Yaz benim için de -literally- başladı. Dün akşam 3 gece 4 günlük minik bir tatilden geri döndüm. Yakın dostlarım Didi-Şebo-Saadet üçlüsüyle, Çeşme'ye gittik. Daha doğrusu gitmeyi başardık! Aylar öncesinden uçak biletlerimizi aldık, yerlerimizi ayırttık ve mızıkçılık yapmadan GİTTİK! Konaklama mekanı Çeşme Sheraton oldu ve aslında eğer bu kadar kalabalık olmasaydı daha da iyi olurdu ama yine de dostlarımla birlikte olup, sahilde, kendimi rüzgara verip sadece tembellik yapmak çoook hoşuma gitti. Yalnıııızzzz...Aklım ve gönlüm ALAÇATI'da kaldı! Nefissss bir yer! Eylül'de gideceğim ve bir kaç günü orada geçireceğim.
Geçen hafta yazdıklarıma dönecek olursam:
Çalışma hayatımın -herhalde- ennn kapsamlı, en hareketli ve en yorucu dönemini geride bıraktım. Kendimi her anlamda çifte maraton koşmuşum gibi hissediyorum. Bu maratona başlarken en büyük dileğim, görevlerimi layıkıyla yerine getirip, kimseye ve en çok da kendime mahcup olmadan Haziran sonuna ulaşmaktı. Mahcubiyet ne kelime?! Herşey çok çok iyi oldu. Birbirinden özel turlar yaptım, inanılmaz şeyler yaşadım, hayatta sadece bir kere tanık olunabilecek nitelikte sanat aktivitelerine dahil oldum ve bütün bunlar beni biraz daha büyüttü. Hayata bakışımda -gerçekten- inanılmaz değişimlerin olduğu bir yıl yaşadım. Kendimi her anlamda çok daha donanımlı ve çok daha olgunlaşmış hissediyorum. Daha dengeli, daha merkezde ve çok daha AN'da kalmayı başaran bir insan oldum artık. Özellikle son bir kaç aydır sürdürdüğüm NEFES TERAPİ'lerinin bundaki etkisi tartışılmaz...Önce BEN demeyi öğreniyorum. Maskeyi önce kendime sonra başkalarına takmayı öğreniyorum diğer bir deyişle, ki itiraf etmem gerekirse, bu 43 yıllık hayatımda, hiç deneyimlememiş olduğum bir şeydi. Önceliklerimi değiştirdim. Bu da müthiş bir büyüme duygusu kattı bana...
Beni en çok üzen şey memleketin durumu ama anlaşılan o ki çoğunluk son derece memnun. O zaman benim de bu durumda yapabilecek bir şeyim kalmamış oluyor. Seçimlerden sonra yazdığım yazıya çok fazla yorum geldi. Kimileri bana katılırken, kimileri çok ağır konuştuğumu/yazdığımı söyledi. Ben söylediklerimin/yazdıklarımın arkasındayım. Üzülüyorum. Kızıyorum. Memleketimi seviyorum ama bu memlekette yaşayanlarla ortak paydamın neredeyse hiç kalmadığını görüyorum. Bu memlekette yaşayanların büyük çoğunluğu artık son derece bencil, acımasız, güçlünün yanında olup güçsüzü ezen, para için ruhunu satan, gösteriş budalası, küstah ve kaba bir güruha dönüştü. Ben ve benim gibiler eziliyoruz arada ve ne yazık ki hiç kimse benim ve benim gibilerin hakkını savunacak beceride değil! Ben AYNI BAĞIN GÜLÜ değilim...Öteki bağın güllerini kim koruyacak?
Neyse...Bir daha bu konuya değinmek istemiyorum...
Turlarım yavaşladığı için artık yaz okumalarıma da başladım:
Elimdeki kitaplar birikti...Hem Türkçe hem İngilizce okuyorum her zamanki gibi. Konular daldan dala atlıyor yine her zamanki gibi...Ufak bir liste yapacak olursam:
1- Murathan Mungan "Şairin Romanı"... Henüz başlamadım ama en keyifli okumam olsun diye hard cover olanından ısmarladım ve İdefix'ten geldi geçenlerde. Şöyle bir göz gezdirdim sayfalar arasında, HARİKA! Sanırım Mungan'ın en önemli kitaplarından biri olarak anılacak seneler sonra da...
2- Enis Batur olmadan bir okuma dönemi olur mu? Olmazzzz...Dolayısıyla bir minik okuma keyfi de oradan geliyor haliyle: 60 mm Dizüstü Meşkler ve İçcep Meşkleri... Evet, kitabın adı bu! Bazıları bir sayfa, bazıları bir paragraf ama hepsi de derinleştikçe derinleşen denemeler. Bayılırım denemelere zaten...Bir kısmını okudum. Bir kısmını da keyfi uzatmak için sonraya bıraktım. Her zamanki gibi en sevdiğim yazar, en sevdiğim yazın kişisi Enis Batur!
3- Veee bir günlük var listemde: Rainer Maria Rilke'den "Floransa Günlükleri". Sevgilisi'nin teşvikiyle 1898 yılında Floransa'ya giden Rilke, her yeri karış karış gezmiş ve gördüklerini de sevgilisine notlar şeklinde deftere aktarmış. İşte en sevdiğim bir başka tarz olan seyahat notları bunlar. Ama öyle sıradan notlar değil. Heykeller, tablolar ve diğer tüm sanat eserleri hakkında yazılmış müthiş notlar ve kişisel gözlemler. Bunları derleyen kişi Rilke olursa, okumamak benim açımdan imkansız olur doğal olarak...Kitap yazı masamın sağ köşesinde, Mungan'ın kitabının üstünde açılmayı bekliyor.
4- Daniel Wallace'ın "Büyük Balık"ı film olarak da çok sevmiş olduğum bir hikaye idi. Kitabını da okumak istiyordum ne zamandır. Dün gece tatilden gelir gelmez okumaya başladım. Neredeyse 1/3'ü bitti bile ve nefis bir seçim yapmış olduğuma bir kere daha inandım. Büyülü bir hikaye, büyülü bir atmosfer ve büyüleyici bir ana karakter var kitapta. Bunu herkese öneririm.
5- Dalai Lama'nın orta boy bir hard cover kitabı bir süredir orta sehpanın üstünde beni bekliyor: Becoming Enlightened...Aydınlanmak! Nasıl olur, ne zaman olur bilemiyorum ama bu arayış içinde uzun zamandır debeleniyorum. Kendimle uğraşıyorum ve içime dönmek için her fırsatı değerlendiriyorum. Belki seneye...Biraz daha yavaş bir tempo ile çalıştığım sürece girdiğimde, bu konu ile daha fazla ilgilenme fırsatım olacak.
Evet, yaz benim için de başladı. Kitaplarım bir yanda, sevdiklerim etrafımda...Bir de resim için zaman ayırabilirsem, işte o zaman daha da keyifli olacak her şey.
Haa unutmadan! Osman bana harika bir fotoğraf makinası verdi: Bir CANON G 10... Yavaş yavaş fotoğraf çekmeye de başlayacağım artık. Bu konuda her türlü bilgi, öneri ve yoruma açığım. Yardıma da tabii...
Bu şartlar altında bana başka söyleyecek söz kalmıyor: YAŞASIN YAZ!!!
Yaz Başladı!
6 aylık maraton bitti, şimdi biraz gevşeme ve arkadaşlarla birlikte bir şeyler yapma zamanı! Yazın tadını çıkarıp, denize koşmanın zamanı. Kitap okuma ve sabahları bir bardak mis kokulu kahve eşliğinde evde salınma zamanı.
Yorulmuşum ama mutluyum. Ocak ayından beri dünyanın çevresinde neredeyse tam tur attım. İlginç şeyler yaşadım, değişik insanlarla tanıştım. Farklı sular içip, farklı yemekler yedim. Arada evimi ve can dostlarımı çok fena özledim ama her daim mutlu kaldım. İnsan sevdiği işi yapınca, o zaman herşey çok daha kolay oluyor. Bu anlamda ne mutlu bana!
Off!!! Deminden beri yazdıklarımı silip duruyorum.Anlaşılan o ki, bu gece bende doğru dürüst bir şey yazacak güç yok! İyisi mi ben burada bitireyim ve gidip üçlü kanepeye uzanayım...
Yaşasın tatil! Yaşasın YAZ!
Yorulmuşum ama mutluyum. Ocak ayından beri dünyanın çevresinde neredeyse tam tur attım. İlginç şeyler yaşadım, değişik insanlarla tanıştım. Farklı sular içip, farklı yemekler yedim. Arada evimi ve can dostlarımı çok fena özledim ama her daim mutlu kaldım. İnsan sevdiği işi yapınca, o zaman herşey çok daha kolay oluyor. Bu anlamda ne mutlu bana!
Off!!! Deminden beri yazdıklarımı silip duruyorum.Anlaşılan o ki, bu gece bende doğru dürüst bir şey yazacak güç yok! İyisi mi ben burada bitireyim ve gidip üçlü kanepeye uzanayım...
Yaşasın tatil! Yaşasın YAZ!
Seçim Sonrası
Halk son sözü söyledi:
Ben bu adamları istiyorum!
Hani bu halk AKP iktidarı yüzünden ekonomik açıdan kıvranıyordu?
Hani öğrenciler, şifresi ayrı kopyası ayrı mağdurdular?
Hani çiftçi inim inim inliyordu?
Üretici perişan, tüketici ondan beterdi?
Hani sosyal hak ve özgürlükler ayaklar altında eziliyordu ve başımızdaki padişah kesilmişti?
Hani fikrini söyleyen içeri tıkılıyordu?
Hani kimsenin özeli, gizlisi saklısı kalmamıştı?
Hani telefonlarımız dinleniyordu?
Hani eğitimde fırsat eşitliği ortadan iyice silinmişti?
Hani üniversiteler kepaze olmuştu?
Demek ki bunların hiçbiri doğru değilmiş.
Demek ki ben başka bir boyutta yaşıyormuşum, %50 başka bir boyutta...
Ne demiştim geçen senelerde?
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...
Bu konuda ne kadar doğru karar verdiğime bir kere daha inanıyorum artık.
Ben bu halktan biri değilim, olmak da istemiyorum!
Bu halk yalancı, ikiyüzlü ve kimin arabası tıngırdarsa ona binen türde yalaka ve yavşak bir güruha dönüşmüştür.
BEN BÖYLE DEĞİLİM! OLMAYACAĞIM!
Vatanı sattılar...
Sularımızı kirlettiler...
Kıyılarımızı bitirdiler...
Ormanımız kalmadı...
Lise ve yüksek öğrenim kurumlarımızın içlerini boşalttılar...
Halkı dizilerle, evlenme programlarıyla uyuttular...
Üç beş sahte aydını ekranlara çıkartıp kafaları bulandırdılar...
Herkesi paraya endekslediler, millet para için anasını öldürür hale geldi iyice...
Arkadaş arkadaşı PARA için satıyor, ardına bile bakmıyor...
Herkes acımasız, gemisini kurtaran kaptan ve "bugün var yarın yok"...
Kimseye güvenemezsin...
Neyse, bu örnekler böyle uzar gider...
Uzun lafın kısası:
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...
BİR KERE DAHA...
Ben bu adamları istiyorum!
Hani bu halk AKP iktidarı yüzünden ekonomik açıdan kıvranıyordu?
Hani öğrenciler, şifresi ayrı kopyası ayrı mağdurdular?
Hani çiftçi inim inim inliyordu?
Üretici perişan, tüketici ondan beterdi?
Hani sosyal hak ve özgürlükler ayaklar altında eziliyordu ve başımızdaki padişah kesilmişti?
Hani fikrini söyleyen içeri tıkılıyordu?
Hani kimsenin özeli, gizlisi saklısı kalmamıştı?
Hani telefonlarımız dinleniyordu?
Hani eğitimde fırsat eşitliği ortadan iyice silinmişti?
Hani üniversiteler kepaze olmuştu?
Demek ki bunların hiçbiri doğru değilmiş.
Demek ki ben başka bir boyutta yaşıyormuşum, %50 başka bir boyutta...
Ne demiştim geçen senelerde?
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...
Bu konuda ne kadar doğru karar verdiğime bir kere daha inanıyorum artık.
Ben bu halktan biri değilim, olmak da istemiyorum!
Bu halk yalancı, ikiyüzlü ve kimin arabası tıngırdarsa ona binen türde yalaka ve yavşak bir güruha dönüşmüştür.
BEN BÖYLE DEĞİLİM! OLMAYACAĞIM!
