Myanmar (Burma) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Myanmar (Burma) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Myanmar'da Bir Su Dünyası: İNLE GÖLÜ



Birkaç haftalık bir aradan sonra yine evdeyim. Uzun yollardan ve değişik iklimlerden döndüm. Bu sefer tropiklerin güzel coğrafyası Myamar’daydım. Eski adı Birmanya olan bu güzel ama hüzünlü ülkeyi belki de çoğumuz Burma adıyla hatırlıyoruz.  Resmi olarak Burma değil Myanmar Birliği Cumhuriyeti adı kullanılıyor şimdilerde. Şimdilerde dememin bir sebebi var: Ülkeyi yöneten eski cuntacılar, akıllarına estikçe ülkenin adını ve başkentini değiştirip duruyorlar. Bu da yanlış değil, içinde belki bir miktar hiciv var tabii ama 2005 yılında bir anda ortaya çıkıp, ‘’ülkenin başkenti bundan sonra Yangon değil, Nyay Pi Taw’’ dediklerinde kimsecikler inanamıştı. Böyle bir yerin varlığından hiç kimse haberdar değildi. Hoş zaten olamazlardı zira cuntacılar, gizlice koskoca bir başkent inşa ettirmişler ve bunu herkesten saklamışlardı. Halktan saklamak hiç de zor değildi aslında çünkü başta TV kanalları olmak üzere, yazılı ya da görsel bütün medya ellerinde olduğu için, hangi haberi nasıl vermek istiyorlarsa o şekilde veriyorlardı. Eğer bir şey bilinsin istemezlerse de zaten kimsenin çıkıp da bunu haber yapacak durumu yoktu. Yapanların başına gelenleri herkes biliyordu zira: Bir gece ansızın evinden alınıp meçhule götürülmek!!! Bizim de ne yazık ki tarihimizden iyi bildiğimiz bu karanlık sayfalar, neyse ki bu son iki üç yılda azalmış gibi görünüyor, çünkü cunta kendini lağvetti. Demokratik yollarla seçimler yapıldı. Üke artık sivil bir hükümet tarafından yönetiliyor. Ben hala tam olarak güvenemiyorum çünkü hükümetin başındaki herkes emekli generallerden oluşuyor. Eski cunta yönetiminin başındaki General TanShwe her ne kadar artık resmen yönetimde yoksa bile, onun her şeyden, uçan kuştan bile haberi olduğunu herkes biliyor. Onun onayı alınmadan ülkede hiçbir şeyin yapılamayacağını herkes söylüyor. Ve yine bir başka önemli detay ise, ülkenin parlamentosunda, azımsanamayacak bir sandalyeyi, askerler tarafında direkt atanan kişiler dolduruyor. Bunun da adı Disiplinli Demokrasi oluyor! Ben demiyorum! Askerler diyor. Böyle koymuşlar yönetimin adını… 1960’lardaki ilk askeri darbede ülkenin yönetimine Burma Tarzı Sosyalizm demişlerdi… Oradan Disiplinli Demokrasi’ye kadar gelindi. Bakalım bundan sonra ne olacak?
Benim bu yazıya başlarken niyetim size alıp dünyadaki cennet diye nitelendirdiğim yerlerden birine, İnle Gölü’ne götürmekti. Giriş biraz uzun oldu, kusura bakmayın! Malum refleksler devreye girince, böyle oluyor.

