Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...





Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sabah uyanıp yeni güne başlıyorum, 4-5 günde bir hızlıca markete gidip koşarak eve dönüyorum. Üzerimdekileri terasta havalandırmaya bırakıp, yıkanıp paklanıyorum. Yemekti, temizlikti derken saatler geçiveriyor ve bu daha hiç bir şey!!! Esas meşguliyetlerim bambaşka! Korom REZONANS full hızla hazırlıklarını ve provalarını sürdürüyor. Bu karantina günleri elbette bitecek ve biz yeniden sahneye çıkacağız, dinleyicilerimizle buluşacağız. Bugün mesela hazırlayıp kaydını göndermem gereke harikulade bir J.S.Bach eseri var. Nefis bir motet: Komm, Jesu Komm...
Bitti mi? Hayır tabii!
Rezonans'ın şefi Burak Onur Erdem, çok takdir ettiğim bir genç adam. Zaten Rezonans'a da onun peşinden koştum geldim. Burak, aynı zamanda Ankara'da Kültür Bakanlığı'na bağlı Devlet Çoksesli Korosu'nun da şefi ve sanat yönetmeni. Bu korona günlerinde, güzel bir etkinliğe başladık onunla beraber: Rezonans Diyalogları! Geçtiğimiz Perşembe, biz tecritteki 3. haftamızı doldururken, bu etkinliğin ikincisini gerçekleştirdik. Müzik üzerine konuşuyoruz. Bakın, anlatayım:
İlk Rezonans Diyalogları, Venedik Ekolü'nden, ve özellikle Giovanni Gabrieli'den başlayarak, Monteverdi, Schein, Schütz zinciriyle J.S.Bach'a uzandı. Müzikal olarak özellikle polikoral geleneği, yani çoklu koro geleneğini Venedik'ten alıp Leipzig'e getirdik. Türkiye'nin dört bir yanından insanlar katıldı dinlemeye. İstanbul, İzmir tamam da, özellikle Diyarbakır'dan Dicle Üniversitesi katılımı inanılmazdı. Bana kalırsa çok başarılı bir sunumdu. Ben arka plandaki kültürel düzlemi inceledim. Bestecilerin yaşamları hakkında bilgiler verdim, Burak da eser analizleri yaptı notalar üzerinden.
İkinci Rezonans Diyalogları ise, J.S.Bach'ın 6 moteti üzerineydi. Hem Bach'ın Leipzig'deki yaşamını inceledik, hem Leipzig Aziz Thomas hakkında bilgiler verdik, hem de eserleri yine inceledik. Burak bu sefer özellikle Jesu meine Freude motetinin çok kapsamlı bir analizini yaptı. Müzikler videolar tabii çok mutlu kılıyor katılan, dinleyen herkesi.
O söyleşi sırasında bir de oylama yaptık. Bundan sonraki konuşma konusu ne olsun diye. Viyana'lı besteciler en fazla oyu aldı. Mozart, Beethoven, Brahms ve Mahler üzerinden bir Viyana panoraması sunacağız. Gününü henüz belirlemedik ama arayı açmadan yapacağız.
Bu arada bir de açık Radyo için kayıt hazırlayı gönderdim. cep telefonuma kaydederek gönderdim anonsları ve eserleri de her zamanki gibi wetransfer sayesinde gönderdim. Bakalım, bu Pazar kendimi dinleyeceğim çok da emin olamadan. Ama show must go on!!!
Bu sabah biraz erken uyanıp yürüyüş yaptım sitede. O da iyi geldi açıkçası. Sizinle bir fotoğraf paylaşmak istiyorum bu sabahtan. İçiniz açılsın.