Vatanı sattılar...
Sularımızı kirlettiler...
Kıyılarımızı bitirdiler...
Ormanımız kalmadı...
Lise ve yüksek öğrenim kurumlarımızın içlerini boşalttılar...
Halkı dizilerle, evlenme programlarıyla uyuttular...
Üç beş sahte aydını ekranlara çıkartıp kafaları bulandırdılar...
Herkesi paraya endekslediler, millet para için anasını öldürür hale geldi iyice...
Arkadaş arkadaşı PARA için satıyor, ardına bile bakmıyor...
Herkes acımasız, gemisini kurtaran kaptan ve "bugün var yarın yok"...
Kimseye güvenemezsin...
Neyse, bu örnekler böyle uzar gider...
Uzun lafın kısası:
BEN BU HALKTAN İSTİFA ETTİM...
BİR KERE DAHA...
Bach'ın Mezarının Başında
Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?
Etrafınızda bir sürü insan varken ve hatta işten başınızı kaldıramadığımız zamanda bile, kendinizi yapayalnız, bir başına ve biraz canı acımış hissettiniz mi?
Ben bugün işte tam da bu şekildeyim.
Oysa Leipzig'teyim. Olağanüstü bir MAHLER FESTİVALİ'ndeyim. Tatlı mı tatlı bir grup insanla birlikteyim. Konserler muazzam, orkestralar muhteşem ve solistler dünyanın en iyileri...Hava tam deli bahar...Birden yağıp gürlüyor, ardından beş dakika geçince de sımsıcak bir güneş sırtımı ısıtıyor. Ağaçlar yemyeşil, bahçeler çiçek dolu. İnsan daha ne ister?
Herhalde bahar çarptı beni...Ben artık hemen hemen her baharda bu ruh haline bürünüyorum. Tabiat yeniden doğuyor, ağaçlar çiçekleniyor ve tarlalara can gidiyor ya, ben de -galiba- istiyorum ki, gidenlerim de canlansın. Olmuyor tabii...Gidenler geri dönmüyor ve bunu fark edince, baharın tüm güzelliği bir anda anlamsızlaşıyor.
Sabah konserde dinlediğim müthiş parçada, MAHLER şöyle seslenmişti: Yapayalnız yüreğim sadece huzur istiyor...Çarpıldım! Beni hem müziğin büyüsü hem de solistin dolgun sesi bu hale getirdi. Konserden çıkınca, epeyi bir süre kendime gelemedim. Sonra da öğleden sonrayı yalnız başıma geçirdim.Serbest gün olduğu için herkes kendine göre bir taraflara dağılmıştı. Aslında çok kereler bu boş zamanları dört gözle beklemişimdir. Biraz kendimle ilgilenip vakit geçirebileceğim zamanlar olarak görmüşümdür. Bugün de aynı niyetle şehirde yürüyüş yaptım azıcık ama gel gör ki attığım her adımda içimdeki yalnızlık duygusu büyüdü. Somutlaştı. Kocaman oldu. Sokaklarda boş boş dolandım. Etrafı seyrettim. Ailelere baktım, sevgililere imrendim. Çoluk çocuk meydanlara parklara akmış halkın içinde erimek istedim. Ama olmadı. Eriyemedim. Kendimi o uyumlu havanın içinde ayrık otu gibi hissettim. Bundan kurtulmak için bir kalabalık bira evinin, Bach'ın kilisesi Thomas Kilisesi'ne bakan masalarından birine yerleşip,şimdi tam mevsimi olan beyaz kuşkonmaz ile kendime ziyafet çektim. Ama nafile! Ben oturduğumda günlük güneşlik olan hava, ben oturduktan en fazla 10 dakika sonra birden karardı ve bir anda sağanak indirdi. Restoranın içine kaçtım. Etrafta ilgilenecek bir şey kalmayınca, defterimi açıp, bir iki satır bir şeyler çiziktirdim. Gönlümdeki tanımlayamadığım sıkıntı hiç ama hiç azalmadı. O sırada garson nereli olduğumu sordu. Türküm dedim. O da Yunanlıymış, iki kelam ettik gurbetteki iki komşu olarak. Sonra hesabı ödeyip oradan ayrıldım.
Kafamda türlü düşünceler cirit atarken bir de baktım Thomas Kilisesi'nin kapısındayım! İçeri girdim. Dosdoğru altara doğru gittim ve her zaman oturduğum banka oturup, BACH'ın mezarına diktim gözlerimi. Dua ettim O'nun için. Yetmedi benimkiler için dua ettim. Gözlerimden akan yaşlardan hiç utanmadan, burnumu çeke çeke ağladım. Kilisenin serin sessizliğinde, uzun süre oturdum o bankta...Her zamanki bankımda...
Sonra kalkıp Pazar gününün ıssızlığıyla yankılanan ara sokaklardan geçerek otelime, odama döndüm.
Ve başladım yazmaya:
Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?
Etrafınızda bir sürü insan varken ve hatta işten başınızı kaldıramadığımız zamanda bile, kendinizi yapayalnız, bir başına ve biraz canı acımış hissettiniz mi?
Ben bugün işte tam da bu şekildeyim.
Oysa Leipzig'teyim. Olağanüstü bir MAHLER FESTİVALİ'ndeyim. Tatlı mı tatlı bir grup insanla birlikteyim. Konserler muazzam, orkestralar muhteşem ve solistler dünyanın en iyileri...Hava tam deli bahar...Birden yağıp gürlüyor, ardından beş dakika geçince de sımsıcak bir güneş sırtımı ısıtıyor. Ağaçlar yemyeşil, bahçeler çiçek dolu. İnsan daha ne ister?
Herhalde bahar çarptı beni...Ben artık hemen hemen her baharda bu ruh haline bürünüyorum. Tabiat yeniden doğuyor, ağaçlar çiçekleniyor ve tarlalara can gidiyor ya, ben de -galiba- istiyorum ki, gidenlerim de canlansın. Olmuyor tabii...Gidenler geri dönmüyor ve bunu fark edince, baharın tüm güzelliği bir anda anlamsızlaşıyor.
Sabah konserde dinlediğim müthiş parçada, MAHLER şöyle seslenmişti: Yapayalnız yüreğim sadece huzur istiyor...Çarpıldım! Beni hem müziğin büyüsü hem de solistin dolgun sesi bu hale getirdi. Konserden çıkınca, epeyi bir süre kendime gelemedim. Sonra da öğleden sonrayı yalnız başıma geçirdim.Serbest gün olduğu için herkes kendine göre bir taraflara dağılmıştı. Aslında çok kereler bu boş zamanları dört gözle beklemişimdir. Biraz kendimle ilgilenip vakit geçirebileceğim zamanlar olarak görmüşümdür. Bugün de aynı niyetle şehirde yürüyüş yaptım azıcık ama gel gör ki attığım her adımda içimdeki yalnızlık duygusu büyüdü. Somutlaştı. Kocaman oldu. Sokaklarda boş boş dolandım. Etrafı seyrettim. Ailelere baktım, sevgililere imrendim. Çoluk çocuk meydanlara parklara akmış halkın içinde erimek istedim. Ama olmadı. Eriyemedim. Kendimi o uyumlu havanın içinde ayrık otu gibi hissettim. Bundan kurtulmak için bir kalabalık bira evinin, Bach'ın kilisesi Thomas Kilisesi'ne bakan masalarından birine yerleşip,şimdi tam mevsimi olan beyaz kuşkonmaz ile kendime ziyafet çektim. Ama nafile! Ben oturduğumda günlük güneşlik olan hava, ben oturduktan en fazla 10 dakika sonra birden karardı ve bir anda sağanak indirdi. Restoranın içine kaçtım. Etrafta ilgilenecek bir şey kalmayınca, defterimi açıp, bir iki satır bir şeyler çiziktirdim. Gönlümdeki tanımlayamadığım sıkıntı hiç ama hiç azalmadı. O sırada garson nereli olduğumu sordu. Türküm dedim. O da Yunanlıymış, iki kelam ettik gurbetteki iki komşu olarak. Sonra hesabı ödeyip oradan ayrıldım.
Kafamda türlü düşünceler cirit atarken bir de baktım Thomas Kilisesi'nin kapısındayım! İçeri girdim. Dosdoğru altara doğru gittim ve her zaman oturduğum banka oturup, BACH'ın mezarına diktim gözlerimi. Dua ettim O'nun için. Yetmedi benimkiler için dua ettim. Gözlerimden akan yaşlardan hiç utanmadan, burnumu çeke çeke ağladım. Kilisenin serin sessizliğinde, uzun süre oturdum o bankta...Her zamanki bankımda...
Sonra kalkıp Pazar gününün ıssızlığıyla yankılanan ara sokaklardan geçerek otelime, odama döndüm.
Ve başladım yazmaya:
Hiç kendinizi sebepsiz yere üzgün ve yapayalnız hissettiniz mi?
Kısacık...
İhmal ettim, biliyorum ama ne yapayım? Benimkisi tembellik değil, isteksizlik hiç değil...Ne olduğunu tam olarak bilemiyorum ama blogları kapattıklarından beri içimde bir güvensizlik, bir tuhaflık. Sanki her an, herşey, yine ulaşılamaz hale dönüşecek! Belki bu bence bir engel yarattı. Bilmiyorum...
Geçen hafta Peru & Bolivya'dan döndüm. SONDU! Vedalaşmam çooook zor oldu. Bazı yerlerde resmen ağladım. Kim bilir bir daha oralara gidebilecek miyim? Bir daha Machu Picchu'da oturup etrafı seyredebilecek miyim? Titicaca'yı sarmalayan Corillera Real' in yansımalarında kendimi kaybedecek miyim? Lima'da Ceviche peşinde dolanacak mıyım? Sevgili arkadaşım ALBERTO'yu bir daha görebilecek miyim? Sadece Allah bilir...
Yarın Hırvatistan'a gidiyorum. SON turum olacak! ANDREA ile vedalaşmak da zor olacak. Yine de Hırvatistan hemen şurası! Hop dedin mi gidersin. İçim daha rahat...
Bunun dışında GERÇEKTEN yeni bir şey yok hayatımda. Aynı hareket devam ediyor. Kıtalar arasında git gel...
Yakında daha iyi bir şeyler yazarım.
Şimdilik bu kadar...Valiz hazırlamam lazım:))
Geçen hafta Peru & Bolivya'dan döndüm. SONDU! Vedalaşmam çooook zor oldu. Bazı yerlerde resmen ağladım. Kim bilir bir daha oralara gidebilecek miyim? Bir daha Machu Picchu'da oturup etrafı seyredebilecek miyim? Titicaca'yı sarmalayan Corillera Real' in yansımalarında kendimi kaybedecek miyim? Lima'da Ceviche peşinde dolanacak mıyım? Sevgili arkadaşım ALBERTO'yu bir daha görebilecek miyim? Sadece Allah bilir...
Yarın Hırvatistan'a gidiyorum. SON turum olacak! ANDREA ile vedalaşmak da zor olacak. Yine de Hırvatistan hemen şurası! Hop dedin mi gidersin. İçim daha rahat...
Bunun dışında GERÇEKTEN yeni bir şey yok hayatımda. Aynı hareket devam ediyor. Kıtalar arasında git gel...
Yakında daha iyi bir şeyler yazarım.
Şimdilik bu kadar...Valiz hazırlamam lazım:))
Hızlıca Son Bir Ayda Olanlar...
En son yazımın üzerinden bir aydan fazla zaman geçmiş. Bu zaman içinde, ne zaman yazmak istediysem, tam da o gün blogumu edit edemeyeceğim şekilde engellendiğimi gördüm hep. O zaman da eskilerin dediği gibi sıtkım sıyrıldı ve başka yerlere zapladım...Olmadı yani. Olduramadım! Oysa bu zaman zarfında öyle güzel şeyler yaptım ki anlatamam...Kısaca sıralayacak olursam:
- Mart'ın ilk yarısında erkek arkadaşımla Güney'e baharı karşılamaya indik. Antalya'dan bir araba kiralayıp üç gece dört günlük bir LİKYA gezisi yaptık.Müthişti...Sahillerde kimsecikler yoktu. Likya'nın başı dumanlı dağları, hala kalın bir kar tabakası altında gizliydi. Tabiat henüz tam anlamıyla uyanıp coşmamıştı. Bazı erkenci ağaçlar çiçeğe durmuşlardı ve her yer yemyeşildi. Bir de papatyalar ve sarı çiçekler o kadar doldurmuştu ki her yanı, fotoğraf çekmek için arabayı durdurduğumuzda, ayağımızı basacak yer bulamıyorduk. Hayatımın en güzel bahar günlerinden bazılarını o günler içinde yaşadım. Kekova, Dalyan ve Köyceğiz Gölü'nde tekne turları yaptık. Patara, Ölü Deniz ve İztuzu kumsallarında bizden başka kimsecikler yoktu. Kiminde sabahı kiminde de akşamı karşıladık. Göcek'te öğle yemeği yedik. Kaş, Fethiye ve Dalyan'da konakladık. Kaş'ta kaldığımız gecenin sabahında erkenden uyanıp, deniz kıyısına indim ve kayalıkların üzerinde, sırtımı güneşe yüzümü MEİS adasına vererek, meditasyon yaptım. Nefesimi denizin kabaran dalgalarına uydurdum. Öylesine iyi geldi ki!
