Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Malabar Sahilinin Yeşil Köşesi Kerala'nın Arka Suları




Kerala, Hindistan coğrafyası içinde sosyo-politik yapısı sebebiyle ilginç örnekler yaratmış bir eyalettir. Otuz milyonu aşan nüfusun %95’i okur-yazar olduğu için, ülke ortalamasının çok çok üstünde yer alıyor.  Ayrıca nüfus artışının en az ve ortalama yaşam süresinin de en uzun olduğu eyelet Kerala. Bölge nüfusunun yarısı Hindu ama diğer yarısını Müslümanlar ve Hıristiyanlar oluşturuyor. Kerala’da Hindu tapınakları, camiler ve kiliseler yan yana, yüzyıllardır olduğu gibi barış içinde geleneklerini sürdürüyorlar. Dini çatışma yok. Zaten genel olarak Hindistan’ın geri kalan yörelerine göre, suç oranı da burada en düşük seviyede gözlemleniyor. Doğa cömert, toprak bereketli ve güneş tam kıvamında… O kadar ki, Kerala için, Tanrı’nın Kendi Ülkesi derler. Bölgenin yerel dili olan Malayalam, Hindistan devletinin kabul ettiği resmi dillerden biridir. Dolayısıyla bu eyalette hem Malayalam, hem Hintçe, hem de İngilizce dillerinin kullanıldığını görüyoruz. Kerala’da ülkenin güneyinin Dravidyen kültürü ile kuzeyinin Aryan kültürünün tam bir harman oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ve bir başka ilginç detay ise, Kerala’nın Kominüst Parti ve Marksist Parti gibi sol eğilimli partilerin kalesi olduğudur. Kerala’da hakim gelenek, sosyalist gelenektir.

Hindistan’ın en iyi karabiberi burada yetiştirilir. Kauçuk ve hindistan cevizi Kerala’nın en büyük zenginlik kaynaklarıdır. Çay, kahve, baharatlar ve kaju fıstığı ise diğer önemli gelir kaynakları kabul ediliyor. Tabii bir de turizm!
Kerala, şimdilerde çok moda olan geleneksel Hint tıbbı Ayurveda ile adeta bütünleşmiş bir yer. Burada çok sayıda ayurvedik sağlık merkezleri, oteller ve SPA’lar var. Buralarda, dünyanın pek çok ülkesinden gelen yabancılar kadar, ülkenin diğer eyaletlerinden gelen yerli turistlere de hizmet veriliyor. Yemyeşil coğrafyası, tropikal bitki örtüsü ve upuzun kumsalları ile tam bir cennet görünümünde Kerala. Bu yazıda ben ise size Kerala’nın ünlü Arka Suları’ndan bahsetmek istiyorum.

Arka sular denen sistem, Kerala’nın gezmesi en keyifli bölgesi bence. Birbirine kanallar ile bağlanan beş büyük göl, bu gölleri ve kanalları besleyen 38 nehir ve bir labirent gibi uzayıp giden bir su dünyasından oluşuyor bu sistem. Kanallar doğal olduğu kadar insan eliyle de inşa edilmişler. Kerala eyaletinin yarısı boyunca, Arap Denizi’nin Malabar sahiline paralel uzanan bu göller, kanallar ve nehirlerde, doğal yaşamı gözlemlemek, köyleri görmek ve KETTUVALAM denen geleneksel teknelerde yan gelip yatmak gibisi yok doğrusu.

Peki bu Arka Sular nasıl oluşmuş? Denizin kuvvetli dalgaları, gelgitleri ve karşıt akıntıları, dipten getirdikleri kumları nehirlerin ağızlarına yığarak, adacıklar oluşturmuşlar. Batı Ghat Dağları’ndan aşağı inen nehirler, yavaş yavaş arkada kalan bölgeyi doldurmaya başlamış. Denizden içeri sızan tuzlu sular, nehrin tatlı sularına karışmaya başlayınca da eşsiz bir ekosistem oluşmuş. Yengeçler, kurbağalar ve solungaçlarını kullanarak yürümeleriyle tanınan mudskipper balıkları bu suların bazı sakinlerini oluşturuyorlar.
Eğer kuşlara meraklıysanız, yağmur kuşları takımından sumrular ile  bol bol yalıçapkını, yılanboyun ve karabatak görebilirsiniz. İnsan bu kadar zengin bir çeşitlilik karşısında heyecana kapılıp, daha da çok öğrenmek istiyor. Ayrıca bol miktarda su samuru ve kaplumbağalar da bu suların diğer sakinlerini oluşturuyorlar.
Bu kanalların iki yanında ise, narin ama güçlü gövdeleriyle yükselen palmiyeler, meyveleri ve yaprakları güneydoğu Asya mutfağından kullanılan pandanus ağaçları, kocaman yeşil yapraklı başka pek çok bitki ve tabii ki hindistan cevizi ağaçları bulunuyor. Tam bir rüya!



İşte bu suları ziyaret etmenin en güzel yolu, Kettuvallam adı verilen geleneksel teknelerle kanallarda kaybolmak. Bu teknelere İngilizce House Boat da diyorlar, yani ev-tekne. Çünkü bu tekneler bir ev kadar geniş ve konforlu oldukları için konaklamaya çok elverişli yapıları var. Kerala hükümeti  bu sularda hizmet veren yaklaşık 2000 tekneyi kayıt altına alıp Platin, Altın ve Gümüş olarak sınıflandırmış. Yani her bütçeye göre bir tekne bulunabiliyor artık. Bizdeki mavi yolculuk mantığına da benzetilebilir. Çünkü yeme içme işini de teknenin personeli hallediyor, size sadece rahat koltuklara gömülüp manzaranın tadını çıkarmak kalıyor.
Peki eskiden ne işe yarıyordu bu tekneler?