İnle Gölü’ne gitmek için uçakla Heho’ya geldik. Oradan otobüsle nefis bir manzara eşliğinde kıvrıla büküle, dağların tepelerin arasından geçip, gölün havzasında kurulu Nyaung Shwe’ye vardık. Buraya seneler önce geldiğimde, Nyaung Shwe uykulu bir kasaba gibiydi. Şimdilerde dünyanın yeni turizm gözdelerinden birine dönüşüyor, orası belli. Özellikle sırtına çantayı vurup yola düşen kısıtlı bütçeli gençler arasında belli yerler moda olur ya, işte bizim Nyaung Shwe de o yolda ilerliyor. Çünkü ucuz konaklama seçenekleri, düzgün yemek yenecek restoranları ve hatta kafeleri, huzur veren manastırları ve tapınaklarıyla bir iki gün geçirmek için ideal bir yer Nyaung Shwe. İnle Gölü’nün kapısı da diyorlar buraya. İşte nitekim biz de bu kapıdan geçerek göle çıktık.
Göle çıkmak için tabii ki otobüsümüze veda ettik ve son derece yakışıklı ahşap teknelere transfer olduk. İnce, uzun ve güçlü gövdeli tekneler bunlar. Uzun şaftlı motor düzeneği sayesinde sığ yerlere bile yaklaşabiliyorlar. Göl üstündeki ve kıyısındaki köylere hem yolcu hem de mal taşımak için senelerdir kullanılıyorlar. Son yıllarda artan turizm hareketleri sayesinde, yabancı misafirlere hizmet için de kullanılmaya başlamışlar. Tabii oranın insanı gibi yerde uzun süre oturmaya alışık olmadıkları için, yabancı misafirlerin teknelerine, ahşap, kolçaklı ve sırt dayamalı son derece konforlu koltuklar yerleştirilmiş. İşte biz de kendimizi bu konforlu koltuklara attık ve bütün güzellik başladı…
Nyaung Shwe’den ayrılınca bir süre kanal adını verdikleri bir su boyunca ilerledik. Kasabadan uzaklaştıkça etraftaki Kuş Koruma Alanı tabelaları arttı. Kitaplarda yazılanlara göre bu bölgede çok sayıda kuş cinsi yaşıyor. Kimi sürekli kimi de sadece yılın belli dönemlerinde göl ve çevresinde gözlemlenebiliyor. Yine okuduklarıma göre göl havzasındaki artan yapılaşma ve nüfus sebebiyle bu doğal alanın gittikçe tehlikeye düştüğü konusu gündeme gelmiş. Turizm iyi güzel de beraberinde mutlaka doğaya ters bir şeyler de getiriyor. 30 yıllık turizmciyim, yıllardır ekmeğimi bu sektörden kazanıyorum ama bazen keşke buraya hiç turist gelmese dediğim oluyor. Çünkü para kazanma derdine düşen herkesin, ileriyi düşünmeden yaptıklarını görünce içim cız ediyor. Hele otel, turistik tesis yapacağız derken yaşanan katliamlar, beni çileden çıkarıyor. Elimde değil…Para hırsı gözleri bürüyünce, akıl pencereden uçup gidiyor. Neyse… Ben yine göle döneyim.


İnle Gölü 22 km uzunluğunda ve yaklaşık 7 km genişliğinde, kuzey-güney hattında uzanan, etrafı dağlarla çevrili müthiş bir göl. Büyük bir göl ama derinliği ortalama sadece 2 metre! Deniz seviyesinden yaklaşık 900-1000 metre rakımda bulunuyor. Çok sayılmaz tabii ama o kadar yükseklik bile sabah erken saatlerde ve akşam güneş battıktan sonra etrafın bir anda soğumasına sebep oluyor. Myanmar’ın en geniş eyaleti olan Shan eyaletinin güzel bir parçası İnle Gölü. Rakımın katkısıyla tam bir sebze meyve cenneti. Elmalar, mandalinalar, asma kabakları ve son yıllarda artan oranda üzüm! Üzüm derken Myanmar’daki akıl almaz şarapçılık faaliyetlerine de değinmek isterim. İklimin ve toprağın uygun olduğu Shan eyaletinde, yabancı uzmanların katkısıyla, son yıllarda nefis şaraplar üretilmeye başlandı. Bu ülkeye ilk geldiğim 1990’lı yıllarda bunu hayal bile edemezdim. İtiraf edeyim ki ben şaraptan öyle çok anlamam ama tadına baktığım Chardonnay bir harikaydı!


Göl bereketli. Bol miktarda balık çeşidi yaşıyor. Zaten gölü bu kadar ünlü kılan unsurlardan biri de Intha balıkçılarının bizzat kendileri! Neden mi? Çünkü sadece kendilerine has bir balık avlama teknikleri var! Sanırım bu yüzden dünyanın en çok fotoğrafı çekilen balıkçıları da onlar… İncecik teknenin ucunda tek ayakları üzerinde mükemmel dengede durarak, bir yandan öbür taraftaki kollarının altına sıkıştırdıkları uzun küreği diğer ayaklarıyla idare ederken, bir yandan da ağ atıp topluyorlar! Böyle bir denge, koordinasyon ve konsantrasyon başka yerde kolay kolay gözlemlenebilir mi bilmiyorum! Evet belki ünlü Çin sirklerinde veya olimpiyatların jimnastik yarışmalarında gözlemleyebilirsiniz ama hayatın içinde başka bir yerde böylesi olduğunu pek sanmıyorum doğrusu!


