AVM Kızları

Bugün size AVM kızlarından bahsedeceğim. Alışveriş Merkezi Kızları yani...Pek çoğunuz biliyorsunuz zaten. Onlar her yerdeler... Benim size anlatacağım kızlar, KANYON veya İSTİNYE PARK'ın üst katının, hali vakti yerinde kızları değil. Benim anlatacaklarım CEVAHİR'in kızları. Sosyal, ekonomik ve kültürel yönden daha alt segmente ait, belli ki mütevazı ailelerden gelen genç kızlar... 
Ama, yazının evamını okumadan önce lütfen bunu bir aşağılama, iğneleme ya da küçük görme yazısı olarak damgalamayın lütfen. Niyetim asla ve asla bu değil. Ben sadece gözlemlerimi paylaşıp, arada azıcık da -EVET- eleştiri yapmak...
Bu kızlar, genellikle ikişerli bazen de üçerli kümecikler halinde dolaşırlar. Saçları her daim düz fönlüdür. Göz makyajlarına, günün hangi saati olursa olsun, sanki her an sahneye fırlama ihtimali varmış gibi itina gösterirler: Kirpikler her zaman bol rimellidir. Ben de rimel kullanıyorum ama hayatımın hiç bir döneminde bu kadar uzun ve gür kirpiklerim olamadı, azıcık kıskanıyorum. Göz kalemi her zaman üst kirpiklerin diplerinden dışarıya doğru bir kuyruk gibi taşırılarak sürülür. Far da vardır, simli ve parlak renklerde... Rujlar hep ennnn parlak olanlardandır. Eller manikürlüdür ve yılın son modası olan renklerde ojelere bürünmüş tırnaklar dikkat çeker. Bu sene en çok sedefli mavi, sedefli yeşil ve siyah renkler dikkatimi çekti. 
Kızlarımız genelde neşeli görünürler. Bu çok iyi bir şey... Kıkır kıkırdırlar...Yürüyen merdivenlere biner binmez, ilk iş olarak cep telefonlarından, gelen giden mesajları kontrol ederler. Her zaman beklenen bir haber vardır... Yazmış, yazmamış, şunu demiş, bunu söylemiş...O bir sonraki kata kadar süren yarım dakikanın içinde, Facebook'tan haberleri güncellerler. Telefonlar hep ''akıllı'' olanlarındandır. AVM delikanlıları kadar olmasa da, kızların telefonları da genellikle en son modeldir. 
Bu kızların bir de türbanlı olanları vardır. Genellikle kot pantolon, uzunca bir hırka, içinde gömlek ve kafada boynu da sarıp sarmalayan, arkaya doğru uzamış kafa modeliyle dolanırlar kol kola. İç çamaşırı satan dükkanlarda hiç bir zaman tek başlarına görmedim bu kızları. Hep iki kişi oluyorlar. Bir kısmı sıfır makyaj ama bazıları püüürrrr makyaj... Türbanla makyaj aynı karede olur mu demeyin! Ben kafası türbanlı ama göbeği açık, beli düşük pantolonlu kızlar gördüm. 
AVM kızlarının iddialı olanlarını hemen anlarsınız: Burun havada, kaşlar çatık, saçlar fönlü, simsiyah tenli ama sapsarı röfleli veeeeeee bir karış topukların üzerinde dengededir. Günün her saati topukludurlar. Sabah topuklu, öğlen topuklu ve akşam tabii ki topuklu... İskendercide topuklu, McDonalds'da topuklu, Mado terasta topuklu. İnce topuklu, dolgu topuklu, çivi topuklu... Bu iddialı kızlar AVM girişindeki döner kapıya hışımla girerler, önlerinde her kim varsa onları görmezden gelip, bir an evvel girişteki güvenlik kontrolüne ulaşmayı hedeflerler. Ellerindeki torbaları ve çantayı aynı çatık kaş ve sert tavırlarla banta koyup, cep telefonlarını mutlaka manyetik kapının yanındaki tepsiye bırakırlar. Kendilerinden emin hareketlerle kapıdan geçince ilk iş cep telefonlarını, sonra da çanta ve torbalarını toparlayıp, topuklarının üzerinde sert adımlarla AVM'nin içlerine doğru uzanırlar.  Kaygan zeminde o yüksek topuklarla yürümek gerçek bir beceri ama iddialı AVM kızları bunu hep çok iyi yaparlar. Yalnız arada o kaygan zeminden dolayı bozulup da arkaya doğru kaykılmış pek çok yüksek topuk gördüm ama artık olur o kadar!!! 
Bu kızları en çok makyaj ve kişisel bakım ürünleri satan dükkanlarda görürüz. Bir de koloniler halinde, en üstteki yeme içme katlarında. 
Aynı asansöre bindiğinizde ise maalesef acı gerçekle burun buruna gelirsiniz: Kötü koku! Evet, bunca süse, bunca para verip tonlarca şey alınmasına rağmen, maalesef, o kızlardan parfümle karışık ağır bir ten kokusu yükselir. Şık görünümlü, payetli, allı pullu kıyafetlerin sentetik dokusu, ten ve parfümle birleşince, karışım dayanılmaz olur. İşte o gerçek asansöre girdiğiniz anda bir tokat gibi yüzünüze ve burnunuza çarpar! Yine de severim onları seyretmeyi. Çok şey öğrenirim hal ve tavırlarından: Dünyaya metelik vermiyorum, erkekler önümde eğilsin, çok güzel ve çekiciyim, kendime süper güveniyorum, acayip şıkım, süper şahaneyim... İddialı AVM kızları böyledirler.
Neyse, lafi daha fazla uzatmayayım. Siz iyisi mi buralara yolunuz düşerse girin CEVAHİR'e, o zaman anlarsınız ne demek istediğimi. 
Yeri gelmişken aşağıya bir de şiir alıntılayalım.

Ondan bundan konuşur
Bir küser bir barışır
Güzellikte yarışır
Şu AVM kızları

Gezerler butik mutik
Abone bankamatik
Gülüşler otomatik
Şu AVM kızları

Kimi var sinemada
Kafeteryada ya da
Hepsi de yüzen ada
Şu AVM kızları

Ağzında lolippou
Dizinde lap(i)topu
Köylü kızı etmez topu
Şu AVM kızları

Bi şey alanı görmedim
Adları ne sormadım
İyi ki gönül vermedim
Şu AVM kızları


Amatör Şair Nuh Keniş.







Yıl Geçti Bile...

Yıl geçiyorrrrr...Bu lafı bile bile kullanıyorum zira can dostlarımdan Tütü, yılın ilk haftası bittiğinde, hep gözlerini devirerek, ''Kızlar, sene bitti'' derdi. Artık demiyor ama espri hala çok canlı aramızda. O demese bile biz diyoruz. 
Aslında çok doğru: Yılın ilk haftası bittiğinde, özellikle bizim gibi turizm ağırlıklı çalışan biriyseniz, ajandanız senelik tur tarihleri ile dolu olup, bir sonraki seneye bile sarkar. Siz ajandanızın o sayfalarındaki işlere bir başladınız mı, sene psikolojik olarak bitmiş olur. Bana bir seferinde, 2010 yılının hemen başındayken, 2012 için bir müsait tarih sorulduğu zaman içimi sıkıntı kaplamış, ve ''Allahaşkına bana iki yıl sonramı sormayın. Ben yarın ne olacağım belli değilken, iki yıl sonramı nereden bileyim'' demiştim. O sırada artık nasıl köpürdüysem, soruyu soran genç arkadaşım gayet büyük bir olgunlukla susup, aynı soruyu sormak için bir iki haftanın daha geçmesini beklemişti. Sonra yine aynı şey ama bu sefer zaman biraz daha ilerlemiş ve ben 2010 yılını zaten kafamda bitirmiş olduğum için 2012 ile ilgili tarih üzerine sağlıklı bir şekilde düşünebilir hale gelmiştim. Aynı psikoloji şimdi daha az da olsa var: 2013'ün ilk haftası bitti ya, yıl bitti!!!
Amaaaaaaaa....
Bu sene farklı bir durum var: Artık yılı iki bölüme ayırdım. İlk bölüm Ocak-Nisan arası. Sonra bir ara veriyorum ve Agustos'ta bir tane tur yapıp, sonra yeniden Ekim ayında dönüyorum sahaya. Yani eski çalışma tempoma nazaran, çok çok daha az çalışıyorum bu yıl. Bu yeni kararım! Artık, en azından bu yıl, eskiden olduğu gibi 200 günlerde değil çalışma günü sayım. Üstelik çok da değişik destinasyonlar yerine, Hindistan turu başta olmak üzere, bir New York, bir İzlanda ve bir de Sri Lanka yapacağım. O kadar! Müzik turu olarak ise Ocak sonu Salzburg var. Şimdilik bu kadar! 
Bu kararı neden mi aldım?
Aslında bir değil bir çok sebebi var:

  • Evde daha fazla zaman geçirmek istiyorum.
  • Sevdiklerime daha fazla zaman ayırmak istiyorum.
  • Hobilerime daha fazla zaman ayırmak istiyorum.
  • İçime daha fazla dönmek istiyorum.
  • Yaş ilerliyor, zorlu bir hayalim var şimdi paylaşmak istemediğim, onu yapmak istiyorum. Bu da en az 40 gün istiyor.
  • Canım böyle yapmak istiyor!!! Paşa gönlümün izinden gidiyorum ben de...
Tabii bunu duyan pek çok seyyah dostum, epeyce silkeledi beni. ''Bizi bırakıp gittin'' diye sitem ediyorlar. Sevilmek güzel şey ama insan iç sesini dinlemek ve bu sese uymak zorunda. Bu sesi dinlemezsen, ses gittikçe yükselip, bağırtıya dönüşüyor. Dünyanın çevresinde devrialem durumundaysan eğer, merkezlenemiyorsun bir türlü. Oysa belli bir yaş dönümündeysen, hele bir de kadınsan, merkeze dönmek, sabitlenmek ve bir süre orada kalmak istiyorsun. Bir de tabii halden anlayan insanlarla bir arada olmayı tercih ediyorsun doğal olarak. Kendi HABITAT'ında olmak en sağaltıcı şey oluyor bir anda. Anlayan anlıyor, anlamayan bin tane kulp takıyor o başka! Kulp takanı da ben takmıyorum artık o da başka!!! 
Ne diyeyim: 2013 geldi, hoşgeldi ama benim için yarısı çoktan bitti! 

Viyana Filarmoni'yle Yeni Yıla Girmek







Herkese nasip olmaz. 2012'yi dünyanın en ünlü konser salonlarından birinde, dünyanın en meşhur orkestralarından birini, dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü konser organizasyonunda dinleyerek bitirdim! Bunun üstüne daha başka söz var mı söylenecek? YOK!!!
Şef, çok sevdiğim Franz Welser-Möst, Strauss hanedanı, Wagner , Verdi , Lanner gibi büyük ustaların eserlerinden oluşan bir konser programında, orkestrayı yumuşacık yönetti. Böyle denilebilir mi bilemiyorum. Yani bir şef için orkestrayı yumuşacık yönetti diye...Ama aklıma ilk gelen sıfat bu oldu...Neden bilmiyorum...


Benim yerim üstteydi. Balkonda, orkestrayı tam karşıdan gören bir noktadan, her şeyi içime sindire sindire seyrettim. İnsanları, San Remo'dan gelen çiçekleri, şıkır şıkır parlayan kristal avizeleri, salonun altın rengine bürünmüş ünlü karyatidlerini içime çektim ve bir yandan da çocukluk hayalimi gerçekleştirebilmiş olmanın keyfini sürdüm her anında. Veee tabii ki her yılbaşı konserinin sonunda olduğu gibi, Radetzky Marşı'nda avuçlarım patlayasıya el çırptım. Gözlerimde yaşlarla...



Evet, biliyorum, bu konser artık çok ticari gelebilir müzik ''ÇOKBİLEN''lerine, sanatsal anlamda yeterince üst düzey, sofistike bulmayabilirler, hatta çok turist geliyor diye burun kıvırabilirler ama ben aynı kanıda değilim. Yeni yıl konserinde hiç kimse sofistike bir program beklemiyor ki zaten!!! Bunu isteyenler için zaten tonlarca festival var. Burada amaç eski yılı müzikle uğurlayıp, yeni yılı keyifle karşılamak...Ve dün akşam bunu yaptık. Eski yılı Viyana Filarmoni'yle uğurladık!!! 

Bu yazının sonuna bir de ilave yapalım. Buradan sonra okuyacaklarınız, Andante dergisi'nin Şubat sayısında yayınlanan yazımdan alınmıştır:


Viyana Filarmoni Orkestrası’yla Yeni Yıla Dokunmak
İlknur AKMAN

Herkesin bildiği şeyleri anlatıp, malumun ilanını yapmak istemem ama yılbaşında Viyana’da olmak, havanın dondurucu ayazına rağmen , gönlümüzü sımsıcak etti.
Nasıl mı? İşte devamında okuyacaklarınız, bunun kısa bir hikayesidir.
Yılın son günlerini sanat ve müzikle sarıp sarmalanarak geçirmek hayaliyle, FEST TRAVEL’in organizasyonunda, Türkiye’den 30 kişi olarak yola çıktık. Niyetimiz hem şehrin seçkin sanat müzelerini gezmek, hem de yılbaşı akşamı, dünyanın en ünlü klasik müzik kurumlarından Viyana Filarmoni Orkestrası’nı  SİLVESTERKONZERT olarak bilinen yılbaşı konserinde izleyebilmekti. Aramızda bulunan bazı dostlarımız ise, bir adım ileri gidip, 1 Ocak sabahı, tüm dünya televizyonlarından naklen yayınlanan, YENİ YIL KONSERİ’nde bulunacaklardı. Heyecanlıydık…
Uçağımız Viyana’ya indiğinde, bizi açık ama oldukça soğuk bir hava karşıladı. Hava raporları önümüzdeki günlerin de benzer şekilde olacağını söylese de sonraki günler sandığımızdan daha yumuşak geçti.  Noelin hediye heyecanı bitmiş olmasına ragmen vitrinler hala ışıl ışıl, sokaklar hala cıvıl cıvıldı. Tatili fırsat bilen binlerce Avrupalı, şehri dostane bir istilayla doldurmuş ve  müzelerin girişlerinde uzun kuyruklar oluşturmuşlardı. Bu kuyruklara bizler de karıştık ve salonlarda omuz omuza Klimt, Brueghel ve Vermeer gibi ustaların izini sürdük. Güzel güzel gezip dolaşırken, aslında hepimizin gönlündeki arslan, tabii ki yılbaşı konseriydi.
En sonunda beklenen an geldi çattı: Otobüsümüze binmeden önce, toplu bir fotoğraf çektirip, Viyana’nın ve aslında tüm dünyanın en ünlü konser mekanlarından MUSİKVEREİN’ın, ALTIN SALON olarak da bilinen BÜYÜK SALON’una doğru yola koyulduk.
Eski şehrin surlarının bulunduğu bölgede, şimdinin moda tabiriyle, büyük bir kentsel dönüşüm projesi uygulamaya konulduğu sırada, artık işe yaramayan surlar yıkılır ve ünlü RİNG CADDESİ ortaya çıkar. Bu caddenin iki yanı, sıra sıra pek çok muhteşem binayla donatılır. İşte bu dönemde, 1863 yılında, İmparator I.Franz Joseph tarafından verilen arazi üzerinde yapımına başlanan Musikverein, devrin modasına uygun, neoklasik tarzda,  antik Yunan tapınağı şeklinde inşa edilir. Binanın mimarı olan TEOPHIL HANSEN, RING CADDESİ üzerinde bu tarzda daha pek çok bina inşa etmiş olmasıyla tanınıyor. Hızlı sayılabilecek bir tempoyla inşası süren MUSIKVEREIN, 6 Ocak 1870 tarihinde açılır.  Viyana’nın ileri gelenleri salona akın ederler ve bu artık yeni bir devrin başlangıcıdır.
BÜYÜK SALON, her yana hakim altın rengi, ihtişamlı tavan freskoları ve dikkat çekici heykelleri sebebiyle, her ne kadar kimileri tarafından ‘’Bir konser salonu için fazlaca süslü’’ olduğu ve ‘’İnsanı müziğe konsantre olmaktan alıkoyacağı’’ endişesiyle eleştirildiyse de, bu korkulan hiç bir zaman olmaz ve salon, güzelliği, zenginliği ve özellikle de olağanüstü akustiği ile tüm müzik dostlarının kalbine kazınır. İçindeki her santimetrekarenin, her sütunun ve her girinti çıkıntının titizlikle hesaplandığını pek çok kaynaktan okuyoruz. İşte bizler de 31 Aralık 2012 akşamı, aklımızın bir köşesinde bu bilgiler ve gönlümüzde konser heyecanıyla ALTIN SALON’a girdiğimizde, 1870 yılındaki açılış konserinin havasını kokluyorduk adeta.
Bu yıl için hazırlanan konser programına göz attığımızda, alıştığımız Strauss valsleri ve polkalarının yanısıra, 2013’ün anlamını vurgulayan iki parça, özellikle dikkat çekici geldi. Müzikseverlerin bildiği gibi, 2013 yılı tüm dünyada, Wagner ve Verdi tutkunları için çok çok özel bir yıl olacak. 200. doğum yılları münasebetiyle, bu iki büyük bestecinin eserleri özel sunumlarla sahnelere, salonlara ve hatta binlerce yıllık arenalara taşınacak. Viyana Filarmoni Orkestrası da, tüm dünya tarafından izlenen yılbaşı konserinin programına, bu iki bestecinin eserlerini alarak, 2013’ün Wagner ve Verdi’yle anılacağını bir kere daha kanıtlamış oldu. Tarihsel bağlara baktığımızda ise, Strauss kardeşlerin Wagner’in müziğine olan hayranlıklarını, Strauss Orkestrası’nın Wagner’in pek çok eserinin Viyana’daki ilk seslendirilişlerini yaptığını ve Wagner’in de  özellikle oğul Johann Strauss’un eserlerinin bazılarını uyarladığını görüyoruz. Benzer durum Verdi-Strauss ilişkisinde de görülebiliyor. Viyana ile İtalya ve de özellikle Milano arasındaki müzikal bağlar tarih boyunca çok kuvvetli olmuştur.  Pek çok müzisyen bu iki şehir arasında adeta mekik dokumuş ve Giuseppe Verdi de 1843-1852 yılları arasında pek çok kere Viyana’ya gelip, operalarını yönetmiştir. Özellikle 12 Mayıs 1852 tarihli Rigoletto temsili, büyük bir başarı kazanmış ve aynı yılın Temmuz ayındaki Volksgarten konserlerinde, oğul Strauss’un  ‘’Melodies Quadrille’’ serisine ilham vermiştir.
Bir zamanlar Avusturya toprağı olan Dalmaçya kıyılarında doğup, İtalya topraklarında müzik eğitimi alan ve sonunda Viyana’ya demir atan Franz von Suppe’nin ‘’Leichte Cavallerie’’ operetta’sının uvertürü, Gustav Mahler’in ardılı olarak Filarmoni konserlerini sürdüren oğul Josef Hellmesberger’in polkası, dansın Mozart’ı olarak anılan Joseph Lanner’in Styria Dansları konser programına renk ve zenginlik katan diğer eserler oldular.
Bu güzel konseri, Viyana’nın en önemli sanat kurumlarından Viyana Devlet Operası’nın başındaki isim, Franz Welser-Möst yönetti. 1950 yılında Linz’de dünyaya gelen Welser-Möst, hepimizin hatırladığı gibi, iki yıl önceki yılbaşı konserini de yönetmişti. Ben tabii ki böyle dünyaca ünlü ve çok önemli konumdaki bir şefin yetkinliğini ölçüp biçecek konumda değilim ama bana ‘’ nasıl yönetti’’ diye sorsalar, ‘’yumuşacık’’ diye cevap verirdim… Konserin son parçasında, önündeki koca sandığı açıp, orkestranın, marifetlerini en iyi şekilde sergileyen üyelerini bir Noel Baba edasıyla, çaldıkları enstrümanları da hatırlatan hediyelerle ödüllendirmesi, bu yılki konserin hoşluğu oldu.
Gelenekselleşmiş olduğu üzere, konserin bis bölümünde Mavi Tuna’yı dinleyip ardından Radetzky Marşı’nda el çırparak orkestraya eşlik ederken, hepimizin gönlünde, bir hayali gerçekleştirmiş olabilmenin mutluluğu vardı. Bir yılı bu şekilde bitirip, yenisine adım atmak umutlarımızı tazeledi ve bu hayali gerçekleştirmemizi mümkün kılan FEST TRAVEL’e teşekkür ettik.
Ne diyelim? Hepimizin tüm hayallerinin gerçek olacağı güzel bir yıl olsun…








