Doğu'nun Büyülü Kenti KOLKATA



Günler çok hızlı geçiyor. Hafta başında tarih attığımda, ooo bu hafta yapacak çok iş var, neyse ki tüm hafta benim  diye düşünüyorum ama o bir hafta nasıl geçiyor hiç anlamıyorum. Bir de bakmışım, hafta sonu gelivermiş. Yazılar yazıyorum kendi zevkime göre ve dünya büyük, anlatacak yer çok, acaba nereden bahsetsem diye düşünürken, bir şey mutlaka beni tetikliyor ve konu belirginleşiyor zihnimde. Bu sefer de Hintli bir arkadaşım harika bir video yollayınca bu haftanın konusu da bir anda belirleniverdi: Hindistan’ın karmaşık ve büyülü şehri KOLKATA!


Seneler önce bir film izlemiştim. İngilizce adıyla hatırlıyorum: City of Joy… Başrolünde geçtiğimiz yıllarda ağır bir hastalık sonucu yaşamını yitiren Patrick Swayze’nin olduğu, Amerikalı bir doktorun, Kolkata’nın fakir gecekondu mahallelerinde yaşadıklarını aktaran, ağır ama iz bırakan bir filmdi. Kolkata’ya gitmemde büyük payı olmuştur.
Kolkata, Hindistan’ın diğer büyük kentlerinden çok farklı bir karaktere sahip. İngiliz koloni dönemi izlerini en çok taşıyan, hala her köşesinde hissettiren bir  şehir burası. Böyle olması doğal çünkü Kolkata, ya da bizim daha çok bildiğimiz adıyla Kalküta, 1911 yılına dek, İngiliz Hindistanı’nın başkentliğini yapmış, ticaretin ve eğitimin merkezi olmuş. HOOGLY nehrinin kıyılarında uzayıp giden rıhtımları, iskeleleri, mal indirip yükleyen mavnalarla, gemilerle doluymuş. Hindistan’ın zenginliklerini tüccarlara ulaştırabilmek amacıyla, ilk tren yolu bu bölgeye döşenmiş. Ülkenin en önemli üniversiteleri 19. yüzyılın ilk yarısında bu şehirde kurulmuş. Nitekim 1817 yılında Hindu Koleji adıyla kurulan Kolkata Presidency University, tüm Hindistan’ın en eski yüksekokuludur.
Kolkata çok zengin bir edebiyat ve sanat mirasının üzerinde yükseliyor. Hiddetli Tanrıça KALİ’nin adını taşıyan şehir, onun coşkun yaratıcı enerjisini simgelercesine, yaratıcılıkta sınır tanımayan sanat ve düşün insanlarının kalesi olmuş. Çağdaş Hint edebiyatı Kolkata’da doğdu denir. Haksız değiller zira bu şehir Nobel ödüllü şair RABİNDRANATH TAGORE’un doğduğu ve eserlerini yarattığı yer. Fakat sadece o mu? Hayır! Onun gibi nice büyük ozanlar, şairler ve yazarlar bu şehirden geçmişler. 
Kolkata Hindistan’ın sosyal reformlarının tetiklendiği şehirdir. Eğitimde devrim yaratan RAM MOHAN ROY ve özellikle MAHATMA GANDHİ’nin en büyük esin kaynağı olan ruhani lider SWAMİ VİVEKANANDA gibi figürler, bağımsız, devrimci ve eşitlikçi Hindistan düşüncesinin babaları olarak kabul edilirler.
PARA adı verilen mahallelere bölünmüş olan şehirde, komşuluk ve birlik duygusu çok kuvvetlidir. Herkes mahallelisini, komşusunu tanır, ihtiyaç anında yanında bulacağını bilir. Her mahallenin ortak kullanılan bir toplantı salonu ve kimi zaman da bir de oyun sahası vardır. Mahalle sakinleri ADDA denilen toplantılarda sık sık bir araya gelip, günlük sorunlardan politika ve felsefi tartışmalara kadar pek çok konuda serbestçe konuşabilirler. Herkesin iyi ya da kötü bir fikri vardır bu şehirde ve bunu dile getirmekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir. Hiciv, karikatür, taşlama, sosyal ve politik mesajlar içeren duvar yazıları geçmişte kalmamıştır, bugün de Kolkata’nın hayatının parçasıdır.
Kolkata bir kitap şehridir. 14 üniversitenin yer aldığı şehirde başınızı ne yana çevirseniz, gözünüze bir kitabevi takılır. Şehrin en ünlü sokaklarından KOLEJ CADDESİ, hemen her konuda kaynağa erişebileceğiniz kitabevleri, kule gibi yükselen tozlu ciltlerle dolu sahafları, öğrencilerin değiş tokuş yaptıkları ikinci el kitapçıları ile gençlerin, öğretmenlerin ve kitap kurtlarının uğrak noktasıdır. Şöyle bir söz vardır: Bir kitabı eğer Kolej Caddesi’nde bulamıyorsanız, muhtemelen henüz basılmamıştır. Ülkenin en büyük halk kütüphanesi olan Hindistan Ulusal Kütüphanesi de Kolkata’dadır. Tabii okuma deyince, günlük gazetelerin çeşitliliğine de değinmek gerekir. Kolkata, Hindistan’daki ilk gazetenin basıldığı şehir olarak da apayrı bir öneme sahip. 1780’de basılan BENGAL GAZETTE her ne kadar sadece iki yıl yaşadıysa da, sonrakilerin yolunu açtığı için öncü olarak tarihteki yerini aldı. Bugün İngilizce, Hintçe ve Bengal dilinde basılan pek çok gazete var artık. Tabii Bengal dilinde yayın yapan TV ve radyo kanalları, Bengal sinema sanayinin merkezi TOLLYWOOD ve sayısız tiyatro trubu, Bengal kültürünün korunmasına büyük hizmet ediyorlar.
Bir şehrin değerini yücelten en önemli etmenler tabii ki orada yetişmiş, çalışmış, üretmiş ve yaşamış insanlardır. Kolkata’nın geçmişine baktığımızda, bu şehirle ilgili beş kişinin NOBEL ödülünü kazandıklarını görüyoruz. 1902’de Nobel Tıp ödülünü kazanan SİR RONALD ROSS, 1913 Nobel edebiyat ödülünü kazanan RABİNDRANATH TAGORE, 1930’da Fizik dalında Nobel ödülü kazanan C.V. RAMAN, 1979’da Nobel Barış Ödülü’nü kazanan RAHİBE TERESA ve 1998’de Ekonomi dalında Nobel ödülünü kazanan AMARTYA SEN Kolkata’da doğmuş, eğitim almış ya da yaşamışlardır.
Kolkata yüksek eğitim kalitesi ve insan varlığına ragmen, 1911 yılında, İngiliz Hindistanı’nın başkentinin Delhi’ye taşınmasıyla birlikte belirgin bir düşüşe geçmiş, zaman içinde kendi kaderine terk edilmiştir. Nüfusun durmadan artması, gelenlerin yoksulluk içinde yaşamaya mahkum olmaları, belediye hizmetlerinin neredeyse yok denecek hale gelmesi ve ekonomik yetersizlik Kolkata’yı yaşanması en zor kentlerden birine dönüştürmüştür. Zamanla görkemli binaların sıvaları dökülmüş, çöp dağları kenti istila etmiş, hava kirlenmiş, trafik kilitlenmiş  ve bir gelen bir daha uğramamıştır. Oysa son yıllarda Hindistan’da tablo değişiyor. Küresel krize rağmen Hindistan’ın büyüme hızında büyük bir değişiklik olmadı. Büyük şehirler başta olmak üzere, hayat standartlarında iyileşmenin olduğunu gözlemliyorum. İşte bu gelişme ve düzelme yavaş da olsa Kolkata’ya da yansıyor artık. Kalabalıklar tabii ki azalmadı, binaların hala çok sıkı bir makyaja ihtiyaçları var ama yine de sokaklar daha temiz ve trafik daha çekilir sanki. 