Gölün içinde, suların ortasında, kazıkların üzerine kurulu evlerden oluşan çok sayıda köy var. Okulu, marketi, postanesi, sağlık ocağı gibi her türlü ihtiyacın giderildiği noktaların da bolca bulunduğu, sokaklarının sudan oluştuğu, hareketli, yaşam dolu köyler bunlar. Bütün evlerin altında teknelerin çekilip bağlandığı yerler var. Ben bunlara garaj diyorum. Eh karada olsaydık arabayı bırakacaktık değil mi? Evden çıkıp bir komşunuza ya da bakkala gidecekseniz, altınızda bir kayığınızın olması gerekiyor. Ya da okula gideceksiniz ve yaşınız sekiz… Yine hop kayığınıza atlayıp, kendi yaşıtlarınızı da yanınıza doldurup, kürek çeke çeke okula gidiyorsunuz. Yani burada parmak kadar çocuklar, koca koca tekneleri kullanıp, son derece bağımsız ve özgüvenli bir şekilde kendi kendilerine okula gidip geliyorlar. Hepsine baktım: Kıpkırmızı elma yanaklar, akıllı gözler, gülümseyen bir surat ve sağlıklı bir beden! Hiçbirinin elinde ne akıllı telefon vardı ne de İPAD!!! Ve hiçbiri de mutsuz görünmüyordu!
Gölde, Myanmar’ın her yeri gibi, çok sayıda tapınak ve manastır var. Yalnız buradakiler de, evler gibi, gölün ortasında kazıkları üzerinde kurulmuş. Her biri bir diğerinden farklı ögeler içeriyor. Kimi mucizeler gerçekleştiren Buda heykelleri ile ünlü, kimi de müzelik sunaklarıyla… Zamanın durduğu hissi burada da eşlik ediyor insana. Biz bu manastırlardan bazılarını ziyaret ettik. Burada da Myanmar’ın bütün taınaklarında olduğu gibi ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarttık. Dert değil zaten ilk iki günden sonra alıştık ve yollarda bile yalınayak yürümeye başladık.
Yolunuz düşerse diye bir iki not yazayım size:
·      - Phaung Daw Oo Pagodası’nı ziyaret edin. Burada üzelerine yapıştırılan altın varaklar sebebiyle artık amorf hale bürünmüş beş adet Buda heykeli bulunuyor. Ancak bu heykelleri görmek için hacıların yüzlerce kilometre yol yaptıklarını düşnecek olursak, heykellerin ne kadar uğurlu kabul edildiklerini anlarsınız. Bir de efsane var: Bir festival zamanı, bu beş heykel, saltanat kayıklarına benzeyen bir tekneye yüklenip, köy köy dolaştırılırken birdenbire bir fırtına kopar. Tekne devrilir, heykelleri de suya gömülür. Beş heykelin dördünü bulurlar ama ne kadar arasalar da beşincisini bulamazlar. Çaresiz geri döndüklerinde bir de ne görsünler, beşinci heykel tapınaktaki orijinal yerine geri dönmemiş mi? Ondan sonra bu efsane kulaktan kulağa yayılır. İşte şimdi herkes bu kutlu heykelleri görmenin derdinde…
·     -  İnle Gölü’nün Batı kıyısında bulunan Indein Pagodalarını mutlaka görün. Giderken kıvrıla büküle geçtiğiniz labirent gibi kanallar tam bir film karesini hatırlatıyor. Pagodaların önemi ise MÖ. 3 yüzyıld, ünlü Budist Kral Ashoka tarafından başlatılmış olmaları. Kimilerine göre Buda’nın sekiz adet saç telini muhafaza etmek için yapılmışlar.
·      - Haftanın beş günü kurulan yüzer pazarlardan birini yakalamaya çalışın. Eğer daha önce Asya’nın bu yüzer pazarlarından birini görmediyseniz çok hoş bir deneyim olabilir. Yalnız ben ARTIK gitmem çünkü mal satmaya gelmiş köylülerin teknelerinden daha fazla fotoğraf çekmeye gelmiş turist teknesi görünce tepemin tası atıyor! Ama dedim ya siz bana bakmayın! Her köyde ayrı bir gün kuruluyor bu pazarlar ve oranın yerlisi olan kime sorsanız bilirler.
·     - Nga Phe Kyaung adlı manastır geçen yıla kadar kendi adıyla değil de rahiplerin eğittikleri, çemberlerin içinden atlayan kedileriyle ünlü olmuştu. Fakat zaman içinde turistler manastır yerine kedileri görmeye gelmeye başlamışlardı. Bence manastırın güzelliği ve önemi gölgede kalmaya başlamıştı. En sonunda birileri bu duruma bir dur demiş olmalı ki, kediler artık hoplayıp zıplamıyor. Açıkçası ben çok sevindim. Manastırın huzur dolu ruhani havası geri dönmüş sanki!
·      - Gün batımını gölün üzerinde yakalayın. Güneş daha çok alçalamadan dağların ardında kayboluyor ama bir on onbeş dakika sonra etrafın aldığı renkleri gölün ortasından izlemek son derece keyifli! Yalnız unutmayın hava birdenbire soğuyor. Yanınızda size koruyacak bir şeyler mutlaka olsun.
·    -  Son olarak da şu: Bence kıyın paraya ve gölün üzerinde kazıkların üzerinde kurulu o güzel otellerde birinde kalın mutlaka! Sabah gündoğumunu izlemek için en güzel yer bence orası!
Göldeki Bahçeler