Eskiden arka suların ardında kalan bereketli topraklardan hasat edilen pirinci sahile taşımakta kullanılırmış bu güzel tekneler. Ahşaptan inşa edilmiş gövdesinin üzerine ağaç yapraklarından ve dallardan yapılmış bir çatı oturtularak, hem taşınan mal, hem de teknenin mürettebatı kızgın güneşten korunurmuş. Bu yolculuklar kimi zaman günlerce sürdüğü için teknenin içinde yaşanır, yatıp kalkılırmış. Sonraki zamanlarda, yörenin zengin ve soyluları bu teknelerin daha da konforlularını yaptırıp gezinti amacıyla kullanmaya başlamışlar. Böylece bugünkü turistik teknelerin de önü açılmış bir yerde.



Bu teknelere adım attığınızda, geniş ve konforlu bir alanla karşılaşıyorsunuz. Otel odası gibi geniş olabilen kamaralar, rahat yataklar ve genellikle Kerala lezzetleriyle ziyafete dönüşen menüler, bence en az bir gece kalmayı hak ediyorlar. İşin en güzel yanı, tekneler motorlu olsalar dahi, gürültü çıkarmayacak şekilde, yavaş yavaş, tatlı tatlı kayıyorlar suların üzerinde. Her türlü su sesini, en ufak çırpıntıyı bile duyabiliyorsunuz. Kuşların ötüşü, kurbağalar ve diğer canlıların sesleri, yemyeşil manzarayla bütünleşince, gözlerinizi kapatıp, kendinizden geçiyorsunuz. Ancak tabii ki bu işin bir de olumsuz hatta tehlikeli bir yanı da var. Eğer kontrol edilmezse, hızla artan tekne sayısı hem suyu hem de havayı kirletebilir. O zaman bu bahsettiğimiz doğal zenginlikler de yok olup gider.

Bu arka suların bir heyecanlı yönü ise tekne yarışları! Chundan vallam yani Yılan Tekne adı verilen ince uzun, yaklaşık 30 metreye varan kürekli hızlı teknelerle yapılan bu yarışlar hem çok izleyici çekiyor hem de civardaki köy ve kasabaları aylar boyunca heyecanla doldurup, hararetli hazırlıklar yapılmasını sağlıyor. Bu yarışların içinde en önemlisi ülkenin ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun adını taşıyan yarıştır. Nehru 1952 yılında Kerala’yı ziyaret ettiğinde kendisini dört chundan vallam’la karşılamışlar. Ardından da Nehru’nun onuruna bir yarış düzenlenmiş.  Bunlardan çok etkilenen Nehru, Delhi’ye döndüğünde unutmamış ve gümüş bir kupa hazırlatıp yarışın galibine göndermiş. O günden itibaren bir gelenek başlamış ve günümüzde de hala sürüyor. 1.5 kilometrelik bir parkurda düzenlenen bu yarışa, yüz güçlü kürekçinin çektiği kocaman yarış tekneleri katılıyor ve o günler ortalık tam bir panayır yerine dönüyor. Bu önemli yarışın dışında, en az on büyük yarış daha düzenleniyor yıl boyunca.  Durgun sulardaki bu tekne yarışları geleneği, sadece Kerala’da değil Asya’nın pek çok ülkesinde heyecanla beklenir.

Küçük Şeylerin Tanrısı başta olmak üzere dilimize çevrilmiş pek çok güzel kitabıyla yanıdığımız ünlü yazar Arundhati Roy’un da Kerala’lı olduğunu hatırlatarak bu haftalık yazımı noktalıyorum.
Hindistan malum öylesine büyük bir coğrafya ki, yaz yaz bitmez. Bu seferlik Kerala’daydık…



Doğanın İçine Saklı Eski Başkent Orccha



İlk defa Hindistan’a gittiğimde sene 1993’tü. Gençlik yaşlarımın da verdiği cesaretle çok sevdiğim bir arkadaşımla sırtımıza çantamızı vurup yollara düşmüştük. Cebimizde gerçekten çok az bir parayla ve günlük 10 dolar gibi bir bütçeyle, haftalarca gezmiştik bu inanılmaz ülkeyi. O gün bu gündür, her sene birkaç defa gider gelirim Hindistan’a. İnsan asla bıkmıyor ve her seferinde de ilk defa gidiyormuş gibi heyecan duruyor. En azından ben böyle hissediyorum. Hem memleketime dönmüşüm gibi rahat hem de ‘’bakalım bu sefer neler göreceğim acaba’’ diye heyecanlı olurum. Dolayısıyla yazılarımda da mutlaka döner dolaşır Hindistan’ın bir köşesine varırım!

Bu girizgahtan da anlaşıldığı üzere bu yazımda sizlere Hindistan’dan bir köşe tanıtmak istiyorum. Ülkenin ortalarında yer alan harikulade bir başkent ve onu kuran ilginç hükümdarlardan bahsetmek istiyorum. Konumuz ORCHHA!