Bu şehrin nesini seviyorsun diye soranlara tam olarak cevap veremiyorum. Çünkü ilk bakışta insanı irkilten, korkutan ve bir an evvel kaçıp gitsem buralardan dedirtecek bir şehir gibi duruyor. Oysa eğer siz de benim gibi bir kitap kurduysanız, bu şehirde mutsuz olmanız neredeyse imkansız. Sokak yiyecekleri konusunda Hindistan’ın en iyilerinden biri Kolkata. Hindistan’da sokakta yemek yenir mi yaa diye sormayın çünkü en lezzetli yiyecekler sokaklarda! Özellikle içine ızgara tavuk ve acı sosun doldurulduğu KATHİ dürümlerini yemeden dönmemek gerekir.
Kolkata’nın diğer bir farkı da tramvayları. Diğer büyük kentlerde çoktan hizmetten kalkmış olan o güzelim tramvayları burada hala görebilmek bile çok hoşuma gidiyor. Tabii modernleşme sevdasıyla hizmetten kaldırılacak olmalarına üzülüyorum ama eğer bu aralarda Kolkata’ya yolunuz düşerse, mutlaka bir tramvay turu yapmanızı öneririm.
Tabii bu deli şehrin en önemli sembolü HOWRAH KÖPRÜSÜ’ne uğramadan, üzerinde yürümeden de dönülmez Kolkata’dan. HOOGLY nehri üzerinde KOLKATA ile HOWRAH bölgesini birbirine bağlayan 705 metrelik bu demir köprü, 3 Şubat 1943’de hizmete açılmış. 8 şeritlik köprünün üzerinden her türlü trafik akıyor. Özel araçlar, sıkış tıkış otobüsler, atlı arabalar, çekçekli hamallar ve eli kolu dolu yayalar… Bir köprünün üzerinde ne kadar vakit geçirebilir ki insan demeyin. Orada, etrafı seyrederek bütün bir günü bile geçirebilirsiniz. Benim başıma geldi, oradan biliyorum…
Howrah Köprüsü

