Amritsar'ın Altın Tapınağı HARMANDİR SAHİB



Geçtiğimiz aylarda özel bir yolculuk için yine Hindistan’daydım. Önce ülkenin en kuzeyinde, Himalayalar’ın ardındaki dağlık bölge Ladakh’ta unutulmaz bir beş gün geçirdim. Ardından da yolumu dünyanın en etkileyici tapınaklarından birine ev sahipliği yapan Amritsar kentine çevirdim.
Amritsar’a gitmemin amacı, Sih dininin en önemli merkezi kabul edilen HARMANDİR SAHIB ya da bizlerin bildiği adıyla ALTIN TAPINAK’ı ziyaret etmekti. Bu mevsimde iyice yükselen hava sıcaklığını da göz önünde bulundurarak, sabahın erken saatlerinde orada olmayı hedefledim. Yine de itiraf edeyim ki saatler 09.30’u gösterdiğinde, bunaltıcı sıcaktan kaçmanın yolunu aramaya başlamıştım bile.

Sih dini Hindistan’da yaşayan dinler içinde en yeni olanlarından. Kurucusu Guru Nanak isminde son derece muhterem bir insan. Ülkenin hakim inanış sistemi Hinduizm ile ikinci büyük din İslam’ın sentezlenmesiyle ortaya çıkan bu yeni inanç, sureti olmayan, her şeye kadir tek bir Tanrı’ya ibadeti öğretiyor. Ülkenin alışıldık pek çok kalıbını yerle bir ediyor bu durum zira hep söylendiği gibi Hindistan’da 330milyon Tanrı vardır ve her birinin de ayrı bir sureti... Sih inancı buna sırtını dönerek büyük bir reform yapıyor. Yine Hinduizm’de var olan ve ideal toplumun örgütlenme şeması olarak basitleştirebileceğimiz kast sistemine de karşı çıkıyor. Herkes tek bir Tanrı’nın önünde eşittir, kardeştir ve yardımlaşmak esastır diyor Guru Nanak.

1469 yılında dünyaya geliyor Nanak. Daha henüz küçücük bir çocukken, olgun davranışları ve yorumları ile hem ailesinin hem de öğretmenlerinin dikkatini çekiyor. Yedi yaşında okula başladığı günlerde, alfabenin ilk harfi olan ve tek bir çizgiden ibaret ELİF üzerine yapmış olduğu ve bu harfin aslında Tanrı’nın Tekliği’ni işaret ettiğini söylediği konuşması çok ünlüdür. Geleneklere bağlı olarak genç yaşta evlenip iki erkek evlat sahibi oluyor Nanak ama ondaki ilahi özü fark eden ablası Bibi Nanaki ve eniştesinin de telkinleriyle sıradan bir hayat yaşamak yerine eğitimine de devam ediyor. Hayatını değiştiren olay 30 yaşındayken yaşanıyor. Günlük temizliğini yapmak ve abdest almak için her zamanki gibi nehrin kıyısına inen Nanak, kıyafetlerini çıkarıp kıyıda bırakıyor. Saatler geçmesine rağmen geri dönmeyen genç adamın peşine düşüyor tüm kasaba. Saatlerce tüm ormanlık araziyi ve akla gelecek her yeri arıyorlar. Boğulduğu ihtimali üzerine nehrin tüm dibi taranıyor. Yok! Bulamıyorlar! Aradan üç gün geçtikten sonra yavaş adımlarla evine dönüyor Nanak. Sessizlik içinde geçirdiği tam bir gün sonra, nihayet konuşuyor: Ne Hindu var, ne Müslüman! Öyleyse ben kimin yolunu izleyeceğim? Ben Tanrı’nın yolunu izleyeceğim! Tanrı ne Hindu’dur ne Müslüman, dolayısıyla ben Tanrı’yı izleyeceğim!



İnanışa göre, ortadan kaybolduğu o üç gün içinde Nanak Tanrı katına çıkarılmış, kendisine ölümsüzlük iksiri AMRİT içirilmiş ve emirler gelmiş:
Bu kap Tanrı’nın adıyla doludur. İç! Ben seninleyim! Seni kutsuyor ve yüceltiyorum! Her kim ki seni anar, benim ihsanıma mazhar olur. Git, adımı şad et ve diğerlerine de bunu öğret! Adımın nimetlerini sana ihsan eyledim. İşte bu senin görevindir!
Bu andan sonra Nanak’ın öğretmenlik dönemi başlıyor ve onu takip edenler kendisine Guru Nanak diyorlar. Bu noktadan hemen ekleyeyim, Guru öğretmen demektir.