Hindistan’ın Madya Pradeş eyaletinde bulunan Orchha, kıvrıla kıvrıla akan Betwa nehrinin yarattığı bir yarımada üzerine kurulmuş. Kayalık bir araziye dağılmış kalıntılardan anlaşılan o ki, 16. Yüzyılda oldukça büyük bir öneme ve iktidara sahipmiş.
Şehrin 1531’de kurulduğunu yazıyor kaynaklar. Kuran kim sorusunun cevabı ise Hindu bir Rajput klanı olan Bundela Hanedanlığı oluyor. Bundelalar’ın kökenini araştırdığımız zaman ise, bilinmeyen pek çok detay çıkıyor karşımıza. 10. Yüzyıldan itibaren Hindistan’ın kuzeyine yerleşen İslam kuvvetleri karşısında tutunamayan Bundelalar, 11. Yüzyılda ülkenin ortasındaki bu uzak, dağlık, derin vadilerle kesilen yollarla dolu bölgeye yerleşiyorlar. 14. Yüzyılda adları duyulmaya başlanıyor ve ünlü Afgan kralı Sher Shah Suri’ye karşı 1545-1554 yılları arasında yaptıkları direnişle, daha da tanınır oluyorlar. Ve bu bölge de onların adıyla anılır oluyor: Bundelkhand!

İlk Orchha kralı olarak anılan Rudra Pratap Singh, her yere uzak olmasına ragmen, bu yöreyi kendine yurt ediniyor. Bundelkhand bölgesinin başkentliğini üstlenmek üzere muazzam bir kent planlıyor. Neden burası sorusunun pek çok cevabı var ama bana kalırsa bu vahşi ve zorlu coğrafya, Rudra Pratap Singh’in cesur doğasına pek uyuyor olsa gerek! Ancak kurduğu kentin keyfini süremeden ilginç bir şekilde yaşama veda ediyor. İlginç diyorum zira size aktaracağım hikayede kralın ne kadar gözüpek ve atak olduğunu anlayacaksınız. Anlatılanlara göre kral, bir av partisindeyken, ineği sıkıştırmış üzerine atlamaya hazır bir kaplanla karşılaşıyor. Daha dur demeye kalmadan atından atladığı gibi çıplak elle kaplanın üstüne saldıran kral, doğal olarak aldığı pençe darbeleriyle oracıkta can veriyor. Ondan sonra tahta geçen oğlu 1554’te tahta bir varis bırakamadan ölünce, yerine kardeşi Madhukar Shah geçiyor.

O dönemde Hindistan’ın en büyük gücü Müslüman Mughal imparatorluğudur. Mughallar’ın hedefi bütün Hindistan’ı kesin bir şekilde kontrolleri altına almaktır. Ancak Bundelalar, yaşadıklari coğrafyanin avantajlarını öyle iyi değerlendirirler ki, Mughallar bir türlü tam olarak başarı sağlayamazlar. Üstelik büyük de kayıplar verirler. Sonunda Mughal hükümdarı Büyük Ekber, bizzat savaşı yönetmeye gider, sonunda Bundelalar’ı yener ve kral Madhukar Shah’ı yakalar.

Askerleriyle birlikte esir düşen Kral Madhukar Shah, Büyük Ekber’in huzuruna çıkarılacağı anı beklerken, hiçbir şekilde aman dilemez ve hatta öldürüleceğini bile bile, Hindular’ın savaşırken alınlarına sürdükleri ve Mughallar tarafından yasaklanmış olan TİLAK’la Ekber’in karşısına dikilir.

Kendisi de böyle deli ve gözüpek bir adam olan Ekber, karşısında duran hasmının cesaretinden etkilenir. Ölümü göze alarak değerlerinden vazgeçmemesi ve dürüstlüğü Ekber’in planlarını bozar ve imparator, idam yerine, ittifak önerir. Böylece Mughallar ve Bundelalar arasında sıkı bir işbirliği kurulur. Bundelalar, Mughallara biat edip, vasallık olurlar ve bütün bölgenin kontrolü onlara verilir. Bundela hükümdarı imparatorluk ordusunun yüksek rütbeli komutanlarından biri haline gelir.

İşte bu sayede iyice güçlenen Bundelalar, o dönemde pek çok güzel yapı inşa ettirmişlerdir. Bunlardan Hindu tanrısı Vişnu’ya adanmış olan tapınaklar, günümüzde hala pek çok inananı, özellikle bayramlarda bu kuş uçmaz kervan geçmez kente çekiyor. Kilometrelerce yol yürüyen hacılar, 16. Yüzyılda inşa edilmiş bu tapınaklarda dualar edip, ayinlere katılıyorlar. Bunlardan en büyüğü olan Chaturburj tapınağı, kentin tepesine çöreklenmiş bir deve benziyor  gerçekten. Büyük kuleleri ve toplu ayinler için planlanmış geniş salonlarıyla, Hindu mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.



Benim için Orchha’nın en önemli yapısı, 1605’te  burayı ziyaret etmiş ve bir gece konaklamış olan Mughal imparatoru Cihangir’in adını taşıyan Jahangiri Mahal’dir. Bundela Rajput mimarisinin başyapıtı kabul edilen bu saray, hükümdar Bir Singh Deo tarafından yaptırılıp imparator Cihangir’e ithaf edilmiş. Görkemli Chaturburj tapınağının tam karşısında yer alan saray kompleksinin en büyük ve gözalıcı yapısıdır.  Ancak Jahangiri Mahal’e girmeden önce bir iki detaya daha göz atalım…

Saray kompleksi içinde Harem bölümü olarak kullanılan Raja Mahal’de, bütün duvarlar, başta Tanrı Vişnu’nun hayatından sayfalar olmak üzere, pek çok mitolojik sahnelerle süslenmiş. Fresko tekniğiyle alçı üzerine nakış gibi işlenen bu duvar resimleri eğer yakın zamanda daha ciddi bir koruma atına alınmazsa, maalesef yitip gidecek, bunu anlamak ne yazık ki çok zor değil!
Sevdiğim köşelerden biri de, hakla açık toplantıların yapıldığı Divan bölümüdür. Burası dilimli kemerlerle süslenmiş olduğu için Hindu-İslam sanatının etkilerini yansıtıyor.  Kubbe içleri ve tonozlarda özellikle o yöreye ait bitki ve hayvan varlığının zenginliğini gözler önüne seren duvar resimleri var. Kaplanlar ve kuşlar ilk dikkati çeken ögeler. Günümüzde Bundelkhand yöresi kuş gözlemcileri tarafından dünyanın en özel köşelerinden kabul ediliyor. Bunun yüzyıllarca önce yapılmış olan süslemelerde bile fark ediliyor olması dikkat çekici.  Kaplanlar ise, bölgenin milli parklarında gözlemlenebiliyorlar. Sayıları da gitikçe artıyor, seviniyorum doğrusu!