- Beraberimde 25 opera sevdalısı ile Milano'ya gittim. La Scala'da iki opera izledim. Puccini'nin Tosca'sı ve Mozart'ın Sihirli Flüt'ü... İkisini de çok severim. Milano'ya bahar gelmişti, bütün manolya ağaçları çiçek içindeydi. Hava o kadar yumuşaktı ki, bayıldık doğrusu. En güzel günlük gezimizi ise Bergamo'ya yaptık. Hele o gün yediğim öğle yemeğine bayıldım. Bergamo'nun ünlü CASONCELLİ adındaki mantılarından yedim. Adaçayı ve pancetta'yla yapılmış lezzetli sosla iyice kalorilendirilmiş yemeği gövdeye indirip, en ufak bir suçluluk duygusu bile hissetmeden, Milano'ya geri döndüm. Akşamına da Sihirli Flüt her şeyi taçlandırdı...
- New York'ta geçirdiğim bir hafta boyunca, baharın adım adım gelişini izledim. Ben gittiğimde tamamen ölü duran ağaçlar bir hafta içinde yeşil yeşil yaprakçıklar verdiler. O güneş geçirmeyen çelik ve beton yığınlarının arasında, akla hayale gelmeyecek bahar manzaraları vardı. Cetral Park zaten bir başka alem...
- New York Metropolitan Operası'nda birçok klasikleşmiş operanın yanısıra, hayatta en çok merak ettiğim ALAN BERG'in meşhur WOZZECK operasını da izleme fırsatı buldum. Beni hafta içinde izlediklerimin içinde en çok etkileyen prodüksiyon bu oldu. ENİS BATUR çoook haklıymış...Enis Batur da nereden mi çıktı şimdi? İşte şuradan: Ben Wozzeck'i ilk defa onun kitaplarında okumuştum ve merak edip duruyordum. MET gibi yetkin bir sahnede izlemek de müthiş keyifli bir deneyim oldu. Aşk, nefret, kan, intikam, pişmanlık, delilik ve yalnızlık! Hepsi sığmıştı esere...Üstelik şef de, bu sene MET'te 40. yılını kutlayan JAMES LEVİNE idi.
- Galiba artık "dünyada en sevdiğim müze" olarak nitelendirdiğim Metropolitan Museum'da LECTURER rozetiyle anlatım yaptım. Orayı gezdirirken kendimi müthiş şanslı hissettim.Koskoca müzenin sayısız odaları arasında dolanırken, sanki evimdeymiş gibi rahattım. Kendimi o kusursuz sistemin bir parçası olarak gördüğümden midir nedir, koltuklarım kabarmıştı ve gurur içindeydim. Dünyada bir sürü müze gezdirip, her yerde anlatım yaapıyorum ama orada hissettiklerim nedense bambaşkaydı... ertesi gün boş vakitte de yeniden müzeye dönüp, Cezanne'ın ünlü İSKAMBİL OYNAYANLAR tabloları ile ilgili sergiyi gezdim. Müze dükkanından deli gibi alışveriş yaptım.
- Cumhuriyet Gazetesi'nin Gezi ekinde yazılarım çıkmaya başladı. Bir hayal daha gerçek oldu yani...
- Lao Tsu'nun ünlü kitabı Tao Te Ching'in okumalarına katıldım. Etrafımda biri hariç hiç tanımadığım bir grup insanla oturup, yüzlerce yılın bilgeliğini paylaşmak çok hoş bir deneyimdi. Sohbet derin, keyifli ve ortam rahattı. İstanbul'da olduğum haftalarda, eğer denk düşerse devamını getirmeye çalışacağım.
Bunlar geçtiğimiz ayı özel kılan şeylerden bazılarıydı. Aslında o kadar çok detay var ki, devamını başka yazıya aktarsam daha iyi olacak galiba...
Şimdilik bu kadar... Saat farkından uykum geldi...
BLOGUMA DOKUNMA!

Bir kaç gündür turda olduğum için aslında hiç bir şey yazacak zamanım olmadı ama şimdi evdeyim ve iki satır karalamak geldi içimden.
Geçen hafta şok yaşadık hepimiz. Kimilerimiz de hala yaşamaktalar: Bloglarımıza giremedik! Çoğumuz hala giremiyor.
Kendi bloguma tıklayıp "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısını görünce, içim bir fena oldu. Kendimi büyük bir suç işlemişim gibi hissettim. KOSKOCA mahkeme, benim siteme girişi engellemiş!
Aynı tuhaf hissi mahkemeden boşanma ilamımı aldığımda yaşamıştım. Kağıdın üzerinde "Türk Milleti Adına Karar" yazıyordu. E peki Türk Milleti ben evlenirken neredeydi? O zaman boşanmamdan ona ne? Neyse bu da ayrı bir konu...
Ben durumu şöyle anlatıyorum kendime:
Tanımadığım etmediğim biri çıkıyor ve bana diyor ki: Kusura bakmayın İlknur Hanım ama evinize giremezsiniz, biz yasakladık! Yasaklamakla kalmayıp kapınızın kilidini de değiştirdik. Artık elinizdeki anahtarlarınız da bir şeye yaramaz. Hiç uğraşmayın boşuna...
Ben de elimde anahtarımla kalakalıyorum kapımın önünde ve evime giremiyorum.
Durum bence aynen de budur!
Peki ben ne yapıyorum?
Birilerinden yardım istiyorum. Evime girmenin başka yolları olup olmadığını soruyorum. Ve bana arka penceredeki bir delikten içeri adeta bir suçlu gibi sızabileceğimi anlatıyorlar. Ben de bu alternatif yol sayesinde, evime girebiliyorum. Ancak huzursuzum çünkü bu yol her an fark edilip kapatılabilir. Ve ben yine sokaklarda kalabilirim.
Az önce bir haber gedi. Bu yolla evine giren bir blog dostum, artık giremez olmuş. Yani vakit azaldı.
Ne kötü değil mi? Kurunun yanında yaş da yanıyor. Zaten ses kısılsın diye türlü yola başvuruluyor. Her bahane de böylece gerekli ortamı yaratıyor. Zaten cılızlaşmış sesimiz iyice siliniyor kulaklardan.
Blogumu istiyorum!
Bu benim en doğal hakkım. Kendi alanım. Kendi evim... Bunu yasaklayamazsınız...Demokratik ülkelerde bu OLAMAZ... Da hangi demokrasi?
Neyse...
Rahmetli annem blogumdaki bazı yazıların başıma dert açabileceğini sanıp çok korkardı. Evladım aman kelimelerine dikkat et derdi. Artık bloglarımız kapatıldığı için böyle bir derdimiz de kalmadı. Annem de yerinde rahat rahat yatıyordur artık.
BLOGUMU İSTİYORUM! BÖYLE YARIM YAMALAK DEĞİL, SUÇLULAR GİBİ GİZLİCE DEĞİL, GÖĞSÜMÜ GERE GERE İSTİYORUM!
Bugün 1 MART

Yoo başkaları için öyle özel bir tarih değil...Herhangi bir yerin kurtuluş günü ya da bilmem ne bayramıysa onu bilemem ama benim kişisel tarihimde Nişantaşı Evi'min resmi kuruluş tarihidir 1 Mart. İçinde bir yıl boyunca toplam herhalde 5 ya da 6 gün yaşadım. Genellikle yaşadığım adres olarak Şişli'yi gösteriyorum. Böyle de hissediyorum zaten. Ama yine de Nişantaşı Evi'me yüklediğim anlamlar sebebiyle orası çok önemli.
Bir buçuk sene evvel anneciğim öldüğünde dünyam başıma yıkılmıştı. Ailemden kalan son kişiyi de toprağa verdikten sonra, hayatın gerçekleriyle boğuşmak zorunda kalmıştım. Annemin evini kapatmış, eşyalarını dağıtmış, atacaklarımı -resmen- atmış ve atamadıklarımı da Harem'deki evime taşıtmıştım. Zaten gönlümün yeterince ısınmaya vakit bulamadığı Harem Evi, bir anda depo-ev'e dönüşmüştü. Hayatımın büyük bölümü Şişli'de geçmeye başladığı için, ayaklarım Harem'e giderken kurşun gibi ağırlaşmaya başlamıştı. Hatta geri geri gidiyordu. Üstelik Harem Evi'min pencerelerine her baktığımda, beni tur dönüşlerimde orada bekleyen anneciğimi görür gibi oluyor ama sonra onun artık beni hiç bir zaman bekleyemeyeceğini hatırlayınca sessiz ve sadece içe akıttığım gözyaşlarına boğuluyordum. İçeriye adımımı attığımda ise aklıma annemle tur dönüşlerinde baş başa yediğimiz yemekler, bir sürü badireden sonra birbirimizi avutuşumuz, birbirimize can yoldaşı oluşumuz, denize bakarak ettiğimiz dualar geliyordu. Uyuyamaz olmuştum kendi yatağımda... Orada kalamıyordum. Yeni ve HAFIZASIZ-HATIRASIZ bir eve ihtiyacım vardı. Daha önce hiç yaşamadığım bir mahallede, daha önce kimsenin yaşamamış olduğu bir evde, bambaşka şartlarla yeni bir YAŞAM kurmam gerekiyordu. İşte bu ihtiyaçlarla Nişantaşı Evi'mi kurdum. Çok emek, çok zaman, çok mücadele ve çok para -benim ölçülerimle-harcadım. Kimilerine göre değmezdi bu kadar çabaya...Zaten içinde yaşamayacağım bir yer için bu kadar uğraşmaya değer miydi ki? Oysa durum benim açımdan çok farklıydı. İçinde bir yılda sadece 5 ya da 6 gün yaşamış olsam bile bu evin kuruluşu benim için çok şey ifade ediyordu. kendime pek çok şeyi kanıtlayacaktım:
Yıkılmadığımı ve yalnız da kalmış olsam dimdik ayakta olduğumu,
Hayatımı ve evimi tamamen sıfırlayıp, her şeyi yeniden inşa edebilecek gücüm olduğunu,
Aslında yapayalnız kalmadığımı ve etrafımı çeviren pek çok CAN dostumun olduğunu,
Yalnızlık denen canavarın eğer ancak ben istersem beni pençesine alabileceğini,
Arada sırada sessizlik içinde kapımı kapatıp, kendimle ve duygularımla başbaşa kalmamın o kadar da kötü bir şey olmadığını...
İşte bütün bu anlamları yüklediğim Nişantaşı Evi'min birinci senesi bugün doluyor. Terapilere vereceğim parayı evime harcayıp, kitaplarla ve çiçekli koltuklarla dolu bir ortam yarattım kendime. İçinde yaşamasam da, bir şeyleri başardığımı bana hatırlattığı için onu çok seviyorum. Evet, son bir yıl içinde bana YUVA olamadı ama olsun!!! Ben yine de iyi ki yapmışım bu değişikliği...
Haa, bundan sonra ne olur, bilmiyorum. Ne kadar yaşarım orada, onu da bilmiyorum. Zaman bana her şeyi gösterecek...Ama her ne olursa olsun, her zaman ihtiyacım olan cesaret, güven ve gücün içimde bir yerlerde durduğunu kanıtladığı için Nişantaşı Evi'mi çok seviyorum.
Birinci senesi kutlu olsun!
Kalp Üşüyünce...