Dört yöne doğru yaptığı ve UDASİ adı verilen kutsal yolculukları sırasında, Mekke, Medine, Tibet, Sri Lanka gibi pek çok manevi merkezi ziyaret eden Guru Nanak, yanında Sufi müzisyen, can dostu  Bhai Mardana’dan büyük destek görüyor. Yayan yaptığı bu yolculuklarda 28.000 kilometreyi deviriyor ve her şey iyice berraklaşıyor, öğreniyor, öğretiyor.

Guru Nanak’ın öğretisi Guru Granth Sahib adı verilen kutsal kitapta toplanmıştır. Naam, yani Tanrı’nın adıyla meditasyon yapmak, bu adı anmak, bu kutlu kelimeyi tekrarlayarak arınmak, yani Naam Japna, Sih dininin temelini oluşturuyor. Tabii bununla beraber neyin varsa paylaşmak ve ihtiyacı olanlara yardım etmek, yani, Vand Chakko ve hayatını doğru ve dürüst yollardan kazanmak, kimsenin hakkını yememek ve hile hurda karıştırmamak, Kirat Karo kuralları da Sihlerin hayatını şekillendiriyor.

Bu kuralların en güzel şekilde yaşandığı ve gözlemlendiği yerler de GURUDWARA adı verilen Sih tapınaklarıdır. Amritsar’daki Altın Tapınak olarak da bilinen Gurudwara’ya girerken önce ayakkabı ve çorapları çıkarmak gerekiyor. Dış dünyanın pisliğini içeri almamak ve tevazuyu hatırlamak için en hızlı yol bu olsa gerek. Ardından ufak bir havuzda ayaklar yıkandıktan sonra dış dünyayla manevi dünyayı birbirinden ayıran duvarlardan içeri geçiliyor. Bu noktada kadın erkek başınızı örtmeniz lazım. Öyle katı bir tesettürden bahsetmiyorum, sadece bulunduğunuz mekanın anlamını idrak ettiğinizi gösteren bir ufak örtü bile yetiyor. Ve sonra içeriye girdiğiniz anda renkler ve sesler bir anda değişiyor.

Amritsar’ın adı Altın Tapınağın, Guru Granth Sahib’in saklandığı en kutsal bölümünü çevreleyen, yapay gölden geliyor. Amrit Gölü… İksir Gölü… Manen arınmak için suya girenler kadar dermansız dertlerine çare arıyanlar da sıralanıyor suyun kıyısına. Hoparlörlerden yükselen ilahiler, kutsal kitabın bulunduğu yerden canlı olarak yayınlanarak Tanrı’nın adını yüceltiyorlar.


Tapınak dördüncü Sih Guru’su olan Guru Ram Daas Sahib tarafından 16. Yüzyılın sonlarında inşa ediliyor. Her şey aslında 1577 yılında bu yapay gölün kazılmasıyla başlıyor. 1604’de beşinci Sih gurusu Guru Arjun, kutsal kitabın derlemesini tamamlayıp, tapınak kompleksinin kalbindeki, en önemli noktaya yerleştiriyor. Bu yeri de bizzat kendisi yapıyor ve adını Harmandir Sahib, yani Tanrı’nın Evi koyuyor. Baba Buddha isimli ilk kutsal kitap okuyucusu, yani GRANTHİ de o zaman atanıyor. İşte o tarihten beri, her gün,  24 saat kesintisiz okunuyor bu kitap. Kitabın okunduğu yerde, kitaba ve okuyana saygı olarak yere oturulması gerekiyor. Onuncu Sih Guru’su Guru Gobinh Singh, kendisinden sonra başka bir gurunun gelmeyeceğini ama kutsal kitap Guru Granth Sahib’in 11. Guru olduğunu ilan ederek, kitabı bambaşka bir boyuta taşıyor. Kısaca bu kutsal kitap yaşayan bir Guru olarak kabul ediliyor. Tapınağın bu bölümünün dış cephesinin altınla kaplanması ise 19. Yüzyılın başlarına uzanıyor.

Gurudwara’nın insanı en çok etkileyen bölümlerinden biri LANGAR adı verilen açık mutfak! Burada kadın ve erkek ayrımı olmadan herkes, gönüllülük esası ile yemek hazırlıklarına, dağıtıma, temizliğe, bulaşıkların yıkanmasına katkıda bulunuyor. Yerde sıra sıra oturmuş insanlara basit ama sağlıklı ve lezzetli yemek ikramında bulunuluyor. Genellikle menü mercimek çorbası, frından taze çıkmış ekmek ve hafif bir sebze yemeği oluyor. Et yemeyi aklınızdan bile geçiremeyin zira Gurudwara’da et yasak. Aslında çoğu geleneklerine bağlı Sih, yaşamını bu şekilde geçiriyor zaten. Günde 100.000 kişiye yemek pişirilip dağıtılıyor burada. 24 saat ve yılın istisnasız her günü! Ve bu durum sadece bu Gurudwara’ya has değil! Dünya üzerindeki bütün gurudwaralarda da böyle! Ve Sihler bu durumla çok gurur duyuyorlar ve hep şöyle diyorlar: Dünyada bizim tapınaklarımız olduğu müddetçe hiç kimse aç kalmaz! Bu da doğru çünkü eğer ihtiyacınız varsa, dininiz, diliniz, ırkınız veya cinsiyetiniz hiç fark etmiyor, içeri girip oturmanız yeterli, hemen sıcak çorbanız ve dumanı tüten ekmeğiniz önünüze servis ediliyor. Ve o anlarda, gözümle gördüm, kim olduğunuz ve ne olduğunuz hiç önemli değil. Zengin ve fakir arasındaki fark da artadan kalkıyor hatta anlı şanlı, kerli ferli insanlar utangaç ve çekingen fakirlere şefkatle hizmet ediyorlar. Büyük bir terbiye, eğitim fırsatı!