Ve geliyoruz Jahangiri Mahal’e…

Kare şeklinde bir orta avlu etrafında planlanan saray, göreni gerçekten çok şaşırtıyor. Avlunun ortasında yer alan havuz, Hindu saray mimarisinde sıkça karşımıza çıkıyor. İşte bu avlunun etrafında kat kat yükselen yapı, sarı ve kahverengi kumtaşı kullanılarak inşa edimiş. Katlarda toplam 132 odası var ve bir o kadar da yerin altında, mahzen katlarında olduğu söyleniyor.
Simetriyi güçlendirmek adına katların köşelerine büyük, ortalarına ise daha küçük boyutlarda, dört sütun üzerine kondurulmuş bir kubbecikten oluşan Chhatri’ler kullanılmış. İşte bu da tam Hindu mimarisi zaten!

En üst katı boydan boya geçen kafesli koridorlar muhafızların görülmeden dolanmaları ve etrafı gözetlemeleri için tasarlanmış. Bugün ise her ziyeret edenin daracık merdivenlerden tırmanıp vardıklarında nefes kesici manzaralarla karşılaştıkları yerdir bu koridorlar. Buradan  Betwa nehrini, kayalıkları ve ormanlık araziyi seyrederken, bir taraftan da terkedilmiş olmalarına ragmen inatla göğe yükselen tapınak kulelerini saymaktan alamıyorsunuz kendinizi.

Süslemelerde daha çok dantel gibi taş işçiliği ve sırlı seramik panolar göze çarpıyor. Özellikle turkuvaz renkli seramiklerden yapılmış güneş şeklindeki süslemeler, Bundelalar’ın tam bir Rajput klanı olduklarını hatırlatıyor. Zira Hindistan’ın savaşçı kavimlerinden olan Rajput’lar güneşten geldiklerine inanırlar ve pek çok sarayda bu sembolü kullanmışlardır.


Ana giriş kapısının süslemeleri de Hindistan’da olduğumuzu her haliyle hatırlatıyor. Dörtyüz yıllık ahşap kapı olduğu yerde duruyor, bu başlı başına bir sürpriz! Öte yandan kapının iki yanında, hortumlarında taşıdıkları çanlarla girenleri selamlayan iki büyük fil heykeli, Hindistan geleneklerini yansıtıyor. Bugün hala, özellikle Rajastan bölgesinde, karşılama törenlerinde, misafirin geçeceği yolun iki yanına filler dizilir ve davullar, çanlar çalınır. Kumtaşı kolay işlenmesine ragmen, aslında büyük ustalık gerektiren bir taştır. Zira yanlış bir çekiç/keski darbesi, taşı çatlatarak, o ana kadar yapılmış bütün işi mahvedebilir. Dolayısıyla bu saraydaki taş işçiliğinin ne kadar incelikli olduğunu bu bilginin ışığında daha da iyi anlıyoruz.

Tabii her güzel şeyin bir sonu vardır. Bu güzel şehir de ne yazık ki, hükümdarlarının hırsına kurban gidiyor. Bu tabii benim yorumum, tarih kitapları çok daha objektif olarak anlatıyorlar olanı biteni. Yani Bundelalar güçlenip büyüdükçe, aslında ittifak içinde oldukları ve hatta biat ettikleri Mughallar’a karşı bir takım karşı ittifaklar kurma girişimlerinde bulunurlar. Hatta bir seferinde Şah Cihan’a ganimet taşıyan bir kervana saldırıp, talan ederler. Şah Cihan’ı devirip tahta geçen oğlu Aurangzeb, karışıklığı fırsat bilip bölgede huzursuzluk çıkaran ve hatta ayaklanma başlatan Bundelaları yener ve şehirlerini terke zorlar. Böylece yapılan onca mabed, saray ve bahçe sahipsiz kalır. 

Günümüzde Orchha kenti, küçük bir kasaba görünümünde.Yine de  özellikle Agra’dan, UNESCO Dünya Mirası tapınaklarıyla ünlü Khajuraho’ya geçerken iki gün kalınabilir. Sakin ve çok fotojenik bir yer Orchha. Betwa nehri, nehir kıyısındaki kral mezarları, saray kalıntıları ve zengin doğal yaşamı ile ziyaretçilerine Hindistan’ın çılgın kalabalığından uzak, harika bir soluklanma molası olabilir.
Olmaz demeyin, kenara bir not alın yine de…

Amritsar'ın Altın Tapınağı HARMANDİR SAHİB



Geçtiğimiz aylarda özel bir yolculuk için yine Hindistan’daydım. Önce ülkenin en kuzeyinde, Himalayalar’ın ardındaki dağlık bölge Ladakh’ta unutulmaz bir beş gün geçirdim. Ardından da yolumu dünyanın en etkileyici tapınaklarından birine ev sahipliği yapan Amritsar kentine çevirdim.
Amritsar’a gitmemin amacı, Sih dininin en önemli merkezi kabul edilen HARMANDİR SAHIB ya da bizlerin bildiği adıyla ALTIN TAPINAK’ı ziyaret etmekti. Bu mevsimde iyice yükselen hava sıcaklığını da göz önünde bulundurarak, sabahın erken saatlerinde orada olmayı hedefledim. Yine de itiraf edeyim ki saatler 09.30’u gösterdiğinde, bunaltıcı sıcaktan kaçmanın yolunu aramaya başlamıştım bile.

