Yaz Geçerken

Bu yaz ayları hızlı mı geçiyor yoksa bana mı öyle geliyor? Bunu özellikle sevgili arkadaşım Tütü ile sık sık konuşuruz. O, bir yaz çocuğu olmasını da etkisiyle, yaz aylarını pek sever. Ben onun kadar düşkün değilimdir yaz aylarına. Hatta sıcakla başım hiç de hoş değildir. Daha da ötesi, laf aramızda, ben aslında kış aylarını severim. Havaların erken kararması bile sorun olmaz benim için, bu durum da hoşuma gider aslında. Güneş ve kumsal kızı hiç olmadım hayatımda. On dakikadan fazla güneşte kalırsam, içime fenalık gelir.  Denizi severim sevmesine de illa içinde olacağım diye bir kaide de yok yani... Su kenarında olmak bana yeter. Dağları da en az deniz kadar severim. Hatta dağ manzarasını deniz manzarasına tercih bile edebilirim. Neyse, konu dağıldı yine... Başta da diyordum ki bu yaz ayları hızlı mı geçiyor ne???
Aslında Tütü çalıştığı zamanlarda şöyle derdi: Zaten yaz dediğin ne ki? Toplasan 10 tane hafta sonu ediyor!!! Neyse ki şu son yıllarda kendini emekli etti de, artık daha uzun bir yaz dönemine kavuştu. Ama haklı gerçekten. Çalışanlar için, hele hele İstanbul'daysan eğer, o hevesle beklediğin yaz aylarından elinde kalan, en kabadayısından 10 adet hafta sonu oluyor!!! Bozdur bozdur harca misali!!! Ben ise, çok yoğun çalıştığım zamanlarda, yaz ayları dendiğinde hep ''Back to Back'' yani arka arkaya attığım turları düşünürdüm. Allahın 50 derece sıcağındaki Efes'ler, öğle güneşindeki Kapadokya'lar, bitmek tükenmek bilmeyen Pamukkale yolları, elektrik parasından tasarruf olsun diye chiller'ları gece kapatıldığında hamama dönen ucuz otel odaları, pilav yoğurt dışında bir şey yeme gafletine düşersen  cırcır olduğun açık büfeler eşlik etti senelerce yaz aylarıma. Tabii her mesleğin cilveleri var, bizimkiler de biraz bunlardı...Amaaaaaaa... Öyle şeyler vardı ki karşılığında, yine de vazgeçemiyordun, ben de vazgeçemedim senelerce... PARA değildi benim için...ASLA olmadı!!! Benim için bazı anlar güzel ve özeldi. Mesela: 

  • Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde üst üste yığılan grupların arasında, omuz omuza müze gezisini kan ter içinde yapıp bitirdikten sonra, müzenin bahçesinde gölgeli bir köşede diğer rehber arkadaşlarla geyik yapmak
  • 700 kilometrelik Kapadokya-Pamukkale hattını bitirip otele gelince, aynı yoldan geçmiş rehberanla bir masada toplaşıp, sohbetleşmek
  • Zelve'deki büyük ceviz ağacının gölgesinde serinlemek
  • Kuzu akşamı rehber odası geyiği
  • Grupların dönüş transferi sonrası hep beraber soluklanma (En iyi grup giden gruptur)
  • Afrodisias DOĞA RESTAURANT...
  • Topkapı Sarayı'nda, Konyalı'da rehber masası
Aklıma bir çırpıda gelen şeyler bunlar... Ben galiba Anadolu turlarına çıkmayı özlemişim biraz:)) Ama dedim ya, benim hayatımda, para amaç olmadı hiç bir zaman. Evet, tabii ki hayatımı sürdürmek için para kazanmam gerekiyordu ama neredeyse 25 sene, sadece para kazanmak için de her gece evden ayrı da yaşanmaz be arkadaş!!! Başka motivasyonlar gerekir! Başka bir sevda girer işin içine... Ben de bu işin arkadaşlarla yaşanan kısmını sevdiğim için uzun seneler keyifle yapabildim. Bu vesileyle, senelerce aynı tozlu yolları, aynı masaları, aynı otel lobilerini, aynı sabah erken transferlerini paylaştığım rehber arkadaşlarıma sevgi ve selam olsun! 
Ama hayat değişiyor, ben artık bir süredir Anadolu turları yapmaz oldum. Annemin vefatıyla yaşamaya başladığım süreçte, mesleki hayatımda radikal bir dönüşüm oldu. Sadece yurtdışı turlar yapmaya başladım. Ama yine de bazen, bu akşam olduğu gibi, o eski günleri özleyip, yad ediyorum... Kimbilir, belki senede bir iki tane tur yapar, memlekette ne var ne yok bir bakarım... 
Dedim ya, yazın ortası oldu artık. Benimkisi hızlı geçiyor. Kısa bir süre sonra çok sevdiğim İZLANDA turuma gideceğim. Özledim o toprakları... 
Büyükada, İtalya, Datça derken, Temmuz bitmiş neredeyse... 
Umarım devamı da şimdiye kadar geçtiği gibi keyifli geçer... 
Kabul ediyorum, saçma bir yazı oldu. Başlarken aklımda bambaşka şeyler vardı ama yazı kendiliğinden böyle aktı. Biraz eski tur günlerime güzelleme gibi oldu, varsın olsun!!! Go with the flow!!! 