Geleneksel Sih erkeklerinin saçları uzun olur, Kesh. Bu uzun saçlarını bir topuz yaparak, toplarlar ve başlarına renkli türbanlar dolarlar. Uzun saçlarını taramak için kullandıkları tahta tarak Kangha, bileklerine taktıkları gümüş bileklik Kara, yıkanırken türbanlarına sıkıştırdıkları hançer Kirpan, şorta benzeyen iç çamaşırı Kachera Sihlerin beş K’sını oluşturur. Savaşçı ruhlarının simgesi olarak soyadları aslan anlamına gelen SİNGH’dir. Kadınları da savaşçıdırlar, onların da hançerleri ve bileklikleri vardır. Soyadlarında prenses anlamına gelen KAUR kullanılır.
Vakur tavırları, ciddi ifadeleri, ağırbaşlı ibadetleriyle gerçekten etkileyici bir cemaattir Sihler. Kadın erkek ayrımı gözetmeyen bir sosyal yapıları vardır ve bunu da en iyi tapınaklarında anlıyorsunuz. Kadın ve erkek, hizmette de beraber ibadette de!


Olur da yolunuz düşerse, sadece gündüz gözüyle değil, vaktiniz varsa akşam, karanlık çöküp tapınağın ışıkları yandığında da ziyaret edin derim. Dünyanın neden en etkileyici tapınaklarından biri kabul edildiğini daha iyi anlarsınız o zaman…