Bu aralar bir tuhafım. Adını koyamadığım türlü ruh halleriyle başa çıkmaya çalışıyorum. Fiziksel olarak bir sıkıntım yok ama içimde bir boşluk, bir rahatsızlık hissi. Bilemiyorum... Ne var bende? Nedir bu adını bilemediğim huzursuzluk? Koşmaktan yorulmuş, soluksuz kalmışım gibi kesik kesik nefesler alıyorum. Ciğerlerim dolmuyor bir türlü. Ben dolduramıyorum...Beden için en önemli gıda hava ve ben onu dahi içime çekmiyorum yeterince. Sonra ikincisi su! Ben su da içmiyorum zaten... Kendimi zorlasam da olmuyor. İçemiyorum. Hava ve su olmadan nasıl yaşanır? Yaşanır mı? Neden yaşamaya çalışıyorum o zaman onlarsız? İçimdeki saat gene mevsimleri karıştırdı. Pardon ama neredeydik biz? Kış? Yaz? Bahar? İlk? Son? Ellerim üşüyor, eldiven takıyorum; başım üşüyor, şapkamı geçiriyorum; boynuma atkımı sarıp ayaklarıma içi müflonlu çizmeler giyiyorum. Oysa kalbim üşüyünce ne yapacağımı kimse bana söylemedi. Bilemiyorum. O da böyle titreyip duruyor göğüs kafesimin ortasında. Büzüşüyor. Pompalamıyor kanı ve ne nefes alabiliyorum, ne su içebiliyorum. Yaşıyormuşum gibi yapıyorum ama nefes almıyorum, su içmiyorum. Bile bile...Üşüyorum...
Delhi'de Bir Gün



En son yazımdan beri araya pek çok şey sığdırdım yine. New York'tan döndükten sonra, Salzburg'a gittim. Mozart Haftası etkinliklerine... Nefis bir 5 gün geçirdim ve ruhumu dinlendirdim. Müzik, en sevdiğim şehir ve enfes kış manzaraları çok iyi geldi. Fazıl Say'ın olağanüstü konseriyle gurur duydum.
Geçen hafta ise "Büyüdüğüm Ülke" Hindistan'a geldim. Bir haftalık Kısa Hindistan turu yaptım ve bugün grubu Türkiye'ye gönderdim. Ben burada kaldım. Yarın gece, sabaha karşı yeni grup gelecek ve RAJASTAN turu yapacağız.
Çok uzun zamandır Delhi'de boş vaktim olmamıştı. Bugünü iyi değerlendirdim. Sabah Gurgaon'daki otelimden, yerel acentamın ayarladığı bir araçla yola çıktım. Gurgaon İstanbul'un Beylikdüzü mevkii gibi bir yer. Kocaman modern binalar, gökdelenler ve iş merkezleri yapılıyor. Son derece ışıltılı AVM'ler var. Tabii bir de yepyeni siteler... Aracım beni Delhi'de geçen sene açılmış olan Modern Sanat Müzesi'ne bıraktı. İçeri girerken kocaman afişler gözümü aldı: ANİSH KAPOOR! Heyecanlandım zira bu sanatçının adını çokça duymuş, projelerini bazı yerlerde okumuş ve bir de çok özel işini New York MET'te görmüştüm. Müzeden içeri girerken bu denli doyurucu bir segiyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kapoor'un hem mimari projeleri hem de diğer türlerdeki işleri sergileniyor. Tabii hepsi de müzenin değişik salonlarında... Bir de BBC'nin hazırladığı belgesel film vardı Kapoor üzerine. Oturup seyrettim ve inanılmaz etkilendim. Kapoor'un sanatını ve işlerini nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama eserler izleyeni de tamamen deneyimin bir parçası kılıyor. Sadece gözleriniz değil bütün duyularınız işin içine giriyor. eserin içinde yok oluyorsunuz. Yönünüzü kaybediyorsunuz. Gözlerinizin gördüğü şeylerin gerçek mi yoksa yanılsama mı olduğunu anlayamıyorsunuz. Formların içinde alışık olduğunuz tüm diğer formlar eriyip yokoluyor. Boyutların alışık olmadığınız büyüklükleri sizi çarpıyor, bütün ölçü birimlerini rafa kaldırıyorsunuz. Yerleştirmeler gerçek dışı, sorular soruyorsunuz. Şöyle diyeyim: Hayatımda izlediğim en özel sergilerden biri oldu bugünkü Anish Kapoor sergisi. Hiç beklemediğim bir yerde ve anda karşıma çıktı. Bir hediye!
Müzenin kendisi ise ayrı bir alem. Hindistan'ın çağdaş sanatçıları ve onlara yolu açan yüzyıl başı diğer üstatların resimleri arasında dört saate yakın dolandım durdum. En çok etkilendiğim şey sadece şair yönüyle tanıdığım Rabindranath Tagore'un harikulade resimleriyle karşılaşmak oldu. Özellikle suluboyalarına bayıldım.
Tabii ki Hindistan kocaman bir ülke; bir kıta! Her bölgenin sanatçısı diğerinden farklı. Renkler farklı, dokular farklı, dokunuşlar ve konular farklı. Yaklaşırken farkı farkediyorsunuz. Yabancılar da bir çok eser vermişler. Ben özellikle Rus asıllı sanatçı Nicholas Roerich'in dağ resimlerine hayran kaldım. Himalaya Çalışmaları Enstitüsü'nü kurmuş ve o yüce dağların eteklerine taşınmış ressamın dağları, dağ köyleri ve manastırları beni çok etkiledi.
Müzeden sonra Yeni Delhi'nin kalbi sayılan Connaught Place'e geçtim. Yaklaşık iki saat kadar dolandım, ilk defa 1993 yılında ziyaret ettiğim kitapçıya girip, rafların arasında gezindim, güzel kitaplar seçtim. Ödeme için kasaya gittiğimde, oradaki kadın görevlilerle sohbete başlayıp, o dükkana ilk kez gençlik yıllarımda geldiğimi söyledim. Bu arada satış fişini elle dolduran kadın gözlüklerinin üzerinden bakıp bakıp gülümsedi bana. Sonra da şöyle dedi: Siz eski ve devamlı müşterimizsiniz; o yüzden size indirim yaptım:))) Çok şeker değil mi?
Werner's pastanesine uğrayıp o nefis kokuları içime çektim. Bütün Delhi sanki oradaydı. Bu eski moda pastane arı kovanı gibi işliyor hala... Bütün gün arabanın içinde beni beklemiş olan şoförüme bir kutu karışık pastacık ve tart yaptırdım. Sanırım makbule geçti:)))
Akşam planım ise bambaşkaydı. Gurgaon'un en modern AVM'sine uğrayıp, Delhi'nin modern yüzünü izledim. Kanyon'la Akmerkez karışımı bir AVM ama Cevahir büyüklüğünde...Son derece şık ve kaliteli...Önce üst kattaki restoranlar bölümüne çıktım. Hindistan'ın ÜLKER'i sayılan HALDİRAM'S tipik yiyeceklerin servis edildiği fast food zinciri açmış. Daldım içeri tabii ki...Hafif bir şeyler yedikten sonra, Bollywood filmine gittim ve Akshay Kumar'a bir kere daha bayıldım.
NOT: Kullandığım ilk fotoğraf internetten devşirilmiştir ama Anish Kapoor'un müthiş işlerinden biri olduğu için buraya aldım.
New York Dönüşü

Döndüm ama New York'u nasıl tarif edeceğimi hala bulamadım. Ben de aramayı bıraktım artık...
Son iki günde neler yaptım?
- Bir kez daha Metropolitan Museum'a gittim ve çıkışta gaza gelip üye oldum. Bu büyük müzenin, bu görkemli ve tıkır tıkır işleyen kurumun, dünyanın en kapsamlı sanat mabedinin bir parçası olma fikri sarhoş etti beni ve dayanamadım. Artık 4. kattaki sadece üyelerin gidebildiği restorana girme hakkım da var. Çok havalıyım yani!
- Central Park'ta uzun uzun yürüdüm. İnsana tuhaf bir duygu veriyor orası. Etrafınız dev binalarla çevrili, dünyanın en enerjik kentindesiniz ama etrafınızda sincaplar, çeşit çeşit kuşlar ve küçük havuzda foklar var. İnsan New York'da olduğuna inanamıyor.
- Anthony Bourdain tavsiyesi bir restoranda akşam yemeği yedim. Pürlen'in fikriydi tabii ki: BLUE RİBBON 97, Sullivan Street SOHO... Müthişti! Menüde ne kadar tuhaf isimli şey varsa istedik: Dana iliği, sığır kuyruğu marmeladı ve koç yumurtası bunlardan bazılarıydı. Bayıldımmm! Pürlen kendinden geçti zaten. Bir de favorim vardı o akşam: Su teresi yatağında kızarmış istiridye. Gelsin kilolar!
- Edward Hopper'ın tablolarıyla tanıştım sonunda. Şehir yalnızlıklarını, otel lobilerinin anonim tiplerini, insanı yiyip bitiren modern hayatın tüm tekinsiz havasını tuale aktarmış. Uzun zamandır peşindeydim. Sonunda tanıştım.
- MOMA'da New York NEW YORKL'U SOYUT DIŞAVURUMCULAR/ ABSTRACT EXPRESSİONİSTS NEW YORK sergisi vardı. Doyamadım açıkçası! Öğrenecek ne çok şey var! Jackson Pollock, Mark Rothko ve Barnett Newman'ın işlerine vuruldum.
- Klasiklerden Cezanne'a gittikçe daha fazla bağlanmaya başladığımı fark ediyorum. Ağaçlarına bayılıyorum ve natürmortlarını zaman geçtikçe daha fazla beğenmeye başladım.
- Barnes & Noble'ın Union Square'deki dükkanında 4 saat dolandım. Şahane kitaplar aldım.
- Son sabah aslında Seattle'da yaşayan bir lise arkadaşımla buluşup, KATZ'S DELİ'de kahvaltıya gittim. Arkadaşım pilot ve çok nadiren New York'ta stopover'ı vardır. Tamamen facebook sayesinde ayarlama yaptık ve buluştuk. KATZ'S DELİ'deki Equador'lu garson kadın beni bir daha karşısında görünce şaşırdı. Ayrılırken sarmaş dolaş olmuştuk bile kendisiyle. Nisan'da görüşürüz dedim, beklerim dedi...
Velhasıl, Amerika günlerim heyecanlı, hareketli ve soğukla geçti. İyi ki gitmişiz, 2011'in ilk hediyesi oldu bana. Umarım aynı şekilde devam eder bu yıl...
Şimdi Nisan ayını iple çekiyorum. Deli şehir New York'a kavuşmak için...
New York Günlerine Devam
New York günlerim tam gaz devam ediyor. Müzelerde kendimi kaybettim iki gündür. MET ve MOMA özellikle beni -yine- çıldırttı! Çıkmak istemedim, kıskandım, yolumu kaybettim, sevinçten ağladım. Bütün bu duygular boğazımda düğümlendi ve gerçekten NY'un neden dünyanın başkenti olduğunu bir kere daha anladım. Geri kalan her şeyi bir tarafa bırakın, sadece bu müzeler yeter!
New York hakkında ilk yazdığım yazıda, güzel değil ama tuhaf bir havası var demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Güzel değil ama ÇARPICI! ETKİLEYİCİ. Avrupa'nın o bakımlı, ışıltılı, manikürlü, TİP TOP hali yok New York'ta. Eski püskü, pis, bakımsız yerleri de var. Ama nasıl anlatsam bilemiyorum, insanı nefessiz bırakan bir BÜTÜNLÜK oluşturuyor her şey. Dev gökdelenler insanın üstüne üstüne kapanacakmış gibi gelse de, gökyüzünü doğru dürüst göremeseniz de, o kadar canlı ve enerjik ki, bunlara takılmıyorsunuz bile. Henüz adını koyamadığım bir duygu yoğunluğu yaşıyorum, bakalım son iki günde bunu tanımlayabilecek miyim
Burada kelimenin her anlamıyla bütün dünyayı bulabiliyorsunuz. New York'un yaratılışındaki felsefeyle çok örtüşen bir durum bu. Göçmenler yaratmış bu olağanüstü kenti. İnsanlar dünyanın dört bir yanından daha iyi bir hayat hayaliyle gelmişler ve bu topraklarda kök salmışlar. Herkes çalışmış, hala da deli gibi çalışıyor. Evet, New York'un fiili ÇALIŞMAK kesinlikle. Sabah 05.00den itibaren ellerinde gazeteler, dosyalar, en büyük boy kahveler ve takım elbise kravatlarıyla New Yorkluları görüyorsunuz sokaklarda. Filmlerdeki elde kahve sokaklarda koşturma hali gerçek! Buradaki Starbucks'lar bizdeki gibi "al kahveni yayıl, kafana göre takıl" modeli değil. Gel, ısmarla, al kahveni, işe doğru giderken yolda iç... İlk akşam elimde haritamla nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, bir kahve içip, kapalı ortamda azıcık ısınarak, haritamı sakin sakin inceleyip ona göre plan yapayım dedim ama oturacak bir tane Starbucks bulamadım anlayın!