Datça ve İtalya... Ardından ÇALIŞMA MASASI

Neredeyse yaz bitti!!!
Gerçekten de bazen böyle hissediyorum. Elde güzel şeyler var ama...Boşa gitmemiş bir zaman dilimi... 
Öncelikle Datça, Osman'ın sergisi nefis geçti. Serginin hazırlığı, heyecanı, kitabı, çerçevesi derken zaman nasıl uçup gitmiş hiç anlamadık. Büyük gün gelip çattığında, jetonumuz bir anda büyük bir gürültüyle düştü. Sergi açıyorduk!!! UKKSA'da güzel bir topluluk katılımıyla, ressam İbrahim Çiftçioğlu'nun sunuşu, Datça Belediye Başkanı Sayın şener Tokcan'ın da katılımı ve güzel konuşmasıyla anlam kazanan harika bir açılış oldu. Yerel şaraplar ve meyveler eşliğinde, güzel müzik ve zeytin ağaçlarının desteğini de alarak, çok güzel zaman geçirdik. 
Serginin ilerleyen günlerinde çeşitli şehirlerden gelen dostlarımız da bu maceramızı daha da zenginleştirdiler. Hepsine kocaman bir teşekkür!
Ardından İtalya'ya gittik...
Toscana ve Umbria!!!
Hiç dönmek istemedim.
Küçük şehirlerde kaldık. Ortaçağ atmosferini olduğu gibi koruyan, doğası da bozulmamış, gözüdönmüş kapitalizme kurban edilmemiş yerlerden geçtik. İnsan olduğumuzu hatırladık. Kimse bizi kazıklamaya kalkmadı. Kimse hak etmediği parayı kazanma çabasında değildi çünkü... Yemekler yedik, hakkını ödedik. Küçük ve son derece nezih otellerde kaldık, ederini ödedik. Kimse eşeği boyayıp zebra diye yutturmaya kalkışmadı... Akşamları yürüyüşler yaptık aydınlatılmış ortaçağ sokaklarında. Her geceyarısına doğru dondurmalar yedik maaile sokaklarda dolaşan İtalyanlarla. Otellerde, otel sahiplerinin hiç gocunmadan valiz taşıdıklarına, çöp döktüklerine, müşterilere çay kahve taşıdıklarına ve gelenlerin arabalarını park ettiklerine tanık olduk. Otel derken, öyle ''antin kuntin'' işletmelerden bahsetmiyorum. Bunlardan kimi bir kaç yüzyıllık Toscana çitfliği, kimi de onbeşinci yüzyıldan kalan Dükler Sarayı'nın misafirhanesiydi... Spoleto'da, asil bir ailenin eski sarayında kaldık, sahibi zarif mi zarif hanımefendi her sabah taze kek yapıp, kahvaltı büfesine getiriyordu. İşte o zaman anladık: Tarlan varsa içinde, teknen varsa kıçında, işin varsa başında olacaksın kardeşim!!! FARK BU!!! Gocunmadan, üşenmeden, severek çalışırsan eğer, başarı senin olur... Bizde öyle mi? Hangi doğru dürüst işletmenin sahibini böyle görüyorsun işin başında? Hemen hemen hepsi bir işletme müdürü diye birini bulup oturtur işin başına, ondan sonra seyreyle gümbürtüyü... Haa, bir de kalitesiz hizmete dünya kadar para istemeyi de başarı sayarlar. Benim de halkımın ''cebi dolu görgüsü boş'' kısmı, buralara paraları basıp, o beş para etmeyen işletmelere hem para, hem sözde statü, hem de küstahça bir temelsiz özgüven kazandırırlar. Olan bizim gibi parası kendine göre daha kıymetli, hesabı daha temkinli ama dünya görgüsü daha fazla olup da, kalite talep edenlere olur... Kazıkları yer yer otururuz ve en sonunda evimizden dışarı çıkmamaya başlarız. 
Neyse, yine yaşlı kadınlar gibi söylenmeye başladım. 
Fotoğraflar da koymayı umuyorum ileride...
Şimdilik bu kadar!!! Artı Bir Kanal'da Haberler başlamak üzere. Artık başka kanal izlemiyorum. Ya HALK TV ya da ARTI BİR!!! Keep on Chapulling!!! 

Haa!!! Bir de unutmadan: Artık Şişli' de de bir çalışma masam oldu!!! BAYILIYORUMMMMM!!! Yani artık yazı köşem var!!! Yazmamak, üretmemek için hiç bir bahanem kalmadı artık...

Yazmak...Ya da yazmamak...

Yazı denince akan sular duruyor benim için ama yine de bir tuhaflık var benim yazıyla olan ilişkimde. Eli kalem tutan biriyim, o belli...Yani gerçek anlamda da elimden kalem düşmez. Sabahları kalkar kalkmaz ilk iş olarak bir kahve hazırlayıp, SABAH SAYFALARI adını verdiğim defterimin başına otururum. Defterin boyutuna göre, 3 sayfa da olur, 5 sayfa da... Kimi zaman coşarım, anlatacaklarım içimden dökülür ve o zaman 8-9 sayfaya kadar çıktığı olur yazdıklarımın. Sonra ağzımda bir laf sürekli: Bir kitap yazmam lazım!!! Evet, lazım da...Ne bekliyorsun kardeşim? Elini tutan mı var? Aklını mı toparlayamıyorsun? Eskiden olsa vaktim yok derdin, olay geçerdi. Oysa şimdi kendime vakit de yarattım. VAKTİM VAR!!! E o zaman, neyi bekliyorum ben hala? Evde sürekli bilgisayar başındayım. Elimde sürekli bir takım defterler, kitaplar ve kalemler. Ama eksik olan şey belli: DİSİPLİN! YAzı öyle baştan savılacak bir şey değil. Yazı öncelikle sebat, disiplin ister. Masa başına oturmanı ister. Sosyal medyayı kapatmanı, hatta cep telefonunu bile ortadan kaldırmanı ve sadece içine dönmeni ister. Yazı kıskançtır, seni kimseyle paylaşmak istemez; sadece onun olmalısın. Yazı dürüstlük ister, kendine ve yazdıklarına. Yazı senin zamanını ''her gün'' ister. Öyle ilham gelsin yazayım dersen, otur yerine, başla yazmaya ilham gelir der sana... Gerçekten de öyle... Masa başına oturup, bir şeyler yazıktırmaya (böyle bir fiil olduğunu sanmıyorum ama aklıma çiziktirmek fiilinden geldi) başladığında, bir şeyler oluyor ve içindeki dışarıya dökülüveriyor. En azından bir kıpırdanma başlıyor içinde ve ondan sonra, kendiliğinden çözülüyorsun. O an çok nefis bir an. Hiç bitmesin istiyorsun. Hep öyle bulut gibi hafif olmak istiyorsun. Ellerin tuşların üzerinde uçuşuyor ya da deftere yazıyorsan eğer, kalem tutan elin bir anda hafifliyor ve satırların arasından sıyrılıveriyorsun. Nefis bir his... Hep böyle kolay olsa diyorsun. Su içer gibi, nefes alır gibi yazsam diyorsun...Sonra bir şey oluyor: Kapı çalıyor, telefon geliyor, akıllı telefonuna bir mesaj düşüyor çeşitli tonlamalarda. Eğer önemli bir şey mi acaba diye eline alırsan o telefonu, işin bitti demektir... Çünkü gayriihtiyari email gelmiş mi, facebook'ta ne olmuş, bana yorum var mı diye dalıveriyorsun batağın içine, saplanıp kalıyorsun, çıkamıyorsun. Ondan sonra ilhamkaçtı oluyor (bu da benim tamlamam) ve tıkanıp kaldığına lanet okuyorsun. Bu nokta BATTI BALIK YAN GİDER noktasıdır. Zira geri dönüp de yeniden konsantre olacak kadar özdisiplinin olmadığından yazı maceran en azından o günlük bitmiş demektir.
İşte bu ahval ve şeraitte dahi aslında sana düşen şey, o akıllı telefonu bütün seslerini kısarak bir tarafa koymak, eğer sana ait bir odan varsa kapısını kapatmak ve yazdıklarının son üç dört satırını ya da son paragrafını okuyup, yeniden yazmaya koyulmaktır. Burada sen diyerek, sanki birine hitaben yazıyormuşum gibi ama aslında kendimle sohbetteyim şu anda. 
Neyse, bu yıl artık yazı çıkacak. Çıkmalı...Çıkartmalıyım...