Yollarda görüşürüz…


Agra'nın Sürprizi İTİMAD-UD DAULA




İstanbul’un kara ve kışa teslim olduğu şu son günlerde, ben evde olmanın mutluluğunu ve sükunetini yaşadım. Bol bol kitap okudum ve kısa süreli çıkışların dışında vaktimin çoğunu evimde geçirdim.  Biz profesyonel gezginler için ‘’evde olmak’’ aslında tatil anlamına geliyor. Nitekim bana tatilde nerelere gittiğim sorulduğunda tereddütsüz EVE GİDİYORUM diye yanıt veriyorum! Tabii bu kısa duruşlar da olmasa, insanın uçaktan uçağa, ülkeden ülkeye, iklimden iklime koşacak enerjisi kalmaz. İşte ben de bu son haftalar içinde enerjimi tazeledim ve yeniden yollara dönmeye hazırım! Haftaya yoğun bir dönem başlıyor. İstikamet Kuzey Hindistan ve Katmandu!
Her zaman bu güzergahın, o coğrafyaya yapılacak seyahatler serisindeki ilk bölüm olduğunu söylemişimdir. Hindistan’ın güzel başkenti Delhi’den başlayan gezi, ülkenin en renkli şehirlerinden Jaipur, ünlü Taj Mahal’in bulunduğu Agra, Hinduların en kutsal şehri Varanasi ile Nepal’in başkenti Katmandu’ya kadar uzanır. Renkli, insanı heyecanlandıran ve bu iki ülkenin kültürüyle tanıştıran doyurucu bir gezidir. Delhi’deki ünlü Cuma Camii’ne, terk edilmiş başkent Fatehpur Sikri’ye, Khajuraho’daki birbirinden zengin tapınaklara, kalelere, Katmandu vadisinin insanı zaman makinesine koyup 18. Yüzyıla yollayan eski kent merkezlerine ve tabii ki Agra’nın en ünlü yapısı Taj Mahal’e hayran kalıp dönersiniz. İnsanı en büyük şoka uğratan yer, sanırım Ganj nehrinin kıyısındaki fakir ama kutsal şehir Varanasi’dir. Hindular için adeta KABE önemindeki bu şehir, bütün inananların, hayatlarında en az bir kez olsun ziyaret etmeyi hayal ettikleri yerdir. Orada gün doğumunu izlemek, nehrin kıyısındaki akşam ayinine tanık olmak her anlamda insanı zenginleştiren bir deneyimdir. Her zaman yolcularıma şunu söylemişimdir: Bu geziden sonra insanın dünyaya, özel yaşamına ve gezme alışkanlıklarına bakışı tamamen değişir.
Ben bu yazımda, yukarıda ana hatlarını anlattığım gezinin içindeki, benim için en büyük sürpriz olan yeri ön plana çıkarmak istiyorum: Agra’daki İtimad-ud Daula Türbesi!
Aslında hikayemiz Hindistan’da değil İran’da başlar. Türbenin sahibi olan Mirza Giyas bey, İran’da yaşayan fakir bir tüccardır. Haramla, yalanla işi olmayan güvenilir bir kişi olarak nam salmıştır. Hikayeye göre hanımı bir kız evlat dünyaya getirince, çok fakiriz, bu çocuğu besleyemeyiz diyerek,  bebeği kaderine bırakmak ister. Ancak yeni doğmuş bebek ciğerlerinin tüm gücüyle öyle bir ağlamaktadır ki, Mirza Gıyas Bey’in yumuşak kalbi bebeği terk etmeye el vermez. Bebeğin ailede kalmasıyla birlikte ailenin kötü talihi de son bulur ve Mirza Giyas Bey iyi bir kervanla anlaşarak, Hindistan topraklarındaki en güçlü insan olan büyük Hükümdar Ekber’in huzuruna kadar çıkma fırsatı yakalar. Sonraki yıllarda adil ve dürüst bir insan olmasıyla daha da ünlenen Mirza Giyas Bey, Ekber’den sonra tahta geçen Cihangir döneminde başvezirlik mertebesine kadar yükselir. Öyle ki kendisine devletin itimad ettiği, güvendiği kişi anlamına gelen İTİMAD-UD DAULAH (İtimadül Devlet) ünvanı verilir. Kendisinden bahsedilirken, devletin temel direği denilir.
Hükümdar Cihangir, Mirza Giyas Bey’in genç yaşta dul kalmış güzeller güzeli kızına aşık olunca, işin boyutu değişir. Nur Cihan (Cihan’ın Işığı) adını alarak saraya gelin giden bu genç kadın, Mirza Giyas Bey’in terk etmeye kıyamadığı o küçük bebektir! Hindistan tarihindeki en güzel, akıllı, güçlü ve yetenekli kadınlardan biri olan Nur Cihan, Osmanlı tarihinin güçlü kadınlarıyla boy ölçüşebilir gerçekten! Hatta anlatılanlara göre bir sure sonra sefahat alemine kapılan Cihangir’in bütün görevlerini Nur Cihan ve babası Mirza Giyas Bey yerine getirmiştir diye anlatılır. Kimi Osmanlı padişahları için de anlatılan şey bu değil midir?
Mirza Giyas Bey 1622’de ölünce, Nur Cihan sahip olduğu büyük güçle, babasının hatırasına yakışacak nitelikte bir anıt mezar yapılmasını buyurur. Böylece Hint-İslam sanatının en güzel örneklerinden biri kabul edilen bu olağanüstü yapı ortaya çıkar.
Itimad-ud Daula Türbesi, Hindistan’da tamamen mermer kullanılarak inşa edilmiş ilk türbedir. O güne dek kırmızı kumtaşı kullanılmış olan yapılar ön plandayken, bu türbe, kumtaşı kaidenin üzerine bembeyaz oturtulmuştur. Cennet bahçelerini simgeleyen simetrik dörtlü bahçenin ortasında yer alır. Kemerli girişler ve sekizgen kuleleri İran tarzını yansıtırken, yapının üzerinde yer alan kapalı bölümler ve özellikle de kemerli gölgelikler Hindistan etkisini vurgular. Bu güzel binayı ziyarete giderken önceden çok fazla detay verip, sürprizi bozmak istemem açıkçası çünkü binayı tam ortalayan girişten içeri adım attığımız anda yolcularımdan yükselen hayranlık dolu nidaları dinlemek büyük bir keyiftir benim için.


Kimilerine göre Taj Mahal’in habercisidir bu zarif yapı. Ben mücevher kutusuna benzetirim; öyle ufak tefek ve latiftir yani. Bir kadın dokunuşuyla inşa edildiği bellidir sanki. Giriş kapısı üzerinde kırmızı kumtaşı içine kakılmış bembeyaz mermerlerle meyve tabakları, parfüm şişeleri ve çiçek buketleri işlenmiştir.
Türbenin beyaz mermer dış cephesi ise, daha sonra kıymetli ve yarı kıymetli taşlarla Taj Mahal’de doruk noktasına çıkacak olan pietra dura sanatının ilk örneklerindendir. Mermerin içine renk renk kakılmış doğal taşların çiçeklere, kuşlara, süslü pencerelere ve cennete açılan kapılara dönüşmesi bir harikadır. İçeride ise sizi gölgeli bir ortam karşılar. Orta salonda Mirza Giyas Bey’in ve eşinin sandukaları yer alır. Tavan ve duvarlar Oslanlı kalem işlerini andıran harikulade bezemelerle süslenmiştir. Orta salonu çevreleyen diğer odacıklarda da ailenin diğer fertlerinin sandukaları yer alır. Dört ana yöne açılan odaların duvarlarında, cennet bahçeleri tasvir edilmiştir. Gerçekten her yönüyle insanı kendine hayran bırakan, şaşırtan ve uzun süre hafızadan silinmeyecek bir etki bırakan zenginliktedir bu türbe. Eğer Agra’da Taj Mahal gibi görkemli bir yapı olmasaydı eminim herkes İtimad-ud Daula Türbesi’ni daha çok biliyor, konuşuyor olurdu. Ancak ne yazık ki senelerdir Taj Mahal’in gölgesinde kaldı bu güzel mücevher!