Guarulhos Küçük Eserler Bienali


İstanbul'daki serginin neşesi ve heyecanı geçmeden, Brezilya'dan bir fotoğraf geldi ve içimi açtı: Sao Paolo Guarulhos'ta, Küçük Eserler Bienali adı altında, dünyanın her yerinden gelecek eserlere açık bir sanat buluşması düzenlendi. Buraya kural gereği, en büyüğü 10x15 boyutunda olan eserler yolladık. Bu eserler, bir sergi salonunda ya da galeride değil, bir barda sergileniyor. Çok şeker!!! Açılışta konserler oldu, şarkılar söylendi ve birlikte kadehler tokuşturuldu. Ben nereden mi biliyorum? İnternet sağolsun! Bienali düzenleyenler bütün bu etkinliklerin fotoğraflarını facebook üzerinden paylaştılar. İşte bir fotoğraf da ben koyayım: En önde görülen eserlerden biri benimki üstteki de Türkan'ın...



İşaretlemeyi bilemediğim için ancak tarif ederek anlatabileceğim. Ön planda, sola doğru yeşil kırmızı, sol anahtarı olan bir eser var. O benimkisi. Benimkinin üzerindeki iki eser ise Türkan'ın resimleri... Çok neşeli değil mi?

Bunlar bana heyecan veriyor. Bunlar beni hayata bağlıyor. Hep yapmak istediğim şeylerdi, yapıyorum, bunlara vakit ayırıyorum. Önceliğim bunlar olsun istiyorum. Bir de kitabımı yazabilirsem, işte o zaman keyfime diyecek olmazzzzzz...

Bugün Noel günü...Bir hafta sonra yılın son günü olacak. Ve ben Viyana'nın soğuk havası içinde dolanıyor olacağım. Yeni yıl kararlarımı düşünüyorum. Hedeflerimi düşünüyorum. 2012'de neler istemiştim, ne kadarını başardım, 2013'ten beklediklerim neler, ne istiyorum, ne istemiyorum, önceliklerim neler? Bunların üzerinde kafa patlatıyorum şimdi... 



İlk Sergim / Atölye ARTS-IN'de ''Küçükler''

Eveeeettttt....Hayatımın ilk karma sergisine de katılmış bulunmaktayım...BENNN!!! Rüyamda görsem inanmazdım ama oldu ve şu anda adım bir sergi afişinin üzerinde, 11 tane son derece yetenekli sanatçının adının yanında yazıyor. 
Bizim atölye ARTS IN, son derece üretken, heyecanlı ve nefis insanların bir araya geldiği bir yuva. Ben haftada bir gün mutlaka gidiyorum, amacım iki güne çıkarmak bu çalışmalarımı. 
Atölyemizin lokomotifi Meral Ağar, on parmağında on marifet, süper bir kadın. Onun sayesinde, hepimiz müthiş bir heyecan ve disiplinle sergimize hazırlandık. 
Arts In, Beşiktaş'tan Maçka'ya giderken , son derece merkezi bir yerde bulunuyor. Küçük bir mekan aslında ama şimdilik bize yetiyor. Şimdilik dememin sebebi, çok uzak olmayan bir gelecekte, en az 300 metrekarelik bir yere taşınacağımızın öngürüsünü yapmamdandır.  Evet, eğer Arts In bu hızda ve bu sinerjiyle büyümeye devam ederse, kocaman bir alana ihtiyacımız olacak...


Bu olay benim için çok anlamlı çünkü hiç bir yere, kuruma ya da galeriye bağlı olmayan kimi akademili kimi vakti zamanında çeşitli hocalardan ders almış 12 sanatçı, 12 birbirinden farklı insan,  aynı çatının altında buluşup, müthiş bir konsept içinde eserlerini sergilemek için, İstanbul'un berbat kar trafiğinde buluştular. Onların arasında eli fırça turmayan bir tek ben vardım ki beni bile nasıl büyük bir tevazuyla aralarına kabul ettiler! Türkiye'de, hele hele İstanbul'da, sanatın ve sanatçının genellikle sadece kazanç peşinde koştukları bir galericilik ortamında, acaba bu yaptığım satar mı endişesiyle yapılan ve sonra da sattığı görülünce aynı şeyin sanayi tipi üretimine geçilen sözde üretkenlik batağında, bu insanların yaptığı şey bence müthiş bir şey. Kimsenin himayesi olmadan, kimseden icazet alınmadan, sadece paşa gönlümüz istediği için sergi açıp, yaptıklarımızı eşe dosta sergilemek istedik. Herkes buyursun gelsin. 
Bugün açılış günümüz olduğundan, olayın ikram kısmı da çok kuvvetliydi. Çay, kahve, meyve suyu ve kırmızı-beyaz şaraplarımız vardı. Bulvar pastanesinden tatlılar, tuzlular ve özellikle de ekler pastalar, Öznur hanımın yaptığı susamlı krokanlar, Sorrento'dan limonlu çikolatalar, kıtır kıtır kurabiyeler, çeşit çeşit peynirler... Yedik, içtik, sohbet ettik, defalarca eserlerimizi izledik... 


Ben de dört küçük eserle katıldım sergimize. İki tane de müzik temalı işim vardı. Bunları burada paylaşmak isterim.
Bunlardan biri BACH:


Bir diğeri de sevgili Fazıl Say için yaptığım minik eserim:


Dedim ya, sergimiz bir hafta daha sürecek. 
Beklerizzzzz...


