm.
Eylül ayı beraberinde Kapoor sürprizini getirdi İstanbul'a. Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan sergide, sanatçının granit ve kumtaşı heykelleri başta olmak üzere pek çok eserini görebiliyoruz.
Serginin açılış günü bir de konferans düzenlendi. Anish Kapoor bir powerpoint sunumu eşliğinde, eserlerini ve sanatını anlattı dinleyicilere. Ben Delhi'deki Çağdaş Sanatlar Müzesi'nde Kapoor'un belki de en kapsamlı sergilerinden birini görmüş olduğum için, bu sunumda anlatılan pek çok eseri zaten yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Dolayısıyla benim için, o eserleri bir de yaratıcısından dinlemek bulunmaz bir nimet oldu. 
SSM'deki sergiye gelecek olursak... Bundan sonraki yazacaklarımı günlüğümden direkt alıntılıyorum:

Sergi beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ben Delhi'deki ÇAĞDAŞ SANAT MÜZESİ'nde, harika bir Kapoor sergisi gördüğüm için, buradaki biraz hafif kaçtı. Tabii bu tamamen benim kişisel defom. Tabii SSM'ye ve NAZAN ÖLÇER'e haksızlık ya da saygısızlık yapmak aklımın ucundan geçmez. Ne de olsa bu sergi için müze binasında duvarlar kaldırıldı, binanın statiği sonuna kadar zorlandı. Kolay değil bu eserleri buralara kadar getirip sergilemek. Eserler hem kütle olarak ağır hem de yapıyı dönüştürmeyi gerektirecek tarzda talepkar... Bu sergiyi getirmek cüretkar bir proje!!! Bunların hepsine şapka çıkarıyorum tabii ki... Ve teşekkür ediyorum...
Kapoor gerçekten, her anlamda çok yönlü bir sanatçı. Gerek form, gerek malzeme kullanımı ve gerekse boyutlar olsun hep sıradışı işler yapıyor. SSM'deki sergide onun daha çok mermer, kumtaşı ve granit eserleri yer alıyor. Hepsi birbirinden güzel ancak bu sunum Kapoor'u biraz salt YONTUCU konumuna indirgemiş...Lütfen söylediklerim yanlış anlaşılmasın! YONTU SANATI ve SANATÇILARINI hafife alır bir söylem içinde değilim ben... Sadece bu sergideki eserlerin çoğunlukla yontu olarak seçilmiş olması, Kapoor'u daha ziyade bir yontucu olarak algılamamıza yol açıyor ve bu doğru değil demek istiyorum. Özellikle pigment işlerinin olmayışı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı, oysa o işler bambaşka bir lezzet içeriyorlar. Keşke olsalardı dedim içimden çok kere...Bir kaç tane duvar işi var. İnsan dokunmak istiyor...Yani duvarda yarıklar var ve içlerinden dışarı taşan, çıkan, püsküren bazı malzemelerle adeta canlı bir doku yaratmış Kapoor. Merak edip yaklaşıyorsunuz...Sanki duvarın içinde bir canlı var... Ya da duvarın kendisi canlı ve yaralanmış, o yaradan dışarı bir şeyler taşıyor...O işler inanılmaz bence... 

Sergiyi gezdikten sonra günlüğüme bunları yazmışım...
Ertesi gün yine SSM'deydim. Müthiş bir panel vardı. Konusu: Klasik Müzelerde Çağdaş Sanat'ın Yeri...
Panelin moderatörü Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman'dı.
Katılımcılar tam anlamıyla bir KİM KİMDİR geçidiydi... Hemen sıralayayım:
Sir Norman Rosenthal- Anish Kapoor İstanbul'da sergisinin köratörü. Londra Kraliyet Akademisi'nin eski başkanı...Karısı da PRADO'nun eski müdürü...Şimdi artık serbest küratörlük yapıyor Rosenthal.
Prof. Dr. Martin Roth- Londra Victoria&Albert Müzesi Direktörü
Dr. Glenn D. Lowry - New York MOMA Direktörü
Prof. Dr. Jean-François Jarrige - Chantilly Şatosu Conde' Müzesi Yönetim Kurulu Üyesi ve benim Paris'teki favori müzem olan Musee Guimet'nin eski direktörü
Dr. Thomas W. Lentz - Harvard Üniversitesi Sanat Müzesi Direktörü
Deepak Ananth - Sanat Eleştirmeni ve Bağımsız Küratör
Prof. Dr. Claus-Peter Haase - Berlin İslam Sanatları Müzesi Eski Direktörü