Salzburg Mon Amour -4-


Dün akşam festivalin kapanış konseri vardı ve bugün öğleden sonra artık şehre veda ediyorum. Buralardan ayrılmadan önce bu izlenimlerimi, sıcağı sıcağına aktarmak hoş olur diye düşündüm.
  • ·      Viyana Filarmoni Orkestrası’nın üçüncü konserini heyecanla bekliyordum. Bu heyecanımın bir parçası Fransız şef George Pretre’i yeniden orkestranın başında görecek olmamdı. Maalesef olamadı! Pretre rahatsızlanmış ve konsere gelemedi. 1924 doğumlu ünlü şefin yerine, Rus asıllı şef Semyon Bychkov çıktı sahneye. Bychkov, Viyana Filarmoni Orkestrası’nı pek çok kez yönetmiştir. En son geçtiğimiz Aralık başında, Musikverein’daki üç konserde birlikte olmuşlardı ve hatta Byshkov 60. Yaşını böyle kutlamıştı. Orkestranın festival kapsamındaki bu son konserinde, George Bizet’nin Do Majör Senfonisi, Mozart’ın Prag Senfonisi ve Wagner’in Beş Şarkısı vardı. Wagner’in etkileyici parçalarını söylemek için, kıpkırmızı bir tuvalete bürünmüş, ünlü Alman mezzo soprano Elisabeth Kulman çıktı sahneye. Çocukluk yıllarının ışıltılı dünyasından, tabiatın saf güzelliğinden, güneşin batıp batıp hiç bıkmadan yeniden doğmasından, yağmurlardan, çağıldayan ırmaklardan bahseden, insanın içine işleyen şarkılar bittiğinde, koskoca festival salonundaki sessizlik elle tutulur gibiydi. Ve sonra bir alkış koptu… Hepimiz gerçek dünyaya geri döndük.
  • ·      Mozarteum Büyük Salon’daki bütün konserler bu yıl müthişti. 31 Ocak akşamı konserinde Mahler Oda Orkestrası olağanüstü bir program sundu. Açılış parçası İgor Strawinsky’nin Orkestra için 2 No’lu Suiti oldu. Sonra solist olarak sahneye, hepimizin yakından tanıdığı Patricia Kopatchinskaja geldi. Mozart’ın 1775 yılında Salzburg’da bestelediği KV 218 eser sayılı 4 No’lu Keman konçertosunda, genç sanatçı resmen döktürdü. Konserin ikinci bölümünde Strawinsky’nin Pulcinella Suiti açılışı yaptı. 1917 baharında, Strawinsky, Serge Diaghilev ile birlikte, Diaghilev’in  Ballet Russes topluluğunu henüz kurduğu zamanlarda, Güney İtalya’ya ve özellikle de Napoli’ye uzanan bir yolculuk yapmışlar. Orada gördükleri her şeyden çok etkilenmişler. Strawinsky ile Picasso da bu seyahatte tanışıp, arkadaş olmuşlar. Napoli’de bir Commedia dell’Arte performansına gittiklerinde, bu geleneğin renkli temsilcisi Pulcinella’yla da orada karşılaşmışlar. Diaghilev başta Pulcinella olmak üzere, bu kişilikleri bale olarak sahneye taşımak istemiş. Böylece Strawinsky’e Pergolesi’nin müziğini bu bale için uyarlama işi düşmüş. Picasso da kostüm tasarımını üstlenmiş. Bale ilk olarak 15 Mayıs 1920’de Paris’te sahnelenmiş ve büyük başarı kazanmış. 31 Ocak akşamımızın son eseri Mozart’ın KV 183 eser sayılı ünlü 25. Senfonisi oldu. Milos Forman’ın unutulmaz Amadeus filminin açılış müziği olarak herkesin hafızasına kazınan bu senfoni, Mahler Oda Orkestrası’nın maharetli ellerinde ve tabii ki Kolombiya’nın Medellin kentinde doğmuş, müzik eğitimini Viyana’da almış dinamik şef Andres Orozco Estrada’nın batonu altında yeniden can buldu. 
  • ·      Kapanış gününün sabah konserinde Louis Langree yönetiminde, Camerata Salzburg ve solist olarak da 1981 doğumlu, ünlü çellist Sol Gabetta vardı. Bizet’den L’ Arlesienne, Mozart’ın çağdaşı Leopold Hofmann’dan ve Camille Saint-Saens’dan birer Viyolonsel Konçertosu ve son eser olarak da Mozart’ın KV 385 eser sayılı, 35. Senfonisini dinledik. Sol Gabetta Arjantin’de dünyaya gelmiş, anne babası Rus ve Fransız, Madrid, Basel ve Berlin’de değitim almış ve şu anda İsviçre’de yaşıyor. Genç sanatçı narin bedeninde tüm dünyanın minik bir özetini taşıyor dersem abartmış mı olurum acaba? Güzel, başarılı, kendinden son derece emin ve bir orkestraya (Cappella Gabetta) ve festivale (Solsberg Festival) liderlik edebilecek kadar da güçlü bir genç kadın Gabetta. Orkestrayla da müthiş bir uyum içinde, 1759 Guadagnini yapımı cellosuyla nefis bir program sundu bize.
  • ·      Ayrı bir madde olarak ekleyeyim: Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da İş Sanat’ta izlediğimiz Camerata Salzburg, geçen yıl Louis Langree’yi birinci şefleri olarak atadılar. O günden beri aralarındaki uyum, etkileşim iyice güçlendi. Langree yönettiği zaman, orkestra bambaşka bir hale bürünüyor.
  • ·      Kapanış konserinde Academy of San Martin in the Fields ve Janine Jansen çıktılar sahneye. Mozart ve Bartok eserlerinden oluşan bir program hazırlanmıştı. Janine Jansen 1978 yılında Hollanda’da, müzisyenlerden oluşan bir ailede dünyaya gelmiş, 6 yaşında keman eğitimine başlamış ve 2001 yılında ilk defa solist olarak sahnede bulunmuş. O günden beri de durmamış, dünyayı dolaşıyor. Programdaki eserlerin içinde beni doğal olarak, en çok etkileyeni, Mozart’ın sadece 8 yaşındayken bestelediği, KV 16 eser sayılı, 1 No’lu Senfonisi oldu. Eseri dinlerken, parmak kadar çocuğun bunu bestelemiş olduğuna insan inanamıyor. Bu eser, 1765 yılında Mozart ailesi İngiltere’deyken, Johann Christian Bach ile tanıştıktan sonra bestelenmiş. J.C. Bach, Mozart için tüm hayatı boyunca bir ilham kaynağı olmuş diyor festivalin kitabı. Eserin hikayesini okurken,öğrendim ki, Mozart ablası Nannerl’a şöyle demiş: Bana hatırlat da şu kornolara, çalmaya değecek bir şeyler sunayım! 8 yaşındaki bir çocuğun söyleyeceği bir şeye benzemiyor ama söyleyen Mozart olunca, insana  hiç de garip gelmiyor!
  • ·      Mozart Haftası 2013 bitti. Gelecek senenin programı çoktan ilan edildi bile. Yine değişik ve son derece zengin bir festival olacağa benziyor. Öncelikle bir detay vereyim: 2014 yılı Christoph Willibald Gluck’un doğumunun 300. Yılı olacak. Bu vesileyle festivalde, Gluck ve Mozart kesişmesi irdelenecek. Ayrıca, Richard Strauss, Carl Philipp Emanuel Bach, Muzio Clementi ve Arvo Pärt eserleriyle festivalde olacaklar. Solistler içinde, Daniel Barenboim, Andras Schiff, Hille Perl,  Rolando Villazon ve bu yılın kraliçesi Marianne Crebassa ilk aklıma gelenler. Tabii bizler için gelecek yılın festivalinin bir de önemli yanı var: Fazıl Say, Mozarteum Üniversitesinin Büyük Anfisinde iki resital verecek. Değişik bir konsept ve ilginç bir buluşma olacağa benziyor. Orkestralar tabii ki geleneksel olduğu üzere Salzburg’un ev sahibi  orkestraları Mozarteum Orkestrası ve Camerata Salzburg ile, Viyana Filarmoni, Freiburg Barok Orkestrası, Capella Andrea Barca ve Les Musiciens de Louvre Grenoble olacaklar.
  • ·      Yolu bu taraflara düşecek olanlar için bir iki yeme-içme notu: Şehrin en iyi restoranı, bana kalırsa, festival mekanlarının yanıbaşında, samimi ortamı ve son derece lezzetli yemekleriyle ön plana çıkan Triangle. Sahibi Franzi tam bir İstanbul aşığı, sık sık geliyor. Tarihi pastane Schwartz’da milföy harika! Mozart’ın doğduğu ve bugün müze olarak ziyaret edilen evin yanındaki pasajın içinde, vanilya kokan şahane bir mekan. Mozart’ın ahbabı Tomaselli’nin 1703’de kurmuş olduğu kahvehane, hala çalışıyor. Şehrin en güzel meydanlarından Altemarkt’daki köşe binanın iki katını  Café Tomaselli kaplıyor. Bu binanın bir başka özelliği daha var: Mozart’ın ölümüyle genç yaşta dul kalan Costanze, iki çocuğu ve ikinci eşi Danimarkalı diplomat Nissen’le bu binada yaşamış. Kahveleri de pastaları da pek güzel. Ünlü Goldener Hirsch otelin iki restoranı var. Bu restoranlardan bir tanesi, otelle aynı isimle hizmet veriyor ve menüsüyle en zor beğenen gurmeleri bile mutlu ediyor. Ben ise Hertzl adındaki diğer restoranda, yerel Salzburg lezzetleriyle daha mutlu oldum. Bilginize…
  • ·      Bir not da hala dükkanlardan CD alışverişi yapmayı sevenlere: 1847’de kurulmuş Kattholnigg mağazası, müzikseverlere çok kaliteli hizmet veriyor. Sahibi Astrid, güleryüzlü ve çok bilgili bir hanım. Hem güncel hem de nadir bulunan kayıtları oradan temin edebilirsiniz.
  • ·      THY Mayıs sonunda  itibaren İstanbul’dan Salzburg’a direkt uçuşlara başlayacak. Artık Salzburg daha yakın!
  • ·      Festival boyunca ara vermiş olan kar yağışı, dün akşam itibariyle yeniden başladı. Tepeler beyaza büründü yine. Bu satırları yazarken de panceremden lapa lapa kar yağdığını görüyorum. Fonda da Strauss valsleri bana eşlik ediyor.