Ve tabii o çılgın kalabalığın ortasında, köprünün ayaklarının altında dünyanın en güzel pazarı yatıyor dediğimde de inanın lütfen! Hayatımda böyle güzel çiçekler, böyle taze renkler görmedim, böyle baş döndürücü kokular duymadım! Üzerlerinden sabah çiği damlayan lotus tomurcukları, tapınaklarda tanrılara sunulan parlak sarı kadife çiçekleri, güller, orkideler, yaseminler, franjipanlar…Adını bilmediğim daha yüzlerce çeşit çiçek… Acaba çiçekler gerçekten mi çok güzeller yoksa etraf o kadar yoksul ve kir pas içinde ki o yüzden mi böyle geliyorlar gözüme bilemiyorum ama her ne olursa olsun, dünyada böyle büyük tezatların yaşandığı yerler çok çok azdır, orası kesin! Özellikle sabahın erken saatlerinde çiçek pazarına gidebilenler, dünyanın en ilginç mezatlarından birine tanık olacaklardır. 2000’den fazla üretici ve satıcı, her gün tonlarca çiçek satıyor bu pazarda. Tapınaklarda, düğünlerde, evlerde, otellerde ve cenazelerde hep çiçek kullanılıyor Hindistan’da. 14 milyon insanın yaşadığı bir şehirde de böylesine büyük bir çiçek pazarının olması doğal öyleyse… 125 yıldır bu noktada kurulan çiçek pazarı eskiden bu kadar büyük değilmiş. Şehrin büyümesiyle birlikte büyüyen pazar, nehrin kıyısından biraz içeri taşınmış ve bugünkü yerine oturmuş. Alıcılar, aracılar, boyunlarında fotoğraf makinalarıyla gezmenler, chai-walla denen çaycılar, çiçeklerden kolyeler, taçlar, çelenkler yapan kadınlar, oyun oynayan çocuklar pazarın içindeki yaşamın ayrılmaz parçalarını oluşturuyorlar. Burada da saatler geçirebilir insan… Fotoğraf çekmeyi seven gezginlerin işi zor!

Şehirde başka neler yapılabilir diye soranlara ufak bir liste vereyim:
·     - Victoria Anıtı, şehrin tarihine ışık tutan belge ve sergileriyle ilk ziyaret yerlerinden biridir. Taj Mahal’den esinlenerek 1906’da inşa edilmiş bu yapı, şehrin simgelerinden kabul edilir. Kentin kalbinde yer alıyor. Etrafında MAIDAN denen, halkın buluştuğu, kriket ve futbol oynadığı, yoga yaptığı kocaman yeşil alan var. Orayı da görmüş olursunuz.
·      - Asya’nın en büyük müzesi olan Hindistan Müzesi (INDIAN MUSEUM), doğa tarihinden sanata kadar uzanan bir yelpazede, dünyanın en büyük koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Batıdaki Smithsonian ve British Museum gibi köklü kurumlara rakip olabilecek nitelikte bir müze. Hakkıyla gezebilmek için birkaç gün gerekebilir.
·      - Mark Twain tarafından Süveyş’in doğusundaki en muhteşem otel olarak tanımlanan, Rudyard Kipling’in eserlerinde kendine yer bulmuş, Doğu’nun İncisi  Great Eastern Hotel’e de bir uğrayın derim. Ben eski otelleri çok severim. Mümkünse, bütçeme uygunsa, oralarda kalırım, o tarihi çekerim içime. Orada kalmış olan yazarlar varsa, o yazarların eserlerini yanıma alır, zamanda yolculuğa çıkarım kendimce.
·      - Eski ROYAL CALCUTTA TURF CLUB’un binasında, eski deri koltuklara gömülüp br akşam içkisi yudumlamak ya da Cumartesi günleri düzenlenen at yarışlarını izlemek, eski koloni döneminin ışıltısına tanık olmak için en kolay yollardan biri bence. Kolkata’nın en güzel binalarından biri olan kulüp binası, mermer döşemeleri, tik ağacından yapılmış kapıları ve kristal avizeleriyle göz alıyor.
·      - Kolkata’nın en eski restoranlarından PARK caddesindeki MOULİN ROUGE’a uğramanızı öneririm. Hint, Çin ve Avrupa mutfaklarından oluşan zengin bir menüsü var.
·      - Kitapçılarıyla ünlü Kolej Caddesi’ndeki, her daim kalabalık, her daim gürültülü ama son derece çekici COFFEE HOUSE kahvehanesine gitmeden dönülmez şehirden. Bengal kültür hayatının merkezi olagelmiş, nice yazarlara, şairlere, devrimcilere ve öğrenciye kucak açmış bu kahvehanede, öğrenciler ve öğretmenlerle kahve içip, sohbet edebilirsiniz.
Coffee House Kolkata