New York'da kaybolmak mümkün değil. Bulvarlar ve caddeler var, birbirlerini dik açılarla kesiyorlar. Adayı kuzey güney hattında kesenlere Avenue diyorlar, doğu batı hattındakiler de Street oluyor bu durumda. Doğu ve Batı olarak iki bölüme ayrılıyor. Ünlü 5. cadde tam orta kabul ediliyor ve onun doğusu doğu, batısı batı olarak adlandırılıyor. Adresler ona göre tanımlanıyor. Caddelerin numaraları güneyden kuzeye gittikçe büyüyor. Sadece New York'un en tarihi yerleşim alanlarını barındıran DOWNTOWN'da sokaklar ve caddeler kıvrıla büküle gidiyorlar. Bazı meşhur gökdelenler nerede olursanız olun size yol gösteriyorlar. Yani kaybolamazsınız!
Geçen akşam KATZ'S DELİ'de yemek yedim. When Harry Met Sally filminde, Meg Ryan'ın meşhur orgazm sahnesinin geçtiği o ünlü sandviç mabedi! Pastrami Sandwich'i öldürücüdür. Yanında turşu ve hayatınızda yiyebileceğiniz ennnnn muhteşem patates kızartmaları! Bir de ayrıca dilli sandviç istedim, ağlıyordum mutluluktan!
Bugün hava biraz insaflı davranırsa, Wall Street, Mulberry Street v.s yürümek istiyorum. O kadar soğuk ki, dayanamıyorum. Bir de tabii bu kış o kadar çok hastalandım ki, soğuk havadan korkar oldum. Doktorumun tavsiyelerinin aksine, yine geldim buz gibi bir ülkeye... Neyse, şimdilik iyi gidiyorum, son birkaç günde de sıkı giyinip, kendimi koruyabilirsem, umarım sorunsuz dönerim. Sonra da Salzburg var, yine soğuk!!! Neyse, mızıldanıp durmayayım şimdi...
Saat 07.00 oldu, gidip kahvaltımı yapayım:)) Bir kahve içip kendime geleyim...
New York hakkında ilk yazdığım yazıda, güzel değil ama tuhaf bir havası var demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Güzel değil ama ÇARPICI! ETKİLEYİCİ. Avrupa'nın o bakımlı, ışıltılı, manikürlü, TİP TOP hali yok New York'ta. Eski püskü, pis, bakımsız yerleri de var. Ama nasıl anlatsam bilemiyorum, insanı nefessiz bırakan bir BÜTÜNLÜK oluşturuyor her şey. Dev gökdelenler insanın üstüne üstüne kapanacakmış gibi gelse de, gökyüzünü doğru dürüst göremeseniz de, o kadar canlı ve enerjik ki, bunlara takılmıyorsunuz bile. Henüz adını koyamadığım bir duygu yoğunluğu yaşıyorum, bakalım son iki günde bunu tanımlayabilecek miyim
Burada kelimenin her anlamıyla bütün dünyayı bulabiliyorsunuz. New York'un yaratılışındaki felsefeyle çok örtüşen bir durum bu. Göçmenler yaratmış bu olağanüstü kenti. İnsanlar dünyanın dört bir yanından daha iyi bir hayat hayaliyle gelmişler ve bu topraklarda kök salmışlar. Herkes çalışmış, hala da deli gibi çalışıyor. Evet, New York'un fiili ÇALIŞMAK kesinlikle. Sabah 05.00den itibaren ellerinde gazeteler, dosyalar, en büyük boy kahveler ve takım elbise kravatlarıyla New Yorkluları görüyorsunuz sokaklarda. Filmlerdeki elde kahve sokaklarda koşturma hali gerçek! Buradaki Starbucks'lar bizdeki gibi "al kahveni yayıl, kafana göre takıl" modeli değil. Gel, ısmarla, al kahveni, işe doğru giderken yolda iç... İlk akşam elimde haritamla nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, bir kahve içip, kapalı ortamda azıcık ısınarak, haritamı sakin sakin inceleyip ona göre plan yapayım dedim ama oturacak bir tane Starbucks bulamadım anlayın!
New York'da kaybolmak mümkün değil. Bulvarlar ve caddeler var, birbirlerini dik açılarla kesiyorlar. Adayı kuzey güney hattında kesenlere Avenue diyorlar, doğu batı hattındakiler de Street oluyor bu durumda. Doğu ve Batı olarak iki bölüme ayrılıyor. Ünlü 5. cadde tam orta kabul ediliyor ve onun doğusu doğu, batısı batı olarak adlandırılıyor. Adresler ona göre tanımlanıyor. Caddelerin numaraları güneyden kuzeye gittikçe büyüyor. Sadece New York'un en tarihi yerleşim alanlarını barındıran DOWNTOWN'da sokaklar ve caddeler kıvrıla büküle gidiyorlar. Bazı meşhur gökdelenler nerede olursanız olun size yol gösteriyorlar. Yani kaybolamazsınız!
Geçen akşam KATZ'S DELİ'de yemek yedim. When Harry Met Sally filminde, Meg Ryan'ın meşhur orgazm sahnesinin geçtiği o ünlü sandviç mabedi! Pastrami Sandwich'i öldürücüdür. Yanında turşu ve hayatınızda yiyebileceğiniz ennnnn muhteşem patates kızartmaları! Bir de ayrıca dilli sandviç istedim, ağlıyordum mutluluktan!
Bugün hava biraz insaflı davranırsa, Wall Street, Mulberry Street v.s yürümek istiyorum. O kadar soğuk ki, dayanamıyorum. Bir de tabii bu kış o kadar çok hastalandım ki, soğuk havadan korkar oldum. Doktorumun tavsiyelerinin aksine, yine geldim buz gibi bir ülkeye... Neyse, şimdilik iyi gidiyorum, son birkaç günde de sıkı giyinip, kendimi koruyabilirsem, umarım sorunsuz dönerim. Sonra da Salzburg var, yine soğuk!!! Neyse, mızıldanıp durmayayım şimdi...
Saat 07.00 oldu, gidip kahvaltımı yapayım:)) Bir kahve içip kendime geleyim...
New York Waldorf Astoria'nın Lobisinden
Mücevher kutusuna kapatılmak böyle bir şey olmalı! Başımı çevirdiğim her yönde, bir güzellik var ama herhalde en güzeli tavan süslemeleri...Toz pembeler, altın renkleri ve uçuk yeşiller... Güzel uçucu kadın figürleri, melek gibiler. Bütün duvarlar maun kaplı. Yumuşak sarı ışıklar yansıyor oradan. Uzun bir resepsiyon/kabul bankosu var. Herhalde 15 kişi bir anda hizmet veriyor. Hala öyle mi bilmiyorum ama 1800 odası varmış ama bunların bir kısmı artık residence şeklinde işliyor. Ağırbaşlı, şık, Pera Palas kılıklı. Oldum olası sevmişimdir tarihi otelleri, burası da New York'un tarihinde İMZA yerlerden. Eminim ki, daha yeni ve daha modern oteller vardır ama ben elli kez de gelsem, elli kez de burada kalırdım yine. Hepsi birbirinin aynı modern minimalist oteller bana göre değil. Karşı değilim ama bütçem elverdiği her zaman tarihin sayfalarını bizzat yazmış otellerde konaklamayı tercih ederim.
New York'da dün akşam kar başladı. Şu anda dışarıda yaklaşık 40 cm kar var. Sokaklar henüz boş zira gün daha ışımadı bile. Trafik başlamadı. Sabah 05.00 de uyandım, yatakta biraz döndüm durdum hemen kalkmayayım ve hatta yeniden uykuya dalayım diye ama olmadı. Saat 05.30 da fırladım lobiye indim. Henüz müşteriler yoktu etrafta ve elektrikli süpürgelerin homurtusu kaplamıştı ortalığı. Bir köşede oturup saatin 06.00 olmasını bekledim. Otelin Park Avenue girişinde Starbucks var, saat 06.00da açılıyor. Bu sabah ilk müşterisi bendim anlayacağınız. Kahvemi alıp lobiye döndüm, biilgisayarımı açtım ve biraz çalışmaya başladım. Oradan buradan derken vakit geçti ve açılış hazırlıklarının sürdüğü kahvaltı salonundan bir garson bir fincan sıcak çay getirdi bana. Bu da makbule geçti açıkçası.
New York'u nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum iki gündür. Doğru kelimeyi henüz bulamadım. Güzel desem güzel kesinlikle değil! Yani Viyana güzel bir şehir, Paris de öyle. Hele İstanbul dünyanın en güzel şehri her şeye rağmen ama New York güzel mi? Valla bence değil! Ama güzel değilse, çirkin mi diyeceğiz? Hani her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan dualite üzerinden gideceksek öyle ama çirkin de değil ki mübarek! İşte tam bu noktada kilitleniyorum ve hala düşünüyorum doğru sıfat nedir diye...İlk sözlerim şunlar oldu: İnanılmaz bir enerjisi var! JFK havalimanından çıkıp da şehre yaklaşırken ufukta beliren gökdelenlerin silüeti son derece çarpıcı ve insana tuhaf bir ufaklık duygusu veriyor. Sonra sokaklarda, caddelerde dolanırken aynı gökdelenlerin arasında kendinizi iyice ufalmış hissediyorsunuz. Sevmeyene klastrofobik hatta ama ben böyle hissetmedim. Nedeni galiba sokakların enerjisi. Bence müthişşşşş!!!
Aslında öyle çok büyük bir yer değil. Tabii Manhattan'dan bahsediyorum. 4km genişliğinde ve 20 km uzunluğunda kabaca. Yeşil alan yok denecek kadar az ama tabii ki ortada New Yorkluların gözleri gibi baktıkları Central Park var. Bugün çok kar var, herhalde bembeyazdır şimdi. Tabii arada ufak parklar,yeşil alanlar da var ve New Yorklular bayılıyorlar onlara.
Dün epeyce yürüdük soğuğa rağmen: Meşhur 5. Cadde, Wall Street, İkiz Kulelerin boşluğu Ground Zero, Park Avenue, Grand Central Station. Akşam taptığımız şef Anthony Bourdain'in önerilerinden, istasyonun içindeki Oyster Bar'da akşam yemeği. Nefisti nefisss! İstiridye, bebek kalamar, Maine istakozu ve deniz tarağı! Ayıptır söylemesi ama kusura bakmayın nefisti... Ve ortam son derece tipikti. Abartısız,kırmızı kareli örtüler, ışıklı tonozlar ve kalabalık. Ben çok hoşlandım.
Dün sabah kahvaltısına Cafe Lalo'ya gittik. Batı 83. Cadde... Meşhur sayabiliriz zira Meg Ryan ve Tom Hanks'in oynadıkları You've Got Mail filmindeki kafe... Çok sevimli bir yer, tatlılarına yer kalmadı ama kahvaltı için yediklerim beni memnun etti. Beni yediklerimin tadı kadar yediğim yerin kendi de çok ilgilendiriyor. Anısı olan bir yerler olursa, süper mutlu oluyorum.
Bugün müzeler günü yapacağım. Metropolitan ve National History düşünüyorum. Aralarında da Central Park var... Yürümek için... Hava karlı demiştim ya, aslında bir de kartopu molası olabilir Pürlen'le...
Şimdilik bu kadar.
Bir de güzel kahvaltı yapayım şimdi.
Şimdilik bu kadar.
New York'da dün akşam kar başladı. Şu anda dışarıda yaklaşık 40 cm kar var. Sokaklar henüz boş zira gün daha ışımadı bile. Trafik başlamadı. Sabah 05.00 de uyandım, yatakta biraz döndüm durdum hemen kalkmayayım ve hatta yeniden uykuya dalayım diye ama olmadı. Saat 05.30 da fırladım lobiye indim. Henüz müşteriler yoktu etrafta ve elektrikli süpürgelerin homurtusu kaplamıştı ortalığı. Bir köşede oturup saatin 06.00 olmasını bekledim. Otelin Park Avenue girişinde Starbucks var, saat 06.00da açılıyor. Bu sabah ilk müşterisi bendim anlayacağınız. Kahvemi alıp lobiye döndüm, biilgisayarımı açtım ve biraz çalışmaya başladım. Oradan buradan derken vakit geçti ve açılış hazırlıklarının sürdüğü kahvaltı salonundan bir garson bir fincan sıcak çay getirdi bana. Bu da makbule geçti açıkçası.