Göldeki Bahçeler


Myanmar dünyanın son kapalı ülkelerinden biriydi. Değişmemişti bugüne kadar ama son üç yılda yaşanan politik olaylar sonucu değişim başladı. Ülke aynı kalmayacak. Hızla değişecek, dönüşecek. Halk haklı. Senelerdir o kadar her şeyden mahrum yaşadılar ki, şimdi o açlıkla her şeyi istiyorlar. Nüfus 50milyondan fazla, yani halkın cebinde henüz yeterli parası olmasa da, dünya devleri için gözardı edilemeyecek bir pazar var orada. Yepyeni ve beklenti içinde bir pazar hem de. Kapitalizm eninde sonunda orayı da keşfedecek. Orası da komşularına benzeyecek kaçınılmaz olarak. Myanmar’dayken arkadaşlarıma facebook üzerinden bir mesaj atmıştım. Burada yineleyerek yazımı bitiriyorum: Starbucks gelmeden siz gelin!
Yollarda görüşürüz…


Myanmar Sonrası

Myanmar da bitti! Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum vallahi. Bedenim deli gibi yorgun ama ruhuma sorduğumda, "iyisin be can" diyor hala... Demek ki iyiyim.
Birkaç saat önce eve geldim. Özlemişim evin kokusunu, taze demlenmiş çayını. Az sonra da üşenmezsem gider iki simit alırım çıtırından, yanına taze domates ve artık çok az miktarda yediğim peynir ile bir de ziyafet çekerim. Güzel olur vesselam!
Myanmar nasıldı peki?
Tur çok yorucuydu - hemen hemen her sabah 04.00- 05.00 arası uyandık- 12 günde 12 uçuş yaptık, memleketi tapınak tapınak dolaştık, sıcakla boğuştuk, yemekler farklıydı, yataklar farklıydı, içtiğimiz sular farklıydı, uyuyamadık, uyuduğumuzda uyanamadık, yalınayak gezilen kutsal mekanlarda ayaklarımızı paraladık...Güneşin sıcağı, air-condition'ların soğuğu, gecenin çiği, sabahın nemi...İklim iklim gezmekten inim inim inledik! AMMAAAAA...ÇOK GÜZELDİ BE KARDEŞİM! Her şeye değer! Değdi de!
Yılın bu zamanı Güneydoğu Asya için bence en mükemmel zaman! Hava güzel, nem az ve her yan yağmurlardan sonraki taze yeşilliği taşıyor. Bir de dolunaya denk geldik ki müthiş! Her tarafta kutlamalar, okumalar, insanlar ve rahipler dolu dolu bir Myanmar panoraması verdiler bizlere. Nasıl güzel, nasıl özel!
Mandalay'da bir gece, manastırın tam yanıbaşında kurulu otelimizin arka bahçesi, sabaha kadar PALİ dilinde ilahiler okuyan rahiplerin sesleriyle çınladı. O gece penceremin perdelerini kapatmadım. Tapınaklarla dolu kutsal Mandalay tepesinin üstünde asılı duran dolunayın simleri, açık perdelerin arasından odama süzüldü bütün gece... Uykumun arasında kısa anlarda uyanıp da rahibin hipnotize eden sesini her duyduğumda, içime huzur ve mutluluk duygularının dolduğunu hissettim. Anlamasam da, okuduklarının gönlümün derinliklerinde bir yerlere dokunduğunu hissedip, şükran duygularıyla yeniden uykuma döndüm hep. Tur boyunca uyuduğum en iyileştirici, şifa dolu uykuydu açıkçası.
Bagan'da bir akşam, kaldığımız otelin, nehre inen yamacındaki dev banyan ağacına gidip, toprağa dalan kollarının arasına sığındım. Ana kucağına dönen bir çocuk gibi, ağacımın kollarına döndüm ben de...öylesine görkemli ve kudretli bir ağaç ki, insan kendini hem ufacık hem de çok sevilip korunuyor hissediyor dallarının arasındayken...Banyanlar böyledir işte! Dallarından yeni kollar çıkar ve o kollar toprağa inip, saplanır, köklenir. Bir daldan bir sürü başka gövde oluşur böylece. Tek bir ağaç da minik bir koruya dönüşür...İşte Bagan'daki Banyan'ım da böyle benim... Nehre inen yamaçta, kimbilir kaç yüzyıldır duruyor dimdik! Kendimi yalnız ve yorgun hissettiğim bir akşam, ağacıma gittim. Dolunayın parlak ışığı, sakin sakin akan İrrawady'nin üzerinde pırıl pırıl nakışlar çizerken, ağacımın gövdesine sokuldum. Yasemin kokan havayı içime çektim ve nehirle birlikte akan mavnanın patpatlarıyla kesilen sessiziği dinledim. Bir süre sonra, içimi incecik kemiren duygular yerini sevgi ve huzura bıraktı. Yenilendim, dinlendim ve dünyayla yüzleşmeye yeniden hazır oldum.
Bütün akşamüstlerinde güneşin kıpkırmızı bir top olup, ufukta ya da dağların ardında gözden yitip gitmesini izledim. En güzeli, en beklenmedik olanıydı... Bagan'da, pek de popüler olmayan bir tapınağın üstünden izlediğimiz günbatımı, beni en çok etkileyeni oldu çünkü güneşin battığı anda, diğer taraftan, kıpkırmızı bir ay yükseldi...Kanlı Ay!!!
Bunun gibi bir sürü güzel hatıram oldu...Ama şimdi biraz yorgunum, gücüm tükendi. Belki daha sonra yazarım yeniden.
Evde olmak güzel...