Evet, Mozart Haftası 2013 bitti. Artık eve dönmek ve hayata karışmak zamanı... Hepinize Salzburg’dan sevgi ve selamlar…
Nice festivallere! Viva MOZART!

Salzburg Mon Amour -3-


  • ·      Mozart Haftası’nın bu yılki sanat direktörü, ünlü Fransız şef Marc Minkowski. Les Musiciens de Louvre Grenoble adlı müzik topluluğunun da kurucusu olan Minkowski, Salzburg sahnelerinin çok yakından tanıdığı bir isim. İlk olarak 1996 Salzburg Yaz Festivali’nde, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasını yönetmek üzere davet edilmişti. O günden beri, Salzburg’la olan bağları, çeşitli vesilelerle iyice güçlendi ve Minkowski hemen her yıl, hem yaz festivalinde, hem de Ocak ayındaki Mozart Haftası’nda, mutlaka bir eser yönetir oldu. Hatta kendi sözlerine bakacak olursak ‘’ her yılın başında, Mozart Haftası’nda bulunmak, benim için bir yeni yıl ritüeline dönüştü’’.  Nitekim geçtiğimiz yıl boyunca verdiği her demeçte, bu yakınlıktan bahseden ve Salzburg’da bulunmanın, kendisi için adeta bir aile ortamında bulunmak manasına geldiğini söyleyen Minkowski, bu yılki festivalde, kendi tarzını iyice hakim kılmış durumda. Mozart’ın müziği tabii ki her zaman olduğu gibi, merkezde duruyor ama bu yıl kuvvetli bir Fransız etkisi de yok değil. Salzburg’un ünlü gazetesi Salzburger Nachrichten, iki gün önce yazdığı gibi, Frankofon bir MOZARTWOCHE diye tanımlamış bu seneki festivali. Peki neden mi? Öncelikle Ravel, Poulenc, Bizet, Camille Saint-Saens’in eserleri, en az Mozart eserleri kadar yoğun programda. Ayrıca Fransız şefler Minkowski, Louis Langree, George Pretre, Fransız oda müziği toplulukları Les Vents Français, Quatuor Diotima, Fransız solistler Pierre-Laurent Aimard, Pascal Gallois, Claire-Marie Le Guay ve burada adını sayamayacağım kadar çok prodüksiyon görevlisi, festivaldeki Fransız etkisini güçlendiriyor. Ayrıca bu yıla özgü bir başka durum daha var: Konser salonlarında, geçtiğimiz senelerde görmediğimiz kadar çok sayıda Fransız müzikseverle karşılaşıyoruz. Mozart’ın Şehrine Fransız Çıkartması diye konuşuluyordu geçen gün, şehrin ünlü restoranı Triangle’da… Hissediliyor gerçekten.
  • ·      Viyana Filarmoni Orkestrası, her yıl olduğu gibi, festivalin merkezindeki orkestralardan biri. İlk defa Mozarteum Vakfı tarafından 1877 yılında davet edilmişler Salzburg’a. O konser, Viyana Filarmoni’nin Viyana dışındaki ilk konseri olmuş aynı zamanda. İşte o yıldan beri, Salzburg şehri, ünlü orkestra ile, yıl boyunca sık sık buluşuyor. Her yıl, Mozart Haftası etkinliklerinde 3 önemli konser veren Viyana Filarmoni’yi bu sene, üç değişik şefin batonu altında izliyoruz. Bu konserlerden ikisi bitti, sırada George Pretre’li konser kaldı. İlk Viyana Filarmoni konserinde, Venezuellalı ünlü şef Gustavo Dudamel vardı. Solist olarak da, Portekizli piyanist Maria Joao Pires çıktı sahneye. Bir önceki gün buzda düşmüş ve bacağını incitmiş olduğundan zorlukla yürüyordu ama yine de piyanonun başına geçtiğinde, o küçücük kadından bir dev çıktığına şahit olduk. Bu yılın Wagner’le olan malum ilişkisi, konser programında da kendini gösterdi. Açılış parçası, sanatçının, oğulları Siegfried’in doğumu üzerine, karısı Cosima için bestelediği bir tatlı bir melodiydi. Ardından Dudamel’in eşliğinde, seke seke, Pires geldi sahneye ve Mozart’ın en çok icra edilen yapıtlarından 20 No’lu Piyano konçertosunu dinledik. Dinmeyen alkışlardan anladım ki, bazı müzikler insanın kalbine dokunuyor ve insan bin kere de dinlese, bıkmıyor. Seslendirilen üçüncü yapıt, Mozart’ın KV 320 sayılı eseri olan Posthorn Konçetrosu oldu. Posthorn, eskiden arabacıların ve postacıların kullandıkları türden bir tür kornoymuş. Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinin posta servisi, bu enstrümanı sembolleri olarak kullanıyor. Mozart bu tarihi enstrüman için bestelediği serenat dinleyicilerden çok alkış aldı.
  • ·      Viyana Filarmoni’nin ikinci konserini genç şef Teodor Currentzis yönetti. Yunan kökenli olan Currentzis, St. Petersburg Konservatuarı’nda, Valery Gergiev’in de eğitmenlerinden olan  İlya Musin’in öğrencisi olmuş. Günümüzün etkili genç şeflerinden olarak kabul ediliyor. Bu festivalde Viyana Filarmoni Orkestrası’nı ilk defa yönetti. İlk eser,  ilginç bir uyarlama oldu. 1974 doğumlu Avusturyalı besteci, Johannes Maria Staud, Mozart’ın KV 475 sayılı eserini, büyük orkestra için yeniden düzenlemiş.. ‘’Uyarlama riskli bir şeydir’’ derler. Ancak, Staud bu riskleri cesurca göze almış ve Mozart’ın ruhunu, 21. Yüzyıla taşıyan çok kuvvetli bir yapıt çıkmış ortaya. Son eser ise, Mozart’ın 