Sih dini Hindistan’da yaşayan dinler içinde en yeni olanlarından. Kurucusu Guru Nanak isminde son derece muhterem bir insan. Ülkenin hakim inanış sistemi Hinduizm ile ikinci büyük din İslam’ın sentezlenmesiyle ortaya çıkan bu yeni inanç, sureti olmayan, her şeye kadir tek bir Tanrı’ya ibadeti öğretiyor. Ülkenin alışıldık pek çok kalıbını yerle bir ediyor bu durum zira hep söylendiği gibi Hindistan’da 330milyon Tanrı vardır ve her birinin de ayrı bir sureti... Sih inancı buna sırtını dönerek büyük bir reform yapıyor. Yine Hinduizm’de var olan ve ideal toplumun örgütlenme şeması olarak basitleştirebileceğimiz kast sistemine de karşı çıkıyor. Herkes tek bir Tanrı’nın önünde eşittir, kardeştir ve yardımlaşmak esastır diyor Guru Nanak.

1469 yılında dünyaya geliyor Nanak. Daha henüz küçücük bir çocukken, olgun davranışları ve yorumları ile hem ailesinin hem de öğretmenlerinin dikkatini çekiyor. Yedi yaşında okula başladığı günlerde, alfabenin ilk harfi olan ve tek bir çizgiden ibaret ELİF üzerine yapmış olduğu ve bu harfin aslında Tanrı’nın Tekliği’ni işaret ettiğini söylediği konuşması çok ünlüdür. Geleneklere bağlı olarak genç yaşta evlenip iki erkek evlat sahibi oluyor Nanak ama ondaki ilahi özü fark eden ablası Bibi Nanaki ve eniştesinin de telkinleriyle sıradan bir hayat yaşamak yerine eğitimine de devam ediyor. Hayatını değiştiren olay 30 yaşındayken yaşanıyor. Günlük temizliğini yapmak ve abdest almak için her zamanki gibi nehrin kıyısına inen Nanak, kıyafetlerini çıkarıp kıyıda bırakıyor. Saatler geçmesine rağmen geri dönmeyen genç adamın peşine düşüyor tüm kasaba. Saatlerce tüm ormanlık araziyi ve akla gelecek her yeri arıyorlar. Boğulduğu ihtimali üzerine nehrin tüm dibi taranıyor. Yok! Bulamıyorlar! Aradan üç gün geçtikten sonra yavaş adımlarla evine dönüyor Nanak. Sessizlik içinde geçirdiği tam bir gün sonra, nihayet konuşuyor: Ne Hindu var, ne Müslüman! Öyleyse ben kimin yolunu izleyeceğim? Ben Tanrı’nın yolunu izleyeceğim! Tanrı ne Hindu’dur ne Müslüman, dolayısıyla ben Tanrı’yı izleyeceğim!



İnanışa göre, ortadan kaybolduğu o üç gün içinde Nanak Tanrı katına çıkarılmış, kendisine ölümsüzlük iksiri AMRİT içirilmiş ve emirler gelmiş:
Bu kap Tanrı’nın adıyla doludur. İç! Ben seninleyim! Seni kutsuyor ve yüceltiyorum! Her kim ki seni anar, benim ihsanıma mazhar olur. Git, adımı şad et ve diğerlerine de bunu öğret! Adımın nimetlerini sana ihsan eyledim. İşte bu senin görevindir!
Bu andan sonra Nanak’ın öğretmenlik dönemi başlıyor ve onu takip edenler kendisine Guru Nanak diyorlar. Bu noktadan hemen ekleyeyim, Guru öğretmen demektir.

Dört yöne doğru yaptığı ve UDASİ adı verilen kutsal yolculukları sırasında, Mekke, Medine, Tibet, Sri Lanka gibi pek çok manevi merkezi ziyaret eden Guru Nanak, yanında Sufi müzisyen, can dostu  Bhai Mardana’dan büyük destek görüyor. Yayan yaptığı bu yolculuklarda 28.000 kilometreyi deviriyor ve her şey iyice berraklaşıyor, öğreniyor, öğretiyor.

Guru Nanak’ın öğretisi Guru Granth Sahib adı verilen kutsal kitapta toplanmıştır. Naam, yani Tanrı’nın adıyla meditasyon yapmak, bu adı anmak, bu kutlu kelimeyi tekrarlayarak arınmak, yani Naam Japna, Sih dininin temelini oluşturuyor. Tabii bununla beraber neyin varsa paylaşmak ve ihtiyacı olanlara yardım etmek, yani, Vand Chakko ve hayatını doğru ve dürüst yollardan kazanmak, kimsenin hakkını yememek ve hile hurda karıştırmamak, Kirat Karo kuralları da Sihlerin hayatını şekillendiriyor.