New York'u nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum iki gündür. Doğru kelimeyi henüz bulamadım. Güzel desem güzel kesinlikle değil! Yani Viyana güzel bir şehir, Paris de öyle. Hele İstanbul dünyanın en güzel şehri her şeye rağmen ama New York güzel mi? Valla bence değil! Ama güzel değilse, çirkin mi diyeceğiz? Hani her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan dualite üzerinden gideceksek öyle ama çirkin de değil ki mübarek! İşte tam bu noktada kilitleniyorum ve hala düşünüyorum doğru sıfat nedir diye...İlk sözlerim şunlar oldu: İnanılmaz bir enerjisi var! JFK havalimanından çıkıp da şehre yaklaşırken ufukta beliren gökdelenlerin silüeti son derece çarpıcı ve insana tuhaf bir ufaklık duygusu veriyor. Sonra sokaklarda, caddelerde dolanırken aynı gökdelenlerin arasında kendinizi iyice ufalmış hissediyorsunuz. Sevmeyene klastrofobik hatta ama ben böyle hissetmedim. Nedeni galiba sokakların enerjisi. Bence müthişşşşş!!!
Aslında öyle çok büyük bir yer değil. Tabii Manhattan'dan bahsediyorum. 4km genişliğinde ve 20 km uzunluğunda kabaca. Yeşil alan yok denecek kadar az ama tabii ki ortada New Yorkluların gözleri gibi baktıkları Central Park var. Bugün çok kar var, herhalde bembeyazdır şimdi. Tabii arada ufak parklar,yeşil alanlar da var ve New Yorklular bayılıyorlar onlara.
Dün epeyce yürüdük soğuğa rağmen: Meşhur 5. Cadde, Wall Street, İkiz Kulelerin boşluğu Ground Zero, Park Avenue, Grand Central Station. Akşam taptığımız şef Anthony Bourdain'in önerilerinden, istasyonun içindeki Oyster Bar'da akşam yemeği. Nefisti nefisss! İstiridye, bebek kalamar, Maine istakozu ve deniz tarağı! Ayıptır söylemesi ama kusura bakmayın nefisti... Ve ortam son derece tipikti. Abartısız,kırmızı kareli örtüler, ışıklı tonozlar ve kalabalık. Ben çok hoşlandım.
Dün sabah kahvaltısına Cafe Lalo'ya gittik. Batı 83. Cadde... Meşhur sayabiliriz zira Meg Ryan ve Tom Hanks'in oynadıkları You've Got Mail filmindeki kafe... Çok sevimli bir yer, tatlılarına yer kalmadı ama kahvaltı için yediklerim beni memnun etti. Beni yediklerimin tadı kadar yediğim yerin kendi de çok ilgilendiriyor. Anısı olan bir yerler olursa, süper mutlu oluyorum.
Bugün müzeler günü yapacağım. Metropolitan ve National History düşünüyorum. Aralarında da Central Park var... Yürümek için... Hava karlı demiştim ya, aslında bir de kartopu molası olabilir Pürlen'le...
Şimdilik bu kadar.
Bir de güzel kahvaltı yapayım şimdi.
Şimdilik bu kadar.
New York New York
Valla gün geldi çattı! Yarın sabah BİG APPLE'a doğru yola çıkacağım. Valizim hazır, son bir iki şey daha koyup kapatacağım. Hala epeyce hastayım, ses tellerim iltihaplandı ve feci şekilde ödem yaptı. Burnum akıyor... Neyse ki ateşim yok bu sefer ama sesim fısıltı şeklinde çıkıyor hala. Bir aydır kendime gelemedim. Tam düzelmiştim, son Hindistan yolculuğu yine darmadağın etti beni. Geldiğimden beri gözümü açamadım. Bir de arada, günü birlik Roma'ya gidip geldim. Vize derdine...
Yarın yola can dostum Pürlen'le çıkıyoruz. İşin güzel kısmı Tütü de yarın yola çıkıyor ama o başka bir havayolu ile uçacak ve gece varacak New York'a... İstesek ve ayarlamaya çalışsak, üçümüz okyanusun ötesinde bir araya gelemezdik ama şartlar nasıl da kendiliğinden oluştu, inanamıyoruz...
Tabii New York'ta beni bekleyen şeyler yine her zaman olduğu gibi müzeler, sergi salonları ve tarihi önemi olan meydanlarla sokaklar, anıtlar. Kime New York desem bana OUTLET mağazaları sayıyor. Hele Ocak ayı indirim ayıymış, süper alışveriş olurmuş. Olur tabii ama benim bütçem kısıtlı. Alışveriş için çok hevesli değilim ama tabii ki belli de olmaz. İşe yarar bir şeyler bulursam almamazlık etmem...
Heyecanlıyım. Can dostumla yola çıkacağım için mutluyum. Öbür can dostum da bize katılacağı için, sevinçliyim. Umarım hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Turist olmayı umuyorum bu sefer.
Tek korkum eski pasaportumdaki vizem. Orada soyadım AKMAN ÜNAL. Şimdi artık sadece AKMAN'ım... Neyse, göreceğiz.
Bilgisayarımı yanıma alacağım ama fırsat bulur da yazabilir miyim bilmiyorum.
Bana şans dileyin, dua edin ki gidebileyim...
Yarın yola can dostum Pürlen'le çıkıyoruz. İşin güzel kısmı Tütü de yarın yola çıkıyor ama o başka bir havayolu ile uçacak ve gece varacak New York'a... İstesek ve ayarlamaya çalışsak, üçümüz okyanusun ötesinde bir araya gelemezdik ama şartlar nasıl da kendiliğinden oluştu, inanamıyoruz...
Tabii New York'ta beni bekleyen şeyler yine her zaman olduğu gibi müzeler, sergi salonları ve tarihi önemi olan meydanlarla sokaklar, anıtlar. Kime New York desem bana OUTLET mağazaları sayıyor. Hele Ocak ayı indirim ayıymış, süper alışveriş olurmuş. Olur tabii ama benim bütçem kısıtlı. Alışveriş için çok hevesli değilim ama tabii ki belli de olmaz. İşe yarar bir şeyler bulursam almamazlık etmem...
Heyecanlıyım. Can dostumla yola çıkacağım için mutluyum. Öbür can dostum da bize katılacağı için, sevinçliyim. Umarım hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Turist olmayı umuyorum bu sefer.
Tek korkum eski pasaportumdaki vizem. Orada soyadım AKMAN ÜNAL. Şimdi artık sadece AKMAN'ım... Neyse, göreceğiz.
Bilgisayarımı yanıma alacağım ama fırsat bulur da yazabilir miyim bilmiyorum.
Bana şans dileyin, dua edin ki gidebileyim...
İçimden Geldiği Gibi...
Can dostum Tütü'nün bir lafı vardır: Yıl bitti!!! Ama bu lafı yılın sonunda değil, yılın ilk haftasının sonunda söyler ve aslında ona kızsam da, içten içe haklı olduğunu da bilirim. İnsan hacı bekler gibi bekler yeni yılı. Planlar yapar, sözler verir... Sigarayı bırakacağım, saha çok spor yapacağım, rejime başlayacağım, daha çok su içeceğim v.s v.s... Sonra yılbaşı gelir, bir patırtı bir gürültü içinde geçer o meş'um gece ve hoop 1 Ocak sabahı uyanırsınız. Her şey genellikle eski tas eski hamam olmaya adaydır. Sanırsınız ki, o ulvi 1 Ocak sabahı kafanıza bir taş düşecek ve verdiğiniz bütün sözleri tutmaya, aldığınız bütün karararı uygulamaya başlayacaksınız. Yok öyle şey! Değişen HİÇ-BİR-ŞEY YOKTUR!
Ondan sonra yılın ilk çalışma haftası yaşanır. İş arkadaşlarıyla ofiste buluşulur, sohbet muhabbet...Yılbaşınız nasıl geçti? Şahaneydi, süper eğlendik diyen pek çıkmaz. Zorlama ortamlar sıkmıştır insanları ve herkeste bir ağırlık vardır nedense: Amaan işte nasıl olsun? Yedik içtik... TV seyrettik, oniki olunca kapıda nar kırdık, kendimizi sokağa attık, dans ettik... Falan filan...Olan olmuştur aslında ve beklenen yılbaşı gecesi bitmiş, yerine yeni bir yıl başlamıştır. Tarih atarken ilk haftalar biraz zor olur. Bir süre 2010 yazmaya devam eder herkes. İlk haftanın sonunda o da biter ve Tütü'nün dediği gibi, yıl biter. Daha ilk haftanın sonunda...
Bir şeye başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, aslında her şey için geçerli galiba bu. Yıl başladığı gibi akıp geçiveriyor. Ben anlamıyorum nasıl bu kadar hızlı akabiliyor günler. Tabii aslında benim yaptığım iş, bu hıza sonsuz katkıda bulunuyor ama bu kadar da hızlı akmaz ki! Akmamalı yani...
Neyse... Diyeceğim o ki, bu sene için öyle cafcaflı sözlerim yok. Kararlar almadım...Yani daha fazla kitap okumak, yazılarımı daha sistemli yazmak, arkadaşlarımla daha fazla bir arada olmak ve yazın tatil yapmak gibi şeylerin dışında bir şey istemiyorum. Turlarım neşe ve sağlık içinde geçsin ve katılan gezginlerin hayatlarında bir fark yaratabileyim...Bu da çok önemli... Beni ben yapan şeylerin başında geliyor.
Aslında kitabımı bitirmek en büyük amacım... Verba Volant Scripta Manet! Eskiden kitap yazan bir arkadaşıma şöyle demiştim: Kitap yazmak insanı ölümsüz kılar. Nitekim, bir süre sonra artık raflarda satılmasa da, birilerinin kitaplığında, sahafların tozlu köşelerinde, kütüphanelerde, ya da sanal ortamda var olmaya devam ederler. Bu da ölümsüzlüğe bir adım daha yakın olmak değil midir? Hayır, ölümsüzlüğe takılmış değilim tabii ki. Her şeyin geçiciliğini biliyorum. Ama yine de benden bir şeyler kalması fikri hoşuma gitmiyor değil. Bu da benim zayıf yönlerimden biri...
Sabah erkenden uyanıp, gün doğmadan bilgisayarımın başına oturmayı seviyorum. Ağaran günü izlemek, gökyüzünün renklerini seyretmek ve yavaş yavaş hareketlenen sokağı dinlemek hoşuma gidiyor. Gece insanı değilim ben ama "sabah erken saatler" insanı olduğum kesin! İşte her gün bu saatlerde oturup, yazılarımı sistemli olarak yazsam, birkaç ayda toparlarım kitabımı. Tembellik ediyorum, motivasyona ihtiyacım var.
Bu yıl epeyce yoğun geçecek benim için. Yine de geçen seneki 200+ gün olmayacak. Biraz fren yapmaya, yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu beraber çalıştığım insanlara, dostlara anlatabildim. Anlayışla ve olgunlukla karşıladılar. Verimli ve mutlu olabilmemin yolunu birlikte keşfettik... Şimdi kendimi daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyorum. Bir ara epeyi paniğe kapılmıştım. Yeterince dinlenemeyeceğimden, gevşeyemeyeceğimden ve pillerimi şarj edemeyeceğimden korkmuştum ama bu korkum artık geçti. 2011 sanırım mesleki açıdan bana çok şeyler katacak bir yıl olacak.
Yenilikler var: Şubat'ta Rajastan. Nisan başında New York! Tam bir hafta konser, opera ve müze! Mayıs ayında Almanya Leipzig'de Mahler Haftası! Üst üste iki grup ve her akşam dünyanın en iyi Mahler yorumlayan orkestralarından konserler... Haziran'da yine aynı şehirde Bach Haftası ve bu sefer kilise konserleri ve barok müzik... Temmuz ayında İNŞALLAH yeniden İzlanda! Geçen sene adını asla ezberlemeyi düşünmediğim o yanardağın kurbanı olmuştuk, gidememiştik. Çok üzülmüştüm. Aralık'ta Güney Hindistan, Faruk Pekin'den devralıyorum. Büyük onur! Sonra tabii ki klasikleşmiş turlarım: Peru&Bolivya, Nepal-Tibet-Bhutan, Endonezya, Tayland&Myanmar, Verona Opera Festivali... Bir de bu sene artık son defa yapıp başka tur lideri arkadaşlara devredeceğim turlar var: Hırvatistan, Balkanlar. İskandinavya'yı devrettim zaten... Üzülsem de yapmam gerekiyordu! Kendi ruh ve beden sağlığım için! Belli ki hareketli ve hızlı akacak bir sene bekliyor beni. Önemli olan, sağlık ve neşe içinde akması ve her daim huzurda olmam!