36. Senfonisi olan Linz Senfonisi oldu. Bu senfoninin de ilginç bir yönü var. Mozart Salzburg’dan Viyana’ya giderken uğrayıp misafir edildiği Linz şehrinde, beklenmedik bir şekilde, biraz da teşekkür mahiyetinde, bir konser vermek durumunda kalır. Babası Leopold Mozart’a yazdıklarına göre beraberinde hiç bir senfonisi bulunmamaktadır. Kısacası hazırlıksız yakalanmıştır. Ama dert mi? Yine Mozart’ın babasına yazdıklarından öğreniyoruz ki, başdöndürücü bir hızla yeni bir senfoni bestelemektedir. Bu mektubun tarihi 31 Ekim’dir ve konserin verileceği gün 4 Kasım’dır. Yani Mozart’ın sadece, iyimser hesapla 5 günü vardır… Neticede ortaya son derece yoğun ve dramatik bir senfoni çıkar.
  • ·      Dikkat çekici konserlerden biri Fransız Les Vents Français topluluğunun Mozarteum Büyük Salon’da verdikleri sabah konseri oldu. Fransız kökenli ya da Fransa’da eğitim görmüş sanatçılardan oluşan ekibin kurucuları arasında ünlü flüt sanatçısı Emmanuel Pahud ve piyanist Eric Le Sage var. Öncelikleri nefesli sazlar için bestelenmiş eserleri tanıtmak olan topluluk, ilk olarak 2007 yılındaki Mozart Haftası’nda sahneye çıkmış. Bu yıl, Poulenc, Ravel ve Mozart kesişmesi denebilecek nitelikte bir program sundular. Bu müzikal etkileşimleri, birbiri ardına dinlemek çok hoş bir  deneyim oluyor her seferinde.
  • ·      Mozart Haftası 2013’ün operası olarak Mozart’ın ikinci opera seria’sı Lucio Silla seçilmiş. Üç defa sahneleniyor eser. Rolando Villazon, Roma diktatörü Sulla olarak sahneye çıkıyor. –Bu cümleleri yazarken, oturduğum kafeye dün akşam Viyana Filarmoni’yi yöneten Teodor Currentzis girdi-. Olga Peretyatko, Sulla’nın aşık olduğu ve ele geçirmek için her türlü şeyi denediği güzel Giunia rolünde Salzburg’u kendine hayran bıraktı. Ancak, bir haftadır herkesin esas konuştuğu kişi, ne Peretyatko ne de Villazon! Herkes Fransız mezzo soprano Marianne Crebassa’yı konuşuyor. Genç sanatçı, hem beden diliyle, hem sesinin güzelliği ve rengiyle, hem de etkileyici fiziğiyle bu yılki Mozart Haftası’nın yıldızı oldu. Yarından sonra Lucio Silla son defa sahnelenecek ve sonra yaz festivalinde, yine sahnelere dönecek. Olur da yolunuz buralara düşerse, mutlaka denk getirin ve bu prodüksiyonu kaçırmayın.
  • ·      Biraz da magazin: Geçen sabah, otelimde, erken saatlerde, piyanist Maria Joao Pires ile karşılaştım. Kendisine Portekizce selam verip de hatırını sorunca, etkilenip, ‘’Beraber kahvaltı yapalım mı?’’ dedi. Önceki günün düşüşü epeyce canını yakmış ama biraz daha iyiymiş. Ülkesinde politik sebeplerle, çok zorluklarla boğuşmak zorunda kalan Pires, artık Belçika’a yaşıyormuş. Brezilya’da da bir evim var dedi. Dereden tepeden sohbet ettik ve devamını, festival için İstanbul’a geldiğinde yapmak üzere sözleştik.
  • ·      Fransız şef Louis Langree ile geçtiğimiz yıllarda tanışmış ve sahne arkasında sohbet etme imkanı bulmuştum. Bu yılki Camerata Salzburg konserinden sonra, yine sahne arkasına geçtim ve kısa da olsa konuştuk. Langree, geçtiğimiz yıl Camerata’nın başına geldi ve artık daha da meşgul. Amerika sahnelerinde de özellikle operalar yönetiyor ve ayrıca New York Mostly Mozart Festivali’nin de direktörü. Dedi ki, az kalsın İstanbul’a da geliyorduk ama ne oldu anlayamadım, her şey bir anda iptal oldu. Kimdi, neydi fazla bilgi vermedi ama içimden keşke gelebilselerdi diye geçirip durdum. Bir de güzel bir haber paylaştı benimle: Geçen hafta çok meşgul ve heyecanlıydım. Her şefin hayatındaki en büyük hayallerden birini gerçekleştirdim. Louis Langree gibi bir çok ünlü sanat kurumuyla haşır neşir olan bir şefin hayali ne olabilir diye düşünürken cevap geldi: Berlin Filarmoni’yi yönettim! Demek ki kim olursanız olun, hayaller asla tükenmiyor. Belki de insanı canlı tutan şey bu!
  • ·      Cecilia Bartoli’nin sanat direktörlüğünü yaptığı Pentecoste Festivali’nin biletleri, neredeyse tükenmiş durumda. Mozart Haftası’yla direkt alakası olmasa da, sanat çevreleri tarafından mesken tutulmuş mekanlarda en çok konuşulan şeylerden biri de bu konu. Bartoli’nin liderliğiyle, farklı bir kimliğe bürünen festival, bu sene başta Gergiev’li Mariinsky Theatre olmak üzere, pek çok ünlü ismi konuk edecek. Bartoli de Bellini’nin Norma’sıyla sahnede olacak.
  • ·      Salzburg’da hava bu yıl daha güzel ve insaflı. Geçen yılın eksi yirmilerde dolanan soğuklarından sonra, bu yılın nispeten daha ılık, yağmurlu ve kimi zaman da güneşli havaları, festival ruhunu daha da ateşlendiriyor. Hoş, kar altındaki Salzburg da çok güzel ama kış güneşiyle selamlaşmak da insana iyi geliyor.