Tabii her zaman diyorum, bunlar benim listelerim. Siz yola düşmeden önce bir okuyup kendi listelerinizi oluşturun. Ancak o listelere harfi harfine uyacağım diye kendinizi harap edip, içinde yaşadığınız anın büyüsünü sakın ola ki kaçırmayın! Şehirler her zaman sürprizler hazırlar ziyaretçilerine. Siz o sürprizleri  yakalamaya çalışın en çok!
Yollarda görüşürüz…


Kathmandu’nun Küçük Tibet’i BODHNATH



Nepal, Hindu ve Budist geleneklerin birbiriyle harmanlanmış olduğu harika bir ülkedir. Bu iki din arasındaki sınırlar öylesine belirsizdir ki, biri nerede biter de öbürü başlar, anlamakta zorlanırsınız. Himalaya bölgesinin bütün eski Animist ve Şaman geleneklerini barındıran Tibet Budizmi’nin hakim olduğu yerlerdeki tapınaklar ve mahalleler, bu kadim kültürün en iyi gözlemlendiği yerlerdir. Bana kalırsa, bu yerlerin en güzeli, en renklisi ve sıradışı deneyimler sunanı, Kathmandu vadisindeki Küçük Tibet olarak da adlandırılan BODHNATH’tır.



Bodhnath, beyaza boyanmış, devasa bir stupa’nın etrafında, daireler çize çize, dalga dalga yayılan, manastırlar, evler ve dükkanlarla dolu, renkli ve hareketli bir mahalledir. Büyük Stupa’nın tarihsel anlamda, kökeni tam olarak bilinmiyor. Birbiri ardına anlatılan, birbirine karışmış efsanevi öykülerden yola çıkacak olursak, stupanın yapımına tanrıların, göksel varlıkların ve krallarla tüccarların karıştığını görürüz. Oysa bunların hiçbirini kanıtlayacak somut bilgi yoktur. Ben de o bölgede rehberlik yaptığımda, tarihi bilgilerin çoğunu aktarırken, ‘’efsane nerede başlıyor bilemiyorum’’ diye itirafta bulunurum hep. Aslında laf aramızda kalsın, tarihin efsaneyle karışık olması hoşuma gitmiyor da değil! Hayal gücüme daha fazla yer açıyormuşum gibi de hissediyorum.
Önce stupa nedir, kısaca onu aktarayım: Stupa, içine önemli Budist rahiplerin küllerinin, bir takım kutsal emanetlerin ya da kutlu yazıtların konulduğu, genellikle bir höyüğe benzeyen, yarım küre şeklinde bir yapıdır. İçine girilmez, hacılar, ziyaretçiler yapıyı tavaf ederler. Kökeni Budizm’den çok daha öncelere uzanır. Çok eskilerde, yaşama veda etmiş ermişlerin, bağdaşa benzer mükemmel duruş olan LOTUS duruşunda gömüldüklerini biliyoruz. İşte ilk stupaların, bu gömülen ermişlerin üzerinde oluşturulan tepeciklerden yola çıktığı düşünülmektedir. Bütün Kuzey ve Güney Asya’ya yayılan bu yapı şekli, her ülkenin kendi geleneğine ve alışkanlıklarına göre hem isim hem de form almıştır. Örneğin Tibet’te CHORTEN denir, doğuya gidildikçe PAGODA olur. Kimi kat kat yükselir, kimi yuvarlak ve alçak olur. Ama mana aynıdır… Yapı tavaf edilirken, mana ile ilişkiye girilip, o mana idrak olunur… Tıpkı Kabe’ye giden hacıların yaptıkları gibi… Madde dünyasını terk et, manaya odaklan!