Osman Erk Fotoğraf Sergisi ''ÇİZGİLER''







Büyük gün yaklaştıkça beni daha da fazla heyecan sarıyor. Haziran'ın son iki haftası, eğer yolunuz DATÇA taraflarına düşerse, YAKAKÖY'deki UKKSA'ya uğrayın. 15 Haziran'da başlayacak bir fotoğraf sergisi ilginizi çekebilir. Osman'ın değişik yerlerde çektiği fotoğraflardan oluşan, ilginç bir sergi. Konusu ÇİZGİLER!!! Çağdaş, neredeyse minimalist diyebileceğim nitelikte, tam Osman'ın analitik düşünce yapısını yansıtan kareler... Öyle romantik gün batımları, mavi deniz üstü yeşil ağaç beklerseniz çok yanılırsınız! Hiç de öyle değil!!! Dışarıdaki bakir doğayla tamamen tezat oluşturacak nitelikte, sıradışı fotoğraflar bunlar ve sergilenecek ortam da müthiş bir yer: UKSSA, yani Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi... http://ukksakademi.com/
Biz geçen Eylül ayında, birkaç günlüğüne Datça taraflarına kaçmıştık. Selimiye ve Bördübet'e de uğradığımız bu gezinin en sürprizli yanı bu sanat akademisi olmuştu; ben çok etkilenmiştim. Orayı gezmeye gittiğimizde, bu sanat vahasını kuran kişinin, Osman'ın eski dostlarından Nevzat Metin olduğunu görüp, daha da çok keyiflenmiştik. Sonrası çorap söküğü gibi geldi... Ve Haziran ayında, 2 hafta boyunca, Osman'ın fotoğrafları bu ilk görüşte aşık olduğum yerde sergilenecek...
Bu sergi için, bir de nefis katalog/kitap yaptırıyor Osman. Bütün arkadaşlarına hatıra olarak sunacak... Çok güzel, ÇOOKKK!!!

İstanbul Mail Art Sergisi





Dün büyük gündü bizim için. Arts-In ekibinde, özellikle de işin lokomotifi olan sevgili Meral'de doğal olarak tatlı bir heyecan vardı. Dünyadan akıp gelen 67 eserle birlikte, Türkiye'den gelen 37 eseri, atölyemizde sergileyecek olmanın mutluluğu, yüzlerimizden okunuyordu. Serginin hazırlık aşamasını ben birebir yaşamıştım. Yani MAİL ART prensiplerine uygun olarak, Meral'in gelen her eseri fotoğraflayıp, bu sergi için özel olarak açılmış olan blogda yayınlamasını, her gelen eserin sahibine, yine MAİL ART prensiplerine uygun olarak, kendisinden bir eser göndermesini, o eserlerin gönderiminde kullanılacak zarfların titizlikle hazırlanmasını saygıyla izlemiştim.  Maalesef, eserlerin yerleştirilmesi işine yardımcı olamadım ama belki de iyi ki olmamışım. Zira dün atölyeye girdiğimde bir de ne göreyim? Duvarlarımız daha önceki KÜÇÜKLER sergimizden alışık olduğum gibi eserle dolu ama bu sefer ayrı bir güzellik var: Bazı eserler tavandan sarkıyor!!!! Kalın şeffaf plastik bir materyal üzerine, eserler öyle bir özenle yerleştirilmişler ki, bu sayede eserin her iki tarafını da görebiliyorsunuz. Zira MAİL ART'ta eserin içi, dışı, zarfı kısaca her tarafı işleniyor...Kimi sanatçılar resimlerle, kimileri şiirlerle, kolajlarla ama herkes kendi tarzına göre duygularını ve mesajlarını aktarıyor. Bu tavandan sarkan sergilemeyi geçen haftalarda NewYork Guggenheim'daki Japon GUTAI sergisinde görmüş ve çok etkilenmiştim. Orada da posta kartı boyutundaki eserlerin sergilenmesinde aynı yöntem uygulanmıştı. BAYILDIM!!!! Hilal arkadaşımız, Meral'e yardım etmiş ve ortaya gerçekten nefis bir iş çıkmış. Ellerine sağlık...
Tabii burada aslan payını MERAL AĞAR'a vermek lazım. O bu işi yarattı, takip etti, haberleşti ve sergiyi düzenledi. Teşekkürler sevgili MERAL, hepimize ilham veriyorsun!!!
İşte size dünkü sergi günümüzden birkaç kare...
Meral beni açılışta MAİL ART üzerine minik bir sunum yapmak üzere görevlendirince, bana da konuşma yapmak düştü. İki de eserim vardı. Onları da yeniden paylaşırım... 






New York İzlenimleri

İki hafta önce New York'taydım. Önce küçük bir grupla ve ardından da arkadaşlarımla harika vakit geçirdim bu çok sevdiğim şehirde. Oralarda yaptıklarımı daha önceki yazılarımdan birinde aktarmıştım. Şimdiyse bazı instagram fotoğrafları ile birkaç izlenim paylaşmak istiyorum. Aslında bu fotoğrafları ingilizce sanat blogum olan www.ikosworld.blogspot.com üzerinden paylaştım ama orası henüz çok taze bir blog olduğu için her dostuma ulaşmayabilir. Buradan da tekrarlamak istedim. 

Central Park beni her zaman çok etkilemiştir. Neden mi? Çünkü emlak ve arazi fiyatlarının inanılmaz seviyelerde olduğu MANHATTAN gibi sıkışık bir yerde, sadece eğlence ve dinlenme için bu kadar büyük bir alan bırakılmış olması, bana her zaman bir mucize gibi gelmiştir. Bilenler bilir: Central Park'ın yüzölçümü, MONACO Prensliği'nden büyük! Tabii bu tam anlamıyla bir uygarlık göstergesi. Para kazanmak uğruna, bizde, her bir metrekareye AVM ve REZİDANS dikildiği için, ben böyle şeyler karşısında etkileniyorum. Orada TOKİ yok tabii ne yazık! Bizimkiler gibi uzak görüşlü, engin ufuklu yöneticiler de yok tabii...İşte o yüzden, şehrin göbeğindeki bu park, yıllardır yerli yerinde duruyor. Kimse burada eskiden kışla vardı deyip, parkı yok etmeye çalışmıyor...O yüzden, işte size iki güzel kareyle, central Park'tan bahar getirdim.

 Bir akşam ünlü Metropolitan Operası'nda Verdi'nin Rigoletto'sunu seyrettim. Eser, yorumcular ve orkestra her zamanki gibi müthişti tabii ama benim orada yapmayı esas sevdiğim şey, en alt kata inip, duvarlardaki eski fotoğrafları izlemek. İşte aşağıdaki fotoğrafı, oraya inen merdivenlerden çektim. 
 Bahar her yere sirayet etmişti. SOHO'daki en trendy mekanlardan THE MERCER KİTCHEN'da da bahar dalları nefis bir manzara sunuyordu. Yandaki kurabiyelerle...
 New York'un en iyi gizlenmiş sırlarından biri, şehrin en şık otellerinden Le Parker Meridien Hotel'in içinde yer alıyor. Otele girdiğinizde, son derece etkileyici bir lobi ile karşılaşıyorsunuz ama sürpriz o değil! Esas sürpriz, lobideki bordo kadife perdeli duvarı izleyerek ulaştığınız yerde bekliyor sizleri: The Burger Joint! Şehrin en gırgır yerlerinden biri bence... Döküm saçım, duvarları yazılarla dolu... Ama nefis bir hamburger, eski usül patates kızartması ve buz gibi birasıyla insanı resmen baştan çıkarıyor. Aşağıdaki kare de oradan bir izlenim... 