Myanmar Felaketi ve Düşündürdükleri



Bu dünyanın en çok sevdiğim köşelerinden biridir Myanmar ve geçen haftadan beri orada yaşanmakta olan trajedi, içimi acıtıyor. Güneydoğu Asya'yı vuran en büyük felaketlerden biri olan uğursuz NARGİS kasırgası, binlerce insanı kurban almakla yetinmedi, yüzbinlercesinin de evsiz barksız, aç ve susuz kalmasına sebep oldu. Yaklaşık bir milyon kişi, muhtemel salgın hastalıkların tehdidi altında kıvranmakta. Her türlü sıkıntıda, üzüntüde dahi pırıl pırıl gülümsemesini yitirmeyen Myanmar halkının bu şartlarda hala gülümseyebildiğini hiç sanmıyorum.

Dış basına yansıyan haberler gerçekten son derece ürkütücü. Ülkenin güney kısmı adeta sular altına gömülmüş durumda. Uydu fotoğraflarını okuyunca anlıyorsunuz ki, birçok köy haritadan resmen silinmiş. İnsanın aklı almıyor bu şekilde bir doğal felaketi... Her türlü şarta meydan okumaya pek meraklı insanoğlu, işte böyle zamanlarda aslında ne denli çaresiz olduğunu hatırlayıveriyor doğanın öfkesi karşısında. Volkanların püskürmesi, depremlerin toprağı boydan boya yarması, fırtınaların koca koca ağaçları köklerinden sökerek istediği yöne savurması, sel sularının çamurlu ağzıyla önüne gelen herşeyi yutması, dalgaların köpürerek kıyılara saldırması... Bunlar insana ne kadar miniminnacık olduğunu hatırlatan sahneler değildir de nedir? Amaaaaa...İnsanoğlu ders alıyor mu??? Buna verilecek cevabın ne olduğu hepimizce son derece aşikar...

Myanmar, toprak altı zenginlikleri çok olan bir ülke. Dünyanın en büyük yakut madenleri orada. Petrol açısından da fakir sayılmaz. Toprakları bereketli, özellikle İrrawady nehrinin geçtiği yerler oldukça verimli. Dünyanın açlık çeken pek çok ülkesine oranla şanslı bile sayabiliriz. Her ne kadar halkı zengin olmasa da, yaygın tarım sayesinde kendine yeter derecede üretim yapabiliyor. Hayvancılık da çok önemli. Zaten ülke nüfusunun büyük bir kısmı toprakla iç içe yaşamakta. Şehirlerde yaşayan nüfusun bile mutlaka kırsalla, kopmayan bir bağı var. Aslında o kadar iyi durumda olabilecek bir ülke ki! Maalesef yüzyıllar boyu kötü yönetilmiş. Topraklarında güçlü krallıklar kurulup yıkılmış, büyük savaşlar olmuş, 19. yüzyılda İngiltere'nin Hindistan merkezli bölge hakimiyeti Myanmar'ı da etkisi altına almış. Emperyalizme karşı duran bir grup insanın önderliğinde, bağımsızlığına kavuşmus Myanmar ama maalesef bu beraberinde huzuru getirememiş. Sonunda iş gelmiş kilitlenmiş askeri yönetimlere. Bugün ise Myanmar, hala askeri rejimle yönetilmekte. Baştaki cuntanın, dünyanın en kapalı totaliter rejimini sürdürdüğünü okuyorsunuz gazetelerde. Kimi gazeteciler bir adım ileri gidip, cuntayı kendi gölgesinden bile korkan bir paranoyağa benzetiyorlar. İnsan hakları ihlalleri, faili meçhul cinayetler, kayıplar, sebepsiz tutuklamalar... Myanmar hakkında duyulan şeyler sadece bunlar. Hele bu son felaket, gözlerin iyice bu ülkeye çevrilmesine neden oldu. Cunta beceriksizlikle suçlandı. Halkına yardım götürmekte geciktiği yazılıp çizilirken, dışarıdan gelen yardımların da kabul edilmediği, cuntanın bu işe de taş koyduğu söylenip duruldu. Hatta askerlerin fakir halka yardım edeceklerine, yüksek rütbeli subayların evlerinin önünü süpürmekle meşgul oldukları yazıldı. Bunlarda şüphesiz gerçek payı vardır ama benim hala birtakım şüphelerim var.