İşte Kathmandu’nun büyük beyaz stupası Bodhnath da bu şekilde, tam olarak adı konulamayan bir tarihte, ama günümüzden en az 2000 yıl önce, bu şekilde inşa edilmiş, son derece önemli bir stupadır. Yapını bugünkü boyutlarına 14. Yüzyılda kavuştuğu yönündeki bilgiler pek çok kaynakta bulunuyor.
Stupanın inşa edildiği yer, geleneksel kervan yolları üzerinde, Himalayalar’ın zorlu dağ geçitlerinden önceki düzlüklerdir. Eskiden, Lhasa’dan yola çıkan kervanlar, dağlar bitip de düze kavuştuklarında, onları o zorlu geçitlerde bin türlü beladan koruyan gözeten tanrılara ve ruhlara teşekkür amacıyla, bu noktada, stupayı tavaf ederler, tütsüler yakıp dualar söylerlermiş. İşleri bitip de geri dönme zamanı geldiğinde, dağlara vurmadan evvel, yine bu noktada dualar ve ilahiler eşliğinde, tanrılara yakarıp sağ salim bir yolculuk dilerlermiş. 
Bodhnath’taki büyük stupa, Nepal’in en büyüğü. Aslında bütün Asya’daki en büyük stupalardan biri olduğunu biliyoruz. Tabii Endonezya ya da Myanmar’da farklı formlarda ama aynı görevi gören pek çok stupa-pagoda olduğu için, böyle bir sıralama yapmak pek de kolay değil. Yine de Tibet Budizmi’nin Tibet dışındaki en büyük ve en kutsal stupasının Bodhnath olduğunu söylemek lazım.
Stupa’nın bütününde pek çok önemli simge yer alıyor. Yapının dokuz katı, Budizm’in Tanrılar Dağı olarak adlandırılan, mitolojik Meru Dağı’nın katlarını simgeliyor. Kat kat gökyüzüne uzanan onüç çember, aydınlanmaya giden yoldaki aşamaları anlatıyor. Dört ana yöne bakan gözler, Tibet Budizmi’ndeki Beş Bilgelik Budası’ndan dördünü simgelerken, beşincisi tam merkezdeki büyük beyaz stupada yer alıyor. Bu beş Bilgelik Budası, aynı zamanda evrendeki beş elementi simgeliyor. Ateş, Su, Hava, Toprak ve Eter… Bunlardan bizler için en kafa karıştıranı Eter olabilir ama buradaki eter denilen madde evrendeki her şeyi kuşatan boşluğun, sonsuzluğun simgesi oluyor. Metafizik anlamlar da yükleniyor bu boşluğa… Meditasyon sırasında ulaşılmaya çalışılan o hiçlik, boşluk hali de bu olsa gerek… Stupanın üzerinde dalgalanan beş renkli dua bayrakları da bu elemetleri simgeliyor. Rüzgarların o bayraklardaki duaları evrenin dört bir yanına dağıttığına inanılıyor.
Bodhnath’a gittiğiniz zaman, çevrenin renkli ve hareketli halinden büyük keyif alıyorsunuz. Pek çok yerli ve yabancı gezgin tarafından ziyaret edilen bu kutsal merkez, manevi hayatla dünyevi hayatın en iyi şekilde buluştuğu yerlerden biri bana kalırsa. Etrafında pek çok manastır var ve buradaki tapınaklardan yükselen dua sesleri, her zaman ruhani etkiyi güçlendiriyor. Ancak  dünyevi hayatın gerçeği ticaret de kendini tam gaz hissettiriyor burada. Etrafta el sanatları konusunda çok zengin, kaliteli dükkanlar var. Bronz heykeller, minyatürler, cepte taşınabilecek muskalar, tespihler gibi Tibet Budizmi ile ilgili pek çok objeyi bulabileceğiniz bu dükkanlarda uzun dakikalar geçirebilirsiniz.