Yeni Bir Blog: http://ikosworld.blogspot.com/

Uzun zaman düşündüm ve sonunda sadece sanata adanmış bir blog açtım nihayet... 
Buradan okuyanlar biraz bilirler: Hayatta en çok istediğim şeylerden biri resim yapmak ve sanatla uğraşmaktır. Ve yine biliyorsunuz ki, ATÖLYE ARTS-İN bana muhteşem bir ortam sunuyor bu konuda. Harika dostlarla beraber yepyeni dünyalarda geziniyoruz. Sürekli üretiyoruz, bir şeylerle meşgul oluyoruz. Vakit nasıl geçiyor anlaşılmıyor bile. Günün sonunda evlere dönme vakti geldiğinde, açık söyleyeyim, hiç ayrılmak istemiyorum. Her konuda özgürce uçuyoruz kendi kanatlarımızla. 
İşte ben de burada neler yapıyorum, bunları paylaşmak istiyorum.
Bu yeni site İngilizce olacak zira uluslararası MAİL ART sanatçıları grubuyla temas halinde olunca, bu gerekli bir şey. 
Blogun adresini başlığa koydum ama bir defa da burada tekrarlayayım: 
http://ikosworld.blogspot.com/

Arada ziyaret ederseniz, fikirlerinizi paylaşırsanız, katkıda bulunursanız çok sevinirim...
Teşekkürler...

Baharda New York

Her mevsimde güzeldir New York... Ama baharda her şey bir başka oluyor. Grupla gittik New York'a. Bir hafta kalıp, biraz müze, biraz konserle zenginleşip dönmekti amaç. Benim için ise senelik New York haccımın bir parçasıydı bu durum. Grubu Türkiye'ye geri uğurladıktan sonra, şehirde kalıp, kendimle zaman geçirmek ve müzelerle ara sokaklara akmaktı derdim. Geçen seneye göre daha kısıtlı bir bütçem vardı bu yıl ama yine de tüm istediklerimi stoklamayı hemen hemen başardım.
New York'taki ilk günlerimiz epeyce serindi. Weather.com' daki hava raporlarının tamamen yanlış olduğunu daha uçaktan iner inmez anladım. Sonraki günlerde iyice kötüleşti durum ve hava daha da soğudu. Bir akşam nedense içimin titrediğini bile hatırlıyorum. İkinci hafta ise biraz daha insafa geldi bahar ve son iki gün özellikle, insanı aşık edercesine bir ılık bahar patladı. Hep böyle yapıyor New York bana: İlk günler soğuk ama son günlerde nefis bir bahar havası! Ben de aklımı gönlümü orada bırakıp eve dönüyorum kös kös... Kös kös derken eve dönmekten mutsuz olduğum anlaşılmasın! Aksine eve dönmek güzeldir! Burada ev derken Türkiye'nin insanı mutsuz kılan ortamından bahsediyordum ben. Sorarım size: Siz mutlu musunuz???? Bu soruya EVET ama gönülden EVET diyecek kaç kişi çıkar ki benim dünyamda...Başkalarının dünyasını bilemem ama İKO'NUN DÜNYASI'ndan çok çıkmaz, onu biliyorum. Dolayısıyla, geri dönüşler benim için artık hep biraz sıkıntılı oluyor. Daha havalimanında başlıyor ve eve gelene kadar zaten küpüm dolmuş oluyor. Ondan sonra da kendi dünyama kapanıyorum, dışarı açılmamacasına! Gazete okumuyorum, TV seyretmiyorum, zaten facebook yeterinde bilgilendirme yapıyor, bu da bana yetiyor.
New York'taki ilk hafta, grupla birlikte geçirdiğim zaman içinde gerçekten çok hoş şeyler yaptık: Gündüz şehir gezisi, müzeler, sokaklar ve şehrin ritmi...Akşam ise konserler, opera ve Broadway şovu. Dolu dolu geçen bir hafta ve mutlu gezginler! Gerçekten çok güzel geçen bir tur oldu, ben de kendimi çok mutlu hissettim.

Sonra can dostum Pürlen geldi ve biz şehirde devam ettik gezilere. Klasik müzelerimiz Metropolitan, Guggenheim ve MOMA'nın yanısıra, Alman ve Avusturyalı sanatçıların 1800ler sonu 1900ler başı eserlerinin sergilendiği Neue Galerie ile yine MET bünyesindeki Cloisters bu yılki keşiflerim arasındaydı. Çok hoş şeyler gördüm, sergiler ufuk açıcı ve esinlendiriciydi.
Sergiler derken, birkaç satırla aktarmak isterim bazılarını:

Metropolitan'da ''Empresyonizm ve Moda'' konulu bir sergi vardı. Dönemin tablolarında görülen giysiler ve aksesuarları, yine o ünlü tablolarla birlikte sunmuşlardı sergide. Duvarlarda resimler, salonda, ortada cam vitrinler içinde giysiler, şapkalar, opera dürbünler, yelpazeler, eldivenler, korseler... Müthiş bir çalışma ve titizlikle derlenmiş bir kolaksiyon! Keyifle gezdim sergiyi.
Yine Met'te, Paul Klee'nin küçük eserlerinden oluşan bir sergi vardı. Benim gibi küçük eser sevenler için bulunmaz bir nimet oldu bu sergi. Suluboya, karışık eknik ve kara kalem eskizlerden oluşan sergiyi hem gezdim hem de bütün eserlerin fotoğrafını çektim.
Guggenheim'de Japon muhalif sanatçıların hareketi GUTAI hakkında bir sergi vardı. Hem yerleştirmeler, hem tablolar hem de videolarla desteklenmiş sergide benim en çok ilgimi çeken bölüm, kartpostal boyutundaki eserler oldu. Algıda seçicilik diyorum ben buna! Tonlarca eser dururken, gidip gidip onlara takılmam kaç puan?