MOMA'nın direktörü Lowry sadece bir saatliğine geldi ve gitti...Ama o kadarcık varlığı bile yetti ortamı ısıtmaya...
Konu son derece netti: Klasik müzeler, çağdaş sanata da yer vermeli midirler? Vereceklerse ne kadar vermelidirler? 
Günlüğümden alıntılayayım:

Sorunun muhatabı olan yukarıda sıraladığım kişiler genellikle uzun ve karmaşık cevaplar veriyorlardı ama yine de ben duymak istediklerimi duydum:
Müze Guimet'nin eski direktörü bence en net cevabı verdi. Ben de kendisine bir 10 puan verdim. Şöyle dedi: 
''Klasik bir müze, sırf çağdaş sanata yer vermezsek trandlere uymamış oluruz, demode kalırız diye olur olmaz bir çağdaş sanat sergisi açmamalıdır. UYUM olmalı her halükarda dedi. Müzenin içindekilerle diyalog içinde bir sergi olursa ne ala ama sırf çağdaş sanat da yapıyoruz diyerek müzenin ruhuna aykırı şeyler yapılmamalı'' dedi. KATILIYORUM! 
Harvard Ünv. Müzesi Direktörü kendisinden bir örnek verdi:
Bizim müzemiz klasiktir. Müzemdeki 27 küratör de klasik sanatçılardır. Şimdi müzemizde yeni bir salon inşa ediliyor ve orası çağdaş sanat bölümü olacak. Küratörlerim '' Çağdaş Sanat bizi ve her yeri istila ediyor'' diyerek direnç gösteriyorlar ve ben her gün bununla başa çıkmaya çalışıyorum.
Bir ara hafif gerilimli bir ortam oldu. Konu çağdaş bir sanatçının eserlerine kim, nasıl ve hangi parametrelere göre değer biçiyor? Yani bir sanatçının işinin müzelik olmaya yetecek kadar değerli olduğuna kim karar veriyor? Güzel soru! Ve burada sanat piyasası spekülasyonlarına değinildi hafiften. Salondaki herkes bunu yakalayabildi mi bilmiyorum ama sanat eserleri alan/satan insanların el birliğiyle, o sanatçının eserlerini müzelere sokturmak gayretinde olduklarını, hatta baskı yaptıklarını çünkü bu sayede o sanatçının eserlerinin fiyatının yükseldiğini söylediler. Yani bir tür ARTIST UPGRADE! Spekülasyonun ağa babası!!! O laftan sonra müzayedeci RAFİ PORTAKAL salonu terk etti. Tesadüf mü sadece yoksa üzerie mi alındı? Kötü niyetli miyim?

Bu yazıya yarın devam etmek istiyorum. Yarın Güler sabancı'nın sorduğu çok güzel bir soruyla başlayan harika bir tartışma konusuna değineceğim.

Osman Erk Fotoğraf Sergisi ''ÇİZGİLER''







Büyük gün yaklaştıkça beni daha da fazla heyecan sarıyor. Haziran'ın son iki haftası, eğer yolunuz DATÇA taraflarına düşerse, YAKAKÖY'deki UKKSA'ya uğrayın. 15 Haziran'da başlayacak bir fotoğraf sergisi ilginizi çekebilir. Osman'ın değişik yerlerde çektiği fotoğraflardan oluşan, ilginç bir sergi. Konusu ÇİZGİLER!!! Çağdaş, neredeyse minimalist diyebileceğim nitelikte, tam Osman'ın analitik düşünce yapısını yansıtan kareler... Öyle romantik gün batımları, mavi deniz üstü yeşil ağaç beklerseniz çok yanılırsınız! Hiç de öyle değil!!! Dışarıdaki bakir doğayla tamamen tezat oluşturacak nitelikte, sıradışı fotoğraflar bunlar ve sergilenecek ortam da müthiş bir yer: UKSSA, yani Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi... http://ukksakademi.com/
Biz geçen Eylül ayında, birkaç günlüğüne Datça taraflarına kaçmıştık. Selimiye ve Bördübet'e de uğradığımız bu gezinin en sürprizli yanı bu sanat akademisi olmuştu; ben çok etkilenmiştim. Orayı gezmeye gittiğimizde, bu sanat vahasını kuran kişinin, Osman'ın eski dostlarından Nevzat Metin olduğunu görüp, daha da çok keyiflenmiştik. Sonrası çorap söküğü gibi geldi... Ve Haziran ayında, 2 hafta boyunca, Osman'ın fotoğrafları bu ilk görüşte aşık olduğum yerde sergilenecek...
Bu sergi için, bir de nefis katalog/kitap yaptırıyor Osman. Bütün arkadaşlarına hatıra olarak sunacak... Çok güzel, ÇOOKKK!!!