Bence yapılacak en güzel şeylerden biri şu: Öğleden sonra ışığında Bodhnath’a gidin. Önce stupayı, Tibetli hacılarla birlikte, saat yönünde tavaf edin. Onların arasına karışın. Sonra stupanın üstüne çıkın ve yine saat yönünde yürüyerek mahalleye tepeden bir bakış atın. Sonra aşağıya inip, stupanın ana girişinin tam karşısında yer alan manastırın balkonuna çıkın. Stupa oradan şahane görünüyor. Manastırın büyük dua salonuna girip, bir köşede sessizce oturun, etrafı inceleyin, birkaç dakika sessizce meditasyon yapın, içinize dönün. Oradaki sesleri dinleyin, kokuları içinize çekin. Sonra yeniden aşağıdaki kalabalığın içine karışıp yürüyün. Rahiplerin de alışveriş yaptıkları dükkanlardan alışveriş yapın. Dolunay akşamıysa oradan hiçbir yere ayrılmayın ve hava karardıkça yakılan binlerce kandilin ışığında stupanın nefes alır gibi dalgalandığını hayal edin.
Kathmandu’ya ulaşmak artık çok kolay. THY İstanbul’dan direkt uçuşlara başladı başlayalı, Nepal artık daha yakın. Vizeyi de kapıda alıyorsunuz. Daha ne olsun? Tabii Nepal tarihi ve doğal anlamda çok zengin bir ülke, bu anlattıklarım okyanusta sadece bir damla. Siz yola çıkın, gerisi gelir nasıl olsa…
Yollarda buluşuruz…


Kuzey'in Işığı BERGEN

Bu yazıyı 2014 Eylül'ünde yazmıştım:

Floyen Tepesi'nden Bergen Manzarası


Kısa bir süre önce döndüğüm kuzey seyahatimin etkisinden henüz kurtulamadım. Gözlerimin önünden harikulade manzaralar geçiyor hala. Kimi zaman Norveç’in ıssız kıyılarını özlediğim, soğuk ve ıslak rüzgarını yüzümde hissedip şaşırdığım anlar oluyor. Sonra bir korna veya bir ambulans sesi beni kendime getiriyor ve kendimi İstanbulumuzun o gürültülü ve yorucu karmaşasında buluveriyorum. Yanlış anlaşılsın istemem: Ben İstanbul’u hala seviyorum ama yaşımın getirdiği değişimlerden midir bilemiyorum, sakin ve nüfusu az, medeni yerleri daha çok arar oldum. O yüzden de yakın dostlarıma kuzey coğrafyasının bazı ülkelerini ballandıra ballandıra anlatırken buluyorum kendimi sık sık. İşte bu yazıda da konu olarak Norveç’in renkli köşesi Bergen’i anlatayım dedim.
Bergen Norveç’in gerçekten de en renkli şehirlerinden biri. Şehir merkezinde yaşayan yaklaşık 275bin kişilik nüfusuyla Norveç’in en kalabalık ikinci yerleşimi. Ülkenin en hareketli turistik limanı burada, dolayısıyla turizm en önemli gelir kalemlerinden birini oluşturuyor. Yılın hemen her gününde Bergen limanına büyük yolcu gemileri yanaşıyor ve o yolcular başta UNESCO DÜNYA MİRASI olan eski BRYGGEN’e akarken, şehrin eski limanının etrafını kuşatan bütün tarih kokan mahalleleri de bu hareketten nasibini bolca alıyor.
Bergen Limanı Genel Görünüm

Ben Bergen turu yaparken kendime göre bir rota oluşturdum zaman içinde. Genellikle HANSA BİRLİĞİ’nin KONTOR adı verilen tüccarlar kolonisinin bulunduğu, rengarek ahşap binalarının koruma altına alındığı BRYGGEN’den başlarım. Burası benim gözlemediğim kadarıyla, maalesef kitle turizminin aşındırıcı etkisine maruz kalan noktalardan birine dönüşmüş durumda. Evet, bu yüzlerce yıllık ahşap binalar hala çarpıcı, hem tarihi dokusu hem de reçine kokusu ile büyüleyici ama o kadar fazla sayıda insan aynı anda mahalleye doluşuyor ki, etrafı görebilmek, evlerin arasında gezinebilmek büyük bir meseleye dönüşmüş durumda. Bu gidişe bir dur denilmesi gerekecek bence. Çünkü turizm iyi güzel de, turizme kurban edilen tarihin yerine de yenisini koymak mümkün değil! Biz böyle çok fazla değerimizi yitirdik. Bu yöreyi turizme açıyoruz müjdeler olsun! denildiğinde fena halde irkilmemin sebebi belki de budur! Neredeyse 30 yıllık turizm yaşamımda, turizme açıyoruz denilerek nice değerlerin ve doal güzelliklerin yok edilişini kendi gözlerime gördüm, yaşadım. Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde! İçindeki turistik mağazalarla, restoranlarla ve daha pek çok ıvır zıvırla -bana kalırsa- karakterini yitirmeye başlayan BRYGGEN’i de aynı sona kurban etmeden, sevgili Norveçli dostlarımın tez elden önlem almalarını diliyorum. Peki BRYGGEN nedir?
Kontor

