Peru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Peru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Peru&Bolivya Dönüşü / 2010


Bir Nisan klasiği daha bitti! Peru&Bolivya'dan döndüm dün gece. Aklım, ruhum ve yüreğim, bir kuşun kanadında, Titicaca'ın kıyısında kaldı yine...Ne yapsam bu hissi altedemiyorum. Hep bir yetmemişlik hissi, hep bir geri dönme arzusu...Offf! Benim MUTLAKA birkaç günü GÜNEŞ ADASI'nda geçirmem lazım. Orada güneşi batırmam, gece uyumam ve gölün kıyısında sabah güneşi karşılamam lazım. Andların en güzel zirveleri CORDİLLERA REAL'in karlı tepelerine vuran altın renkli ışığı içime doldurmam lazım. Kıyıda oturup susmam ve içimi dinlemem lazım. Ama kimse olmamalı yamacımda. Bir, hadi bilemedin en fazla iki kişi olmalı el mesafemde. Onlar da benimle susmayı bilmeliler orada, o kıyıda... Arınmalıyım o berrak sulara vuran dağların gölgesinde... Ancak ondan sonra yeniden yollara vurmalıyım kendimi, uzaklara -ama- kendime doğru... Bunu bir gün yapacağım; ne zaman bilemiyorum ama yapacağım...
Klasik soruların cevapları:
  • Her şey çok çok güzel geçti.
  • Evet, grup müthiş kafa dengiydi. Benimle birlikte 31 kişilik büyük bir kafileydik ve herkes birbirinden renkliydi ve/ama aramızdaki uyum, yabana atılacak cinsten değildi doğrusu. karşılıklı sevgi-saygı-anlayış-destek, tur boyunca hayatlarımızı kolaylaştırdı.
  • Evet, iki ülkeyi de özlemişim.
  • Lima müthiş bir değişim geçiriyor. Geçen sene hala inşaat halinde olan okyanus kıyısı parkları bitmiş, yeşermiş bile...Bayıldım:)) Gün geçtikçe daha da fazla seviyorum Lima'yı. Son derece renkli bir kültürü var. Kızılderili, İspanyol, Çinli, Afrikalı ve Japon karması/kırması bir şehrin başka türlüolması mümkün mü ki zaten?
  • Lima Art Museum ya da Museo De Arte Lima "MALİ" restorasyondan sonra açılmış. Üç sergi vardı. Üst katlardaki daimi sergiler ise, seneye açılacak. Bina şahane olmuş...Koloniyal bir bina, yüksek iki katlı, ortası avlulu...Parkeleri koyu ahşap, bina beyaz...Avlu siyah-beyaz karolar... Modern ve etkili bir tarz yakalamışlar...Yolunuz düşerse haberiniz olsun:)) Kahvesi de hiç fena değildi...Oradaki fotoğraf sergisinde öğrendim: Uluslararası İKONCAN'ların olağanüstü fotoğraflarını çeken Mario Testino Peru'luymuş! Benimkisi de ne cehalet!
  • İki sene önceki depremde, neredeyse yerle bir olan PARACAS'ta artık birbirinden şık oteller var. En güzeli bizimkiydi: DOUBLE TREE HİLTON PARACAS... Hem son derece şık, hem yalın, hem de doğal malzemeler kullanılarak dekore edilmiş...Kocaman çakıllarla doldurulmuş süs havuzları, kalın bambulardan yapılmış trabzanlar, ince sazlarla döşenmiş saçak altları. Kumsala atılmış bembeyaz şezlonglar. Gri-beyaz-kahve tonlarının ortasında patlayan bir mavi-yeşil havuz...Tek kelimeyle baştan çıkarıcı....Birkaç gün daha kalabilirdim açıkçası...
  • Bir de Valle Sagrado Urubamba'da ARANWA!!! Eski bir HACİENDA, yani koloniyal çiftlik evi... Müthiş bir projeyle otele dönüştürülmüş. Tam ortasında bir eski kilise, bembeyaz ve gece ışıl ışıl...Etrafını suni bir göletle çevrelemişler. Tepede yıldızlar, sularda kilisenin aksi... Daha fazla söze gerek var mı ki?
  • Machu Picchu'ya giden tren yolu, hızlıca onarılmaya çalışılmış. Bu Perulular gerçekten de çalışkan insanlar. Hep birlikte, el ele vermişler ve imkansızı başarmışlar. Bir geçici tren istasyonu yapmışlar hemen. Biz trendeyken, heyelandan dolayı Urubamba'ya uçan rayları ve köklerinden sökülmüş dev ağaçları gördük. Hatta tren yolunu hala onarıyorlardı ve bazı bölümleri oldukça tehlikeli gibiydi. Biz geçerken rayların üzerindeki taşları kenara çakiyordu bazı görevliler. Aslında Avrupa'da falan olsa, belki de bu hattı açmazlardı bile... Ama Peru'nun turizm gelirlerine çok ihtiyacı var ve eğer Machu Picchu olmazsa turizm çöker. Neyse, artık olmuş bitmiş... İnşallah sezonun bundan sonraki bölümlerinde toparlanırlar.