Yamuna nehrinin tam kıyısında inşa edilmiştir. Eski zamanlarda kayıklarla gidip gelinirmiş. Bundan birkaç sene öncesine kadar ise yoğun trafik yüzünden gelip gitmek neredeyse yarım gün alıyordu! Ama sonunda yeni bir köprü yapıldı ve bu sayede ulaşım çok kolaylaştı. Artık normal bir trafik akışı ile yarım saat içinde nehrin karşı kıyısına geçip, kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz.
Olur da günün birinde yolunuz Agra’ya düşerse diye size bir iki not vermek isterim:
-      - Taj Mahal’e giderken çantanızın içinde kesici, delici, boyayıcı hiçbir şey olmadığından emin olun. Sigaranızı ve çakmağınızı otelinizde ya da aracınızda birakın. Kapıda sıkı bir kontrol yapılıyor. Biliyorsunuz Taj Mahal artık Dünyanın Yeni Yedi Harikası’ndan biri! Bin tane de fotoğrafını görmüş olsanız, karşınızda gördüğünüz zaman boğazınız düğümleniyor.


-      - Hindistan’ın en güzel şehir kalesi olan Agra Kalesi’ni mutlaka ziyaret edin.  Hem kırmızı kumtaşından inşa edilmiş eski bölümleri hem de Taj Mahal’i yaptıran ünlü hükümdar Şah Cihan’ın eklettiği beyaz mermer bölümleri birbirinden çarpıcı. Üstelik UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde!
-       -Taj Mahal’in karşı kıyısındaki ünlü bahçeyi ziyaret edin. Taj Mahal’in buradan görünümü bir harika! Bahçenin adı da güzel: MEHTAB BAGH yani Mehtap Bahçesi! Aslında eski Mughal hükümdarları tarafından yaptırılmış bir keyif bahçesiyken zamanla kaderine terk edilmiş. Arada hala eski yıkıntıları görebiliyorsunuz. Şimdilerde yeniden düzenleniyor.
-       -Agra Eski Şehir bölgesinde rikshaw denen bisikletli çekçeklerle bir güzel gezin! O labirent gibi sokakların içinden ve Kinari Bazar’dan geçmenin en keyifli yolu bence bu!
-       -Akşam yemeğinizi de bence A PINCH OF SPICE restoranda yiyin. Umarım bu bilgi reklama girmiyordur! Ama bence Taj Mahal ve diğerleri kadar ziyareti hak ediyor!
-     - Beyaz mermer içine kakma sanatı (pietra dura) günümüzde hala atölyelerde görülebilir. Bence hazır oradayken mutlaka bu işin nasıl zahmetli, dikkat, sabır ve ustalık isteyen bir iş olduğunu yerinde görüp öyle gelin.

Agra kabul edelim ki güzel bir şehir değil ama içinde öyle büyük hediyeleri barındırıyor ki, gitmişken iki üç gün rahat rahat geçirebiliyorsunuz. Bu noktada yazıma son verirken İtimad-ud Daula’yı atlamayın diyorum bir kez daha!

Yollarda görüşürüz... 