Bu kuralların en güzel şekilde yaşandığı ve gözlemlendiği yerler de GURUDWARA adı verilen Sih tapınaklarıdır. Amritsar’daki Altın Tapınak olarak da bilinen Gurudwara’ya girerken önce ayakkabı ve çorapları çıkarmak gerekiyor. Dış dünyanın pisliğini içeri almamak ve tevazuyu hatırlamak için en hızlı yol bu olsa gerek. Ardından ufak bir havuzda ayaklar yıkandıktan sonra dış dünyayla manevi dünyayı birbirinden ayıran duvarlardan içeri geçiliyor. Bu noktada kadın erkek başınızı örtmeniz lazım. Öyle katı bir tesettürden bahsetmiyorum, sadece bulunduğunuz mekanın anlamını idrak ettiğinizi gösteren bir ufak örtü bile yetiyor. Ve sonra içeriye girdiğiniz anda renkler ve sesler bir anda değişiyor.

Amritsar’ın adı Altın Tapınağın, Guru Granth Sahib’in saklandığı en kutsal bölümünü çevreleyen, yapay gölden geliyor. Amrit Gölü… İksir Gölü… Manen arınmak için suya girenler kadar dermansız dertlerine çare arıyanlar da sıralanıyor suyun kıyısına. Hoparlörlerden yükselen ilahiler, kutsal kitabın bulunduğu yerden canlı olarak yayınlanarak Tanrı’nın adını yüceltiyorlar.


Tapınak dördüncü Sih Guru’su olan Guru Ram Daas Sahib tarafından 16. Yüzyılın sonlarında inşa ediliyor. Her şey aslında 1577 yılında bu yapay gölün kazılmasıyla başlıyor. 1604’de beşinci Sih gurusu Guru Arjun, kutsal kitabın derlemesini tamamlayıp, tapınak kompleksinin kalbindeki, en önemli noktaya yerleştiriyor. Bu yeri de bizzat kendisi yapıyor ve adını Harmandir Sahib, yani Tanrı’nın Evi koyuyor. Baba Buddha isimli ilk kutsal kitap okuyucusu, yani GRANTHİ de o zaman atanıyor. İşte o tarihten beri, her gün,  24 saat kesintisiz okunuyor bu kitap. Kitabın okunduğu yerde, kitaba ve okuyana saygı olarak yere oturulması gerekiyor. Onuncu Sih Guru’su Guru Gobinh Singh, kendisinden sonra başka bir gurunun gelmeyeceğini ama kutsal kitap Guru Granth Sahib’in 11. Guru olduğunu ilan ederek, kitabı bambaşka bir boyuta taşıyor. Kısaca bu kutsal kitap yaşayan bir Guru olarak kabul ediliyor. Tapınağın bu bölümünün dış cephesinin altınla kaplanması ise 19. Yüzyılın başlarına uzanıyor.

Gurudwara’nın insanı en çok etkileyen bölümlerinden biri LANGAR adı verilen açık mutfak! Burada kadın ve erkek ayrımı olmadan herkes, gönüllülük esası ile yemek hazırlıklarına, dağıtıma, temizliğe, bulaşıkların yıkanmasına katkıda bulunuyor. Yerde sıra sıra oturmuş insanlara basit ama sağlıklı ve lezzetli yemek ikramında bulunuluyor. Genellikle menü mercimek çorbası, frından taze çıkmış ekmek ve hafif bir sebze yemeği oluyor. Et yemeyi aklınızdan bile geçiremeyin zira Gurudwara’da et yasak. Aslında çoğu geleneklerine bağlı Sih, yaşamını bu şekilde geçiriyor zaten. Günde 100.000 kişiye yemek pişirilip dağıtılıyor burada. 24 saat ve yılın istisnasız her günü! Ve bu durum sadece bu Gurudwara’ya has değil! Dünya üzerindeki bütün gurudwaralarda da böyle! Ve Sihler bu durumla çok gurur duyuyorlar ve hep şöyle diyorlar: Dünyada bizim tapınaklarımız olduğu müddetçe hiç kimse aç kalmaz! Bu da doğru çünkü eğer ihtiyacınız varsa, dininiz, diliniz, ırkınız veya cinsiyetiniz hiç fark etmiyor, içeri girip oturmanız yeterli, hemen sıcak çorbanız ve dumanı tüten ekmeğiniz önünüze servis ediliyor. Ve o anlarda, gözümle gördüm, kim olduğunuz ve ne olduğunuz hiç önemli değil. Zengin ve fakir arasındaki fark da artadan kalkıyor hatta anlı şanlı, kerli ferli insanlar utangaç ve çekingen fakirlere şefkatle hizmet ediyorlar. Büyük bir terbiye, eğitim fırsatı!

Geleneksel Sih erkeklerinin saçları uzun olur, Kesh. Bu uzun saçlarını bir topuz yaparak, toplarlar ve başlarına renkli türbanlar dolarlar. Uzun saçlarını taramak için kullandıkları tahta tarak Kangha, bileklerine taktıkları gümüş bileklik Kara, yıkanırken türbanlarına sıkıştırdıkları hançer Kirpan, şorta benzeyen iç çamaşırı Kachera Sihlerin beş K’sını oluşturur. Savaşçı ruhlarının simgesi olarak soyadları aslan anlamına gelen SİNGH’dir. Kadınları da savaşçıdırlar, onların da hançerleri ve bileklikleri vardır. Soyadlarında prenses anlamına gelen KAUR kullanılır.
Vakur tavırları, ciddi ifadeleri, ağırbaşlı ibadetleriyle gerçekten etkileyici bir cemaattir Sihler. Kadın erkek ayrımı gözetmeyen bir sosyal yapıları vardır ve bunu da en iyi tapınaklarında anlıyorsunuz. Kadın ve erkek, hizmette de beraber ibadette de!