Amacı olmayan, öylesine bir yazı bu... Tam da etiketlendirdiğim gibi yani. İçimi dökme, derdimi anlatma, kendimi onaylama ve onaylatma, afferin sana diyecek yandaşlar toplama ve okudukça kendimi anlama yazısı...
İçimden geldiği gibi...
Ondan sonra yılın ilk çalışma haftası yaşanır. İş arkadaşlarıyla ofiste buluşulur, sohbet muhabbet...Yılbaşınız nasıl geçti? Şahaneydi, süper eğlendik diyen pek çıkmaz. Zorlama ortamlar sıkmıştır insanları ve herkeste bir ağırlık vardır nedense: Amaan işte nasıl olsun? Yedik içtik... TV seyrettik, oniki olunca kapıda nar kırdık, kendimizi sokağa attık, dans ettik... Falan filan...Olan olmuştur aslında ve beklenen yılbaşı gecesi bitmiş, yerine yeni bir yıl başlamıştır. Tarih atarken ilk haftalar biraz zor olur. Bir süre 2010 yazmaya devam eder herkes. İlk haftanın sonunda o da biter ve Tütü'nün dediği gibi, yıl biter. Daha ilk haftanın sonunda...
Bir şeye başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, aslında her şey için geçerli galiba bu. Yıl başladığı gibi akıp geçiveriyor. Ben anlamıyorum nasıl bu kadar hızlı akabiliyor günler. Tabii aslında benim yaptığım iş, bu hıza sonsuz katkıda bulunuyor ama bu kadar da hızlı akmaz ki! Akmamalı yani...
Neyse... Diyeceğim o ki, bu sene için öyle cafcaflı sözlerim yok. Kararlar almadım...Yani daha fazla kitap okumak, yazılarımı daha sistemli yazmak, arkadaşlarımla daha fazla bir arada olmak ve yazın tatil yapmak gibi şeylerin dışında bir şey istemiyorum. Turlarım neşe ve sağlık içinde geçsin ve katılan gezginlerin hayatlarında bir fark yaratabileyim...Bu da çok önemli... Beni ben yapan şeylerin başında geliyor.
Aslında kitabımı bitirmek en büyük amacım... Verba Volant Scripta Manet! Eskiden kitap yazan bir arkadaşıma şöyle demiştim: Kitap yazmak insanı ölümsüz kılar. Nitekim, bir süre sonra artık raflarda satılmasa da, birilerinin kitaplığında, sahafların tozlu köşelerinde, kütüphanelerde, ya da sanal ortamda var olmaya devam ederler. Bu da ölümsüzlüğe bir adım daha yakın olmak değil midir? Hayır, ölümsüzlüğe takılmış değilim tabii ki. Her şeyin geçiciliğini biliyorum. Ama yine de benden bir şeyler kalması fikri hoşuma gitmiyor değil. Bu da benim zayıf yönlerimden biri...
Sabah erkenden uyanıp, gün doğmadan bilgisayarımın başına oturmayı seviyorum. Ağaran günü izlemek, gökyüzünün renklerini seyretmek ve yavaş yavaş hareketlenen sokağı dinlemek hoşuma gidiyor. Gece insanı değilim ben ama "sabah erken saatler" insanı olduğum kesin! İşte her gün bu saatlerde oturup, yazılarımı sistemli olarak yazsam, birkaç ayda toparlarım kitabımı. Tembellik ediyorum, motivasyona ihtiyacım var.
Bu yıl epeyce yoğun geçecek benim için. Yine de geçen seneki 200+ gün olmayacak. Biraz fren yapmaya, yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu beraber çalıştığım insanlara, dostlara anlatabildim. Anlayışla ve olgunlukla karşıladılar. Verimli ve mutlu olabilmemin yolunu birlikte keşfettik... Şimdi kendimi daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyorum. Bir ara epeyi paniğe kapılmıştım. Yeterince dinlenemeyeceğimden, gevşeyemeyeceğimden ve pillerimi şarj edemeyeceğimden korkmuştum ama bu korkum artık geçti. 2011 sanırım mesleki açıdan bana çok şeyler katacak bir yıl olacak.
Yenilikler var: Şubat'ta Rajastan. Nisan başında New York! Tam bir hafta konser, opera ve müze! Mayıs ayında Almanya Leipzig'de Mahler Haftası! Üst üste iki grup ve her akşam dünyanın en iyi Mahler yorumlayan orkestralarından konserler... Haziran'da yine aynı şehirde Bach Haftası ve bu sefer kilise konserleri ve barok müzik... Temmuz ayında İNŞALLAH yeniden İzlanda! Geçen sene adını asla ezberlemeyi düşünmediğim o yanardağın kurbanı olmuştuk, gidememiştik. Çok üzülmüştüm. Aralık'ta Güney Hindistan, Faruk Pekin'den devralıyorum. Büyük onur! Sonra tabii ki klasikleşmiş turlarım: Peru&Bolivya, Nepal-Tibet-Bhutan, Endonezya, Tayland&Myanmar, Verona Opera Festivali... Bir de bu sene artık son defa yapıp başka tur lideri arkadaşlara devredeceğim turlar var: Hırvatistan, Balkanlar. İskandinavya'yı devrettim zaten... Üzülsem de yapmam gerekiyordu! Kendi ruh ve beden sağlığım için! Belli ki hareketli ve hızlı akacak bir sene bekliyor beni. Önemli olan, sağlık ve neşe içinde akması ve her daim huzurda olmam!
Amacı olmayan, öylesine bir yazı bu... Tam da etiketlendirdiğim gibi yani. İçimi dökme, derdimi anlatma, kendimi onaylama ve onaylatma, afferin sana diyecek yandaşlar toplama ve okudukça kendimi anlama yazısı...
İçimden geldiği gibi...
2011 Başlarken
2010 da bitti!
2000 yılına girdiğimiz yılbaşını hatırlıyorum. Erenköy Hamam Sokak'taki evdeydik. Evliydim. Kızkardeşim ve annem sağdı. Babamı yeni kaybetmiştik. Saatler 00.00 olduğunda balkona çıkıp, bağırıp çağırmış ve eski yılı uğurlamıştık. Yeni binyıla umut dolu girmiştik. O zamanlar yeni binyılın ilk on yılının benim için defalarca ölüp, yeniden dirileceğim bir dönem olacağını hayal bile edemezdim. Oysa tam da bu anlattığım gibi oldu:
O yılbaşından bir yıl sonra , buz gibi bir Ocak akşamı, canımdan çok sevdiğim, güleryüzlü ve iyi kalpli kızkardeşimi, akıl almaz bir şekilde kaybettim. Halbuki, onu kaybedişimden sadece birkaç gün önce babamın ölümü hakkında konuşurken ona şöyle bir şey demiştim: Allahtan sıralı bir ölüm oldu. Çoğunluk bunu yaşar. Bu kayıplar normaldir. Ya sana bir şey olsaydı ben ne yapardım? Aklımı kaçırırdım herhalde... Ve bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra, kızkardeşim de göçtü gitti. Ne mi oldu? Yoo, aklımı kaçırmadım! Sadece evladını toprağa veren annemi nasıl avutacağımı bilemeden, çaresiz ve küskün kaldım bir süre... Dünya dönmeye devam etti. Ben durdum sadece... O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı hayatımda. Her şey çözüldü, dağıldı, ben çözüldüm... Annemin sağlığı gün geçtikçe bozuldu. Kardeşimin ölümüyle kırılan kalbi bir daha iyileşmedi. Ben daima uzaklardaydım işim gereği. Sonunda evliliğim de çözüldü. Kavgasız, gürültüsüz... Dostça... Birbirini anlamaya çalışarak, değer vererek... Annem hem kızkardeşime hasret, hem bana, yalnız kaldı evinde. Ne yaptım ne ettim, yaşadığı evi kapatmadım sağlığında. Alıştığı mahalleyi, komşularını ve etrafındakilere sofralar kurarak sürdürdüğü yaşamını değiştirmemesi için çok çaba sarfettim. Ama sonunda gün geldi, annemin kırgın, küskün ve yalnız kalbi daha fazla dayanamadı ve kuş gibi o da göçtü. O kadar yorulmuşum ki, yeterince ağlayamadım bile...Düşünün!!! Ağlamadım, ağlayamadım... Son on yılda bir sürü evler kurdum, evler dağıttım... Sayısını bile unuttum ama şimdi yeni bir on yıl başlıyor artık. Sayfayı çevirip, yeni on yılı yazmak için hazırım. Çok daha güçlüyüm, hiç olmadığım kadar. Korkularımın büyük bir kısmıyla başa çıkmayı öğrendim. Ne istemediğimi eskisine göre daha kolay söyleyebiliyorum artık. Ne istediğimi daha iyi biliyorum bir de... Yanımda sevdiklerim var...Alternatif bir aile kurdum kendime, gün geçtikçe de büyüyor. Eski dostlarım bana yetiyor, yenilerine de açığım. Arkadaşlıklar beni besliyor. Mesleğim beni dimdik tutuyor, dünyayı ayaklarımın altına seriyor...
Ne mi istiyorum?
Daha fazla kitap okuyayım.
Daha fazla yazı yazayım.
Kitabımı bitireyim.
Sevdiklerimle daha fazla bir arada olayım.
Yeşilliklerle çevrili bir evim olsun.
Baharda erguvanların altında çay içeyim.
Yazın bol bol denize gireyim.
Çok seveyim, çok sevileyim...
Kısacası HUZURDA OLAYIM!!!
Başka da bir şey istemem zaten...
Hepinize, hepimize huzurda olacağımız bir yıl diliyorum...
2000 yılına girdiğimiz yılbaşını hatırlıyorum. Erenköy Hamam Sokak'taki evdeydik. Evliydim. Kızkardeşim ve annem sağdı. Babamı yeni kaybetmiştik. Saatler 00.00 olduğunda balkona çıkıp, bağırıp çağırmış ve eski yılı uğurlamıştık. Yeni binyıla umut dolu girmiştik. O zamanlar yeni binyılın ilk on yılının benim için defalarca ölüp, yeniden dirileceğim bir dönem olacağını hayal bile edemezdim. Oysa tam da bu anlattığım gibi oldu:
O yılbaşından bir yıl sonra , buz gibi bir Ocak akşamı, canımdan çok sevdiğim, güleryüzlü ve iyi kalpli kızkardeşimi, akıl almaz bir şekilde kaybettim. Halbuki, onu kaybedişimden sadece birkaç gün önce babamın ölümü hakkında konuşurken ona şöyle bir şey demiştim: Allahtan sıralı bir ölüm oldu. Çoğunluk bunu yaşar. Bu kayıplar normaldir. Ya sana bir şey olsaydı ben ne yapardım? Aklımı kaçırırdım herhalde... Ve bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra, kızkardeşim de göçtü gitti. Ne mi oldu? Yoo, aklımı kaçırmadım! Sadece evladını toprağa veren annemi nasıl avutacağımı bilemeden, çaresiz ve küskün kaldım bir süre... Dünya dönmeye devam etti. Ben durdum sadece... O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı hayatımda. Her şey çözüldü, dağıldı, ben çözüldüm... Annemin sağlığı gün geçtikçe bozuldu. Kardeşimin ölümüyle kırılan kalbi bir daha iyileşmedi. Ben daima uzaklardaydım işim gereği. Sonunda evliliğim de çözüldü. Kavgasız, gürültüsüz... Dostça... Birbirini anlamaya çalışarak, değer vererek... Annem hem kızkardeşime hasret, hem bana, yalnız kaldı evinde. Ne yaptım ne ettim, yaşadığı evi kapatmadım sağlığında. Alıştığı mahalleyi, komşularını ve etrafındakilere sofralar kurarak sürdürdüğü yaşamını değiştirmemesi için çok çaba sarfettim. Ama sonunda gün geldi, annemin kırgın, küskün ve yalnız kalbi daha fazla dayanamadı ve kuş gibi o da göçtü. O kadar yorulmuşum ki, yeterince ağlayamadım bile...Düşünün!!! Ağlamadım, ağlayamadım... Son on yılda bir sürü evler kurdum, evler dağıttım... Sayısını bile unuttum ama şimdi yeni bir on yıl başlıyor artık. Sayfayı çevirip, yeni on yılı yazmak için hazırım. Çok daha güçlüyüm, hiç olmadığım kadar. Korkularımın büyük bir kısmıyla başa çıkmayı öğrendim. Ne istemediğimi eskisine göre daha kolay söyleyebiliyorum artık. Ne istediğimi daha iyi biliyorum bir de... Yanımda sevdiklerim var...Alternatif bir aile kurdum kendime, gün geçtikçe de büyüyor. Eski dostlarım bana yetiyor, yenilerine de açığım. Arkadaşlıklar beni besliyor. Mesleğim beni dimdik tutuyor, dünyayı ayaklarımın altına seriyor...