İstanbul Mail Art Sergisi





Dün büyük gündü bizim için. Arts-In ekibinde, özellikle de işin lokomotifi olan sevgili Meral'de doğal olarak tatlı bir heyecan vardı. Dünyadan akıp gelen 67 eserle birlikte, Türkiye'den gelen 37 eseri, atölyemizde sergileyecek olmanın mutluluğu, yüzlerimizden okunuyordu. Serginin hazırlık aşamasını ben birebir yaşamıştım. Yani MAİL ART prensiplerine uygun olarak, Meral'in gelen her eseri fotoğraflayıp, bu sergi için özel olarak açılmış olan blogda yayınlamasını, her gelen eserin sahibine, yine MAİL ART prensiplerine uygun olarak, kendisinden bir eser göndermesini, o eserlerin gönderiminde kullanılacak zarfların titizlikle hazırlanmasını saygıyla izlemiştim.  Maalesef, eserlerin yerleştirilmesi işine yardımcı olamadım ama belki de iyi ki olmamışım. Zira dün atölyeye girdiğimde bir de ne göreyim? Duvarlarımız daha önceki KÜÇÜKLER sergimizden alışık olduğum gibi eserle dolu ama bu sefer ayrı bir güzellik var: Bazı eserler tavandan sarkıyor!!!! Kalın şeffaf plastik bir materyal üzerine, eserler öyle bir özenle yerleştirilmişler ki, bu sayede eserin her iki tarafını da görebiliyorsunuz. Zira MAİL ART'ta eserin içi, dışı, zarfı kısaca her tarafı işleniyor...Kimi sanatçılar resimlerle, kimileri şiirlerle, kolajlarla ama herkes kendi tarzına göre duygularını ve mesajlarını aktarıyor. Bu tavandan sarkan sergilemeyi geçen haftalarda NewYork Guggenheim'daki Japon GUTAI sergisinde görmüş ve çok etkilenmiştim. Orada da posta kartı boyutundaki eserlerin sergilenmesinde aynı yöntem uygulanmıştı. BAYILDIM!!!! Hilal arkadaşımız, Meral'e yardım etmiş ve ortaya gerçekten nefis bir iş çıkmış. Ellerine sağlık...
Tabii burada aslan payını MERAL AĞAR'a vermek lazım. O bu işi yarattı, takip etti, haberleşti ve sergiyi düzenledi. Teşekkürler sevgili MERAL, hepimize ilham veriyorsun!!!
İşte size dünkü sergi günümüzden birkaç kare...
Meral beni açılışta MAİL ART üzerine minik bir sunum yapmak üzere görevlendirince, bana da konuşma yapmak düştü. İki de eserim vardı. Onları da yeniden paylaşırım... 






Baharda New York

Her mevsimde güzeldir New York... Ama baharda her şey bir başka oluyor. Grupla gittik New York'a. Bir hafta kalıp, biraz müze, biraz konserle zenginleşip dönmekti amaç. Benim için ise senelik New York haccımın bir parçasıydı bu durum. Grubu Türkiye'ye geri uğurladıktan sonra, şehirde kalıp, kendimle zaman geçirmek ve müzelerle ara sokaklara akmaktı derdim. Geçen seneye göre daha kısıtlı bir bütçem vardı bu yıl ama yine de tüm istediklerimi stoklamayı hemen hemen başardım.
New York'taki ilk günlerimiz epeyce serindi. Weather.com' daki hava raporlarının tamamen yanlış olduğunu daha uçaktan iner inmez anladım. Sonraki günlerde iyice kötüleşti durum ve hava daha da soğudu. Bir akşam nedense içimin titrediğini bile hatırlıyorum. İkinci hafta ise biraz daha insafa geldi bahar ve son iki gün özellikle, insanı aşık edercesine bir ılık bahar patladı. Hep böyle yapıyor New York bana: İlk günler soğuk ama son günlerde nefis bir bahar havası! Ben de aklımı gönlümü orada bırakıp eve dönüyorum kös kös... Kös kös derken eve dönmekten mutsuz olduğum anlaşılmasın! Aksine eve dönmek güzeldir! Burada ev derken Türkiye'nin insanı mutsuz kılan ortamından bahsediyordum ben. Sorarım size: Siz mutlu musunuz???? Bu soruya EVET ama gönülden EVET diyecek kaç kişi çıkar ki benim dünyamda...Başkalarının dünyasını bilemem ama İKO'NUN DÜNYASI'ndan çok çıkmaz, onu biliyorum. Dolayısıyla, geri dönüşler benim için artık hep biraz sıkıntılı oluyor. Daha havalimanında başlıyor ve eve gelene kadar zaten küpüm dolmuş oluyor. Ondan sonra da kendi dünyama kapanıyorum, dışarı açılmamacasına! Gazete okumuyorum, TV seyretmiyorum, zaten facebook yeterinde bilgilendirme yapıyor, bu da bana yetiyor.
New York'taki ilk hafta, grupla birlikte geçirdiğim zaman içinde gerçekten çok hoş şeyler yaptık: Gündüz şehir gezisi, müzeler, sokaklar ve şehrin ritmi...Akşam ise konserler, opera ve Broadway şovu. Dolu dolu geçen bir hafta ve mutlu gezginler! Gerçekten çok güzel geçen bir tur oldu, ben de kendimi çok mutlu hissettim.