Olur da yolunuz düşerse, sadece gündüz gözüyle değil, vaktiniz varsa akşam, karanlık çöküp tapınağın ışıkları yandığında da ziyaret edin derim. Dünyanın neden en etkileyici tapınaklarından biri kabul edildiğini daha iyi anlarsınız o zaman…

Yollarda görüşürüz…


Agra'nın Sürprizi İTİMAD-UD DAULA




İstanbul’un kara ve kışa teslim olduğu şu son günlerde, ben evde olmanın mutluluğunu ve sükunetini yaşadım. Bol bol kitap okudum ve kısa süreli çıkışların dışında vaktimin çoğunu evimde geçirdim.  Biz profesyonel gezginler için ‘’evde olmak’’ aslında tatil anlamına geliyor. Nitekim bana tatilde nerelere gittiğim sorulduğunda tereddütsüz EVE GİDİYORUM diye yanıt veriyorum! Tabii bu kısa duruşlar da olmasa, insanın uçaktan uçağa, ülkeden ülkeye, iklimden iklime koşacak enerjisi kalmaz. İşte ben de bu son haftalar içinde enerjimi tazeledim ve yeniden yollara dönmeye hazırım! Haftaya yoğun bir dönem başlıyor. İstikamet Kuzey Hindistan ve Katmandu!
Her zaman bu güzergahın, o coğrafyaya yapılacak seyahatler serisindeki ilk bölüm olduğunu söylemişimdir. Hindistan’ın güzel başkenti Delhi’den başlayan gezi, ülkenin en renkli şehirlerinden Jaipur, ünlü Taj Mahal’in bulunduğu Agra, Hinduların en kutsal şehri Varanasi ile Nepal’in başkenti Katmandu’ya kadar uzanır. Renkli, insanı heyecanlandıran ve bu iki ülkenin kültürüyle tanıştıran doyurucu bir gezidir. Delhi’deki ünlü Cuma Camii’ne, terk edilmiş başkent Fatehpur Sikri’ye, Khajuraho’daki birbirinden zengin tapınaklara, kalelere, Katmandu vadisinin insanı zaman makinesine koyup 18. Yüzyıla yollayan eski kent merkezlerine ve tabii ki Agra’nın en ünlü yapısı Taj Mahal’e hayran kalıp dönersiniz. İnsanı en büyük şoka uğratan yer, sanırım Ganj nehrinin kıyısındaki fakir ama kutsal şehir Varanasi’dir. Hindular için adeta KABE önemindeki bu şehir, bütün inananların, hayatlarında en az bir kez olsun ziyaret etmeyi hayal ettikleri yerdir. Orada gün doğumunu izlemek, nehrin kıyısındaki akşam ayinine tanık olmak her anlamda insanı zenginleştiren bir deneyimdir. Her zaman yolcularıma şunu söylemişimdir: Bu geziden sonra insanın dünyaya, özel yaşamına ve gezme alışkanlıklarına bakışı tamamen değişir.
Ben bu yazımda, yukarıda ana hatlarını anlattığım gezinin içindeki, benim için en büyük sürpriz olan yeri ön plana çıkarmak istiyorum: Agra’daki İtimad-ud Daula Türbesi!
Aslında hikayemiz Hindistan’da değil İran’da başlar. Türbenin sahibi olan Mirza Giyas bey, İran’da yaşayan fakir bir tüccardır. Haramla, yalanla işi olmayan güvenilir bir kişi olarak nam salmıştır. Hikayeye göre hanımı bir kız evlat dünyaya getirince, çok fakiriz, bu çocuğu besleyemeyiz diyerek,  bebeği kaderine bırakmak ister. Ancak yeni doğmuş bebek ciğerlerinin tüm gücüyle öyle bir ağlamaktadır ki, Mirza Gıyas Bey’in yumuşak kalbi bebeği terk etmeye el vermez. Bebeğin ailede kalmasıyla birlikte ailenin kötü talihi de son bulur ve Mirza Giyas Bey iyi bir kervanla anlaşarak, Hindistan topraklarındaki en güçlü insan olan büyük Hükümdar Ekber’in huzuruna kadar çıkma fırsatı yakalar. Sonraki yıllarda adil ve dürüst bir insan olmasıyla daha da ünlenen Mirza Giyas Bey, Ekber’den sonra tahta geçen Cihangir döneminde başvezirlik mertebesine kadar yükselir. Öyle ki kendisine devletin itimad ettiği, güvendiği kişi anlamına gelen İTİMAD-UD DAULAH (İtimadül Devlet) ünvanı verilir. Kendisinden bahsedilirken, devletin temel direği denilir.
Hükümdar Cihangir, Mirza Giyas Bey’in genç yaşta dul kalmış güzeller güzeli kızına aşık olunca, işin boyutu değişir. Nur Cihan (Cihan’ın Işığı) adını alarak saraya gelin giden bu genç kadın, Mirza Giyas Bey’in terk etmeye kıyamadığı o küçük bebektir! Hindistan tarihindeki en güzel, akıllı, güçlü ve yetenekli kadınlardan biri olan Nur Cihan, Osmanlı tarihinin güçlü kadınlarıyla boy ölçüşebilir gerçekten! Hatta anlatılanlara göre bir sure sonra sefahat alemine kapılan Cihangir’in bütün görevlerini Nur Cihan ve babası Mirza Giyas Bey yerine getirmiştir diye anlatılır. Kimi Osmanlı padişahları için de anlatılan şey bu değil midir?
Mirza Giyas Bey 1622’de ölünce, Nur Cihan sahip olduğu büyük güçle, babasının hatırasına yakışacak nitelikte bir anıt mezar yapılmasını buyurur. Böylece Hint-İslam sanatının en güzel örneklerinden biri kabul edilen bu olağanüstü yapı ortaya çıkar.
Itimad-ud Daula Türbesi, Hindistan’da tamamen mermer kullanılarak inşa edilmiş ilk türbedir. O güne dek kırmızı kumtaşı kullanılmış olan yapılar ön plandayken, bu türbe, kumtaşı kaidenin üzerine bembeyaz oturtulmuştur. Cennet bahçelerini simgeleyen simetrik dörtlü bahçenin ortasında yer alır. Kemerli girişler ve sekizgen kuleleri İran tarzını yansıtırken, yapının üzerinde yer alan kapalı bölümler ve özellikle de kemerli gölgelikler Hindistan etkisini vurgular. Bu güzel binayı ziyarete giderken önceden çok fazla detay verip, sürprizi bozmak istemem açıkçası çünkü binayı tam ortalayan girişten içeri adım attığımız anda yolcularımdan yükselen hayranlık dolu nidaları dinlemek büyük bir keyiftir benim için.