Özlemişim doğrusu. İyi geldi:)) Bir de tabii işin güzel yanı, harika dostlar edindim bu seyahatte. Birbirinin dilinden anlayanların bir araya gelmesi ne iyi, değil mi???

Machu Picchu Notları


Bugün Machu Picchu bizi çok iyi ağırladı. Uzun zamandır yaptığım en güzel Machu Picchu gezisi oldu dersem hiç de abartmış sayılmam.

Sabah trenle Aguas Calientes istasyonuna iner inmez, peronda, burada kalacağımız otelin personeliyle buluştuk. El çantalarımızı onlara verdik ve ardından da hemen bizi esrarengiz İnka şehrine çıkaracak olan otobüse atladık. Niyetimiz kalabalık ve sıcak bastırmadan gezimizi yapıp, Machu Picchu' nun tadını çıkarmaktı. Otobüsümüz kıvrıla kıvrıla yükselen bir toprak yoldan olağanüstü manzaralar eşliğinde bizi yukarıya çıkardı. Kontrol kapısında bilet dağıtımı işi de bitince, sıra geldi gezinin kendisine...

Bacaklarımıza ve nefesimize kuvvet diyerek başladık yavaş yavaş tırmanmaya. Oflaya puflaya, dura kalka, "Daha gelmedik mi İlknur Hanım?" sorularına "Az kaldı, şurayı dönünce geldik" yalanları uydura uydura tırmanışımızı tamamladık. Geldiğimiz noktadaki manzara öylesine harikaydı ki, herkes tırmanışın her adımına değdiği konusunda hemfikir oldu. Gerçekten de ulaştığımız nokta, o kitaplarda ve kartpostallarda gördüğümüz klasik Machu Picchu fotoğraflarının çekildiği yerdi. Yani "Olmazsa Olmaz" noktalardan biri! Üstelik bugün hava öylesine güzeldi ki, bulutlar sadece zirveleri kaplamış ama pırıl pırıl parlayan güneşimizi engellememişlerdi. Ben ki fotoğraf çekmeyi sevmem, elimde iyi bir makina olmadığı için hayıflanmadım değil...

Machu Picchu' nun her köşesini kapsayan gezimiz tam 3,5 saat sürdü ve sonlara doğru yorgunluk bastırsa bile, kimse gık bile demedi. Saat 12.30da turumuz bittiğinde, hepimiz kurtlar gibi acıkmış, susamış, terlemiş, yorulmuş ama çok mutluyduk...Kendimizi şımartmak ve ödüllendirmek için hemen Machu Picchu Sanctuary Lodge' un zengin açık büfesine daldık.

Öğleden sonra ise kimimiz yeniden şehre döndü, kimimiz Aguas Calientes' teki otelimize gidip, dinlenmeye çekildi, kimimiz de Machu Picchu' dan aşağı yürüdü. Ben ne mi yaptım??? Tabii ki, buraya her gelişte yaptığım için artık klasikleşen bir rutinimi: Herkes gidip de yukarıda yalnız kalınca, manzaraya hakim bir köşede otların üstüne yayılıp, Beethoven 7. Senfoni' yi dinledim. Özellikle 2. bölümü, buraya çok uyuyor:))

Şimdi biraz Machu Pichu notları vereyim sizlere:


  • Sabah Machu Picchu' ya ne kadar erken girerseniz o kadar iyi. Özellikle günübirlik gezenler gelmeden sabahın erken saatlerinde kalıntılar arasında dolaşmak, dünyanın en büyük keyiflerinden biri.

  • DİKKAT! Biletleri girişte alamazsınız. Aguas Calientes kasabasının merkezindeki Tourist İnformation bürosundan almanız gerekiyor. Çalışma saatleri ise 05.00-22.00.