Ben artık dünyanın büyük medyasında yazılıp çizilenlerin doğruluğundan şüphe ediyorum. Bu büyük medyanın hakim güçler tarafından istenildiği şekilde kullanıldığını düşünüyorum. Dünya kamuoyu üzerinde istenilen hava yaratılabilsin diye, herşeyin ve her haberin istenildiği gibi yontulduğunu düşünüyorum. Demiyorum ki cunta sütten çıkmış ak kaşık! Tabii ki totaliter bütün rejimler, son derece sevimsiz ve insanlık dışıdır ama bu okunanlar da gerçek mi???Şimdiiiii...Myanmar'ın tarihine bakıldığında görülen bir gerçek var: Ülke devrin büyük güçleri tarafından sürekli bölünüp yönetilmek istenmiş. Myanmar gerçek bir etnik grup, dil ve renkler mozayiği...İşte yüzyıllar boyunca bu farklılıklar öne sürülüp, pompalanarak Myanmar'ın birliği yok edilmeye çalışılmış...Amaç bölmek, zayıflatmak ve ardından da ülkenin bütün toprak zenginliklerini rahat rahat sömürmek. Maalesef bu gerçek!!!!! Emperyalizmin acımasız pençeleri, bir ülkenin böğrüne saplandığında, dirlik ve düzen kalmaz orada. İşte Myanmar'ın da başına gelenler bunlardır... Cuntanın varlığı, ülkenin içine kapalılığı, ABD başta olmak üzere batılı yabancılara güvenememeleri... Bunlar sebepsiz yere oluşmuş refleksler değil! İpin ucu kaçmış, katılıyorum ama ateş olmayan yerden de duman çıkmaz!

Bütün bu felaketlerin içinde, yaşama savaşı veren yüzbinlerce insan için dua ediyorum. Bir an evvel bu yaraların kapanmasını ve yaşamın olabildiğince çabuk normale dönmesini diliyorum. Cuntanın bu felaketten bir ders çıkarmasını istiyorum: Dünyada yapayalnız kalmak iyi birşey değildir. Felaketlerde elinizi tutacak dostlarınız olmalı. Sadece kişisel boyutta değil, ülkesel boyutta da geçerlidir bu kural. Veeee herşey çabucak düzelsin istiyorum ki Aralık ayı geldiğinde yine bu çok sevdiğim ülkeye gidebileyim. Bagan'da İrrawady nehri üzerinde güneş batarken, oturup o renkleri içime çekebileyim. Yangon'da Strand Hotel'e gidip, koloniyal barında içki içebileyim, Shwedagon'da ilahilere eşlik edip, Mandalay'da kukla tiyatrolarını seyredebileyim. İnle'de gölün ortasında kazıklar üstünde kurulu otelimizde sabah uyanıp, balkonumun altından geçen İnta balıkçılarını selamlayabileyim.

Canım Myanmar! Dayan güzel ülke!