Salzburg Mon Amour -2-

Salzburg günlerim son hızla akıyor. Buraya geleli sadece bir hafta olmasına rağmen, sanki hem aylardır burdaymışım gibi hem de sanki daha dün gelmişim gibi karmaşık hisler içindeyim. Günler tabii ki o kadar dolu ki, hızlı akmasına şaşmamalı.
Grubun Türkiye'ye dönmesinin üzerinden bile 4 gün geçti bile. Kendimle başbaşa kaldığımda sakin günler yaşarım sanıyordum ama öyle olmadı ve ben bir konserden öbürüne koşarken, kimi zaman nefes nefese kaldığımı fark ettim. Hani İstanbul Film Festivali'nde bir sinemadan öbürüne koşan sinemaseverler var ya, onların Salzburg versiyonuyum burada. Elimde defterler, kitaplar ve kalemlerimle, konser salonları arasında maraton koşuyorum. Konser salonlarının vestiyerlerinde çalışan hanımlar, artık tanıdılar beni, halime gülüyorlar...Şakalaşıyoruz tatlı tatlı. Onlar Almanca ben Tarzanca, anlaşıyoruz bir şekilde. 
Müthiş konserler var. Bazı tanıdık tınıların ve melodilerin yanısıra, aklımı başımdan alan yeniliklerle karşılaşıyorum burada. Dün, sabah Mozarteum'daki konserde, Salzburg'un bir numaralı orkestrası olan Mozarteum Orkestrası'nın nefis bir konserini izledim. İcra edilen eserlerin içinde, 1974 doğumlu Avusturyalı besteci, Johannes Maria Staud'un, Mozart'ın bir eskizi üzerinden hareketle bestelediği oğalanüstü bir parça vardı. Her şey bir Mozart melodisi olarak, normal başladı. Fakat bir an geldi ve her şey değişiverdi. Sanki bir fırtına patladı salonun içinde. Sabah mahmurluğu içinde, her zamanki konserlerden birini bekleyen yaş ortalaması yüksek dinleyici kitlesi, bir anda neye uğradığını şaşırdı. Çellolar bağırmaya, ağlamaya başladı. Vurmalı metal sazlar, ziller, gonglar, basso continuo akordeon, gümbürdeyen kontrbaslar ve çığlık atan bakır nefesliler... Dedim ya az önce, Mozarteum büyük salonda, dün sabah bir fırtına koptu!!! Yaklaşık 20 dakika süren eser, beni sarstı, şaşırttı ve düşünmeye sevk etti. Konser kitabındaki röportajı okuduğumda, Staud'un bir söylemi çok hoştu: İnsanlar daha ne kadar aynı şeyleri dinleyebilirler? Evet, La Traviata'yı beşyüz defa, yıldız yüklü bir kadroyla sahneleyebilirsiniz ama bu bir gurmanın, evet gurme değil, her gün hep en sevdiği yemeği yemesine benzer ve sonunda kendisine zarar verir. Oysa bu tip müzikler, bizi beklenmedik olanlarla tanıştırırlar, farkılıkları da kabul etmemize ve belki de sevmemize yardım ederler. Kimilerine saçma gelebilir ama farklılıklar güzeldir. Ve ben bu söyleme sonuna kadar katılıyorum. Hele Salzburg gibi dünya müziğine yön veren bir şehirde, farklılıkları deneyimleyemeyeceksek, bunca festival neye yarar, değil mi? Konser çıkışında, kaldırımda karşılaştık Staud'la. Elini sıkıp kendisini tebrik ettim. Teşekkür ettim ayrıca. Ufkumu genişlettiği için özellikle...
Yine kısa notlarla aklıma takılanları sıralamaya devam edeyim:

  • Camerata Salzburg'un konserleri, eğer başlarında Louis Langree varsa, bambaşka oluyor. Orkestranın enerjisi ile, Langree'ninki birleşinde, müthiş icralar çıkıyor ortaya. Şef çok önemli gerçekten. Langree artık orkestrayla tamamen harmanlanmış durumda. Birbirlerini çok iyi tanıyorlar. Bu belli oluyor, seyrederken hissediyorsunuz. Geçen sabahki konserde, Ravel ve Mozart çaldılar. Ravel beni aldı götürdü. Çok sevdiğim bir parçasıdır zaten. O dönemin Fransız bestecileri benim çok hoşuma gitmeye başladı. Ravel, Debussy ve Satie...Öğrenmenin sonu yok.
  • Langree ile sohbet ettik. Geçen senelerden tanışıyoruz da... Konser sonrasında belli ki çok mutluydu. Sohbetimiz sırasında bana son günlerin çok yoğun geçtiğini, yorulduğunu ama çok mutlu olduğunu ve bir önceki hafta, her şefin hayalini kurduğu bir şeyi yaptığını söyledi. O nedir maestro diye sorunca, Berlin Filarmoni'yi yönetmek dedi. Meğer geçen hafta Berlin Filarmoni'yi yönetmiş... O kadar mutluydu ki! Düşünün, dünyaca ünlü bir şef, kaç tane orkestra yönetmiş, New York Metropolitan'dan Viyana Staatsoper'e dek kocaman kurumlarla çalışmış... O bile ne diyor? Her şefin hayali Berlin Filarmoni'yi yönetmek !!! İşin sırrı da burada galiba. Kim olursan ol, hayallerin olmalı mutlaka! Tebrik ettim kendisini, sarılıp öpüştük ve seneye kahvaltı için sözleştik. 
  • Marc Minkowski etkisi midir bilmiyorum ama şehirde ve konserlerdeki izleyici topluluğu arasında, çok Fransız var. Festivalin programına baktığımda da, aynı etkiyi görüyorum. Fransız müzisyenler, solistler, şefler ve besteciler... Bu seneye hakim olan frankofon etki 2014'ün programında bu yoğunlukta olmayacak gibi duruyor. Minkowski, festivalin sanat direktörü olarak kendi tarzını hakim kılmış gibi. Ancak lütfen bir daha Wagner yönetmesin ve Les Musicien de Louvre Grenoble, Wagner çalmasınlar! Bu da kişisel bir not, bir temenni! 
  • Les Vents Français adlı, başta flüt sanatçısı Emanuel Pahud olmak üzere Fransız müzisyenlerden oluşan topluluk harika bir konser verdiler. Beraberlerinde yine bir Fransız piyanist Eric le Sage vardı. Poulenc'in Mozart'la kesişen eserleriyle tam bir Fransız rüzgarı estirdiler. Bu topluluk takip edile!
  • Geçen akşam Triangle'de yemekteydim. Burası festival salonlarının hemen yanında, tamamen doğal, taze ve yerel ürünlerle, yalın ama lezzetli yemekler sunan, eşi benzeri olmayan harika bir restoran. Sahibi Franzi prensipli bir adam, belli! İçeride çalışan genç garsonların hepsi son derece sempatik ve işlerini en iyi şekilde yapıyorlar. Başta Florian olmak üzere, hepsi gelen müşterilere, ev samimiyetini hissettiriyorlar. Ayrıca son derece demokratik bir ortam var restoranda. Festival salonlarından çıkan izleyiciler de, sanatçılar da omuz omuza, o tahta masalarda yemek yiyorlar. Geçen akşam opera çıkışı, Minkowski ve arkadaşları geldiler, kalabalık bir masa yaptılar. Biraz sonra, kostümlerinden kurtulmuş şancılar geldiler. Soprano Olga Peretyakto, bayıldığım mezzo Marianne Crebassa ve tabii ki Meksikalı ünlü tenor Rolando Villazon. Hepsi işlerini mükemmel bir şekilde yapmış olmanın huzuruyla çocuklar gibi şendiler. ancak şunu fark ettim: Villazon, ufak tefek, kara kaşlı, kara gözlü, dışarıda görsen farkına bile varmayacağın bir adammış meğer. Ama işte sahnede devleşiyor derler ya, bunun gerçek olduğunu gördüm. Ayrıca Marianne Crebassa'nın, aslında ne kadar genç olduğunu gördüm. Sahnede bu insanlar tamamen bambaşka oluyorlarmış!!! Peretyatko, her haliyle tam bir prima donna! Restorandaki hal ve tavırları da bunu kanıtlıyordu. Hepsinden imza aldım. Defterim çok zengin artık!
Şimdilik bu kadar! Devamı olacak...