Neue Galeri'de Kandinsky sergisi... Onun BAUHAUS ekolüne yaptığı katkının vurgulandığı bir sergiydi ve ben soluksuz gezdim resmen. Uzam ve zaman kavramlarını sorgulayan, belli bir ruhsallık taşıyan eserler...Gittikçe daha dikkatli inceleyip, daha çok keyfine ve sırrına vardığım eserler onunkiler. İnsanın tercihleri nasıl da değişiyor zaman içinde...Eskiden bir MONET karşısında daha çok zaman geçirirdim, şimdi ise bir BARNETT NEWMAN veya MARK ROTHKO beni daha çok etkiliyor açıkçası...
                                                                  Barnett Newman
                                                                      Mark Rorthko
Metropolitan'da bir başka sergi, benim uzakdoğu sanatı takıntıma da hizmet etti: Japon Sanatında Kuşlar! Tabii müzenin dükkanından bol bol kitap aldım...Hiroshige ve Hokusai kitapları... Bayılıyorum uzak doğu resmindeki o latif hale! Yapmaya çalıştığım ASEMİC YAZI resimlerinde de bu havayı yakalamaya çalışıyorum. Başkasına komik gelebilir ama kime ne? Ben böyle mutlu oluyorum. Ve New York'ta, kısıtlı bütçemi de bu konuya vakfettim: Resim malzemeleri, kaligrafi kalemleri, pirinç kağıdı, çin karakterli mühürler, fırça uçlu boya kalemleri... Aman Allahım!!! Ve tabii tonlarca defter...Yani kısaca bütün paramı deftere, kitaba ve kaleme yatırıp geldim...Ama şimdi benden ne ''eserler'' çıkacak kimbilir???


Asemic Writing

                                                                Asemic Blue I
                                                                 Asemic Blue II
                                                                   Fatima's Hand
                                                                    Asemic Poem I
                                                                   Island Dream
                                                                Asemic Poem II
                                                                        Islomania
                                                               Asemic Multicolor
                                                                Asemic Purple

Bugünkü 5x5ler...

                                                                Modern Mandala

                                                                     Sakura Time

                                                                        Tangled

                                                                   Warm Colors


Asemic Writing


Bahar'da İstanbul ve İstanbul Mail Art Project

Turlar bitti...Üç tane uzun Hindistan&Nepal turu yaptım, bir buçuk ay maraton koştum. Şubat ve Mart aylarını böyle devirip Nisan'ı buldum. Bir de baktım ki yılın ilk çeyreği geçmiş bile. Şimdi sırada New York var ve ondan sonra özgürlük!!! Tam üç ay boyunca özgürümmmmmmmmm...İş yok, güç yok...Sadece bahar, ilkyaz ve yaz... Şişli-Ada-Bodrum-Datça hattında bir hayat kurmayı umuyorum. 
Dün uzun aylardan sonra ilk defa atölyeye indim. Atölye ARTS-IN benim sığınaklarımdan biri. Dünyadan kopmak istediğim zamanlarda, sadece elimdeki işe odaklanıp dünyanın geri kalanını aklımdan silme imkanı veriyor bana. Mikro işler ile ilgileniyorum en çok. Bu galiba daha bana göre bir şey ve ekip olarak da dünyanın pek çok ülkesinde düzenlenen ufak işler sergilerine ve bienallerine katılıyoruz. Müthiş keyifli...Atölyemizin kurucularından Meral Ağar, her zaman dediğim gibi, tam bir lokomotif. Bütün internet sitelerinden araştırıp, dünyanın her yerinde düzenlenen ufak işler organizasyonlarını bize bildiriyor. Teslim tarihleri koyuyor. Boyutları belirleyip, tema hakkında da bilgi veriyor. Bize düşen de oturup, ellerimizi, beynimizi ve gönlümüzü işe vakfetmek oluyor. Müthişşş!!! Bir de proje başlattı: İstanbul Mail Art Project. Dünyanın her yanından posta yoluyla işler akıyor. Bu proje için bir posta kutusu kiraladı Meral. Dün atölyeye gittiğimde, elinde, postadan dün çıkar sanat eserleri vardı. Brezilya, Şili, Fransa, İtalya, Amerika...Dünyadan iş yağıyor. Bu konu hakkında bilgi alak isterseniz  http://artsin2010.blogspot.com/  veya http://istanbulmailartproject.blogspot.com/  adresine gidin lütfen. Bütün bilgiler orada var. Ayrıca ikinci sitede Mail Art hakkında bilgi edinip, bize ulaşan eserleri de görebilirsiniz. Ayrıca siz de eser gönderebilirsiniz...Çok eğlenceli. Dünyada sınırlar kalkacaksa eğer, bu sanat yoluyla olacaktır kuşkusuz. 
Bir başka sanat haberi daha:
Haziran ayının ikinci yarısında, Osman, Datça'daki UKKSA'da bir fotoğraf sergisi açacak. UKKSA'nın açılımı Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi... Nevzat Demir adında, İstanbul Moda'da bir sanat galerisi işleten sanatseverin hayaliyle gerçekleşmiş, bir ''dünya üzerinde cennet '' mekan. İlk gördüğüm zaman öylesine etkilenmiştim ki, hayalimde hep oraya dönmek ve orada biraz daha vakit geçirmek vardı. Kısmet galiba bu sergi vesilesiyle olacak... Haftaya Ankara'ya gidip Osman'ın sanat konusunda en büyük danışmanı olan fotoğraf sanatçısı İbrahim Demirel ile görüşeceğiz. Eserleri seçeceğiz. Konsept oluşturacağız. Gerekli metinleri ben yazmayı umuyorum. Osman'a teklif götürdüm...O da son derece sıcak bakıyor. 
İyi ki bu sene Mayıs itibariyle tur almamaya karar vermişim... Hayatımın galiba ennnn iyi kararı!!! Yapacak o kadar çok şey var ki! Hayata anlam katan!!! Arada bunları kaçırmamak gerek! 

Hindistan Nepal 2013 İzlenimler...