Adres: Atölye Arts In 
Şair Nedim Cad. Kireçhane Sokak. Gül Apt. No 14/3 Beşiktaş






Ferzan Özpetek'in LA TRAVIATA'SI ve NAPOLİ

Bir şehir bu kadar mı deli olur? Bu kadar mı Akdenizli ve bu kadar mı komik olur? Eğer adı NAPOLİ'yse oluyor işte!
Dün akşamüstü döndük Napoli'den. Kısacık bir kaçamak yaptık ve geri geliverdik. Şimdi her sabah yazılarımı yazdığım masamda oturup kahvemi yudumlarken, sanki hiç gitmemişiz de, ben rüya görmüşüm gibi hissediyorum.
Cuma günü gittik Napoli'ye. THY'nin direkt uçuşuyla kolayca ulaştık güneyin bu deli kentine. Uçaktan indik ve bizi otobüsle götürdüler terminale. İçeri girdik ve bir de gördük ki, yanlış yerde indirmişler bizi. pasaport kontrolünden geçmeden, valizlerin alındığı bantların oraya bırakmışlar. Tipik NAPOLİ!!! Neyse ki polisler de bizim havalarda... Hemen gayrınizami olmasına rağmen ,pratik şekilde arkadan dolaştırıp, pasaportlarımıza giriş damgamızı bastılar. Valiz bantında bizi bekleyen hamallar da NAPOLİ'ye geldiğimizi hissettiriyorlardı zira ellerindeki tabelanın üzerinde FEST değil SEFT yazıyordu. Öyle güldüm ki anlatamam! Dünyanın ennn ucubik ülkelerinde bile böyle bir karışıklık yaşamamıştım ama burası dünyanın herhangi bir yeri değil ki, burası LA BELLA NAPOLİ!!! Burada her şey kendine özgü akar! Her şey NAPOLİ'ye göredir. Ya alışır, uyum sağlar ve seversin ya da topukların popona vura vura kaçarsın. Ötesi yok! Ben sevenlerdenim tabii...Hatta abartacak olursam aşık olanlardanım... Napoli gibisi yok diyenlerdenim... 
Bu seferki NAPOLİ kaçamağımızın esas sebebi, Ferzan Özpetek rejisiyle sahneye konulan LA TRAVIATA operasını izlemekti. Cuma akşamı saat 20.30 da başlayan temsilde, Türk olmanın gururunu ve heyecanını yaşadım. Aslında bu tip şeyler, milliyet sınırlamalarının kalktığı, evrensel sanatın ön plana çıktığı ve çıkması gerektiği şeyler ama ben hala duygusal olarak yaklaşıyorum hala. Yani eğer bir Türk yönetmen ödül alıyorsa, kendim almış gibi seviniyorum. Türk sanatçı yabancı sahnelerde alkışlanıyorsa, üzerime alınıyorum. O sanatçının milli kimliğinin esasen bir önemi kalmasa bile, artık milletlerüstü bir konumda olmasına rağmen, benim için hala Türk olarak anılması önemli oluyor. Dolayısıyla nasıl Fazıl Say'ın Salzburg'da dakikalarca alkışlanmasına sevinçle ağladım, Ferzan Özpetek'in de başarılı olup, olumlu yorumlar almasına sevindim.
Napoli'nin operası TEATRO SAN CARLO, Avrupa'nın hatta dünyanın en eski salonlarından. İçi Napoli Krallığı'nın ihtişamını günümüze taşıyan her türlü şaşaayla, kırmızı ve altın renginin patlamalarıyla dolu. Kraliyet locası inanılmazzz...Akustik müthiş ve koltuklar çoook rahat! Evettt... Genellikle eski opera salonlarındaki koltuklar feci rahatsız olurlar ama buradakiler, yenilenmiş oldukları için olsa gerek, son derece rahattılar. Bunda Napolililerin rahatlarına düşkün olmalarının da bir payı olsa gerek diye düşünüyorum. 
Temsil güzeldi. OLAĞANÜSTÜ değildi ama güzeldi. Özpetek'in damgasını vurduğu bence iki yer vardı özellike: Biri uvertürde, sahnenin perdesine yansıtılan VIOLETTA filmiydi. Daha doğrusu, VIOLETTA'nın güzel yüzü, anlamlı bakışları, hüzün ve aşkla dolu ifadesi tüm uvertür boyunca bizi izledi, biz de onu. Ve böylece bir kere daha anladık ki, izleyeceğimiz öykü, bu güzel kadının öyküsü. Başka hiç kimsenin değil! La Traviata'yı oldum olası ok sevmişimdir. Aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam. Geçen Nisan ayında New York Metropolitan sahnesinde NATHALIE DESSAY tarafından icra edilen La Traviata'da resmen havaya girip, ağlamıştım. Burada o kadar duygulanmadım ama yine de hoşuma gitti. Her seferinde ynı şekilde duygu patlaması yaşayamam ya! Özpetek'in damga vurduğu ikinci yer ise, VIOLETTA'nın karanlıklar içindeki hasta yatağının etrafında, o karanlığın içinden ışık hüzmeleri eşliğinde çıkıp giren geçmişindeki figürlerin yarattığı flashback'ler oldu. Bence resmen bir sinema filmindeki flashback'ler gibi etki yaratmayı başardı bu güzel düşünce. Özpetek'in yönetmenlik dehasının yansıdığı en önemli iki nokta buraları oldu bence.
Napoli nasıldı peki?
Nasıl olsun? Eğer NAPOLİ İtalya'ysa, ülkenin geri kalanına başka bir isim bulmak gerekiyor bence. Napoli tamamen kendi kuralları olan, ya da olmayan, yemesi içmesi son derece keyifli, nefis bir liman şehri. Manzara müthişşşş!!! Masmavi bir denize yansıyan VEZÜV dağı ufukta yükselirken, etkilenmemek mümkün mü? Tavanlara kadar makarna dolu minik dükkanlar, eski moda buzdolapları içinde etleri ve diğer şarküteri ürünlerini sergileyen kasaplar, içinden süt fışkıran top top mozzarellalar, kaldırım kenarlarında çöp dağları, balkondan sarkıtılan ve yağmurda ıslanmasınlar diye üzerine muşamba gerilen çamaşırlar, daracık sokaklar, içleri neredeyse görgüsüzce, zenginliği göze sokmak istercesine süslenmiş harikulade binalar, sizi ezmek istercesine hızla geçip giden minik motorinolar... Napoli, hiç bir yere benzemiyor yani...Kuzeyin o edepli, ölçülü, saygılı ama biraz da kasık şehirlerine nazire yaparcasına hayat dolu, edepsiz ve ölçüsüz. Ama aşık olunası, orası başka!!! 
Cuma günü yine gidiyorum bir başka grupla. Heyecanlıyım... 