Salzburg Mon Amour

O kadar yoğun günler yaşıyorum ki, kendime fırsat yaratıp da blog günceleyemedim. Oysa, elimde sürekli kalem-defter, böyle yaşıyorum. Ama olmayınca olmuyor bir türlü.
Şu anda otelimin çok sevdiğim restoranında, kahvaltı saatindeyim. Buraya erkence inip, köşe masaya park ediyorum. Defterim, konser defterlerim, makasım, renkli kalemlerim, uhum...Bir mini kırtasiye dükkanı tadında yayılıyorum masaya. Yazıyorum, çiziyorum ve boyuyorum. Her yerde böyleyim. Kafelerde de saatlerce, defterlerimle uğraşıyorum. Sadece bunun hayaliyle gelmiştim. Çok mutluyum...
Konserler müthiş! Bunu her sene yapacağım inşallah. Bir kısmında grupla, diğer kısmında kendimle. Salzburg'da sadece kendimle olmak o kadar muhteşem bir şey ki! İş için sorumluluk olduğunda, doğal olarak, aklınızda hep yapılacaklar listesi oluyor. Her zaman satranç oynar gibi, birkaç hamle sonrasını hesaplarken buluyorsunuz kendinizi. En azından benim gibi, işini severek ve çok ciddiye alarak yapanlar için böyle oluyor hep. Tabii ki bu halimden şikayetçi değilim ama şu andaki kuşlar gibi özgür halimden de çok mutlu olduğumu söylemeden geçmeyeceğim.
Bu sabah az sonra yine Mozarteum'da harika bir konser bekliyor beni. Louis Langree yönetecek ve orkestra Camerata Salzburg! Geçen hafta İstanbul'daydı bu orkestra ama şef başkasıydı. Programda Ravel ve Mozart eserleri var.
Aslında burada konser izlenimlerimi de paylaşmak istiyorum ama bir türlü vakit bulamadım hala.
Aklıma takılan bazı önemli detayları madde madde yazayım ki en azından kayda girsinler:

  • Bu yılın operası Mozart'ın ikinci ''opera seria''sı olan LUCIO SILLA. Roma diktatörü Sulla'nın hayatından bir kesit diyebiliriz. İçinde tüm insan halleri ve duygular var. Aşk, nefret, intikam, yüce gönüllülük ve sonunda her şeye rağmen mutluluk! Sahnede izlediğimiz ekipte, yeniden doğuş yaşayan Rolando Villazon vardı. Ses tellerinden geçirdiği ameliyattan sonra yeniden sahnelere dönen Villazon, her ne kadar bazı yerlerde bekleneni veremediyse de, genel olarak herkes memnundu. Bu cümleyi aslında gazetelerdeki kritiklerden alıntıladım. Eser zaten tenora fazla görev veren bir yapıt değil. eserin bestelenişi sırasında, Mozart büyük zorluklarla uğraşmak zorunda kalmış. Mesela tenor partisini söyleyecek olan kişi, hiç bir sahne deneyimi olmayan bir kilise şarkıcısıymış. Dolayısıyla Mozart, onun bölümünü budamak zorunda kalmış zaten. Cecilio ve prima donna da geç geldikleri için Mozart çok hızlı çalışmak zorunda kalmış.  Benim sahnede izlediğim prodüksiyonda, kadın sesler müthişti. Sopranomuz, St. Petersburg'lu Olga Peretyatko çok iyiydi ama bence gecenin yıldızı Cecilio partisini söyleyen Fransız mezzo soprano Marianne Crebassa oldu. Hem olağanüstü atletik fiziğiyle hem de harika ses rengiyle benim için bir numaraydı. Sanıyorum Salzburg seyircisi de benimle aynı fikri paylaşıyordu...
  • Bu eserin benim için faydası şu oldu: Ben hep derim ki, Mozart operalarını sevmem! Düzeltiyorum, Mozart'ın erken dönem operalarını seviyorum...
Az sonra konserim var, dolayısıyla bu yazıyı burada kesmek zorundayım ama devamını da yazacağım. Şimdilik burada kalsın...