                                                           Hümayun Türbesi Delhi

                                                                 Kutub Minar Delhi

                                                         Mübarek Mahal Jaipur Sarayı

                                                                    Taj Mahal Agra

                                                     İtimad Ud Daula Mozolesi Agra

                                               Khajuraho Kandariya Mahadeva Tapınağı

                                                             Orccha Cihangir Mahal

                                                                 Varanasi ve Ganj

                                                 Dhulikel'de Sabah ve Himalayalar

                                                                    Himalayalar

Salzburg Mon Amour -4-


Dün akşam festivalin kapanış konseri vardı ve bugün öğleden sonra artık şehre veda ediyorum. Buralardan ayrılmadan önce bu izlenimlerimi, sıcağı sıcağına aktarmak hoş olur diye düşündüm.
  • ·      Viyana Filarmoni Orkestrası’nın üçüncü konserini heyecanla bekliyordum. Bu heyecanımın bir parçası Fransız şef George Pretre’i yeniden orkestranın başında görecek olmamdı. Maalesef olamadı! Pretre rahatsızlanmış ve konsere gelemedi. 1924 doğumlu ünlü şefin yerine, Rus asıllı şef Semyon Bychkov çıktı sahneye. Bychkov, Viyana Filarmoni Orkestrası’nı pek çok kez yönetmiştir. En son geçtiğimiz Aralık başında, Musikverein’daki üç konserde birlikte olmuşlardı ve hatta Byshkov 60. Yaşını böyle kutlamıştı. Orkestranın festival kapsamındaki bu son konserinde, George Bizet’nin Do Majör Senfonisi, Mozart’ın Prag Senfonisi ve Wagner’in Beş Şarkısı vardı. Wagner’in etkileyici parçalarını söylemek için, kıpkırmızı bir tuvalete bürünmüş, ünlü Alman mezzo soprano Elisabeth Kulman çıktı sahneye. Çocukluk yıllarının ışıltılı dünyasından, tabiatın saf güzelliğinden, güneşin batıp batıp hiç bıkmadan yeniden doğmasından, yağmurlardan, çağıldayan ırmaklardan bahseden, insanın içine işleyen şarkılar bittiğinde, koskoca festival salonundaki sessizlik elle tutulur gibiydi. Ve sonra bir alkış koptu… Hepimiz gerçek dünyaya geri döndük.
  • ·      Mozarteum Büyük Salon’daki bütün konserler bu yıl müthişti. 31 Ocak akşamı konserinde Mahler Oda Orkestrası olağanüstü bir program sundu. Açılış parçası İgor Strawinsky’nin Orkestra için 2 No’lu Suiti oldu. Sonra solist olarak sahneye, hepimizin yakından tanıdığı Patricia Kopatchinskaja geldi. Mozart’ın 1775 yılında Salzburg’da bestelediği KV 218 eser sayılı 4 No’lu Keman konçertosunda, genç sanatçı resmen döktürdü. Konserin ikinci bölümünde Strawinsky’nin Pulcinella Suiti açılışı yaptı. 1917 baharında, Strawinsky, Serge Diaghilev ile birlikte, Diaghilev’in  Ballet Russes topluluğunu henüz kurduğu zamanlarda, Güney İtalya’ya ve özellikle de Napoli’ye uzanan bir yolculuk yapmışlar. Orada gördükleri her şeyden çok etkilenmişler. Strawinsky ile Picasso da bu seyahatte tanışıp, arkadaş olmuşlar. Napoli’de bir Commedia dell’Arte performansına gittiklerinde, bu geleneğin renkli temsilcisi Pulcinella’yla da orada karşılaşmışlar. Diaghilev başta Pulcinella olmak üzere, bu kişilikleri bale olarak sahneye taşımak istemiş. Böylece Strawinsky’e Pergolesi’nin müziğini bu bale için uyarlama işi düşmüş. Picasso da kostüm tasarımını üstlenmiş. Bale ilk olarak 15 Mayıs 1920’de Paris’te sahnelenmiş ve büyük başarı kazanmış. 31 Ocak akşamımızın son eseri Mozart’ın KV 183 eser sayılı ünlü 25. Senfonisi oldu. Milos Forman’ın unutulmaz Amadeus filminin açılış müziği olarak herkesin hafızasına kazınan bu senfoni, Mahler Oda Orkestrası’nın maharetli ellerinde ve tabii ki Kolombiya’nın Medellin kentinde doğmuş, müzik eğitimini Viyana’da almış dinamik şef Andres Orozco Estrada’nın batonu altında yeniden can buldu. 
  • ·      Kapanış gününün sabah konserinde Louis Langree yönetiminde, Camerata Salzburg ve solist olarak da 1981 doğumlu, ünlü çellist Sol Gabetta vardı. Bizet’den L’ Arlesienne, Mozart’ın çağdaşı Leopold Hofmann’dan ve Camille Saint-Saens’dan birer Viyolonsel Konçertosu ve son eser olarak da Mozart’ın KV 385 eser sayılı, 35. Senfonisini dinledik. Sol Gabetta Arjantin’de dünyaya gelmiş, anne babası Rus ve Fransız, Madrid, Basel ve Berlin’de değitim almış ve şu anda İsviçre’de yaşıyor. Genç sanatçı narin bedeninde tüm dünyanın minik bir özetini taşıyor dersem abartmış mı olurum acaba? Güzel, başarılı, kendinden son derece emin ve bir orkestraya (Cappella Gabetta) ve festivale (Solsberg Festival) liderlik edebilecek kadar da güçlü bir genç kadın Gabetta. Orkestrayla da müthiş bir uyum içinde, 1759 Guadagnini yapımı cellosuyla nefis bir program sundu bize.
  • ·      Ayrı bir madde olarak ekleyeyim: Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da İş Sanat’ta izlediğimiz Camerata Salzburg, geçen yıl Louis Langree’yi birinci şefleri olarak atadılar. O günden beri aralarındaki uyum, etkileşim iyice güçlendi. Langree yönettiği zaman, orkestra bambaşka bir hale bürünüyor.
  • ·      Kapanış konserinde Academy of San Martin in the Fields ve Janine Jansen çıktılar sahneye. Mozart ve Bartok eserlerinden oluşan bir program hazırlanmıştı. Janine Jansen 1978 yılında Hollanda’da, müzisyenlerden oluşan bir ailede dünyaya gelmiş, 6 yaşında keman eğitimine başlamış ve 2001 yılında ilk defa solist olarak sahnede bulunmuş. O günden beri de durmamış, dünyayı dolaşıyor. Programdaki eserlerin içinde beni doğal olarak, en çok etkileyeni, Mozart’ın sadece 8 yaşındayken bestelediği, KV 16 eser sayılı, 1 No’lu Senfonisi oldu. Eseri dinlerken, parmak kadar çocuğun bunu bestelemiş olduğuna insan inanamıyor. Bu eser, 1765 yılında Mozart ailesi İngiltere’deyken, Johann Christian Bach ile tanıştıktan sonra bestelenmiş. J.C. Bach, Mozart için tüm hayatı boyunca bir ilham kaynağı olmuş diyor festivalin kitabı. Eserin hikayesini okurken,öğrendim ki, Mozart ablası Nannerl’a şöyle demiş: Bana hatırlat da şu kornolara, çalmaya değecek bir şeyler sunayım! 8 yaşındaki bir çocuğun söyleyeceği bir şeye benzemiyor ama söyleyen Mozart olunca, insana  hiç de garip gelmiyor!
  • ·      Mozart Haftası 2013 bitti. Gelecek senenin programı çoktan ilan edildi bile. Yine değişik ve son derece zengin bir festival olacağa benziyor. Öncelikle bir detay vereyim: 2014 yılı Christoph Willibald Gluck’un doğumunun 300. Yılı olacak. Bu vesileyle festivalde, Gluck ve Mozart kesişmesi irdelenecek. Ayrıca, Richard Strauss, Carl Philipp Emanuel Bach, Muzio Clementi ve Arvo Pärt eserleriyle festivalde olacaklar. Solistler içinde, Daniel Barenboim, Andras Schiff, Hille Perl,  Rolando Villazon ve bu yılın kraliçesi Marianne Crebassa ilk aklıma gelenler. Tabii bizler için gelecek yılın festivalinin bir de önemli yanı var: Fazıl Say, Mozarteum Üniversitesinin Büyük Anfisinde iki resital verecek. Değişik bir konsept ve ilginç bir buluşma olacağa benziyor. Orkestralar tabii ki geleneksel olduğu üzere Salzburg’un ev sahibi  orkestraları Mozarteum Orkestrası ve Camerata Salzburg ile, Viyana Filarmoni, Freiburg Barok Orkestrası, Capella Andrea Barca ve Les Musiciens de Louvre Grenoble olacaklar.
  • ·      Yolu bu taraflara düşecek olanlar için bir iki yeme-içme notu: Şehrin en iyi restoranı, bana kalırsa, festival mekanlarının yanıbaşında, samimi ortamı ve son derece lezzetli yemekleriyle ön plana çıkan Triangle. Sahibi Franzi tam bir İstanbul aşığı, sık sık geliyor. Tarihi pastane Schwartz’da milföy harika! Mozart’ın doğduğu ve bugün müze olarak ziyaret edilen evin yanındaki pasajın içinde, vanilya kokan şahane bir mekan. Mozart’ın ahbabı Tomaselli’nin 1703’de kurmuş olduğu kahvehane, hala çalışıyor. Şehrin en güzel meydanlarından Altemarkt’daki köşe binanın iki katını  Café Tomaselli kaplıyor. Bu binanın bir başka özelliği daha var: Mozart’ın ölümüyle genç yaşta dul kalan Costanze, iki çocuğu ve ikinci eşi Danimarkalı diplomat Nissen’le bu binada yaşamış. Kahveleri de pastaları da pek güzel. Ünlü Goldener Hirsch otelin iki restoranı var. Bu restoranlardan bir tanesi, otelle aynı isimle hizmet veriyor ve menüsüyle en zor beğenen gurmeleri bile mutlu ediyor. Ben ise Hertzl adındaki diğer restoranda, yerel Salzburg lezzetleriyle daha mutlu oldum. Bilginize…
  • ·      Bir not da hala dükkanlardan CD alışverişi yapmayı sevenlere: 1847’de kurulmuş Kattholnigg mağazası, müzikseverlere çok kaliteli hizmet veriyor. Sahibi Astrid, güleryüzlü ve çok bilgili bir hanım. Hem güncel hem de nadir bulunan kayıtları oradan temin edebilirsiniz.
  • ·      THY Mayıs sonunda  itibaren İstanbul’dan Salzburg’a direkt uçuşlara başlayacak. Artık Salzburg daha yakın!
  • ·      Festival boyunca ara vermiş olan kar yağışı, dün akşam itibariyle yeniden başladı. Tepeler beyaza büründü yine. Bu satırları yazarken de panceremden lapa lapa kar yağdığını görüyorum. Fonda da Strauss valsleri bana eşlik ediyor.