Shwedagon




Shwedagon






Myanmar’ın kalbinin attığı bu muhteşem yeri anlatmak için, dağarcığımdaki kelimeler yeterli olacak mı bilemiyorum. Aslında böyle bir şeye kalkışmamam belki daha doğru olur ama yine de, tüm iyi niyetimle deneyeceğim. Shwedagon’u biraz olsun anlatabilmem için sizin de bana yardımcı olanız gerekiyor. Bunun için önce içinde bulunduğunuz ortamdan koparmaya çalışın tüm duyularınızı. Gri suratlı binaları görmeyin, kulaklarınızı tırmalayan gürültüleri duymayın, genzinizi yakan is ve dumanı çekmeyin içinize. Bütün bunların yerine tütsü kokularıyla yüklü bir esinti çarpsın yüzünüze. Çıkarın ayakkabılarınızı bir köşecikte, sıyırın çoraplarınızı da yorgun ayaklarınızdan. Serin mermeri hissedin alev alev yanan tabanlarınızda. Tıpkı çocukluğunuzda yaptığınız gibi yalınayak kalın. Kurtulun üzerinizdeki tüm yüklerden ve başlayın saat istikametinde yürümeye. Ama ağır ağır, hiç acele etmeden, her görüntüyü hafızanıza kaydederek.
Bakın biraz ileride solda bordo giysisine bürünmüş bir rahip duaya dalmış. Etrafındaki her şeyle ilişkisini kesmiş, sadece dudağında biteviye bir mırıltı. Yaklaşın ona, dokunun eteğinin kıvrımına, sandal ağacından yapılmış tespihinin püskülüne... Sadece dudakları oynayan bir heykelmiş gibi dursa da, o gerçek!
Az ötesinde, buruş buruş suratı ve kupkuru yanaklarıyla yaşlı bir kadın, yaşadığı zorlu yılların ağırlığıyla bükülmüş yorgun bedenini dimdik tutmaya çalışarak, cılız bacaklarını altına kıvırmış oturuyor. Bir an, sanki ilahi bir dokunuş ona güç vermişcesine kıpırdayıp dizlerinin üstünde doğruluyor, duasına devam ederken ellerini sanki şifa ve gençlik istermiş gibi küçük Buda heykellerine sürüyor.
Hafif bir esinti, yüzünüze dört bir yanda yakılmış tütsülerin kokularını savuruyor. Çekiyorsunuz içinize bu tatlı, keskin, mayhoş karışımlı dumanlı kokuyu. Başınız dönüyor hafifçe. Bugüne kadar tattığınız tüm kokulardan farklı olan bu kokuyu tanımlayamıyorsunuz. Bu koku, her yerin bir kokusu var ya, artık Shwedagon’un kokusu oluyor sizin için.
Shwedagon’un bir de rengi olmalı diye düşünüyorsunuz. Aslında çevrenizde görüp de bir türlü tanımlayamadığınız bir renk cümbüşü, yine o tanımlayamadığınız kokularla birlikte, zaten içinize dolmakta. Farkındasınız...Bütün bu renklerin içinden sadece birini seçmek öylesine zor ki! Shwedagon’un tek bir rengi olamaz diye düşünüyorsunuz. Aralarından bazılari öne çıkmaya başlıyor. Mesela bilge rahiplerin giydikleri bordo kıyafet! Çok güzel, çok sade, çok gösterişten ve zenginlikten uzak... Dünya nimetleri geçicidir; gösteriş mutsuzluğu gizleme çabasıdır; gerçek zenginlik insanın içindedir; kalbini gör, dinle ve ruhunu serbest bırak... O renk size bunları fısıldıyor ve siz ancak şimdi bunları anlayabiliyorsunuz. Öyleyse Shwedagon’un renklerinden biri bordo olmalı diyorsunuz.
Ardından gözlerinizi kaldırıyorsunuz yukarılara. Pagoda’yı seyrediyorsunuz doya doya. Seyrederken gözlerinizi kısmak zorunda kalıyorsunuz. Zira, tüm gövdesi altın kaplı bu muhteşem dev, parlaklığıyla gözlerinizi kamaştırıyor. Gözleriniz sulanıyor. Öylesine güzel, öylesine büyük ve öylesine parlak ki... Sanki güneşi içine çekmiş de, onun ışığıyla parlıyor gibi...Öyleyse, Shwedagon’un bir rengi de altın olsun diyorsunuz.
