Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ARTS-In Viyana'da

Yıllardır hayalini kurduğum bir şeydi: Bir resim atölyesinde, beceremesem de, bir şeyler yaratabilmek!!! Sanatla uğraşmak, o yaratıcı havayı solumak ve sevdiğim dostlarla bunları paylaşmak.  Evet, hala yeteneğim olmadığı ve hiçbir şey yapamadığım konusunda kendimle mücadele halindeyim ama olsun, eninde sonunda ortaya kayda değer bir şeyler çıkarabileceğim, biliyorum...
Neyse, konu benim sızlanmalarım değil. Esas konu şu: ARTS-IN ekibiyle harika bir gezi yaptık. Atölyemizin ilk kültür&sanat gezisini, müzelerini gezmek ve sergilerinde kendimizi kaybetmek hedefiyle VİYANA'ya yaptık. Neden Viyana? Viyana, çünkü ben o şehri ve müzelerini çok iyi biliyorum. Viyana çünkü müzeleri bir harika! Viyana, çünkü sergiler de bu mevsimde hızlanıyor. Ve tabii ki Viyana, çünkü o güzelim şehir müziğin başkentlerinden...Ve biz 6-10 Kasım arasında, sabahtan akşama kadar müzeleri, sergileri gezdik, nefis yemekler leziz pastalar yedik, Filarmoni'de konser, Devlet Operası'nda bale izledik. Zenginleştik, döndük... 
Sabiha Gökçen'den kalkan Pegasus uçağıyla, rahat bir yolculuk sonrası, Viyana'ya vardık. Önceden ayarladığım transfer hizmeti sayesinde, hiç vakit kaybetmeden otele vardık ve hemen şehir merkezine indik. Eski kent merkezinde güzel bir akşam üstü yürüyüşü yaptık ve o akşam yemeğimizi, 1905'ten beri hizmette olan ünlü schnitzel'ci Figlmüller'de yedik. 
Ertesi günkü programda Viyana Sanat Tarihi Müzesi'ni gezdik. Sanat tarihi okuyan herkesin mutlaka görmeyi hayal edeceği pek çok klasik eseri orada gördük. Başta Bruegel olmak üzere, Vermeer, Arcimboldo, Dürer, Cranach, Rubens, Caravaggio, Rafael,yarım günümüzü aldı. O gün öğleden sonra Leopold Müzesi'ne gittik. Viyana'nın ünlü müzeler semtinde yer alan bu modern müze, bütün dünyanın en önemli Egon Schiele koleksiyonuna sahip. Ayrıca 1900 yılı Viyana'sının da tüm önemli isimlerini barındırıyor. Gustav Klimt, Oscar Kokoschka, Kolo Moser, Richard Gerstl ve o dönemde Viyana'yı Avrupa'nın en gözde kenti yapmış herkes orada. Bir de Kokoschka sergisi olunca, günün diğer yarısını da orada geçirmiş olduk. O güzel günün sonunda bizi bir de müthiş konser bekliyordu: Viyana Filarmoni'nin evi Musikverein'da, en sevdiğim orkestralardan biri olan, Lepzig'in Gewandhausorchester'ı, yine çok sevdiğim ünlü İtalyan şef Riccardo Chailly yönetiminde Brahms'ın eserlerinden oluşan bir konser hazırlamıştı. Salon süper, orkestra harika, solist mükemmel olunca, hepimiz kendimizden geçtik.
Üçüncü gün modern müze MUMOK, çağdaş sanat salonu KUNTSHALLE ve günü taçlandırmak için Secession'da Klimt'in Beethoven Frizi ziyaretleri yaptık. İlginç sergiler izledik ve erken akşam yemeğimizi Cafe Central'de yemeyi tercih ettik. Zaten çok severim orayı...Neo-Gotik iç mekan, tarih kokan atmosfer ve olağanüstü lezzetli pastalarıyla, her Viyana seferimde uğradığım yerlerden biridir Cafe Central... 
Dördüncü gün sabah uyanır uyanmaz kendimizi Belvedere Sarayı'nda bulduk. Müze daha açılmadan kapısına dayandık. Niyetimiz ilk iş olarak Klimt'in ünlü The Kiss tablosunu görmekti. Tabii müzede sadece Klimt yok. Schiele başta olmak üzere bütün Viyana 1900 ekibi, Avusturyalı Empresyonistler, Biedermeier dönemi sanatçıları hepsi o müzedeler. Gruplar halinde Klimt'in Kiss'ine akın edip sonra koşa koşa müze dükkanına akın eden uzakdoğuluların aksine, önce diğer bütün katları ve salonları gezdik ve sonunda ''pastanın üstündeki çilek'' olması için Klimt'e gittik. Yalnız açık konuşayım ki benim için o sabahın sürprizi başkasıydı. Tabii bunda Belvedere Sarayı'ndeki eserleri daha önceden defalarca görmüş olmamın da etkisi vardı. Benim için esas kazanım Aşağı Belvedere'deki Emil Nolde sergisi oldu. Hele Nolde'nin Nazi yönetimi tarafından yasaklı sanatçı konumuna düşürüldüğü zamanlarda gizlice yaptığı suluboyalar var ya, aldı götürdü beni... Bu kadar içsel, bu kadar kendiliğinden ve bu kadar samimi olamaz hiçbir şey! Hala gözlerimi kapattığımda o resimleri görüyorum. Hatta, abartmıyorum, döndüğümden beri geceleri rüyamda o sergiyi yeniden geziyorum. 
Öğleden sonra Albertina'da başka bir sergi vardı: Matisse ve Fovistler. Renklerin nasıl korkusuzca kullanıldığını görmek için Fovistlere bir bakmak lazım. Kırmızı bulutlar, pembe caddeler, yeşil kumsallar... Alışıldık renk paletlerini bir tarafa bırakın e gönlünüzden hangi renk geçiyorsa, korkmadan kullanın. İnsan teninde yeşil, mor olur mu demeyin, ben gördüm, oluyor, hem de şahane oluyor... Matisse yapmış, Andre Derrain yapmış... Cesaret!
Beşinci gün, 10 Kasım'dı. Hepimizin aklı ve gönlü saat 09.05'te Türkiye'deydi. Ve yurttan gelen Anıtkabir'e sevgi seli haberleri içimizi umutla doldurdu. Karanlıklar aydınlanmaya başlamıştı... Ve bütün devlet erkanının, Atamızın önünde, kendi tabirleriyle ''sap gibi'' dikildikleri haberleriyle keyiflenerek yurda indik... 