Yine aylar geçmişşşşşşş...Biliyorum çok ayıp, blogu olup da yazmamak, hem de tam bugünlerde, yazıyla iç içe olduğum bir dönemde bloga elimi uzatamamış olmak ne kadar ayıp! Evet, gerçekten çok ayıp ama olmuş olan bir kere. Geri dönüşü yok ve hayıflanacağıma en azından neler yapıp ettiğimi anlatsam, çok daha iyi olur.
Hayatımdaki en verimli dönemlerden birindeyim. İş güç manasında değil. Turlarımın arasındaki zamanı çoğalttım ve artık daha fazla vakit geçiriyorum İstanbul'da. Tabii burada, evde daha kaliteli zamanlar geçirince, uzun zamandır yapmak için çırpındığım, hayallerini kurduğum bir çok şeyi yapabiliyorum. Bu hayallerin başında yazı geliyor hep söylediğim gibi. Yazacak, anlatacak pek çok şeyim var ama bir türlü bunu somut bir şekle dönüştüremiyorum. Ben aslında, işimin de kazandırdığı bir melekeyle, çok da iyi bir hikaye anlatıcısıyım. Bunu hep bildim ama kağıda dökme kısmında hep kendimi kastım, durdurdum. Amaaaaaa...Artık bu gidişata da bir DUR deme zamanım geldi zira işin tekniğini öğrenebilmek için, BÜMED'de MURAT GÜLSOY'un YARATICI YAZARLIK seminerlerine katıldım. Devam ediyor seminerler, artık son haftalardayız. Pek çok konuya değindik ve ben bu seçimi yapmış olduğum için çok memnunum. Bitecek diye üzülüyorum. aslında bu seminerlerin devamı olarak bir de yazarlık atölyesi oluyor ama benim turlarım başlayacağı için bu atölyelere katılamayacağım artık. Yine de bu kadarını bile yapabilmiş olduğum için çok mutluyum. Eskiden olsa bunu bile yapabilmem mümkün değildi. 
Diğer bir sevindiğim ve çok mutlu olduğum şey ise ressam arkadaşım Türkan'ın da içinde bulunduğu bir grup sanatçıyla, aynı atölyeye devam ediyor olmam. Haftada bir bazen de iki gün, Beşiktaş'taki mütevazı atölyeye gidip, orada her şeyle oynaşıyorum mıncık mıncık. Türkan Elçi, Meral Ağar ve Hilal Turşoluk'tan oluşan ekibe monte oldum, hayatımın en keyifli saatlerini yaşıyorum orada. Tabii bu kadınlar süperler, seneler evvel birlikte dersler almışlar, atölyelerde sanat solumuşlar, sergiler açmışlar kişisel ve karma sergilerde de yer almışlar. Benim  yaptıklarımın onların yanında lafı bile edilmez ama hepimiz birbirimize bir şeyler katarız ya, ben de eminim ki, bir şeyler katıyorumdur. Önemli olan sinerji ve bu bizim atölyede bolca var:)) Daha girer girmez, merkezi İtalya'da olan bir sanat oluşumunun düzenlediği MICRO&BOOK projesine katıldık. Bir A4'ün özel bir biçimde katlanması ile oluşan kitapçığı, hepimiz kendimize göre sanat eserleriyle donattık. Eserlerimizi yolladık ve şu anda MİLANO'da CIRCUITI DINAMICI'de sergileniyorlar. Serginin fotoğraflarını şu adresten görebilirsiniz: http://www.microbo.net/winnermicrobook.asp?ID=106 
Ayrıca internet üzerinden de eserlerimize ulaşabilirsiniz:
http://issuu.com/microbonet/docs/iknurakman
http://issuu.com/microbonet/docs/meralagar
http://issuu.com/microbonet/docs/turkanelci
http://www.microbo.net/microbook/artisti.asp
Yine aynı ekip, Brezilya'da düzenlenen Mikro İşler Bienali'ne 10X15cm boyutlarında ikişer eser gönderdik. Ufak tefek şeyler ama hepsi benim için hayali bile kurulurken, yüzümde güller açtıran şeylerdi. Yazmak, resim yapmak, sanatla uğraşmak sadece kendim için...Bundan daha büyük mutluluk olamaz.
Yakında atölyeden de fotoğraflar koyacağım buraya. 
Bir ay sonra da bir ''Mikro İşler'' atölye sergisi açmayı planlıyoruz, sadece kendi ailelerimiz ve yakın dostlarımız için. Gelsinler, atölyemizi gezsinler, nelerle uğraşıyoruz görsünler diye... 

12 Eylül İtirafları : Utanıyorum ama yine de yazdım...

Bundan 32 yıl önce bir ihtilal olmuştu. Çocuk aklımla ben alkışlamış, sevinmiştim. Kenan Evren ve diğer paşaların her ekrana çıkışlarında kendimi güvende hissetmiştim. Sokaklarda rahat rahat gezebilecektik artık. Akşam eve dönerken, karanlık yollardan korkmayacaktık ve gecenin sessizliğinde patlayan silahlar da olmayacaktı artık. Bunlar harika şeylerdi ve çocuk aklımla ülkeye huzur geldi, kötüler cezalandırılacak sanmıştım.  Oysa başlayan şeyin aslında Türkiye'nin sonu olduğunu idrak edememişim. Hadi ben çocuktum edemedim, koca koca annem ve babam da mı edememişlerdi? Edememişlerdi işte! 
Darbe öncesi yaşananlar o denli kötüydü ki, darbe olunca Türkiye'nin büyük bir kısmı alkış tuttu. İşte toplum mühendisliği budur! Halkın canını yak, yak, illallah dedirt ve sonra'' Tamam, Allah cezanızı versin, ne isterseniz yapın, gıkım çıkmayacak'' kıvamına getir. Biz her gün onlarca gencin canını alan terör yüzünden o hale gelmiştik. Sokaklar kan gölüne dönmüştü, kardeş kardeşi vuruyordu. Akşamın karanlığı çökmeden evlerimize kaçıyor, kapıları bacaları sımsıkı kapatıyorduk. Darbe gelince bu korkularımız bitti. Artık tek derdimiz, misafirlikten dönerken, sokağa çıkma yasağı başlamadan kapağı eve atmaktı. Bu da bizim için çok büyük bir dert sayılmazdı. Ne de olsa artık karanlık sokaklardan korkmadan geçebiliyorduk. Bilmediğimiz şey ise şuydu: Biz o karanlık sokaklardan korkmadan geçip evimize ulaştığımızda, başka birileri için kabus başlıyordu. Gecenin bir köründe evler basılıyor, kitaplar defterler aranıyor, gençler, fikir insanları, öğretmenler kimi suçlu kimi masum, yaka paça gecenin karanlığına çekilip, sırra kadem basıyordu. Biz yataklarımızda huzurla uykuya dalarken, başkaları işkence altında inliyordu. Biz sabah uyanıp bize bu huzurlu uykuyu bahşeden generallere teşekkür ederken, gözü yaşlı ana babalar, evlatlarının ardından, elleri böğürlerinde feryat ediyorlardı. Biz bunları bilmiyorduk. Bizler düzene uyan, anarşist ruhu olmayan, sakin ve sıradan bir aileydik. Darbe bize dokunmazdı, bizde gecenin bir körü karanlığa çekilecek kimse yoktu. Dolayısıyla sabahları okula giderken el sallayarak selamladığımız mavi bereliler bize sadece güzen duygusu veriyordu. Biz ailecek kendimizi kafeste kapanda değil, huzurda sanıyorduk. İşte bu yüzden 1980 ihtilalinin yol açtığı şeyleri idrak etmem, uzun yıllarımı aldı. Türkiye'nin tam bir ''maşa ülke'' kimliğine bürünmesinin ilk adımıymış o darbe. Ilımlı islam ülkesine dönüşmesinin, Misak-ı Milli sınırlarını kaybetme eşiğine gelmemizin, Atatürk düşmanlarıyla çevrilmemizin, yeniden tarikatlar, hazılar, hocalar ve bilumum abuk sabuklukla boğulmamızın ilk adımıymış. 
Evet, üzerinden 32 yıl geçti darbenin. O generallerin çoğu öldü. Evren yaşıyor ve yargılanıyor. Ne çıkacak? HİÇ!!!Çünkü Evren, bugün geldiğimiz noktanın yolunu döşeyenlerdendi. Bugün başta olanların önünü açan kişiydi. 12 Eylül Atatürk Türkiyesi'ne indirilen en büyük darbeydi  ve bugün başta olan Atatürk düşmanlarının ekmeğine yağ süren grubun başında Evren vardı. Yani istedikleri kadar yargılasınlar, ne çıkar?! Bırakın cezayı, teşekkür plaketi vermediklerine şükür! O çocuk aklımla alkışladığım darbe, o çocuk aklımla onayladığım tuhaf ve yasaklarla dolu anayasa, darbenin sonrasındaki Özallı yıllar, Çillerler, Mesut Yılmazlar, yine Demireller, yine Ecevitler... Bu sabah hepsi gözümün önünden geçiyor bir bir. Memleketin nasıl ve hangi yollarla bugünkü yangın yerine dönüştüğünü adım adım hatırlıyorum bu sabah. 
Tablonun bütününe bakınca 12 Eylül'ün yapbozun sadece bir tek parçası olduğunu görüyorum. Önemli bir parça evet, ama sonuçta, binlerce parçalık bir yapbozdan bahsediyorum. Darbe tek başına devirmedi Türkiye'yi...Yapbozun bütün parçaları, kendilerine düşen görevi yapıp, kendilerine verilmiş bölgeyi tahrip ettiler. Ülkemin altına mayın döşediler ve parça parça patlattılar. Önce insanlık patladı, terbiye, adalet, dürüstlük ve temiz vicdan da onunla birlikte havaya uçtu. Ardından hepsi bir çorap söküğü gibi geldi. İşte bugün Türkiye sallanıyorsa, temel değerleri havaya uçurulduğu içindir. Ve darbe yapbozun sadece tek bir parçasıdır. Ve daha çoooook parça var!!! 

Köy Enstitüleri

Yurdumun en kapsamlı atılımları yaptığı Atatürk'lü yılları takip eden bir 14 senelik dönem var ki, Türkiye'nin geleceği için belki de en büyük fırsatı içeriyordu. Köylerdeki çaresiz ve gayesiz gençleri alıp, örnek bir eğitimden geçirip, hem geleceğe inançla bakmalarını hem de hayatta daha dik ve sağlam bir duruşa sahip olmaları hedefleniyordu. Klasik temel eğitimin yanısıra, bir zanaat, bir sanat dalı, bir müzik aleti ve tabii ki sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyerek sporla tamamlanmış nefis bir programla, her biri birer cevher olacak gençler yetiştiriliyordu. Sonraki yıllarda ''buralarda komünist yetiştiriliyor'' safsatasına kurban edilen KÖY ENSTİTÜLERİ'nden bahsediyorum...