Myanmar'da Bir Su Dünyası: İNLE GÖLÜ



Birkaç haftalık bir aradan sonra yine evdeyim. Uzun yollardan ve değişik iklimlerden döndüm. Bu sefer tropiklerin güzel coğrafyası Myamar’daydım. Eski adı Birmanya olan bu güzel ama hüzünlü ülkeyi belki de çoğumuz Burma adıyla hatırlıyoruz.  Resmi olarak Burma değil Myanmar Birliği Cumhuriyeti adı kullanılıyor şimdilerde. Şimdilerde dememin bir sebebi var: Ülkeyi yöneten eski cuntacılar, akıllarına estikçe ülkenin adını ve başkentini değiştirip duruyorlar. Bu da yanlış değil, içinde belki bir miktar hiciv var tabii ama 2005 yılında bir anda ortaya çıkıp, ‘’ülkenin başkenti bundan sonra Yangon değil, Nyay Pi Taw’’ dediklerinde kimsecikler inanamıştı. Böyle bir yerin varlığından hiç kimse haberdar değildi. Hoş zaten olamazlardı zira cuntacılar, gizlice koskoca bir başkent inşa ettirmişler ve bunu herkesten saklamışlardı. Halktan saklamak hiç de zor değildi aslında çünkü başta TV kanalları olmak üzere, yazılı ya da görsel bütün medya ellerinde olduğu için, hangi haberi nasıl vermek istiyorlarsa o şekilde veriyorlardı. Eğer bir şey bilinsin istemezlerse de zaten kimsenin çıkıp da bunu haber yapacak durumu yoktu. Yapanların başına gelenleri herkes biliyordu zira: Bir gece ansızın evinden alınıp meçhule götürülmek!!! Bizim de ne yazık ki tarihimizden iyi bildiğimiz bu karanlık sayfalar, neyse ki bu son iki üç yılda azalmış gibi görünüyor, çünkü cunta kendini lağvetti. Demokratik yollarla seçimler yapıldı. Üke artık sivil bir hükümet tarafından yönetiliyor. Ben hala tam olarak güvenemiyorum çünkü hükümetin başındaki herkes emekli generallerden oluşuyor. Eski cunta yönetiminin başındaki General TanShwe her ne kadar artık resmen yönetimde yoksa bile, onun her şeyden, uçan kuştan bile haberi olduğunu herkes biliyor. Onun onayı alınmadan ülkede hiçbir şeyin yapılamayacağını herkes söylüyor. Ve yine bir başka önemli detay ise, ülkenin parlamentosunda, azımsanamayacak bir sandalyeyi, askerler tarafında direkt atanan kişiler dolduruyor. Bunun da adı Disiplinli Demokrasi oluyor! Ben demiyorum! Askerler diyor. Böyle koymuşlar yönetimin adını… 1960’lardaki ilk askeri darbede ülkenin yönetimine Burma Tarzı Sosyalizm demişlerdi… Oradan Disiplinli Demokrasi’ye kadar gelindi. Bakalım bundan sonra ne olacak?
Benim bu yazıya başlarken niyetim size alıp dünyadaki cennet diye nitelendirdiğim yerlerden birine, İnle Gölü’ne götürmekti. Giriş biraz uzun oldu, kusura bakmayın! Malum refleksler devreye girince, böyle oluyor.

İnle Gölü’ne gitmek için uçakla Heho’ya geldik. Oradan otobüsle nefis bir manzara eşliğinde kıvrıla büküle, dağların tepelerin arasından geçip, gölün havzasında kurulu Nyaung Shwe’ye vardık. Buraya seneler önce geldiğimde, Nyaung Shwe uykulu bir kasaba gibiydi. Şimdilerde dünyanın yeni turizm gözdelerinden birine dönüşüyor, orası belli. Özellikle sırtına çantayı vurup yola düşen kısıtlı bütçeli gençler arasında belli yerler moda olur ya, işte bizim Nyaung Shwe de o yolda ilerliyor. Çünkü ucuz konaklama seçenekleri, düzgün yemek yenecek restoranları ve hatta kafeleri, huzur veren manastırları ve tapınaklarıyla bir iki gün geçirmek için ideal bir yer Nyaung Shwe. İnle Gölü’nün kapısı da diyorlar buraya. İşte nitekim biz de bu kapıdan geçerek göle çıktık.
Göle çıkmak için tabii ki otobüsümüze veda ettik ve son derece yakışıklı ahşap teknelere transfer olduk. İnce, uzun ve güçlü gövdeli tekneler bunlar. Uzun şaftlı motor düzeneği sayesinde sığ yerlere bile yaklaşabiliyorlar. Göl üstündeki ve kıyısındaki köylere hem yolcu hem de mal taşımak için senelerdir kullanılıyorlar. Son yıllarda artan turizm hareketleri sayesinde, yabancı misafirlere hizmet için de kullanılmaya başlamışlar. Tabii oranın insanı gibi yerde uzun süre oturmaya alışık olmadıkları için, yabancı misafirlerin teknelerine, ahşap, kolçaklı ve sırt dayamalı son derece konforlu koltuklar yerleştirilmiş. İşte biz de kendimizi bu konforlu koltuklara attık ve bütün güzellik başladı…
Nyaung Shwe’den ayrılınca bir süre kanal adını verdikleri bir su boyunca ilerledik. Kasabadan uzaklaştıkça etraftaki Kuş Koruma Alanı tabelaları arttı. Kitaplarda yazılanlara göre bu bölgede çok sayıda kuş cinsi yaşıyor. Kimi sürekli kimi de sadece yılın belli dönemlerinde göl ve çevresinde gözlemlenebiliyor. Yine okuduklarıma göre göl havzasındaki artan yapılaşma ve nüfus sebebiyle bu doğal alanın gittikçe tehlikeye düştüğü konusu gündeme gelmiş. Turizm iyi güzel de beraberinde mutlaka doğaya ters bir şeyler de getiriyor. 30 yıllık turizmciyim, yıllardır ekmeğimi bu sektörden kazanıyorum ama bazen keşke buraya hiç turist gelmese dediğim oluyor. Çünkü para kazanma derdine düşen herkesin, ileriyi düşünmeden yaptıklarını görünce içim cız ediyor. Hele otel, turistik tesis yapacağız derken yaşanan katliamlar, beni çileden çıkarıyor. Elimde değil…Para hırsı gözleri bürüyünce, akıl pencereden uçup gidiyor. Neyse… Ben yine göle döneyim.