Atölye ARTS-IN Viyana yolunda, Sabiha Gökçen'de uçak saatini beklerken.

Atölye ARTS-IN Viyana'ya vardı. Opera Cafe'de yorgunluk kahvesi...

Dünyanın en ünlü müzik salonu MUSIKVEREIN GROßEß HALL. Namı diğer Altın Salon.

Gecenin solisti ünlü Yunanlı keman virtüözü Leonidas Kavakos ARTS-IN ekibiyle

Atölye ARTS-IN Avusturya Parlamentosu önünde


Avusturya Parlamentosu

Viyana Belediye Sarayı

Cafe Central

Atölye ARTS-IN Belvedere Sarayı önünde

Viyana STAATSOPER'in bu seneki modern perde tasarımı


Ferzan Özpetek'in LA TRAVIATA'SI ve NAPOLİ

Bir şehir bu kadar mı deli olur? Bu kadar mı Akdenizli ve bu kadar mı komik olur? Eğer adı NAPOLİ'yse oluyor işte!
Dün akşamüstü döndük Napoli'den. Kısacık bir kaçamak yaptık ve geri geliverdik. Şimdi her sabah yazılarımı yazdığım masamda oturup kahvemi yudumlarken, sanki hiç gitmemişiz de, ben rüya görmüşüm gibi hissediyorum.
Cuma günü gittik Napoli'ye. THY'nin direkt uçuşuyla kolayca ulaştık güneyin bu deli kentine. Uçaktan indik ve bizi otobüsle götürdüler terminale. İçeri girdik ve bir de gördük ki, yanlış yerde indirmişler bizi. pasaport kontrolünden geçmeden, valizlerin alındığı bantların oraya bırakmışlar. Tipik NAPOLİ!!! Neyse ki polisler de bizim havalarda... Hemen gayrınizami olmasına rağmen ,pratik şekilde arkadan dolaştırıp, pasaportlarımıza giriş damgamızı bastılar. Valiz bantında bizi bekleyen hamallar da NAPOLİ'ye geldiğimizi hissettiriyorlardı zira ellerindeki tabelanın üzerinde FEST değil SEFT yazıyordu. Öyle güldüm ki anlatamam! Dünyanın ennn ucubik ülkelerinde bile böyle bir karışıklık yaşamamıştım ama burası dünyanın herhangi bir yeri değil ki, burası LA BELLA NAPOLİ!!! Burada her şey kendine özgü akar! Her şey NAPOLİ'ye göredir. Ya alışır, uyum sağlar ve seversin ya da topukların popona vura vura kaçarsın. Ötesi yok! Ben sevenlerdenim tabii...Hatta abartacak olursam aşık olanlardanım... Napoli gibisi yok diyenlerdenim... 
Bu seferki NAPOLİ kaçamağımızın esas sebebi, Ferzan Özpetek rejisiyle sahneye konulan LA TRAVIATA operasını izlemekti. Cuma akşamı saat 20.30 da başlayan temsilde, Türk olmanın gururunu ve heyecanını yaşadım. Aslında bu tip şeyler, milliyet sınırlamalarının kalktığı, evrensel sanatın ön plana çıktığı ve çıkması gerektiği şeyler ama ben hala duygusal olarak yaklaşıyorum hala. Yani eğer bir Türk yönetmen ödül alıyorsa, kendim almış gibi seviniyorum. Türk sanatçı yabancı sahnelerde alkışlanıyorsa, üzerime alınıyorum. O sanatçının milli kimliğinin esasen bir önemi kalmasa bile, artık milletlerüstü bir konumda olmasına rağmen, benim için hala Türk olarak anılması önemli oluyor. Dolayısıyla nasıl Fazıl Say'ın Salzburg'da dakikalarca alkışlanmasına sevinçle ağladım, Ferzan Özpetek'in de başarılı olup, olumlu yorumlar almasına sevindim.