Sonra can dostum Pürlen geldi ve biz şehirde devam ettik gezilere. Klasik müzelerimiz Metropolitan, Guggenheim ve MOMA'nın yanısıra, Alman ve Avusturyalı sanatçıların 1800ler sonu 1900ler başı eserlerinin sergilendiği Neue Galerie ile yine MET bünyesindeki Cloisters bu yılki keşiflerim arasındaydı. Çok hoş şeyler gördüm, sergiler ufuk açıcı ve esinlendiriciydi.
Sergiler derken, birkaç satırla aktarmak isterim bazılarını:

Metropolitan'da ''Empresyonizm ve Moda'' konulu bir sergi vardı. Dönemin tablolarında görülen giysiler ve aksesuarları, yine o ünlü tablolarla birlikte sunmuşlardı sergide. Duvarlarda resimler, salonda, ortada cam vitrinler içinde giysiler, şapkalar, opera dürbünler, yelpazeler, eldivenler, korseler... Müthiş bir çalışma ve titizlikle derlenmiş bir kolaksiyon! Keyifle gezdim sergiyi.
Yine Met'te, Paul Klee'nin küçük eserlerinden oluşan bir sergi vardı. Benim gibi küçük eser sevenler için bulunmaz bir nimet oldu bu sergi. Suluboya, karışık eknik ve kara kalem eskizlerden oluşan sergiyi hem gezdim hem de bütün eserlerin fotoğrafını çektim.
Guggenheim'de Japon muhalif sanatçıların hareketi GUTAI hakkında bir sergi vardı. Hem yerleştirmeler, hem tablolar hem de videolarla desteklenmiş sergide benim en çok ilgimi çeken bölüm, kartpostal boyutundaki eserler oldu. Algıda seçicilik diyorum ben buna! Tonlarca eser dururken, gidip gidip onlara takılmam kaç puan?

Neue Galeri'de Kandinsky sergisi... Onun BAUHAUS ekolüne yaptığı katkının vurgulandığı bir sergiydi ve ben soluksuz gezdim resmen. Uzam ve zaman kavramlarını sorgulayan, belli bir ruhsallık taşıyan eserler...Gittikçe daha dikkatli inceleyip, daha çok keyfine ve sırrına vardığım eserler onunkiler. İnsanın tercihleri nasıl da değişiyor zaman içinde...Eskiden bir MONET karşısında daha çok zaman geçirirdim, şimdi ise bir BARNETT NEWMAN veya MARK ROTHKO beni daha çok etkiliyor açıkçası...
                                                                  Barnett Newman
                                                                      Mark Rorthko
Metropolitan'da bir başka sergi, benim uzakdoğu sanatı takıntıma da hizmet etti: Japon Sanatında Kuşlar! Tabii müzenin dükkanından bol bol kitap aldım...Hiroshige ve Hokusai kitapları... Bayılıyorum uzak doğu resmindeki o latif hale! Yapmaya çalıştığım ASEMİC YAZI resimlerinde de bu havayı yakalamaya çalışıyorum. Başkasına komik gelebilir ama kime ne? Ben böyle mutlu oluyorum. Ve New York'ta, kısıtlı bütçemi de bu konuya vakfettim: Resim malzemeleri, kaligrafi kalemleri, pirinç kağıdı, çin karakterli mühürler, fırça uçlu boya kalemleri... Aman Allahım!!! Ve tabii tonlarca defter...Yani kısaca bütün paramı deftere, kitaba ve kaleme yatırıp geldim...Ama şimdi benden ne ''eserler'' çıkacak kimbilir???