Bozkırın ortasında, dağların eteklerinde ve ıssızlığın yankılandığı yerlerde, bir ışık gibi doğmuş Köy Enstitüleri. Öğrenciler kimi enstitüleri, tuğlalarını bile kendileri pişirerek kendi elleriyle inşa etmişler. O nasıl bir şevk, nasıl bir heyecanmış! Koç Vakfı'nın İstanbul Araştırmaları Merkezi'ndeki sergide, bu dönemi en iyi şekilde belgeleyen müthiş fotoğraflara denk geldim. Kimi fotoğrafların karşısında çakılı kaldım, uzun uzun inceledim. Sergiden çıkarken moralim bozulmuştu... Çünkü bu ütopik proje de ülkemin akılsızlığına, ülkeyi yönetenlerin basiretsizliğine, halkımın kafasızlığına ve dar görüşlülüğüne, aydınların dönekliğine ve yüreksizliğine kurban edilmiş gitmiş. Ağladım, hayıflandım ve çok çok üzüldüm...

Bu yazının geri kalan bölümü, sergideki bazı açıklama yazılarını içeriyor. Köy Enstitüleri neydi diye merak edip de kocaman kitaplar okuma zamanı olmayanlara bir hizmet olarak sunuyorum:

KÖY ENSTİTÜLERİ
1940-1954

1935 nüfus sayımına göre erkeklerin %76,7'si, kadınların da %91,8'i okuma yazma bilmiyordu. 40.000 köyün 31.000'inde okul yoktu. Türkiye'nın Batı karşısında kaybedilen uygarlık dengesini yeniden kurabilmek ve ''yeni insan''ı yetiştirmek amacı, aynı zamanda hedeflenen demokratik düzenin de temeliydi. Cehalet yüzdesi kabarık bir toplumda, sağlam insan harcıyla örülmemiş çürük demokrasi yapılarının, yakın gelecekte toplumun üstüne çökeceği çok açıktı. Bu nedenle köyü aydınlatacak insan tipini köy ortamından seçip eğitmek düşüncesi gündeme geldi. Bu düşünce İsmail Hakkı Tonguç'a aitti. 1940-1954 yılları arasında 21 adet KÖY ENSTİTÜSÜ kuruldu. 

CANLANDIRILACAK KÖY

Cumhuriyet köyünü canlandıracak insan tipi, İsmail Hakkı Tonguç'a göre köy öğretmeniydi. 1936'da Eğitmen Kursları, 1940'de Köy Enstitüleri bu aydınlanmacı tipi yaratmak için faaliyete geçmişlerdi ve uyguladıkları yöntem, Tonguç'un ''iş içinde eğitim'' ilkesine dayanıyordu. Köy Enstitüleri'nin temelleri 17 Nisan 1940'da atıldı. Bu tarihten itibaren Tonguç'un ilkeleri, Anadolu'nun ufkunu genişletmeye başladı. Öncelikle insanı kurtarmak düşüncesi köy öğretmenlerinin zihnine kazınmıştı. Geçmişe gömülmüş, çırpındıkça daha da batan çaresiz insan varlığı, kurtarılması zorunlu en yüksek değer olarak kabul ediliyordu. Bu açıdan Köy Enstitüleri projesi, geçmişte tökezlediği yerden ayağa kaldırmak, böylece Cumhuriyet'in geleceğini güvence altına almak amacını taşıyordu. Her iki amaç da siyasi nedenlerle gerçekleşemedi. 


PİRAMİDİN TABANI:
EĞİTMEN KURSLARI

Türk köylüsünü okur yazar yapmak, basit de olsa teknik araç ve gereçleri gündelik hayatta kullanmalarını öğretmek amacıyla 1936'dan itibaren Eğitmen Kursları açılmaya başlandı. Eskişehir Çifteler'de kurulan Mahmudiye Eğitmen Kursu bu konuda atılan ilk adımdır. Eğitmen Kursları'nın kendi alanlarında başarılı olmaları, Köy Enstitüleri'nin kurulmalarına da sağlam bir zemin hazırladı. 


YENİ BİR BAŞLANGIÇ İÇİN HAYATA DÖNÜŞ

Enstitülere gelen köylü çocuklarının bakışları donuk ve endişeliydi. Çoğu, köylerinden ilk kez ayrılmışlar; at, eşek sırtında ya da elverişsiz doğa koşullarında kilometrelerce yürüyerek umut kapılarına ulaşmışlardı. Üzerlerinde parçalanmış, yamalı elbiseler vardı. Bu insanlar Cumhuriyet'in devraldığı Osmanlı mirasıydılar. İsmail Hakkı Tonguç bu mirası görmezden gelenlere karşı, karanlığa seslenen, elini uzatan kişiydi. Yedi yüzyıldır susanlar bu çağrıya cevap verdiler ve bu ele sımsıkı sarıldılar. 


YENİ İNSAN, YENİ AHLAK

Bir Köy Enstitüsü öğrencisiyle ilk defa karşılaşan, onu işçi ya da amele sanabilirdi. onu hayatta dik tutan, ona sağlam bir kişilik kazandıran, ''iş içinde eğitim'' ilkesiydi. Köy Enstitüleri bu ilke doğrultusunda öğrenci yetiştirdiler. Yaparak öğreniyorlar, üreterek paylaşıyorlardı. Aynı zamanda bu, yeni insanın yeni ahlakıydı. 


MANDOLİNLİ YILLAR

Köy Enstitüleri'nde, müzik, edebiyat ve güzel sanatlara verilen önem daima ön plandaydı. Bir müzik aleti çalmak, şiir yazmak, ya da resim yapmak hep özendirilirdi. Köy ocuğu estetik zevk, yaratıcı düşünce, eleştirel bilinçle ilk defa karşılaşıyordu. kendini özgürce anlatmayı başaran ve soru sormayı çağdaş bir hak olarak benimseyen öğrenci, Cumhuriyet'in de garantisiydi. 


PROGRAMLI HAYAT

Sabah erkenden Enstitü meydanında toplanılır, müzik eşliğinde halay çekilirdi. Milli oyunların biri diğerini izler, farklı kültürler, duygular ortak bir coşkuda erirdi. Sonra kümeler, işliklere, tarlalara ve dershanelere dağılır, akşama kadar iş içinde eğitim sürerdi. Gün, serbest okuma saatiyle sona ererken, Yakup Kadri, Gorki, İstrati, Tolstoy'dan zihinlere kazınmış düşünceler, yaratıcı kişiliğin omurgasını inşa ederlerdi. 


TONGUÇ BABA

Tonguç Baba, kendine ütopyacı dedirtecek kadar ülkücü, baba köylü dedirtecek kadar da gerçekçiydi. Düşüncesi hem yarınlara çevrikti, hem de bir çok Anadolu köylerinin tarih öncesi durumuna... Düşüncesi koşulların hem ötesinde hem içinde, daha doğrusu bir ötesinde bir içindeydi. Bir ömür boyu ülküyle gerçek, gökle yer arasında mekik dokudu Tonguç... 


KÖYLERİMİZ VE AYDINLAR

Köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, köylüyü duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefes gelmek lazımdır. Bataklığı kurutmak, okul binası yaptırmak, bozuk köprüyü onarmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak nazariyeci ulema taslaklarının işi değil, kahraman teksinyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet bazı münevverlerin dediği gibi kötürüm ise, bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. İSMAİL HAKKI TONGUÇ











Eylül...