Napoli'nin operası TEATRO SAN CARLO, Avrupa'nın hatta dünyanın en eski salonlarından. İçi Napoli Krallığı'nın ihtişamını günümüze taşıyan her türlü şaşaayla, kırmızı ve altın renginin patlamalarıyla dolu. Kraliyet locası inanılmazzz...Akustik müthiş ve koltuklar çoook rahat! Evettt... Genellikle eski opera salonlarındaki koltuklar feci rahatsız olurlar ama buradakiler, yenilenmiş oldukları için olsa gerek, son derece rahattılar. Bunda Napolililerin rahatlarına düşkün olmalarının da bir payı olsa gerek diye düşünüyorum. 
Temsil güzeldi. OLAĞANÜSTÜ değildi ama güzeldi. Özpetek'in damgasını vurduğu bence iki yer vardı özellike: Biri uvertürde, sahnenin perdesine yansıtılan VIOLETTA filmiydi. Daha doğrusu, VIOLETTA'nın güzel yüzü, anlamlı bakışları, hüzün ve aşkla dolu ifadesi tüm uvertür boyunca bizi izledi, biz de onu. Ve böylece bir kere daha anladık ki, izleyeceğimiz öykü, bu güzel kadının öyküsü. Başka hiç kimsenin değil! La Traviata'yı oldum olası ok sevmişimdir. Aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam. Geçen Nisan ayında New York Metropolitan sahnesinde NATHALIE DESSAY tarafından icra edilen La Traviata'da resmen havaya girip, ağlamıştım. Burada o kadar duygulanmadım ama yine de hoşuma gitti. Her seferinde ynı şekilde duygu patlaması yaşayamam ya! Özpetek'in damga vurduğu ikinci yer ise, VIOLETTA'nın karanlıklar içindeki hasta yatağının etrafında, o karanlığın içinden ışık hüzmeleri eşliğinde çıkıp giren geçmişindeki figürlerin yarattığı flashback'ler oldu. Bence resmen bir sinema filmindeki flashback'ler gibi etki yaratmayı başardı bu güzel düşünce. Özpetek'in yönetmenlik dehasının yansıdığı en önemli iki nokta buraları oldu bence.
Napoli nasıldı peki?
Nasıl olsun? Eğer NAPOLİ İtalya'ysa, ülkenin geri kalanına başka bir isim bulmak gerekiyor bence. Napoli tamamen kendi kuralları olan, ya da olmayan, yemesi içmesi son derece keyifli, nefis bir liman şehri. Manzara müthişşşş!!! Masmavi bir denize yansıyan VEZÜV dağı ufukta yükselirken, etkilenmemek mümkün mü? Tavanlara kadar makarna dolu minik dükkanlar, eski moda buzdolapları içinde etleri ve diğer şarküteri ürünlerini sergileyen kasaplar, içinden süt fışkıran top top mozzarellalar, kaldırım kenarlarında çöp dağları, balkondan sarkıtılan ve yağmurda ıslanmasınlar diye üzerine muşamba gerilen çamaşırlar, daracık sokaklar, içleri neredeyse görgüsüzce, zenginliği göze sokmak istercesine süslenmiş harikulade binalar, sizi ezmek istercesine hızla geçip giden minik motorinolar... Napoli, hiç bir yere benzemiyor yani...Kuzeyin o edepli, ölçülü, saygılı ama biraz da kasık şehirlerine nazire yaparcasına hayat dolu, edepsiz ve ölçüsüz. Ama aşık olunası, orası başka!!! 
Cuma günü yine gidiyorum bir başka grupla. Heyecanlıyım... 

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...