Asemic Writing

                                                                Asemic Blue I
                                                                 Asemic Blue II
                                                                   Fatima's Hand
                                                                    Asemic Poem I
                                                                   Island Dream
                                                                Asemic Poem II
                                                                        Islomania
                                                               Asemic Multicolor
                                                                Asemic Purple

Bugünkü 5x5ler...

                                                                Modern Mandala

                                                                     Sakura Time

                                                                        Tangled

                                                                   Warm Colors


Asemic Writing


Bahar'da İstanbul ve İstanbul Mail Art Project

Turlar bitti...Üç tane uzun Hindistan&Nepal turu yaptım, bir buçuk ay maraton koştum. Şubat ve Mart aylarını böyle devirip Nisan'ı buldum. Bir de baktım ki yılın ilk çeyreği geçmiş bile. Şimdi sırada New York var ve ondan sonra özgürlük!!! Tam üç ay boyunca özgürümmmmmmmmm...İş yok, güç yok...Sadece bahar, ilkyaz ve yaz... Şişli-Ada-Bodrum-Datça hattında bir hayat kurmayı umuyorum. 
Dün uzun aylardan sonra ilk defa atölyeye indim. Atölye ARTS-IN benim sığınaklarımdan biri. Dünyadan kopmak istediğim zamanlarda, sadece elimdeki işe odaklanıp dünyanın geri kalanını aklımdan silme imkanı veriyor bana. Mikro işler ile ilgileniyorum en çok. Bu galiba daha bana göre bir şey ve ekip olarak da dünyanın pek çok ülkesinde düzenlenen ufak işler sergilerine ve bienallerine katılıyoruz. Müthiş keyifli...Atölyemizin kurucularından Meral Ağar, her zaman dediğim gibi, tam bir lokomotif. Bütün internet sitelerinden araştırıp, dünyanın her yerinde düzenlenen ufak işler organizasyonlarını bize bildiriyor. Teslim tarihleri koyuyor. Boyutları belirleyip, tema hakkında da bilgi veriyor. Bize düşen de oturup, ellerimizi, beynimizi ve gönlümüzü işe vakfetmek oluyor. Müthişşş!!! Bir de proje başlattı: İstanbul Mail Art Project. Dünyanın her yanından posta yoluyla işler akıyor. Bu proje için bir posta kutusu kiraladı Meral. Dün atölyeye gittiğimde, elinde, postadan dün çıkar sanat eserleri vardı. Brezilya, Şili, Fransa, İtalya, Amerika...Dünyadan iş yağıyor. Bu konu hakkında bilgi alak isterseniz  http://artsin2010.blogspot.com/  veya http://istanbulmailartproject.blogspot.com/  adresine gidin lütfen. Bütün bilgiler orada var. Ayrıca ikinci sitede Mail Art hakkında bilgi edinip, bize ulaşan eserleri de görebilirsiniz. Ayrıca siz de eser gönderebilirsiniz...Çok eğlenceli. Dünyada sınırlar kalkacaksa eğer, bu sanat yoluyla olacaktır kuşkusuz. 
Bir başka sanat haberi daha:
Haziran ayının ikinci yarısında, Osman, Datça'daki UKKSA'da bir fotoğraf sergisi açacak. UKKSA'nın açılımı Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi... Nevzat Demir adında, İstanbul Moda'da bir sanat galerisi işleten sanatseverin hayaliyle gerçekleşmiş, bir ''dünya üzerinde cennet '' mekan. İlk gördüğüm zaman öylesine etkilenmiştim ki, hayalimde hep oraya dönmek ve orada biraz daha vakit geçirmek vardı. Kısmet galiba bu sergi vesilesiyle olacak... Haftaya Ankara'ya gidip Osman'ın sanat konusunda en büyük danışmanı olan fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel ile görüşeceğiz. Eserleri seçeceğiz. Konsept oluşturacağız. Gerekli metinleri ben yazmayı umuyorum. Osman'a teklif götürdüm...O da son derece sıcak bakıyor. 
İyi ki bu sene Mayıs itibariyle tur almamaya karar vermişim... Hayatımın galiba ennnn iyi kararı!!! Yapacak o kadar çok şey var ki! Hayata anlam katan!!! Arada bunları kaçırmamak gerek! 

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...