  • Gezerken yanınızda mutlaka şapka, güneş kremi, rüzgarlık ve su olsun. Güneş çıktığında çok yakıcı oluyor, hava bulutlanıp bir de üstüne rüzgar çıkarsa bu sefer de üşütüyor. Üstelik yağmur ormanlarının da başlangıcı olduğu için, kısa süreli sağanaklar da işin sürprizi. Ama ardından hemen güneş açtığı için gökkuşakları Machu Picchu' nun neredeyse bir parçası gibiler.

  • Ayakkabılarınızın topuksuz ve kapalı yürüyüşe uygun ayakkabılar olması gerektiğini bilmem söylememe gerek var mı?

  • Uzun ve kısa olmak üzere iki gezi rotası var. Bence o kadar yol gitmişken uzun tur yapın çünkü göreceğiniz manzaralar gerçekten buna değecektir.

  • Acıkırsanız, girişte güzel bir açık hava kafeteryası var. Tazecik sandöviçler, pastalar, meyve suları ve başka içecekler satılıyor. Daha zengin bir şeyler isterseniz ise, Machu Picchu Sanctuary Lodge' un işlettiği öğle yemeği büfesi var. Fakat bunun da tek sıkıntısı, bütün turist gruplarının orada yemek alıyor olması. Hem kalabalık hem de çok gürültülü oluyor. Biz de grup olduğumuz için orada yemek aldık. Büfe inanılmaz güzeldi ve herkes bayıldı ama eğer yalnız geziyorsanız size önerim, hemen yandaki otelin içindeki çok daha sakin olan alacart restorandır. Ya da en azından kahvenizi orada için...Cappuccino' su hiç de fena değildi. Üstelik barda iki de bilgisayar var, internete girebilirsiniz.

  • Eğer şansınız ve bütçeniz varsa, Machu Picchu Sanctuary Lodge' da kalın. Şansınız varsa derken oda bulma anlamında söylüyorum. Otel Orient Express tarafından işletilmeye başladığından beri neredeyse her mevsim dolu. Yer bulmak gerçekten çok zor. Bütçeniz varsa derken de otelin pek de ucuz olmadığını söylediğimi tahmin edebilirsiniz ama eğer ben yalnız gelsem ne yapar ne eder, bir geceyi orada geçirip, sabah kimsecikler yokken Machu Picchu' ya girerdim. Sabah sisi daha henüz kalkmamışken, kalıntılar arasında yürümek insanı bambaşka bir dünyaya ve zamana götürüyor.
  • Aguas Calientes' te kalacaksanız, o zaman da SUMAQ HOTEL tartışmasız en iyi seçenek. Yepyeni ve pırıl pırıl... Nehir manzaralı oda isteyin mutlaka. Bir başka süper seçenek ise Machu Picchu Pueblo. Onun da harika bir bahçesi var. En azından bir kahve içmeye uğrayın mutlaka.

Size beylik tarih bilgileri yazmadım zira istediğiniz her türlü bilgiye kolaylıkla internette ulaşabilirsiniz. Yarın trenle yeniden Ollanta üzerinden Cusco'ya dönüyoruz. gezimizin temposu elverdikçe, yeni notları ekleyeceğim.