Ne kadar uzun bir ara olmuş yine... Ne kadar ihmal etmişim sevgili blogumu... Ahh ahh!!! Kızıyorum kendime ama bir yandan da hayatımın deli akışı içinde böyle aralar olabileceğini hatırlayıp, sakinleşiyorum. 
Temmuz ayında yazdığım en son yazıdan sonra epeyi değişiklik oldu yine. Özetleyecek olursam:

  • Bodrum'dan planladığımızdan erken döndük. Osman oruç tutuyordu ya, Bodrum'un sıcagı ona iyi gelmedi. Benim de zaten İstanbul'a bir toplantı için günübirlik gelip gitmem gerekiyordu. Osman'a haydi İstanbul'a dönelim dedim. Çok sevindi ve hemen ertesi gün toparlanıp İstanbul'a döndük. Açık konuşayım bana da iyi geldi buraya dönmek. Arkadaşlarımı özlemişim, şehri özlemişim, Şişli evimizi özlemişim. Hiç üzülmedim döndüğümüze. 
  • Endonezya turuna gittim. Yaklaşık iki haftalık uzunca bir seyahati, son derece başarılı bir şekilde bitirip, evime geri döndüm. Gelenler içinde sevgili dostların da olması, bana kendimi çok rahat hissettirdi. Güzel sohbetler oldu, paylaşımlar kaliteliydi. Gördüklerimiz çok etkileyiciydi. Çok şanslıydık zira Toraja'da müthiş cenaze törenlerine denk geldik yine. O yörenin gömü adetleri ve cenaze gelenekleri o kadar çarpıcı ki, gruptaki herkes çok etkilendi. Oraya giderken yaptığımız 10 saatlik yolculuk bile canımızı acıtmadı. Herkesin ortak fikri BU YOLA DEĞER oldu.
  • Turun sonunda eve dönmek her zamanki gibi büyük ödüldü benim için. Havalimanında Osman karşıladı yine. Grubu servisle yolladıktan sonra, havalimanındaki Starbucks'da oturup birer kahve içtik. Ben turun ana hatlarını oracıkta anlattım, o da bana anlattı neler yaptığını. Bu ritüel çok hoşuma gidiyor. Eve dönmeden, hayatın akışına katılmadan önce, orada, hemen havalimanında durup, birbirimizle hasret gideriyoruz. Sonra taksiye atlayıp eve döndüğümüzde, koşturmaca başlıyor yeniden.
  • Ankara'dan Osman'ın can dostu Gülgün geldi. Eylül'ün güzel havalarını fırsat bilip harika geziler yaptık. İstanbul'un eski mahallelerinden yürüyerek harika yerler gezdik. Bir gün şu rotayı yürüdük: Süleymaniye - Beyazıt meydanı (cami gezildi) - Sahaflar - Kapalıçarşı - Mahmutpaşa - Tahtakale - Mısır Çarşısı - Eminönü - Galata Köprüsü - Karaköy - Bankalar Caddesi - Kamondo Merdivenleri - Galata - Doğan Apartmanı - Tünel.... Hepsini yürüdük. Müthiş bir deneyim oldu. Yürüyerek insan çok daha farklı algılıyor etrafını. 
  • Harika sergiler izledik: Pera Müzesi'nde, 9 Eylül Üniversitesi öğrencilerinin işlerinden oluşan bir sergi var, hepimizin yüreğine su serpildi sanki. Bu kadar aydın ve açık fikirli gençlerin oldukları bir ülkede karanlık kolay kolay çökmez dedik kendi kendimize. Fakan o serginin ardından Koç Vakfı'nın İstanbul Araştırmaları merkezindeki Köy Enstitüleri sergisi, bizi yeniden yasa boğdu. Türkiye inanılmaz bir atılım yapmış sadece 14 yıl içinde ama sonra bir anda treni kaçırmış siyaset sebebiyle. Öyle fotoğraflar vardı ki, insan inanamıyor gerçekten. Kızlar erkekler beraber kayak yapıyorlar. El sanatları almış yürümüş. Fakir köy çocuklarının elinde kemanlar, mandolinler. Bandolar kurulmuş, fotoğraflarını gördük. Ama sonra ne olmuş? Hepsi elden kayıp gitmiş... İnsan üzülmesin de ne yapsın? Bildiğim kadarıyla buralarda komünist yetiştiriyorlar diyerek, Amerika'nın baskısıyla kapatılmış enstitüler. ve köylümüz bir kere daha kendi kaderine, kendi karanlığına itilmiş. Kızların kafaları yeniden kapatılmaya başlanmış. Ve bugün geldiğimiz nokta da belli zaten, konuşmaya gerek yok fazla... 
  • Yemekler yedik dışarıda... İstanbul Modern'in içindeki restoranda, beyaz ve siyah pirinçle yapılan mantarlı pilavı lütfen deneyin. Uzun zamandır yediğim en lezzetli şey. Bir de Pera Palas'ın karşısındaki MEZE adlı restoranda, istiridye mantarı içinde balık mezesini tadın. Ölümcülll!!! Bir de közlenmiş yeşil biber içine doldurulmuş taze lor ve mango mezesini tadın. Bittim bittim!!! Ahh diyette olmayacaktım ki!!!
  • Yaa eveeeettt... Bildiğiniz anlamda diyete başladım. Kibrit kutusu beyaz peynir ve kızarmış ekmek falan da var yani... Ama üzerimde birikmiş her türlü ağırlığı atabilmemin yolu disilinli bir yoldan geçiyor ve ben bu disiplini kendi kendime sağlayamadığım için, yine sevgili NESRİN'in kapısını aşındırmaya başladım. Çok mutluyum!!! 
  • İki defter tutuyorum: Biri Julia Cameron'un The Artist's Way kitabından esinlenerek başladığım SABAH SAYFALARI'm ve diğeri de gelecek sene MAYIS ayında yapacağım CAMINO DE SANTIAGO yolu'na hazırlık amacı taşıyan MOR SAYFALAR... Her ikisi de güzel gidiyor. Hele SABAH SAYFALARI'mı yazamasam bir şey eksik kalıyor içimde. O kadar alıştım ki, sabah uyanır uyanmaz aklıma ilk gelen şey bu oluyor. Elle yazmak resmen hipnotize edici bir şey ve bağımlılık yapıyor. Üstelik çok da hoş bir duygu. Sayfaların yavaş yavaş dolması, dolarken yumuşaması, hafifçe kabarması...Deftere yazmak çok bambaşka bir duygu...
  • Bugün Türkan'ların atölyesine gideceğim. Resimle olan inişli çıkışlı ilişkime fırsat varken eğilmek istiyorum artık. Ne çıkacak bilmiyorum ama her ne çıkarsa, bana iyi gelecğei kesin...
Eveeeettt... Eylül geldi... Sonbahar kokuları doldurdu İstanbul'u ama EGE'de hala yaz olduğunu biliyorum. Bir iki hafta içinde, Osman'la 5 günlük bir Ege kaçamağı yapacağız inşallah. Yazı orada bitirmeyi umuyorum. 
Yukarıya koyduğum fotografı turdaki dostlarımdan Melih Anık çekmiş... Sağolsun... Turdayken bulabildiğim yazı anlarından birisi bu sayede kayda geçti... Teşekkürler ve sevgiler Melih Anık!!!

Bir Tepenin Üstünden

Bır tepenin üzerinden, hayallerimin peşine takılmış yazıyorum. Rüzgar Ege'nin tüm kokusunu taşıyor yüzüme. Deniz durgun bu tarafta, oysa yarımadanın öte yanında, güneşin battığı tarafta, dalgalar birbirine karışıyor köpük köpük. Sağ yanımda maviler, sol yanımda turuncuların en uçucu tonları... Akşamın en huzurlu saatleri başlıyor artık. Güneşin, bugünlük mesaisini tamamlayarak, en azından dünyanın bu köşesi için dinlenmeye çekileceği saatlere çok az kaldı. Bir kaç dakika sonra, denizin altın rengi yansımaları arasına kıpkırmızı bir top olarak gömülecek ve yarın sabah, gecenin uykulu sessizliğini, öte taraftan, yine altın rengine bürünen suların içinden çıkarak bölecek. Ömrümü bu tepenin üstünde, sadece bu manzaraya bakarak, güneşin sadece bu tepenin bir yanından doğup öbür yanından batışını seyrederek geçirebilirim. Başka da hiç bir yere gitmek bile istemem... Düşünüyorum da neden isteyeyim ki? İstediğim her şey ama istisnasız her şey var bu tepede... Baharlarını anlatayım önce: Hiç bir yerde yaşayamayacağınız kadar güzel bir bahar yaşanır burada. Hem de Şubat'ın ikinci yarısından itibaren fışkırmış bir şekilde... Hayatınızda görmediğiniz avuç içi büyüklüğündeki çiçekler, mavi, mor, kırmızı, sarı-kahve renkleriyle her yanı kaplar. Tabiat Ana şehirde göremediğiniz tüm cömertliğini buradaki evlatları yoluyla yansıtır. Güneş parlak ama can acıtmayan ısısıyla tüm kemiklerinize sızarken, şifa dağıtan bir el tarafından okşanıyormuşsunuz gibi hissedersiniz kendinizi. Sonra ilk yaz gelir. Hava ısınır ama hala can acıtmayan bir tatlılıkla sarmalarken sizi, gelecek sıcak günlere de hazırlar ve der ki, önleminizi alın, pergolalarınızı onarın, gölgeliklerinizi güçlendirin, brandalarınızı gerin; bütün bunları yapın ki, mecburen toprağı kavururken, altımda sizleri de kavurmayayım. Bahar çiçekleri yerini begonvillere bırakmaya başlar yavaş yavaş. Yemyeşil otlar sararmaya, sadece baharın o ilk aylarında görülen devasa boyutlardaki yabani otlar da kurumaya başlar. Sonra yaz gelip de o kavurucu güneş kendini gösterirken, mesajı almış olanlar, günün en sıcak saatlerini, hazırlamış oldukları o güzelim gölgelik kuytularda geçirirler. Havada şehirdeki o insanı darmadağın eden nem de olmadığından, gölgede tatlı tatlı kitap okurken, sıcak mıcak vız gelir. Tabii buranın papparazzi dolu beach'lerinde, o sersemletici güneşin altında, popüler olabilme telaşıyla, kavrulmaya rağmen boy gösteren kuru ve gösteriş meraklısı kalabalığın durumunu bilemem. Bir lahmacunla ayran'a 50 lira verdiklerine göre, yeterince nasibini alıyorlar güneşten demektir. Temmuz Ağustos uğramamak lazım oralara... Ya da bırakın uğrayan uğrasın ve eğer onlar bu paraları gözden çıkarmışsalar, bırakın esnaf kazansın. Ama ben almayayım!!! Yazın bile burada, sakin kalabileceğiniz yerler var. Ben oralarda olmayı tercih ediyorum. Benim tepem işte öyle bir yer... Sonra papparazziler, ünlüler, ünsüzler, çocuklu aileler dönerler kentlerine ve Eylül geldi mi, ortalığa sükunet çöker hemen. Beach'ler öksüz kalır ve kahveler gerçek sakinlerine bırakırlar tahta iskemlelerini. Havadaki nemli pus azaldığı için ufuk çizgisi daha net, denizin rengi daha mavi oluverir yeniden. Sararıp dökülen yapraklar çoğalır gitgide ve bizim tepedeki narlar kocaman olurlar. Günler kısalır, güneş suya değil, karşıdaki yarımadanın ardına batmaya başlar. Bizim tepenin narlarını toplarım her sene sonbaharda, sonra arabamın bagajına atıp şehre getiririm. Arkadaşlarıma, dostlarıma dağıtırım. Bizim tepenin tanrıçasının cömertliğini onlarla paylaştığım duygusuyla yaparım bunu hep. Tanrıça HEBELE... Adını ünlü koya veren HEBELE... Ben de tanrıçanın tam taç çakrasındayım yazın...Ne enerji yarabbim!!! Sonra her şey iyice sessizliğe gömülür. Kış gelir...Tabiat, buralarda daha kısa süren o yenileyici uykusuna gömülür, taa ki ilkbahar gelip de yeniden coşacağı ana kadar. Bademler bembeyaz çiçekleriyle kalk borusunu öttürdüğünde, renkli çiçekler yine topraktan fırlayarak, çoşkulu kutlamaları başlatırlar. Bu anlattıklarım yeniden başlar...yeniden... ve bir daha...İşte bu yüzden, ben bu tepede geçirebilirim tüm ömrümü. Başka bir şey de istemem! Biraz müzik ve biraz kitabım olsun yeter... 