Bu kokular ve renklerle sarhoş olmuş bir halde gezintinize devam ederken, kulağınıza hafif bir melodi çalınıyor. Bir kadın korosu şarkı söylüyor. Hayır, şarkı değil, bir ilahi bu! Tapınağın hemen her yerine yerleştirilmiş hoparlörlerden yükselen bu güzel seslerin sahiplerini görebilmek için çevrenize bakınıyorsunuz. Göremiyorsunuz... Sanki gerçekten orada değillermiş gibi...Yürümeyi sürdürüyorsunuz. Bu arayış içindeyken, bir anda bir grup rahibeyle karşılaşıyorsunuz. Kıyafetlerinin şeker pembesi tonu, diğer renklerle birlikte kazınıyor beyninize. O kadar güzeller, o kadar naifler ki... Tevazu ve sadelik için güzelim saçlarını ve kaşlarını kazıtmışlar. Fakat , içinize işleyen ilahiyi okuyan seslerin sahipleri, bu şeker pembesi rahibeler de değil... Birkaç ufak adım daha atıyorsunuz ve nihayet karşınıza çıkıyorlar. Zarif yerel giysilerine bürünmüş bir grup kadın, ellerinde ve saçlarında çiçeklerle, tapınağın bir köşesinde topluca yere oturmuş, etraflarına tütsüler yakmış, gözleri kapalı ilahiler okuyorlar. Sesleri adeta gökyüzüne kanat çırpıyor, içinize doluyor. Kimbilir hangi şehirden gelmişler, kimbilir ne kadar zamandır yoldalar, kimbilir neler adıyorlar sevdikleri için? Ne kadar yorgunlar kimbilir? Ama menzile varmış olmanın mutluluğu, üzüm buğusu gibi tütüyor üzerlerinde...
Günbatımına az bir zaman var ama tapınak, ülkenin her yerinden gelen insanlarla dopdolu. Bunların arasında gözünüze bir aile çarpıyor. Genç bir çift, düşe kalka ilk adımlarını atan bebeklerini seyrediyor neşeyle. Bebecik çevresinde uçuşan güvercinleri kovalarken sevinç çığlıkları atıyor ve onun bu mutluluk dolu sesi, okunan ağırbaşlı ilahilere karışıyor. Bütün bunlara, pagodanın tepesinde rüzgarla dalgalanan binlerce minik çanin sesleri de eklenince, ortaya eşi bulunmaz bir senfoni çıkıyor. Ve işte bu senfoni, sizin için artık Shwedagon’un sesi oluyor.
Güneş, kıpkırmızı bir top halinde ufka yaklaşıyor. Yangon’un üzerini hafif bir sis bulutu kaplamış. Bu bulutu gökyüzüne doğru delip geçen irili ufaklı birçok altın başlı pagoda görüyorsunuz. Yine de içlerinde en güzeli ve en görkemlisi Swedagon! Her Burmalı’nın yüreğinde buranın ayrı bir yeri var çünkü Shwedagon sadece dua edilen veya tapınılan bir yer değil. Shwedagon, Burma’nın, İngiliz sömürge yönetimine karşı verdiği savaşta, milli kahraman General Aung San’ın direnişi başlattığı yer. Onun sevgili kızı, Noel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi’nin, ülkeyi demir yumrukla yöneten cunta liderlerinin her türlü engellemelerine rağmen, hakla seslenerek, yüreklerine umut tohumlarını serptiği yer. Bir sembol yani...
Güneş yavaşça batıyor ve esinti biraz daha kuvvetleniyor, ilahiler kesiliyor ama binlerce küçük çanın ve zilin sesi hala kulaklarınızda... Yorgunluğunuz baskın çıkıyor ve bir köşeciğe çöküp oturuyor, başınızı da, her tarafı baklava şeklinde minik aynalarla kaplanmış bir sütuna dayıyorsunuz. Kokular, renkler, sesler şimdi kalbinize yerleşiyorlar. Burayı ömrünüzce asla unutamayacağınızı hissediyorsunuz.
Gökyüzü ağır ağır lacivert giysisine bürünürken, pagodanın ışıklarını yakıyorlar. Gecenin karanlığıyla tam bir tezat oluşturarak parlayan altın kaplı gövde, daha da devleşiyor gözlerinizin önünde ve sanki güneş batmamış da, karanlığın içinden, başka bir biçimde yeniden doğmuş gibi hissediyorsunuz. Tam bu sırada gökyüzü, pagodanın tepesindeki kafeslerden salıverilen binlerce saka kuşuyla doluveriyor. Düzenli uçuş ritimleriyle, pagodanın altın başının çevresinde dönüp duran bir kara bulut gibiler. Ötüşleri ve kanat çırpışları o kadar neşeli ki, az önce yüreğinizi dolduran senfoniye bir bölüm daha ekleniveriyor hemen.
Ülkenin dört bir yanından gelmiş hacıları ve geceyi orada dualarla geçirecek rahipleri tapınakta bırakarak, Yangon’un yetersiz aydınlatılmış caddelerine dönüyorsunuz. Dudağınızda ilahiden bir nakarat, elinizde minik bir çiçek ama kalbinizden bir parça eksik! Dönüp arkanıza bakıyorsunuz ve o eksik parçayı görüyorsunuz. Kanatlanıp sakaların arasına karışmış, pagodanın çevresinde uçuyor.
Yapabileceğiniz bir şey yok! Çaresiz onu orada bırakıyorsunuz...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...