Machu Picchu Treni Notları


Uyandırma çaldığında henüz hava kapkaranlıktı. Günün ilk ışıklarıyla yollara düşüp, Ollanta tren istasyonuna ulaştık. Trenlerde sebebini tam anlayamadığım bir karışıklık olmuş ve bundan dolayı hemen hemen bütün tren saatleri birbirine girmiş. Allahtan biz ilk trenle gidenlerdeniz de fazla etkilenmedik.
Bu satırları yazarken Ollanta’dan saat 06.40da hareket eden trenin içindeyim. Trenimiz dağlarin arasından, çılgın gibi akan Vilcanota(Urubamba) nehrinin yatağını izleyerek Aguas Calientes istasyonuna doğru yola devam ediyor. Fonda güzel bir müzik var. Az önce özenli bir kahvaltı servisi yapıldı. Sıcak içeceklerle birlikte...Helal olsun diyor insan...Kahvaltı kutusunun üzerine yapıştırılmış minik taze çiçekler herkesin takdirini kazandı. Uygarlık detaylarda gizlidir bence de.. Derin bir vadinin tabanındayız ve dağlar etrafımızı tamamen sarmış durumda. Bulutlar resmen vadiye inmiş durumda ve manzaralar inanılmaz. Herşeyin en tepesinde zirveleri karla kaplı And Dağları. Bulutlar gerçekten ağaçların arasında kadar sızmış ve biz de bu bulutları yara yara gidiyoruz. Trenimizin tavanının yarısı camla kaplı olduğu için, dağların zirvelerini, bulutları ve kayalık vadi yamaçlarını rahatlıkla seyredebiliyoruz. Herkesin keyfi yerinde.
İşte size bazı notlar:
Machu Picchu’ ya gitmenin en güzel yolu işte bu tren. Rahat ve manzarası bol. İsteyen Cusco’ dan da binebilir trene ama turist grupları genellikle Ollanta’ dan biniyorlar ve oradan Machu Picchu Aguas Calientes istasyonuna bir buçuk saat sürüyor yolculuk.
Trende sabah saatlerinde kahvaltı veriliyor: İçinde iki adet sandöviç, bir küçük tartölet ve yanında servis edilen çay/kahve/koka çayı ya da başka soğuk içecek. Nasıl iyi geliyorrrr....
· Vakti olup da formda olanlar meşhur İnka Yolu’ nu yürüyebilirler. Ollanta‘ dan yola çıkıp, yolun başında kontrol noktasından geçtikten sonra üç gece dört gün süren macera gerçekten unutulmaz ama çok iyi organize olmak gerekiyor. Bu organizasyonunuzu iyi olduğundan emin olduğunuz bir yerel acentaya bırakmak en iyisi yoksa yol boyu aç, susuz ve çadırsız kalma ihtimali var. Bir de gerçekten formda olduğunuzdan emin olun zira yokuşlar gözlerinizden yaş getiriyor...Yükseklik de cabası!
· Trende satış da var: Sabah trenlerinde kitap, DVD, tişört, şapka ve hatta fotoğrafçı yeleği satılıyor ama esas şamata öğleden sonraki dönüş trenlerinde yaşanıyor zira trenin hostesleri önce bir defile yapıyorlar ve sonra da alpaka ve lama yününden yapılmış kazakları, pançoları ve ceketleri satıyorlar. Defile kısmının ne kadar eğlenceli olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Millet gülmekten kriz geçiriyor... Bizimkilerin bundan haberi yok henüz. Söylemeyeceğim ki sürpriz bozulmasın!
· Trene büyük valizler alınmadığı için, küçük bir sırt çantası ve bir el çantasına sığmak zorundasınız. Zaten genellikle tek bir gece kalındığı için bu herhangi bir sorun yaratmıyor.
Bunlar şimdilik trenden yazdığım notlar. Macchu Picchu notlarını ise daha sonra eklerim. Yaklaşık yarım saat sonra Aguas Calientes istasyonuna varmış olacağız. Bitki örtüsü değişti ve ağaçlar daha yeşil, daha büyük yapraklı hale dönüştü. Amazon havzası buradan başlıyor yavaş yavaş. Umarım hava şimdiki gibi parlak ve ılık olur. O zaman işte doyum olmaz Machu Picchu’ ya...

Lima Notlari

Dünyanın en güzel şehri olmadığı kesin ama yine de benim için özel bir çekiciliği var bu kentin. Okyanusa kavuşan çorak bir çöl kıyısında 1535 yılında kurulmuş Lima. Genç bir kent... İklimi bir garip. Çöl desek tam çöl değil, ılıman Pasifik iklimi desek, bunu için de fazla çöl! Bodur, küçük yapraklı tipik çöl bitkileri, akasyalar ve dev kaktüslerle tezat oluşturan zeytin ağaçlarıyla palmiyeler iklimin karmaşıklığı hakkında ilk kanıtları seriyorlar göz önüne.
Lima her geldiğimde sanki biraz daha büyüyor. Belki de benim hayal gücüm biraz fazla işliyor ama açıkçası sanmıyorum. 28 milyonluk Peru'nun yaklaşık 8 milyonu burada yaşıyor. Dünyanın gelişmekte olan ülkelerinin başkentlerinde yaşanan klasik sorunlar, tabii ki burada da eksik değil. Trafik, hava kirliliği, altyapı eksikliği, yetersiz toplu taşıma, işsizlik...Ama bütün bunları okyanusa nazır bir parkta gezip, Pasifik okyanusunun dalgalarıyla oynaşan sörfçüleri seyrederken unutuveriyorsunuz.
İşte bugünden notlar:
  • Sabah ve akşamüstü saatlerinde hava oldukça serin. Sabahın erken saatlerinde sis var. Öğlene doğru açıyor hava ve ısınıyor.
  • Ağaçlar çiçek dolu! Tam mevsimi! Renkler inanılmaz! Turuncu, pembe, beyaz ve hatta mor renkli çiçekler şehrin bütün ağaçlarını gelin gibi süslemiş.
  • En son yağmur geçen sene üç dört damla olarak bir bulut geçişi sırasında görülmüş. O derece kurak!
  • En son gerçek yağmuru ise anne babalar çocuklarına adeta uzak bir efsaneymiş gibi anlatıyorlar. Üstelik tarih vererek: 15 Ocak 1970!!!
  • Eski Lima'nın tipik ahşap, kapalı balkonları restore ediliyorlar. Bu kapalı balkonlar bizim Türk evlerinin cumbalarına benziyor. İspanyollar Avrupa'nın barok ve neoklasiğiyle, Endülüs'te Toledo'da gördüğümüz bu cumbaları da getirmişler beraberlerinde. Üstelik bu büyük ölçekli restorasyon projesinin bir de sloganı var: Bir balkon da sen evlat edin! Bağış yapıyorsunuz ve bir balkonu evlat edinmiş oluyorsunuz. Fikir güzel, eski kente canlılık getirmiş.
  • Kentin parkları ve bahçeleri gün geçtikçe çoğalıyor. Belediye çalışıyor yani:))) San İsidro ve Miraflores ilçelerindeki hemen hemen tüm kavşaklarda, akşam saatlerinde ışıklandırılan küçük ama sevimli parklar oluşturulmuş. Bu yeni! Genç aşıkların bu parklarda elele gezerlerken, etraflarından homurtuyla akan trafiği hiç farketmediklerini hissediyorsunuz.