Bryggen

Almanya’nın LÜBECK kentinde kurulan bir tücaret birliğinden bahsetmek lazım bu noktada: HANSA BİRLİĞİ. Tarihçilerin ortak kanısına göre 1159 yılında, bölgeyi ele geçiren Bavyera ve Saksonya Kralı Henry, hem ticari hem de savunma amaçlı bir birliğin kuruluşuna liderlik eder. Amaç Baltık Denizi’nde ve kıyı kentlerinde korku yaratan akınların ve korsanlık faaliyetlerinin önünü kesip, ticaret için güvenli limanlar yaratmaktır. Başta Vikingler olmak üzere kuzeyin cesur ama talana ve yağmaya meraklı topluluklarını, askeri yönden organize bir şekilde engellemek, yollarını kesmek ve bu sayede güven ortamı yaratarak limanlarda ticareti arttırmaktır. HANSA BİRLİĞİ Kuzey Almanya’nın önemli bir limanı olan LÜBECK’te kurulur. 13-15. Yüzyıllar arasında Lübeck, Kuzey ve Baltık denizleri arasındaki en önemli kavşak haline dönüşür. Novgorod’dan Londra’ya, Köln’den Bergen’e kadar uzanan bir coğrafyada tek hakim HANSA BİRLİĞİ olur. Bu geniş coğrafyada KONTOR’lar kurulur. Bunlar, kuruldukları topraklarda, neredeyse, kendi kurallarından başkasına uyma ihtiyacı bile göstermeyen tüccar yerleşimleridir. Yazıhaneler, ofisler, depolar, yeme içme yerleri ve diğer ihtiyaçların hepsinin giderilebildiği mikro-kentlere dönüşür bu Kontorlar. Yazılı kurallar kadar yazılı olmayan kurallar da geçerli hale dönüşür. Sevilen veya üzerlerinde kolay tahakküm kurulabilen, zararsız tüccarlar desteklenirken sevilmeyen, tehlikeli bulunan ve al gülüm ver gülüm sistemine tam entegre edilemeyenin de dedikodular, spekülasyonlar ve boykotlarla kuyusu kazılır. Paranın gücüyle yerel yöneticiler satın alınır ve yerel politika üzerinde söz sahibi olunur. Arada sırada bazı prensler ya da krallar başkaldırmaya kalksalar, kafalarına Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun tokmağı iniverir. Arkasına aldığı imparatorluk ve kilise desteği sayesinde Lübeck merkezli birlik, bütün Avrupa’yı idare etmeye başlar adeta. Bu parlak dönemin sonsuza dek sürmeyeceği İsveç’in Baltık’ta güçlenmesi, Danimarka’nın kuzey denizlerindeki hakimiyetini kurması, Novgorod’daki kontorun kapanması ve Brugge’deki limanın neredeyse ölmesi ile kendini belli eder. Bununla beraber Almanya topraklarındaki prensler de güçlenmektedirler. 16. Yüzyıldaki reformasyon ile Protestanlığın zemin kazanmasıyla tüm Avrupa’ya yayılan kargaşa, güney limanlarında Osmanlı tehlikesi de diğer faktörler olur. Neticede bazı üyeleri yavaş yavaş birliği terk eder. Kalanlar ise bu birliği ismen de olsa sürdürürler. Günümüzde  Lübeck, Hamburg ve Bremen, kendilerini hala Özgür Hansa Şehirleri olarak tanımlamaktadırlar. Çok sevimli bir konu olmamasına ragmen bir başka detay da, 1937’de seçim kampanyası sırasında Lübeck’e gelen Hitler’in, buradaki konuşmasında Hansa Birliği’nin eski ihtişamlı günlerine dönüleceğini müjdelemiş olmasıdır.
Hansa Birliği Müzesi