İnle Gölü 22 km uzunluğunda ve yaklaşık 7 km genişliğinde, kuzey-güney hattında uzanan, etrafı dağlarla çevrili müthiş bir göl. Büyük bir göl ama derinliği ortalama sadece 2 metre! Deniz seviyesinden yaklaşık 900-1000 metre rakımda bulunuyor. Çok sayılmaz tabii ama o kadar yükseklik bile sabah erken saatlerde ve akşam güneş battıktan sonra etrafın bir anda soğumasına sebep oluyor. Myanmar’ın en geniş eyaleti olan Shan eyaletinin güzel bir parçası İnle Gölü. Rakımın katkısıyla tam bir sebze meyve cenneti. Elmalar, mandalinalar, asma kabakları ve son yıllarda artan oranda üzüm! Üzüm derken Myanmar’daki akıl almaz şarapçılık faaliyetlerine de değinmek isterim. İklimin ve toprağın uygun olduğu Shan eyaletinde, yabancı uzmanların katkısıyla, son yıllarda nefis şaraplar üretilmeye başlandı. Bu ülkeye ilk geldiğim 1990’lı yıllarda bunu hayal bile edemezdim. İtiraf edeyim ki ben şaraptan öyle çok anlamam ama tadına baktığım Chardonnay bir harikaydı!


Göl bereketli. Bol miktarda balık çeşidi yaşıyor. Zaten gölü bu kadar ünlü kılan unsurlardan biri de Intha balıkçılarının bizzat kendileri! Neden mi? Çünkü sadece kendilerine has bir balık avlama teknikleri var! Sanırım bu yüzden dünyanın en çok fotoğrafı çekilen balıkçıları da onlar… İncecik teknenin ucunda tek ayakları üzerinde mükemmel dengede durarak, bir yandan öbür taraftaki kollarının altına sıkıştırdıkları uzun küreği diğer ayaklarıyla idare ederken, bir yandan da ağ atıp topluyorlar! Böyle bir denge, koordinasyon ve konsantrasyon başka yerde kolay kolay gözlemlenebilir mi bilmiyorum! Evet belki ünlü Çin sirklerinde veya olimpiyatların jimnastik yarışmalarında gözlemleyebilirsiniz ama hayatın içinde başka bir yerde böylesi olduğunu pek sanmıyorum doğrusu!