Evet ilk gün notları böyle şimdilik. Yarın istikamet CUSCO, İnkalar'ın kutsal başkenti! Orada daha serin bir hava bekliyor bizleri. Okyanus kıyısındaki çölden, And Dağları'nın yeşil eteklerine geçiyoruz sabah uçağıyla. Oradan da en kısa zamanda yazarım...

Şimdilik hoşçakalın...

Güzel bir gün...


Son Peru ekibinden bir kaç kişi, tamamen plansız ve programsız bir şekilde bir araya geldik. Hava da çok güzeldi ve oturup caddede kahve içtik. Konuştuk, güldük, güldük ve sürekli güldük... Ne kadar güzeldi!

Aklıma şu düşünceler geldi onlarla birlikteyken: Seyahat etmek, kısa süre içinde son derece yoğun bir biçimde hayatı paylaşmak, yeni keşifleri beraber yapmak, 10 gün aynı otobüsün içinde aynı havayı solumak, kimi zaman aynı tabaktan yemek, bir meyveyi bölüşmek, aynı yere aynı anda bakmak ve aynı şeyleri görmek, aynı yolu beraber gitmek yani "yoldaş" olmak...Bunlar az buz şeyler değil...Sonunda da kimi zaman, tıpkı bizim Peru ekibimizle olduğu gibi, bitmemesini gönülden dilediğiniz dostluklar kuruluyor. Yol bitip de rutin hayata geri dönüşte bile, o insanlarla aynı noktada durduğunuzu görünce, o zaman anlıyorsunuz ki, gerçekten özel bir şey yakalanmış! Bugün ben bunu gördüm. Çok mutlu oldum. Bu tatlı insanlarla en kısa zamanda yeniden uzuuuuun bir yola gitmeyi çok ama çok isterim.

Aynı şeye bakıp da göremeyen, aynı yolu kalabalıkla yürüyüp yine de kendini yalnız hisseden insanların dünyasında biz harika şeyler bulduk birbirimizde... Öyleyse...Yaşasın seyahat, yaşasın YOL!!!