Evet, Mozart Haftası 2013 bitti. Artık eve dönmek ve hayata karışmak zamanı... Hepinize Salzburg’dan sevgi ve selamlar…
Nice festivallere! Viva MOZART!

Salzburg Mon Amour -3-


  • ·      Mozart Haftası’nın bu yılki sanat direktörü, ünlü Fransız şef Marc Minkowski. Les Musiciens de Louvre Grenoble adlı müzik topluluğunun da kurucusu olan Minkowski, Salzburg sahnelerinin çok yakından tanıdığı bir isim. İlk olarak 1996 Salzburg Yaz Festivali’nde, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasını yönetmek üzere davet edilmişti. O günden beri, Salzburg’la olan bağları, çeşitli vesilelerle iyice güçlendi ve Minkowski hemen her yıl, hem yaz festivalinde, hem de Ocak ayındaki Mozart Haftası’nda, mutlaka bir eser yönetir oldu. Hatta kendi sözlerine bakacak olursak ‘’ her yılın başında, Mozart Haftası’nda bulunmak, benim için bir yeni yıl ritüeline dönüştü’’.  Nitekim geçtiğimiz yıl boyunca verdiği her demeçte, bu yakınlıktan bahseden ve Salzburg’da bulunmanın, kendisi için adeta bir aile ortamında bulunmak manasına geldiğini söyleyen Minkowski, bu yılki festivalde, kendi tarzını iyice hakim kılmış durumda. Mozart’ın müziği tabii ki her zaman olduğu gibi, merkezde duruyor ama bu yıl kuvvetli bir Fransız etkisi de yok değil. Salzburg’un ünlü gazetesi Salzburger Nachrichten, iki gün önce yazdığı gibi, Frankofon bir MOZARTWOCHE diye tanımlamış bu seneki festivali. Peki neden mi? Öncelikle Ravel, Poulenc, Bizet, Camille Saint-Saens’in eserleri, en az Mozart eserleri kadar yoğun programda. Ayrıca Fransız şefler Minkowski, Louis Langree, George Pretre, Fransız oda müziği toplulukları Les Vents Français, Quatuor Diotima, Fransız solistler Pierre-Laurent Aimard, Pascal Gallois, Claire-Marie Le Guay ve burada adını sayamayacağım kadar çok prodüksiyon görevlisi, festivaldeki Fransız etkisini güçlendiriyor. Ayrıca bu yıla özgü bir başka durum daha var: Konser salonlarında, geçtiğimiz senelerde görmediğimiz kadar çok sayıda Fransız müzikseverle karşılaşıyoruz. Mozart’ın Şehrine Fransız Çıkartması diye konuşuluyordu geçen gün, şehrin ünlü restoranı Triangle’da… Hissediliyor gerçekten.
  • ·      Viyana Filarmoni Orkestrası, her yıl olduğu gibi, festivalin merkezindeki orkestralardan biri. İlk defa Mozarteum Vakfı tarafından 1877 yılında davet edilmişler Salzburg’a. O konser, Viyana Filarmoni’nin Viyana dışındaki ilk konseri olmuş aynı zamanda. İşte o yıldan beri, Salzburg şehri, ünlü orkestra ile, yıl boyunca sık sık buluşuyor. Her yıl, Mozart Haftası etkinliklerinde 3 önemli konser veren Viyana Filarmoni’yi bu sene, üç değişik şefin batonu altında izliyoruz. Bu konserlerden ikisi bitti, sırada George Pretre’li konser kaldı. İlk Viyana Filarmoni konserinde, Venezuellalı ünlü şef Gustavo Dudamel vardı. Solist olarak da, Portekizli piyanist Maria Joao Pires çıktı sahneye. Bir önceki gün buzda düşmüş ve bacağını incitmiş olduğundan zorlukla yürüyordu ama yine de piyanonun başına geçtiğinde, o küçücük kadından bir dev çıktığına şahit olduk. Bu yılın Wagner’le olan malum ilişkisi, konser programında da kendini gösterdi. Açılış parçası, sanatçının, oğulları Siegfried’in doğumu üzerine, karısı Cosima için bestelediği bir tatlı bir melodiydi. Ardından Dudamel’in eşliğinde, seke seke, Pires geldi sahneye ve Mozart’ın en çok icra edilen yapıtlarından 20 No’lu Piyano konçertosunu dinledik. Dinmeyen alkışlardan anladım ki, bazı müzikler insanın kalbine dokunuyor ve insan bin kere de dinlese, bıkmıyor. Seslendirilen üçüncü yapıt, Mozart’ın KV 320 sayılı eseri olan Posthorn Konçetrosu oldu. Posthorn, eskiden arabacıların ve postacıların kullandıkları türden bir tür kornoymuş. Bugün Avrupa’nın pek çok ülkesinin posta servisi, bu enstrümanı sembolleri olarak kullanıyor. Mozart bu tarihi enstrüman için bestelediği serenat dinleyicilerden çok alkış aldı.
  • ·      Viyana Filarmoni’nin ikinci konserini genç şef Teodor Currentzis yönetti. Yunan kökenli olan Currentzis, St. Petersburg Konservatuarı’nda, Valery Gergiev’in de eğitmenlerinden olan  İlya Musin’in öğrencisi olmuş. Günümüzün etkili genç şeflerinden olarak kabul ediliyor. Bu festivalde Viyana Filarmoni Orkestrası’nı ilk defa yönetti. İlk eser,  ilginç bir uyarlama oldu. 1974 doğumlu Avusturyalı besteci, Johannes Maria Staud, Mozart’ın KV 475 sayılı eserini, büyük orkestra için yeniden düzenlemiş.. ‘’Uyarlama riskli bir şeydir’’ derler. Ancak, Staud bu riskleri cesurca göze almış ve Mozart’ın ruhunu, 21. Yüzyıla taşıyan çok kuvvetli bir yapıt çıkmış ortaya. Son eser ise, Mozart’ın 36. Senfonisi olan Linz Senfonisi oldu. Bu senfoninin de ilginç bir yönü var. Mozart Salzburg’dan Viyana’ya giderken uğrayıp misafir edildiği Linz şehrinde, beklenmedik bir şekilde, biraz da teşekkür mahiyetinde, bir konser vermek durumunda kalır. Babası Leopold Mozart’a yazdıklarına göre beraberinde hiç bir senfonisi bulunmamaktadır. Kısacası hazırlıksız yakalanmıştır. Ama dert mi? Yine Mozart’ın babasına yazdıklarından öğreniyoruz ki, başdöndürücü bir hızla yeni bir senfoni bestelemektedir. Bu mektubun tarihi 31 Ekim’dir ve konserin verileceği gün 4 Kasım’dır. Yani Mozart’ın sadece, iyimser hesapla 5 günü vardır… Neticede ortaya son derece yoğun ve dramatik bir senfoni çıkar.