Kimilerine göre Taj Mahal’in habercisidir bu zarif yapı. Ben mücevher kutusuna benzetirim; öyle ufak tefek ve latiftir yani. Bir kadın dokunuşuyla inşa edildiği bellidir sanki. Giriş kapısı üzerinde kırmızı kumtaşı içine kakılmış bembeyaz mermerlerle meyve tabakları, parfüm şişeleri ve çiçek buketleri işlenmiştir.
Türbenin beyaz mermer dış cephesi ise, daha sonra kıymetli ve yarı kıymetli taşlarla Taj Mahal’de doruk noktasına çıkacak olan pietra dura sanatının ilk örneklerindendir. Mermerin içine renk renk kakılmış doğal taşların çiçeklere, kuşlara, süslü pencerelere ve cennete açılan kapılara dönüşmesi bir harikadır. İçeride ise sizi gölgeli bir ortam karşılar. Orta salonda Mirza Giyas Bey’in ve eşinin sandukaları yer alır. Tavan ve duvarlar Oslanlı kalem işlerini andıran harikulade bezemelerle süslenmiştir. Orta salonu çevreleyen diğer odacıklarda da ailenin diğer fertlerinin sandukaları yer alır. Dört ana yöne açılan odaların duvarlarında, cennet bahçeleri tasvir edilmiştir. Gerçekten her yönüyle insanı kendine hayran bırakan, şaşırtan ve uzun süre hafızadan silinmeyecek bir etki bırakan zenginliktedir bu türbe. Eğer Agra’da Taj Mahal gibi görkemli bir yapı olmasaydı eminim herkes İtimad-ud Daula Türbesi’ni daha çok biliyor, konuşuyor olurdu. Ancak ne yazık ki senelerdir Taj Mahal’in gölgesinde kaldı bu güzel mücevher!


Yamuna nehrinin tam kıyısında inşa edilmiştir. Eski zamanlarda kayıklarla gidip gelinirmiş. Bundan birkaç sene öncesine kadar ise yoğun trafik yüzünden gelip gitmek neredeyse yarım gün alıyordu! Ama sonunda yeni bir köprü yapıldı ve bu sayede ulaşım çok kolaylaştı. Artık normal bir trafik akışı ile yarım saat içinde nehrin karşı kıyısına geçip, kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz.
Olur da günün birinde yolunuz Agra’ya düşerse diye size bir iki not vermek isterim:
-      - Taj Mahal’e giderken çantanızın içinde kesici, delici, boyayıcı hiçbir şey olmadığından emin olun. Sigaranızı ve çakmağınızı otelinizde ya da aracınızda birakın. Kapıda sıkı bir kontrol yapılıyor. Biliyorsunuz Taj Mahal artık Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri! Bin tane de fotoğrafını görmüş olsanız, karşınızda gördüğünüz zaman boğazınız düğümleniyor.


-      - Hindistan’ın en güzel şehir kalesi olan Agra Kalesi’ni mutlaka ziyaret edin.  Hem kırmızı kumtaşından inşa edilmiş eski bölümleri hem de Taj Mahal’i yaptıran ünlü hükümdar Şah Cihan’ın eklettiği beyaz mermer bölümleri birbirinden çarpıcı. Üstelik UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde!
-       -Taj Mahal’in karşı kıyısındaki ünlü bahçeyi ziyaret edin. Taj Mahal’in buradan görünümü bir harika! Bahçenin adı da güzel: MEHTAB BAGH yani Mehtap Bahçesi! Aslında eski Mughal hükümdarları tarafından yaptırılmış bir keyif bahçesiyken zamanla kaderine terk edilmiş. Arada hala eski yıkıntıları görebiliyorsunuz. Şimdilerde yeniden düzenleniyor.
-       -Agra Eski Şehir bölgesinde rikshaw denen bisikletli çekçeklerle bir güzel gezin! O labirent gibi sokakların içinden ve Kinari Bazar’dan geçmenin en keyifli yolu bence bu!
-       -Akşam yemeğinizi de bence A PINCH OF SPICE restoranda yiyin. Umarım bu bilgi reklama girmiyordur! Ama bence Taj Mahal ve diğerleri kadar ziyareti hak ediyor!
-     - Beyaz mermer içine kakma sanatı (pietra dura) günümüzde hala atölyelerde görülebilir. Bence hazır oradayken mutlaka bu işin nasıl zahmetli, dikkat, sabır ve ustalık isteyen bir iş olduğunu yerinde görüp öyle gelin.

Agra kabul edelim ki güzel bir şehir değil ama içinde öyle büyük hediyeleri barındırıyor ki, gitmişken iki üç gün rahat rahat geçirebiliyorsunuz. Bu noktada yazıma son verirken İtimad-ud Daula’yı atlamayın diyorum bir kez daha!

Yollarda görüşürüz... 

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...