Cusco'da Bir Gezgin


Uçsuz bucaksız kupkuru çöllerin tam bittiği yerde sonsuzluğa uzanan Pasifik Okyanusu, göğe yükselen dev bir duvar gibi And Dağları, balta girmeyen ama maalesef buldozerlerin her gün girdiği Amazon Ormanları, görebileceğiniz en mavi göller ve en türkuaz gökyüzü... Üstüne biraz Machu Picchu gizemi, biraz Titicaca şaşkınlığı, biraz Nasca çılgınlığı, azıcık da Lima modernzimi... Peru!
Güney Amerika kıtasının bu her bir köşesi ayrı güzellikte ve özellikteki ülkesine yolum ilk düştüğünde, neyle karşılaşacağımı kitaplardan az çok okumuştum. Sırtımda çantam, cebimde oldukça sınırlı hesaplanmış bir bütçe ile neyi ne kadar yapabileceğimden pek de emin olamamıştım ilk indiğimde Lima’ya ama ilerleyen günler, bu ülkede iyi bir planlamayla, az bir bütçeyle de seyahat edilebileceğini göstermişti bana. Lima’da fazla oyalanmadan, hazır cebimde henüz param da varken, doğruca Cusco’ya uçmuştum. Önceliğim, en kısa zamanda İnka Uygarlığı’nın merkezi bu renkli şehirden kalkıp, tepenin eteklerinde zigzaglarla yükselen o acayip trene atlayarak, efsanevi Machu Picchu’ ya gitmekti.
Cusco’ya indiğimde işler değişmişti, zira deniz seviyesinden bir anda 3500 metreye çıkınca, her türlü antremanlı halime rağmen, kalbim attığım her adımda kendini bana hatırlatmış, bedenim bu irtifanın etkilerine alışabilmek için yarım günlük bir dinlenmeyi şiddetle talep etmeye başlamıştı. Kitaplarda okuduğum yükseklik etkisi buydu demek... Ben de bedenimin sesine kulak vemiş, yaklaşık 15 kiloluk sırt çantamı havaalanındaki taşıyıcılardan birine vererek, ilk bulduğum taksiye atlayıp , merkezdeki Plaza De Armas’ a varmıştım. Bu hareketli meydandaki kafelerden birine oturup, rehber kitabımı açmış, nerede kalacağımı planlamaya başlamıştım. Param kısıtlı olduğu için kalacağım yer fazla pahalı olmamalıydı, gecesi en fazla 15 dolar olmalıydı kahvaltı dahil...Sonunda, kafenin sahibinin de önerilerine uyarak, meydana iki sokak mesafedeki, küçük bir pansiyonda karar kılmıştım. Gecesi 18 dolara geliyordu ama penceremden gördüğüm manzara buna değerdi kesinlikle... Şehrin çatılarının üstünden göz alabildiğine uzanan karlı And Dağları ve hayatımda görmediğim parlaklıktaki mavi gökyüzü...
Pansiyonun sahibi Maria Dolores, Quechua asıllı, 30’lu yaşların ikinci yarısında, Katolik Hristiyan ama özünde hala animist gelenekleri sürdüren muhteşem bir kadındı. Bu pansiyon işi ona yeni devrolmuştu ben gittiğim zaman. Turistlerden pek memnundu, heyecanla koşturuyordu ve hayatında ilk defa bir Türk görüyordu. Hoş, bu başıma ilk defa gelmiyordu zaten. Bana yüksekliğin etkilerini hafifleteceğini söylediği koka çayını içirirken, o günü hafif yürüyüşlerle geçirmemi, kendimi fazla yormamamı öğütlemişti sıkı sıkı... Ben de peki diyerek, küçük yolculuk termosuma biraz daha koka çayı doldurmuş, merkezdeki Katedrali, Compania De Gesus kilisesini ve meşhur Coricancha Güneş Tapınağı’ nı gezmiştim.
Plaza de Armas meydanının bir köşesinde yükselen Katedral, rönesans ve barok tarzının muhteşem bir karışımıydı. İçindeki altın işçiliği ve ahşap oymalar gözlerimi kamaştırmış, Cusco Resim Okulu’nun sanatçıları tarafından yapılmış tablolar, kendimi başka bir coğrafyada hissetmeme neden olmuştu. Aynı meydanın diğer köşesindeki, yapımına Cizvit papazları tarafından 1576’da başlanmış Compania De Gesus Kilisesi, hem içindeki altın kaplı sunağı hem de cephesindeki olağanüstü taş işlemeleriyle başımı döndürmüştü. Koloniyal Barok tarzının Amerika kıtasındaki en iyi örneği olarak kabul edildiğini okumuştum kitaplardan.
Kiliseler çok görkemliydi ama beni en çok Coricancha Güneş Tapınağı etkilemişti. İspanyollar şehri ele geçirdiklerinde, İnkaların Güneş Tanrısı İnti’ye adanmış bu tapınağını da alıp Santo Domingo Kilisesi’ ne dönüştürmüşlerdi. İçeri girer girmez anlamıştım özel bir yerde olduğumu. Kalın, dev taş bloklarından yapılmış duvarlara baktıkça, şaşkınlığım iyice artmış, bu dev blokların nasıl bu kadar milimetrik şekilde birbirlerine bağlandıklarını, hatasız oturduklarını, 3 boyutlu bir yapboz oluşturduklarını anlayamamıştım. Ancak o dakikada henüz ertesi gün tepede, Sacsayhuaman’ da göreceklerimin boyutlarından habersizdim... Güneş Tapınağı’ ndaki bu duvarların eskiden, artık esamesi bile okunmayan altın plakalarla kaplı olduklarını düşünmek dahi, Altın-Güneş ilişkisini iyice anlamama yetmişti. Aklıma dünyanın diğer bölgelerinde tanıdığım başka eski kültler gelmişti... Altın her zaman güneşin rengi olmuştu, altın saçlı insanlar özel sayılmışlardı ve altın yemek, altın içmek kutsal bir ritüel olmuştu her zaman... Sonraki inançlarda bile, altın neredeyse tanrısal bir mana ifade etmişti... Aklıma Avrupa’daki barok