  • ·      Dikkat çekici konserlerden biri Fransız Les Vents Français topluluğunun Mozarteum Büyük Salon’da verdikleri sabah konseri oldu. Fransız kökenli ya da Fransa’da eğitim görmüş sanatçılardan oluşan ekibin kurucuları arasında ünlü flüt sanatçısı Emmanuel Pahud ve piyanist Eric Le Sage var. Öncelikleri nefesli sazlar için bestelenmiş eserleri tanıtmak olan topluluk, ilk olarak 2007 yılındaki Mozart Haftası’nda sahneye çıkmış. Bu yıl, Poulenc, Ravel ve Mozart kesişmesi denebilecek nitelikte bir program sundular. Bu müzikal etkileşimleri, birbiri ardına dinlemek çok hoş bir  deneyim oluyor her seferinde.
  • ·      Mozart Haftası 2013’ün operası olarak Mozart’ın ikinci opera seria’sı Lucio Silla seçilmiş. Üç defa sahneleniyor eser. Rolando Villazon, Roma diktatörü Sulla olarak sahneye çıkıyor. –Bu cümleleri yazarken, oturduğum kafeye dün akşam Viyana Filarmoni’yi yöneten Teodor Currentzis girdi-. Olga Peretyatko, Sulla’nın aşık olduğu ve ele geçirmek için her türlü şeyi denediği güzel Giunia rolünde Salzburg’u kendine hayran bıraktı. Ancak, bir haftadır herkesin esas konuştuğu kişi, ne Peretyatko ne de Villazon! Herkes Fransız mezzo soprano Marianne Crebassa’yı konuşuyor. Genç sanatçı, hem beden diliyle, hem sesinin güzelliği ve rengiyle, hem de etkileyici fiziğiyle bu yılki Mozart Haftası’nın yıldızı oldu. Yarından sonra Lucio Silla son defa sahnelenecek ve sonra yaz festivalinde, yine sahnelere dönecek. Olur da yolunuz buralara düşerse, mutlaka denk getirin ve bu prodüksiyonu kaçırmayın.
  • ·      Biraz da magazin: Geçen sabah, otelimde, erken saatlerde, piyanist Maria Joao Pires ile karşılaştım. Kendisine Portekizce selam verip de hatırını sorunca, etkilenip, ‘’Beraber kahvaltı yapalım mı?’’ dedi. Önceki günün düşüşü epeyce canını yakmış ama biraz daha iyiymiş. Ülkesinde politik sebeplerle, çok zorluklarla boğuşmak zorunda kalan Pires, artık Belçika’a yaşıyormuş. Brezilya’da da bir evim var dedi. Dereden tepeden sohbet ettik ve devamını, festival için İstanbul’a geldiğinde yapmak üzere sözleştik.
  • ·      Fransız şef Louis Langree ile geçtiğimiz yıllarda tanışmış ve sahne arkasında sohbet etme imkanı bulmuştum. Bu yılki Camerata Salzburg konserinden sonra, yine sahne arkasına geçtim ve kısa da olsa konuştuk. Langree, geçtiğimiz yıl Camerata’nın başına geldi ve artık daha da meşgul. Amerika sahnelerinde de özellikle operalar yönetiyor ve ayrıca New York Mostly Mozart Festivali’nin de direktörü. Dedi ki, az kalsın İstanbul’a da geliyorduk ama ne oldu anlayamadım, her şey bir anda iptal oldu. Kimdi, neydi fazla bilgi vermedi ama içimden keşke gelebilselerdi diye geçirip durdum. Bir de güzel bir haber paylaştı benimle: Geçen hafta çok meşgul ve heyecanlıydım. Her şefin hayatındaki en büyük hayallerden birini gerçekleştirdim. Louis Langree gibi bir çok ünlü sanat kurumuyla haşır neşir olan bir şefin hayali ne olabilir diye düşünürken cevap geldi: Berlin Filarmoni’yi yönettim! Demek ki kim olursanız olun, hayaller asla tükenmiyor. Belki de insanı canlı tutan şey bu!
  • ·      Cecilia Bartoli’nin sanat direktörlüğünü yaptığı Pentecoste Festivali’nin biletleri, neredeyse tükenmiş durumda. Mozart Haftası’yla direkt alakası olmasa da, sanat çevreleri tarafından mesken tutulmuş mekanlarda en çok konuşulan şeylerden biri de bu konu. Bartoli’nin liderliğiyle, farklı bir kimliğe bürünen festival, bu sene başta Gergiev’li Mariinsky Theatre olmak üzere, pek çok ünlü ismi konuk edecek. Bartoli de Bellini’nin Norma’sıyla sahnede olacak.
  • ·      Salzburg’da hava bu yıl daha güzel ve insaflı. Geçen yılın eksi yirmilerde dolanan soğuklarından sonra, bu yılın nispeten daha ılık, yağmurlu ve kimi zaman da güneşli havaları, festival ruhunu daha da ateşlendiriyor. Hoş, kar altındaki Salzburg da çok güzel ama kış güneşiyle selamlaşmak da insana iyi geliyor.


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...