                                    


Son yılların en kuvvetli fırtınası dediler, kapınızı bacanızı iyice sağlama alın dediler, ev dışında yapılacak işleriniz varsa yapın sonra bir daha çıkmayın dediler; söylenenlerin hepsini yaptım, bekliyorum artık. Dışardaki uğultu gittikçe artıyor, sanki kurtlar evin önünde toplanmış bir şeyleri protesto ediyorlar. Pencereden bakıyorum, ne kurt var ne başka bir şey...Bütün canlılar gizlenmişler kovuklarına, kuşlar da uçmuyor sanki, insanlar zaten günlerdir evlerinde hapis. Taş toplayan komşum bile gözlerini devirerek, istersen bu havada yalnız kalma, ne de olsa alışkın değilsin, yabancısın, ürkersin, korkarsın dedi ama ben istemedim. İlk fırtınada anne babasının yanına koşan ürkek çocuklar gibi davranmak istemedim açıkçası. 
Hava kurşun renginde, bulutlarda mor ve griler... Geçmişimin güneşli mavilerinden ne kadar da uzaktayım. Hatıralarım üşüşünce zihnime, gözlerimi pencereye çevirmem yeterli oluyor, ne bir mavi, ne bir ağaç... Hemen dönüveriyorum şimdiye... 
Deniz kudurmuş gibi. Hiddetle çalkalanıyor. Poseidon bir şeylere kızmış , bütün hırsını suları dimdik yükselen kayalıklara çarparak alıyor sanki. Çılgın gibi etrafı birbirine katan rüzgar da, kayalıklarda patlayan denizin bütün soğuk tuzunu taşıyıp üzerimize yapıştırıyor. Pencerenin camı bağak bağak... Saçlarım yapış yapış, sert... Gözlerim yanıyor kimi zaman tuzdan. Dilimi kurumuş dudaklarımda gezdirdiğimde ise tek aldığım tat, tuz... Tuz, tuz ve yine tuz...Ekmek tuzlu, kurutulup saklanan balık tuzlu, üçer üçer gezen koyunların sütünden yapılan peynir tuzlu, sıcak memleketlerden getirilen muhteşem görünümlü meyveler bile - sanki- tuzlu. Ya da benim dilim tuzlu, içim tuzlu... Geçen gün üzerine yattığım çimenlerde gezdirdim elimi, kokladım, tuz kokuyordu... Deniz çevreliyor dört bir yanımı ve sanki yavaşça herşeyin içine işliyor. Sinsice ama kötü niyetli değil, bu onun doğası...Adanın fırtınaları gibi. Korkutucu ama kötü niyetli değil. Gayet net! Geliyor, vuruyor ve gidiyorlar. Biliyoruz geleceklerini, hazırlanıyoruz, bekliyoruz, vuruyorlar ve gidiyorlar demişti komşum, bir şişe Brennivin'i kapıdan bırakarak. Başın sıkışırsa bundan iki yudum al, rahatlarsın demişti. Başım sıkışmadan aldım o iki yudumu ve boğazımdan bir alev topu indi mideme. Rahatladım mı? Rahatladım... Keşke her şey bu kadar net olsa hayatta. Bilsek geleceğini, hazırlansak, beklesek korksak da. Olmuyor işte, o zaman hayat olmuyor. Hayat bir sürü bilinmeyeni olan upuzun bir denklemle boğuşurken labirentlerin içinden yürümek demek. Bir sonraki adımının seni gerçekte nereye taşıdığını bilememen demek. Eyvah artık düşüyorum dediğinde, bir anda uçabildiğini fark etmen demek. Planlı programlı olmuyor, hayat haber vermiyor... Evini, arabasını, malını mülkünü ve bir sürü şeyini sigorta yaptıranları kimi zaman anlayamıyorum. Hayat yüklü bir MACK gibi üzerinden geçtiğinde, dünyanın en sağlam sigortası bile ne işe yarar ki? 

Garajın sert sert çarpan kapısı düşüncelerimden koparıyor beni. Çıkıp kapatmam lazım ama korkuyorum fırtınanın içine dalmaya. Bir yudum Brennivik daha alsam işe yarar mı acaba? El fenerimi alıp, dışarı fırlıyorum hızlıca, ayaklarım iyice nemlenmiş likenlere batıyor bileğime kadar. Dengemi korumaya çalışarak garaja kadar yürüyorum. Kapının menteşesinden kurtulmuş kanadını yerine takıp tam kapatacakken, neredeyse sessiz bir havlama sesi geliyor kulağıma. El fenerini o tarafa çeviriyorum: Kızıl kahve tüyleri olan büyükçe bir çoban köpeği... Başka zaman karşıma çıksa böyle beklenmedik bir anda korkarım ama bu fırtınanın içinde hiç de korkutucu gelmiyor, aksine bir yerlerden güvenilir bir dost gönderilmiş gibi hissediyorum. Konuşmaya başlıyorum, benim dilimi anlar mı acaba? Yavaşça, biraz da korkarak ona yaklaşıyorum, bir kitapta okuduğum gibi avuç içimi gösteriyorum, yine havlamaya benzer o sesi çıkarıyor ama hüzünlü gözlerini fark ettiğimde bu köpeğin benden daha fazla korktuğunu anlıyorum. Karşılıklı sakınımlı adımlarla birbirimize yaklaşıyoruz.  Tatlı bir sesle konuşmayı sürdürüyorum. Hoşgeldin diyorum, ne iyi ettin de geldin diyorum, burada durma eve gel benimle diyorum. Yine sessizce havlıyor ve burnunu bacağıma sürtüyor. Dost arıyor, dost arıyorum, birbirimizi buluyoruz. Garajdan çıkıyorum, peşimden geliyor, yavaş yavaş yürüyorum, yavaş yavaş takip ediyor. Evin kapısını açıyorum, içerinin yumuşak ışığı dışarı doğru yayılıyor, kenara çekilip, haydi içeri diyorum, sessice hav diyor, yumuşak  ışığın içine ilerliyoruz. Fırtına bir anda daha az korkutucu görünmeye başlıyor. Yine de geliyor, biliyorum, bekliyorum, bekliyoruz. 

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...