kiliselerin altın rengi sunakları gelmişti... Bu altının ve gümüşün duvarlardan sökülüp gemilerle Avrupa kıtasına taşındığını düşünmek, içimi biraz cız ettirdiyse de, tarihe karşı her zaman tarafsız olmam, olayları irdelerken o dönemin şartları içinde değerlendirmem ve hiçbir ulusu tarihte yaptıklarından dolayı yargılamamam gerektiğini kendime hatırlatmıştım. Bütün bu düşünceler kafamda cirit atarken, tapınağın avlusundan ovaya doğru yumuşakça inen yamaçları seyretmiştim. Ortada ovaya yayılan Cusco, etrafında yeşil tepeler, onların da ardında sarp And Dağları... Kiliselerin çanları batan güneşi uğurlarken, içinde bulunduğum eski tapınak gerçekten de olmayı dileyebileceğim en iyi yerdi o an için.
Ben Güneş Tapınağı’ ndan çıkıp Plaza De Armas meydanına doğru yürürken, aydınlatılan kiliselerin ışıkları, meydanı çevreleyen portikoların altındaki kafelerin, restoranların ve dükkanların ışıklarına karışmaya başlamıştı bile. Laciverte dönüşen gökyüzünde parlamaya başlayan yıldızlar ise, bu ışık cümbüşüne uzaktan da olsa katılmaktaydılar. Hava da serinlemişti epeyce... Kendimi küçük bir restorana atmıştım karnım açlıktan guruldayarak... Avokadolu ne varsa istemiştim menüdeki... O kadar hareketin üstüne bir de yemek yiyince, artık gözlerim kapanmaya başlamıştı yorgunluktan ve ertesi günkü gezime tazelenmiş olarak başlayabilmek için erkenden yatmaya karar vermiştim.
Sabah uyanır uyanmaz, pencereye koşmuştum dağları görmek için ve aklıma Kathmandu’ daki ilk sabahım gelmişti. Oraya da ilk kez gittiğimde aynı şeyi yaşamıştım. Acaba dün gördüklerim gerçek miydi, yoksa hayal miydi hepsi? Neyse ki orada Himalayalar burada da And Dağları bana gördüklerimin hayal ürünü olmadığını kanıtlamışlardı. Zaten Cusco’ya indiğim andan beri buraya karşı bir yakınlık hissediyordum derinden. Bu o sabah kafama dank etmişti pencereden dışarı bakarken. Bu kentte yabancılık çekmiyordum çünkü bana ilk aşkım Kathmandu’ yu hatırlatıyordu. Orada da dağlar, bina cephelerinde muhteşem ahşap işçiliği, şehrin her türlü hayhuyuna rağmen olağandışı bir sükunet hissi ve huzur vardı. Cusco Güney Amerika’nın Kathmandu’ suydu artık benim için...Bir anda daha da çok sevmeye başlamıştım bu kenti. Çok daha sonraları, okuduğum bir çok kitapta bu benzetmeye rastlamak benim için hiç de sürpriz olmamıştı.
Sabah ilk olarak Sacsayhuaman’ a gitmiştim. Burası belgesellerde de sıkça gördüğüm çok etkileyici bir tapınak kompleksiydi. İspanyollar geldiği zaman, tepedeki konumu ve güçlü duvarları sebebiyle burayı bir kale zannetmişleri. Oysa ki burası, Güneş Tanrısı Inti’ ye adanmış, senelik İnti Raymi töreninin yapıldığı kutsal mekandı. Nitekim her yıl, 24 Haziran’da, bu festival eski görkemini aratmayacak şekilde, İnkaların torunları tarafından hala kutlanmakta. Senenin o zamanı geldiğinde Cusco’un nüfusu neredeyse iki katına çıkar ve bu gelenler yabancılardan çok, eski geleneklerini yaşatmaya çalışan Perulular'dır. Deniz seviyesinden 3600 metre yükseklikte kurulu tapınağın adı Quechua dilinde , ilk İnka Kralı Mancu Capac’ ı koruduğuna inanılan dağ şahininin adından gelir. Yapımı 14. ve 15. yüzyıllar içinde 70 yıl sürmüş olan bu dev tapınağa halk tarafından “Güneşin Evi” de denirdi. Dünkü tapınakta görmüş olduğum kaya blokları, burada gördüklerimin yanında gerçekten de oyuncak gibi kalmışlardı. Kilometrelerce ötede bulunan taş ocaklarından bunca boyuttaki kayayı, o engebeli arazide buralara taşımış olmanın zorluklarını düşünmek dahi istemiyordum. İnsanoğlu isteyince her şeyi yapabiliyordu gerçekten. Tapınakta turistlerle fotoğraf çektirmeleri için getirilmiş dev Kondor’ lar vardı. Kanat açıklıkları 1,5 metreden fazla olan bu dev kuşlar ülkenin sembolüydü zaten.
Aşağıda Cusco kenti uzanıyordu tüm güzelliğiyle ve dağlar her daim karlı tepeleriyle, “Biz buradayız” diyorlardı. Burada hayal gücüne fazla da gerek yoktu. 100 tonluk taşlar kendileri anlatıyorladı bütün hikayelerini. Dünya üstündeki bütün kutsal mekanlar gibi, burada da insanın iliklerine işleyen bir şeyler vardı. Anadolu’ daki antik tapınakların kalıntıları üstünde oturup da iki dakika nefesimi tuttuğumda, içime doğan o garip duygu, dünyanın bu köşesinde de hissettirmişti kendini. Boşuna kutsal değildi bu mekanlar. Ve daha henüz bunlar ilk günlerimdi, daha önümde Machu Picchu vardı, Titicaca vardı ve Nasca vardı... Kimbilir oralarda neler bekliyordu beni...Cusco’ da gördüklerim ve bu tepede hissettiklerim ileride göreceklerim hakkında daha da heyecanlanmama, hatta sabırsızlığa kapılmama yol açmıştı. Bunun üstüne Cusco civarındaki diğer kalıntıları da gezip şehre döner dönmez Machu Picchu trenine biletimi almıştım. Evet, artık yola çıkmaya hazırdım...