Gölün içinde, suların ortasında, kazıkların üzerine kurulu evlerden oluşan çok sayıda köy var. Okulu, marketi, postanesi, sağlık ocağı gibi her türlü ihtiyacın giderildiği noktaların da bolca bulunduğu, sokaklarının sudan oluştuğu, hareketli, yaşam dolu köyler bunlar. Bütün evlerin altında teknelerin çekilip bağlandığı yerler var. Ben bunlara garaj diyorum. Eh karada olsaydık arabayı bırakacaktık değil mi? Evden çıkıp bir komşunuza ya da bakkala gidecekseniz, altınızda bir kayığınızın olması gerekiyor. Ya da okula gideceksiniz ve yaşınız sekiz… Yine hop kayığınıza atlayıp, kendi yaşıtlarınızı da yanınıza doldurup, kürek çeke çeke okula gidiyorsunuz. Yani burada parmak kadar çocuklar, koca koca tekneleri kullanıp, son derece bağımsız ve özgüvenli bir şekilde kendi kendilerine okula gidip geliyorlar. Hepsine baktım: Kıpkırmızı elma yanaklar, akıllı gözler, gülümseyen bir surat ve sağlıklı bir beden! Hiçbirinin elinde ne akıllı telefon vardı ne de İPAD!!! Ve hiçbiri de mutsuz görünmüyordu!
Gölde, Myanmar’ın her yeri gibi, çok sayıda tapınak ve manastır var. Yalnız buradakiler de, evler gibi, gölün ortasında kazıkları üzerinde kurulmuş. Her biri bir diğerinden farklı ögeler içeriyor. Kimi mucizeler gerçekleştiren Buda heykelleri ile ünlü, kimi de müzelik sunaklarıyla… Zamanın durduğu hissi burada da eşlik ediyor insana. Biz bu manastırlardan bazılarını ziyaret ettik. Burada da Myanmar’ın bütün taınaklarında olduğu gibi ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarttık. Dert değil zaten ilk iki günden sonra alıştık ve yollarda bile yalınayak yürümeye başladık.
Yolunuz düşerse diye bir iki not yazayım size:
·      - Phaung Daw Oo Pagodası’nı ziyaret edin. Burada üzelerine yapıştırılan altın varaklar sebebiyle artık amorf hale bürünmüş beş adet Buda heykeli bulunuyor. Ancak bu heykelleri görmek için hacıların yüzlerce kilometre yol yaptıklarını düşnecek olursak, heykellerin ne kadar uğurlu kabul edildiklerini anlarsınız. Bir de efsane var: Bir festival zamanı, bu beş heykel, saltanat kayıklarına benzeyen bir tekneye yüklenip, köy köy dolaştırılırken birdenbire bir fırtına kopar. Tekne devrilir, heykelleri de suya gömülür. Beş heykelin dördünü bulurlar ama ne kadar arasalar da beşincisini bulamazlar. Çaresiz geri döndüklerinde bir de ne görsünler, beşinci heykel tapınaktaki orijinal yerine geri dönmemiş mi? Ondan sonra bu efsane kulaktan kulağa yayılır. İşte şimdi herkes bu kutlu heykelleri görmenin derdinde…
·     -  İnle Gölü’nün Batı kıyısında bulunan Indein Pagodalarını mutlaka görün. Giderken kıvrıla büküle geçtiğiniz labirent gibi kanallar tam bir film karesini hatırlatıyor. Pagodaların önemi ise MÖ. 3 yüzyıld, ünlü Budist Kral Ashoka tarafından başlatılmış olmaları. Kimilerine göre Buda’nın sekiz adet saç telini muhafaza etmek için yapılmışlar.
·      - Haftanın beş günü kurulan yüzer pazarlardan birini yakalamaya çalışın. Eğer daha önce Asya’nın bu yüzer pazarlarından birini görmediyseniz çok hoş bir deneyim olabilir. Yalnız ben ARTIK gitmem çünkü mal satmaya gelmiş köylülerin teknelerinden daha fazla fotoğraf çekmeye gelmiş turist teknesi görünce tepemin tası atıyor! Ama dedim ya siz bana bakmayın! Her köyde ayrı bir gün kuruluyor bu pazarlar ve oranın yerlisi olan kime sorsanız bilirler.
·     - Nga Phe Kyaung adlı manastır geçen yıla kadar kendi adıyla değil de rahiplerin eğittikleri, çemberlerin içinden atlayan kedileriyle ünlü olmuştu. Fakat zaman içinde turistler manastır yerine kedileri görmeye gelmeye başlamışlardı. Bence manastırın güzelliği ve önemi gölgede kalmaya başlamıştı. En sonunda birileri bu duruma bir dur demiş olmalı ki, kediler artık hoplayıp zıplamıyor. Açıkçası ben çok sevindim. Manastırın huzur dolu ruhani havası geri dönmüş sanki!
·      - Gün batımını gölün üzerinde yakalayın. Güneş daha çok alçalamadan dağların ardında kayboluyor ama bir on onbeş dakika sonra etrafın aldığı renkleri gölün ortasından izlemek son derece keyifli! Yalnız unutmayın hava birdenbire soğuyor. Yanınızda size koruyacak bir şeyler mutlaka olsun.
·    -  Son olarak da şu: Bence kıyın paraya ve gölün üzerinde kazıkların üzerinde kurulu o güzel otellerde birinde kalın mutlaka! Sabah gündoğumunu izlemek için en güzel yer bence orası!
Göldeki Bahçeler

Göldeki Bahçeler


Myanmar dünyanın son kapalı ülkelerinden biriydi. Değişmemişti bugüne kadar ama son üç yılda yaşanan politik olaylar sonucu değişim başladı. Ülke aynı kalmayacak. Hızla değişecek, dönüşecek. Halk haklı. Senelerdir o kadar her şeyden mahrum yaşadılar ki, şimdi o açlıkla her şeyi istiyorlar. Nüfus 50milyondan fazla, yani halkın cebinde henüz yeterli parası olmasa da, dünya devleri için gözardı edilemeyecek bir pazar var orada. Yepyeni ve beklenti içinde bir pazar hem de. Kapitalizm eninde sonunda orayı da keşfedecek. Orası da komşularına benzeyecek kaçınılmaz olarak. Myanmar’dayken arkadaşlarıma facebook üzerinden bir mesaj atmıştım. Burada yineleyerek yazımı bitiriyorum: Starbucks gelmeden siz gelin!
Yollarda görüşürüz…


Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...