Ferzan Özpetek'in LA TRAVIATA'SI ve NAPOLİ

Bir şehir bu kadar mı deli olur? Bu kadar mı Akdenizli ve bu kadar mı komik olur? Eğer adı NAPOLİ'yse oluyor işte!
Dün akşamüstü döndük Napoli'den. Kısacık bir kaçamak yaptık ve geri geliverdik. Şimdi her sabah yazılarımı yazdığım masamda oturup kahvemi yudumlarken, sanki hiç gitmemişiz de, ben rüya görmüşüm gibi hissediyorum.
Cuma günü gittik Napoli'ye. THY'nin direkt uçuşuyla kolayca ulaştık güneyin bu deli kentine. Uçaktan indik ve bizi otobüsle götürdüler terminale. İçeri girdik ve bir de gördük ki, yanlış yerde indirmişler bizi. pasaport kontrolünden geçmeden, valizlerin alındığı bantların oraya bırakmışlar. Tipik NAPOLİ!!! Neyse ki polisler de bizim havalarda... Hemen gayrınizami olmasına rağmen ,pratik şekilde arkadan dolaştırıp, pasaportlarımıza giriş damgamızı bastılar. Valiz bantında bizi bekleyen hamallar da NAPOLİ'ye geldiğimizi hissettiriyorlardı zira ellerindeki tabelanın üzerinde FEST değil SEFT yazıyordu. Öyle güldüm ki anlatamam! Dünyanın ennn ucubik ülkelerinde bile böyle bir karışıklık yaşamamıştım ama burası dünyanın herhangi bir yeri değil ki, burası LA BELLA NAPOLİ!!! Burada her şey kendine özgü akar! Her şey NAPOLİ'ye göredir. Ya alışır, uyum sağlar ve seversin ya da topukların popona vura vura kaçarsın. Ötesi yok! Ben sevenlerdenim tabii...Hatta abartacak olursam aşık olanlardanım... Napoli gibisi yok diyenlerdenim... 
Bu seferki NAPOLİ kaçamağımızın esas sebebi, Ferzan Özpetek rejisiyle sahneye konulan LA TRAVIATA operasını izlemekti. Cuma akşamı saat 20.30 da başlayan temsilde, Türk olmanın gururunu ve heyecanını yaşadım. Aslında bu tip şeyler, milliyet sınırlamalarının kalktığı, evrensel sanatın ön plana çıktığı ve çıkması gerektiği şeyler ama ben hala duygusal olarak yaklaşıyorum hala. Yani eğer bir Türk yönetmen ödül alıyorsa, kendim almış gibi seviniyorum. Türk sanatçı yabancı sahnelerde alkışlanıyorsa, üzerime alınıyorum. O sanatçının milli kimliğinin esasen bir önemi kalmasa bile, artık milletlerüstü bir konumda olmasına rağmen, benim için hala Türk olarak anılması önemli oluyor. Dolayısıyla nasıl Fazıl Say'ın Salzburg'da dakikalarca alkışlanmasına sevinçle ağladım, Ferzan Özpetek'in de başarılı olup, olumlu yorumlar almasına sevindim.
Napoli'nin operası TEATRO SAN CARLO, Avrupa'nın hatta dünyanın en eski salonlarından. İçi Napoli Krallığı'nın ihtişamını günümüze taşıyan her türlü şaşaayla, kırmızı ve altın renginin patlamalarıyla dolu. Kraliyet locası inanılmazzz...Akustik müthiş ve koltuklar çoook rahat! Evettt... Genellikle eski opera salonlarındaki koltuklar feci rahatsız olurlar ama buradakiler, yenilenmiş oldukları için olsa gerek, son derece rahattılar. Bunda Napolililerin rahatlarına düşkün olmalarının da bir payı olsa gerek diye düşünüyorum. 
Temsil güzeldi. OLAĞANÜSTÜ değildi ama güzeldi. Özpetek'in damgasını vurduğu bence iki yer vardı özellike: Biri uvertürde, sahnenin perdesine yansıtılan VIOLETTA filmiydi. Daha doğrusu, VIOLETTA'nın güzel yüzü, anlamlı bakışları, hüzün ve aşkla dolu ifadesi tüm uvertür boyunca bizi izledi, biz de onu. Ve böylece bir kere daha anladık ki, izleyeceğimiz öykü, bu güzel kadının öyküsü. Başka hiç kimsenin değil! La Traviata'yı oldum olası ok sevmişimdir. Aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam. Geçen Nisan ayında New York Metropolitan sahnesinde NATHALIE DESSAY tarafından icra edilen La Traviata'da resmen havaya girip, ağlamıştım. Burada o kadar duygulanmadım ama yine de hoşuma gitti. Her seferinde ynı şekilde duygu patlaması yaşayamam ya! Özpetek'in damga vurduğu ikinci yer ise, VIOLETTA'nın karanlıklar içindeki hasta yatağının etrafında, o karanlığın içinden ışık hüzmeleri eşliğinde çıkıp giren geçmişindeki figürlerin yarattığı flashback'ler oldu. Bence resmen bir sinema filmindeki flashback'ler gibi etki yaratmayı başardı bu güzel düşünce. Özpetek'in yönetmenlik dehasının yansıdığı en önemli iki nokta buraları oldu bence.
Napoli nasıldı peki?
Nasıl olsun? Eğer NAPOLİ İtalya'ysa, ülkenin geri kalanına başka bir isim bulmak gerekiyor bence. Napoli tamamen kendi kuralları olan, ya da olmayan, yemesi içmesi son derece keyifli, nefis bir liman şehri. Manzara müthişşşş!!! Masmavi bir denize yansıyan VEZÜV dağı ufukta yükselirken, etkilenmemek mümkün mü? Tavanlara kadar makarna dolu minik dükkanlar, eski moda buzdolapları içinde etleri ve diğer şarküteri ürünlerini sergileyen kasaplar, içinden süt fışkıran top top mozzarellalar, kaldırım kenarlarında çöp dağları, balkondan sarkıtılan ve yağmurda ıslanmasınlar diye üzerine muşamba gerilen çamaşırlar, daracık sokaklar, içleri neredeyse görgüsüzce, zenginliği göze sokmak istercesine süslenmiş harikulade binalar, sizi ezmek istercesine hızla geçip giden minik motorinolar... Napoli, hiç bir yere benzemiyor yani...Kuzeyin o edepli, ölçülü, saygılı ama biraz da kasık şehirlerine nazire yaparcasına hayat dolu, edepsiz ve ölçüsüz. Ama aşık olunası, orası başka!!! 
Cuma günü yine gidiyorum bir başka grupla. Heyecanlıyım... 

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...