Peru' nun Son Fatihleri


Ocak ayının sonunda Peru' daydım. Yalnız değil tabii ki... Beraberimde 30 süper insan vardı ve geçirdiğimiz günler içinde, nasıl bulunmaz dostluklar kurulduğunu bir bilseniz, sizler de şaşarsınız.


Keşif ve macera duygusuyla yola çıkmış bu ekip, daha ilk dakikalardan başlayarak, birbirine kenetlendi. Başkent Lima, İnkalar' ın eski başkenti Cusco, gizemli Machu Picchu ve dünyanın ulaşıma elverişli en yüksek gölü Titicaca' yı içeren harika bir yolculukla, unutulmaz hatıralar ekledik öncekilere.

Yağışlı mevsim olmasına rağmen, hava şartları her ziyareti rahatlıkla yapmamıza yardım etti. Islanmadık, üşümedik ve büyük keyif aldık.

Peru' ya gitmek isteyen her gezginin kafasını kurcalayan en büyük soru "Yükseklik Hastalığı" dır. Kitapları ya da internet sitelerini açıp okuduğunuzda karşınıza o kadar çok şey çıkıyor ki, insan ister istemez biraz çekiniyor. Bizim ekipte, biraz baş ağrısı ve azıcık nefes darlığı dışında hiç bir sorun yaşanmadı. Yaşanan tek ciddi sağlık sorunu, BENİMKİSİYDİ!!! O da yükseklikten değil, üşütmekten kaynaklandı ama kendimi gruptaki sevgili doktorlarımıza emanet ettim ve yediğim iğneler sayesinde bir gün içinde sapasağlam ayağa kalktım.

Yolculuğumuz çok hareketli, insanın her dakikasını dolduracak şekilde hazırlanmış bir kültür programıydı. Mercek altına alınan konular İnkalar' ın yaşamları, sanatı, kurdukları şehirler ve mabetler, İnka öncesi toplulukların yarattıkları zengin birikim ve Peru' nun olağanüstü coğrafyasıydı.

Yedik, içtik, güldük, söyledik ve yaklaşık 10 günün sonunda, bedenen yorgun ama ruhen hafiflemiş şekilde günlük yaşamlarımıza geri döndük.

En kısa zamanda yeniden bir araya gelmenin planlarını yapan bu güzel topluluğa benden bir selam olsun!

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...