Bergen’den yola çıktık ve nerelere geldik! Biz yine dönelim Bergen’e…
İşte Bergen turu sırasında genellikle ilk uğrak yerim bu birliğin BRYGGEN mahallesindeki Kontor’u olur.  Bu labirentler ve koridorlarla birbirlerine bağlanan ahşap binaların arasından geçtikten sonra, eski liman bölgesine yürürüm. Burada neredeyse yüz yıl öncesine dek kullanılan eski yük indirme vinçlerini gösteririm. Hansa Birliği Müzesi de buradadır. Sonraki durağım ise her gelenin çok büyük keyif alarak gezdiği Balık Pazarı olur.
Balık Pazarı denilen bölge öyle çok da büyük değil ama rengarenk ve fotojenik bir yer. Burada hem eski usül tezgahlar, hem de yeni inşa edilen daha modern bir çarşı var. Bu tezgahlarda deniz kabuklularından tutun da balina etine kadar pek çok değişik lezzeti tatmak mümkün. Ben en çok karidesli açık sandöviçleri seviyorum. Önce çavdar ekmeğinin üzerine ince bir kat terayağı sürülür. Sonra kıtır bir kat marul yerleştirilir. Haşlanmış yumurta dilimleri konulur ve tazecik pespembe karidesler dökülür. Öyle üç beş tane değil bol bol! Üzerine hem renk hem de lezzet için bir iki ince dilim limon yerleştirilir. Hardalla hafifçe renklendirilmiş gerçek mayonez de yanına konulunca, güzel bir bira ısmarlamak da farz olur artık! Eşime göre biraz da sarımsak ilave edilse daha iyi olur ama bizim kuzeyli arkadaşlar pek itibar etmiyorlar nedense!
Bergen’e gidip Floyen Tepesi’ne çıkmamak olmaz. Dolayısıyla ben Bergen turumda mutlaka Floibanen denen funikülerle yukarıya çıkarım. 320 metre yükseklikten eski Bergen Limanını seyretmek, şehri kuşatan tepeleri görmek, fiyordu ve diğer detayları incelemek Bergen’in neden bu kadar büyük önemi olduğunu anlamaya yetiyor. Fiyord, açık denizin yıkıcı etkilerinden uzak ve eski limanın girişinde yer alan adalar ise bu etkiyi daha da kırıp, güvenli bir sığınak ortamı yaratıyor. Bu yüzden bu liman geçmişte önemli olmuş ve zamanla Norveç’in en büyük limanına dönüşmüş. Şehrin adının neden Bergen olduğunu da tepeye çıkınca anlıyorsunuz çünkü Bergen kelimesinin kökeni BERG ve bu da dağ anlamına geliyor. Hatta kimi kaynaklara göre Bergen’in eski kent bölgesini çevreleyen yedi tepesi var! Saymaya kalktığınızda yediden daha fazlasını sayıyorsunuz ama yine de denemeye değer!
Bergen Eski Liman

Bergen’de çok sevdiğim bir başka şey de, seneler boyu gide gele yaratmış olduğum ve sadece bana ait olduğu konusunda romantik bir fikre kapıldığım Ahşap Evler Mahallesi yürüyüşü! Denizi ve balık pazarını ardımda bırakıp Bergen’in eski mahallelerinin içlerine doğru yürürüm grubumla. Kutsal Haç Kilisesi’nin yanından yukarı tırmanan merdivenlere yöneliriz.  Burası harika bir mahalledir. 19. Yüzyıldan kalma binaların arasından geçerek hafifçe yukarı uzanırız. İşte bu noktada bir labirent başlar. Sokaklar sadece bir kişinin geçişine izin verecek şekilde daralır. Grubumla tek sıra halinde yürürüz. Beyaz ahşap evler, renkli kapılar, önlerine dizilmiş sıra sıra çiçek dolu saksılar, park edilmiş bisikletler, çengellerden sarkan çiçeklikler, yosun tutmuş parke taşlar ve süslü pencereler bu mahallenin en belirgin özellikleridir. Limandaki ve balık pazarındaki kalabalık bu mahallelerde görülmez. Hayatın içine doğru girdiğimizi hissederim bu sokaklarda ve çok hoşuma gider.
Ahşap Evler

Bir arkadaşımla konuşurken şöyle demiştim: Yaşanacak yer Bergen! Gerçekten de böyle düşünüyorum. Müzeleri zengin, milliyetçi romantizm akımının ünlü bestecilerinden Edward Grieg’in adını taşıyan konser salonuyla klasik müziği onurlandıran, opera, tiyatro ve pek çok festivalle hareketlenen kültür yaşamıyla iddialı bir şehir Bergen. Hele bir de benim gibi yağmuru seviyorsanız o zaman mutsuz olmanız mümkün değil. Neden mi? Çünkü yerel bir deyişe göre Bergen’de yılın 363 günü yağmur yağar! Eğer güneşli bir güne denk geldinizse keyfini sürmeye bakın, uzun sürmeyecektir!
Yollarda görüşürüz…



Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...