Ne mi istiyorum?
Daha fazla kitap okuyayım.
Daha fazla yazı yazayım.
Kitabımı bitireyim.
Sevdiklerimle daha fazla bir arada olayım.
Yeşilliklerle çevrili bir evim olsun.
Baharda erguvanların altında çay içeyim.
Yazın bol bol denize gireyim.
Çok seveyim, çok sevileyim...
Kısacası HUZURDA OLAYIM!!!
Başka da bir şey istemem zaten...
Hepinize, hepimize huzurda olacağımız bir yıl diliyorum...
Doğumgünümün Ardından

Valla öyle uzun ve süslü sözlere gerek yok: Dün benim doğumgünümdü. Geldi ve geçti...Facebook üzerinden pek çok dostum ve arkadaşım iyi dileklerini yolladılar, bazı çok yakın dostlarım - onlar kendilerini iyi bilirler- telefon açıp en detone sesleriyle "Happy Birthday To You" şarkısını söylediler. Akşamında da can dostlarımla birlikte "süpper şahane" bir yemek yedik. Daha ne olsun?
Dün akşam ve gün boyu bunlar olurken, kafamın bir köşesi sürekli olarak hayatı anlamlı kılan şeylerle ilgiliydi. Bence hayatı anlamlı kılan şeylerden en önemlisi, dostlarla birlikte yaşanan bu özel zamanlar. Geçen haftalarda hastalanıp evde kaldığımda, bunları düşünecek zamanım da oldu. Hayatımın sürekli bir koşturmaca içinde geçtiğini farkettim. Evet, yaşadığım hayatı çok seviyorum, özellikle işimi çok seviyorum ama arada bana ve "gerçek" hayata kalan zaman o kadar sınırlı oluyor ki, biraz o gerçekliği ıskalıyormuşum gibi hissediyorum.
İnsan değişiyor. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Hep dediğim gibi her saniye moleküllerimiz değişiyor, nasıl değişmeyelim ki? Büyüyoruz, bir sürü şey yaşıyoruz, hayatın akışı içinde kimi zaman kuvvetli akıntılar bizi oradan oraya sürükleyiveriyor. Karşı koymak istesek de değişim kaçınılmaz oluyor. Galiba ben de büyüdüm ve değiştim. Artık yaşamdan istediklerim, bundan dört beş sene önce istediklerim değil, farkındayım... Şu anda en çok ihtiyaç duyduğum şey dinginlik! Dümdüz bir deniz olsun istiyorum hayatım. İçim de dümdüz olsun ve ben cam gibi yüzeyde kendi yansımamı seyredeyim istiyorum. Kendime ayna olmak istiyorum. İçime dönmek ve orada kalmak istiyorum.
Memleketin hay huyu çok yoruyor beni. CHP kongresi bile yordu beni, düşünün gerisini... TVde haberleri seyrettiğim zaman yoruluyorum. Başta başbakanımız olmak üzere bütün politikacılar orada ve hepsi de kocaman seslerle birbirlerine laf atıp duruyorlar. Seviye İLKOKUL!!! Tartışma ve açık oturumları seyretmiyorum. Diziler zaten berbat!!! Senelerdir seyretmiyorum... Züppelikten değil, yoruluyorum... Hep bir entrika, hep bir ağlama, feryat figan... İçim kaldırmıyor.
Bir hayalim var: Kathmandu yakınlarındaki manastırıma gidip, haftalık sessizlik meditasyonlarına katılmak! Ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum ama gerçekten bu hayal beni ayakta tutuyor son zamanlarda.
Yine de hayatımda şahane şeyler olmuyor değil. Geçen hafta yıllardır görmediğim iki dostumu yeniden buldum. Bütün ortaokul ve lise yıllarımı birlikte yaşadığım iki özel kadın hayatıma yeniden girdiler. Merkür'ün terste olduğu zaman sıkça olur böyle şeyler. Eski dostlardan haber alırsınız, karşılaşırsınız...Ama bu seferki resmen hayatımın orta yerine bomba gibi düştü. Nefis oldu nefis!
Neyse, konunun en başına dönecek olursam, dün doğumgünümdü. Kırklı yaşlarım da birer birer geçiyorlar. Otuzlu yaşlarımın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştım ve kırk yaşına girdiğimde şöyle demiştim: KIRKLI YAŞLARIM BÖYLE OLMAYACAK! Henüz tam anlamıyla başaramadım ama doğru yolda olduğumu biliyorum:))
Hoşgeldin 43:))
Vize Almak İsterseniz Diye...
Adını vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinin Schengen vizesi için istedikleri:
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...
Hayal...

Bir yer hayal ediyorum.
Şelalelerin gürül gürül, ormanların koyu yeşil, denizlerin derin mavi olduğu bir yer... Dış dünyaya kapanıp kendi içime açılabileceğim sessiz bir yer. Öyle sessiz ki kalbimin pompaladığı kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı sesi bile duyabileceğim bir yer... Kendimle yüksek sesle konuşabileceğim, hatta kocaman haykırabileceğim bir yer... Yüreğimde zamanın açtığı gedikleri ve boşlukları, derin nefeslerle doldurabileceğim bir yer... Kayıplarım için "gerçekten" yas tutup ağlayabileceğim bir yer... Gözyaşlarım bittiğinde yüzümü yıkayıp tazelenmek için sularında arınacağım bir yer... Uzun uzun, yalınayak yürüyebileceğim yemyeşil yumuşacık çayırların ve toprak patikaların olduğu bir yer... Tabiatın içine karışabileceğim ve pagan köklerime dönebileceğim bir yer...Mevsimlerin akışını, döngüsünü hissedebileceğim, görüp koklayabileceğim bir yer... İçimi dinleyerek kendimle dertleşebileceğim bir yer... Kadim zamanlar bilgeliğimin aslında hala içimde bir yerlerde durduğunu farkedip ona yeniden dokunabileceğim bir yer... O bilgeliğe, o bilgeye, o bilgiye koşulsuz şartsız teslim olmayı öğrenebileceğim bir yer... İçimde derinlere kök salmış ve artık taşlaşmış dünle, kalbimi sıkıştırıp duran kaypak ve şüpheci yarını yerlerinden söküp, onların yerine tüm ihtişamıyla bugünü koyabileceğim bir yer... Şimdinin gücünü sonsuzluğuma katabileceğim bir yer...
İşte, böyle bir yer hayal ediyorum...
Hastalık Durumları - Bölüm II
Biraz yazı dizisi gibi olacak ama hastalık devam ediyor ve ilk günlerdeki yüksek ateş artık geçmiş olsa da hala hayata dönüş operasyonu yapabilmiş değilim. Evde mıyıl mıyıl oturuyorum. Pazartesi sabahı, günlerdir geçmeyen başımın ağrısı artık canıma tak edince, son blog yazımdan hemen sonra, hastaneyi arayıp, ilk müsait kulak-burun-boğaz doktorundan randevu aldım. Saat 10.00da doktorun karşısında oturmuş, haftanın özetini veriyordum.
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalardır taş taşımışım da, Çin Seddi'ni inşa etmişim gibi bir haldeyim. Salondan mutfağa geçerken nefes nefese kalıyorum HALA! Pazartesi sabahı doktorun verdiği yeni ilaçların arasında, bir de durumuma uygun nitelikte ağrı kesici olduğundan, artık başım ağrımıyor. Bu iyi bir şey, çünkü artık kitaplarımı çok daha rahat okuyabiliyorum. Belki yarından itibaren, ders bile çalışabilirim. Şubat ayındaki Rajastan turunun notlarını hazırlayabilirim mesela. Bu arada Shantaram bitti bitiyor. Bugünlerde İdefix'ten ısmarladıklarım da gelir herhalde. Okumakta olduğum diğer kitap Food Energetics, müthiş bir araştırma kitabı. Yiyeceklerin ruhsal-duygusal-besleyici özelliklerini anlatıyor. HIZLI ya da YAVAŞ yiyecekler diye bir ayrım olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama şimdi biliyorum ve eğer bunların dengesini tutturamazsam ben de hızlı ya da yavaş olmaya eğilimli olurmuşum; bunu da öğrendim:))Hep aynı tür yiyecekleri bedenine alan, alıştığı modelin dışına çıkmayan veya fanatik vejetaryan-vegan-frutaryan- çiğ gıdacı takılanların eninde sonunda dengeyi yitirip, nasıl çamurlara saplandığını anlatıyor. Dengeli Beslenme denen şeyin, sadece kaloriler, yağ oranları, şu kadar sodyum, bu kadar potasyum v.s gibi sayılara dökülen değerler olmadığını ve hatta aslında bunların dışındaki boyutun daha önemli olduğunu söylüyor. İnsanların yemek seçimlerine bakarak, neredeyse kişiliklerini okuyor. Meraklısına hitap edecek türde, bence kayda değer bir başvuru kitabı... Tabii bir de işin eski zaman bilgeliği kısmı var ki, beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Daha henüz oralara gelmedim, bakalım kadim öğretiler ne diyor bu konuda? Bu arada konu ilginizi çekerse kitabın yazarının sitesine tıklayın: www.stevegagne.com
Evde olmak güzel, okumak güzel, yazmak güzel... Bir de kitabımı toparlayabilirsem, nefis olur ama bende bir tembellik, bir yaydırmaca... Neyse, her şey zamanında! Şimdi dinlenme ve hücrelerimi yenileme zamanı. Yorgun bedenimi serme zamanı... Paul Lafargue'a selam olsun: TEMBELLİK HAKKI'mı kullanma zamanı...
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalardır taş taşımışım da, Çin Seddi'ni inşa etmişim gibi bir haldeyim. Salondan mutfağa geçerken nefes nefese kalıyorum HALA! Pazartesi sabahı doktorun verdiği yeni ilaçların arasında, bir de durumuma uygun nitelikte ağrı kesici olduğundan, artık başım ağrımıyor. Bu iyi bir şey, çünkü artık kitaplarımı çok daha rahat okuyabiliyorum. Belki yarından itibaren, ders bile çalışabilirim. Şubat ayındaki Rajastan turunun notlarını hazırlayabilirim mesela. Bu arada Shantaram bitti bitiyor. Bugünlerde İdefix'ten ısmarladıklarım da gelir herhalde. Okumakta olduğum diğer kitap Food Energetics, müthiş bir araştırma kitabı. Yiyeceklerin ruhsal-duygusal-besleyici özelliklerini anlatıyor. HIZLI ya da YAVAŞ yiyecekler diye bir ayrım olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama şimdi biliyorum ve eğer bunların dengesini tutturamazsam ben de hızlı ya da yavaş olmaya eğilimli olurmuşum; bunu da öğrendim:))Hep aynı tür yiyecekleri bedenine alan, alıştığı modelin dışına çıkmayan veya fanatik vejetaryan-vegan-frutaryan- çiğ gıdacı takılanların eninde sonunda dengeyi yitirip, nasıl çamurlara saplandığını anlatıyor. Dengeli Beslenme denen şeyin, sadece kaloriler, yağ oranları, şu kadar sodyum, bu kadar potasyum v.s gibi sayılara dökülen değerler olmadığını ve hatta aslında bunların dışındaki boyutun daha önemli olduğunu söylüyor. İnsanların yemek seçimlerine bakarak, neredeyse kişiliklerini okuyor. Meraklısına hitap edecek türde, bence kayda değer bir başvuru kitabı... Tabii bir de işin eski zaman bilgeliği kısmı var ki, beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Daha henüz oralara gelmedim, bakalım kadim öğretiler ne diyor bu konuda? Bu arada konu ilginizi çekerse kitabın yazarının sitesine tıklayın: www.stevegagne.com
Evde olmak güzel, okumak güzel, yazmak güzel... Bir de kitabımı toparlayabilirsem, nefis olur ama bende bir tembellik, bir yaydırmaca... Neyse, her şey zamanında! Şimdi dinlenme ve hücrelerimi yenileme zamanı. Yorgun bedenimi serme zamanı... Paul Lafargue'a selam olsun: TEMBELLİK HAKKI'mı kullanma zamanı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...